9 Haziran 2019 Pazar

Sömürge Zihniyeti Ve Türkçe



ismail gaspıralı ile ilgili görsel sonucuSömürge zihniyeti, sömürülen topluluğun ya da ulusun sahip olduğu zihniyet demektir.

Sömürge zihniyeti, sömürücü ulusun sömürdüğü topluluğa ya da ulusa  telkin/empoze ettiği  hiyerarşidir.

Bu hiyerarşi, düşünceden başlayarak siyasal yönetime kadar her konuda sömürücünün mutlak önceliğini ve belirleyiciliğini  tartışmasız ve doğal olarak kabul etmek demektir.

Burada temel sorun şudur ki sömürge toplumu bunu “doğal” kabul eder ve sömürge zihniyetinin özünü de bu oluşturur.

Meselâ İngilizce’nin bir “dünya” dili” olduğunu kabul  ettiğimizde, fazladan İngiliz kraliçesine biat etmemize gerek kalmaz. Bu zaten İngiliz’lerin yarattığı düşünce biçiminin kabul edilmesi gerektiği anlamına gelir. Bu, daha fazla insana ancak İngilizce ile ulaşılabileceğini kabul etmek anlamına gelir.

Bu durumun tartışılmaz olduğunu, bu durumu tartışmanın ilkellik veya ırkçılık olduğunu söylemek, günümüzde en kolay iştir. Çünkü en nihayetinde teknoloji İngilizce konuşan uluslar tarafından geliştiriliyorsa buna uyum sağlamak için İngilizce bilmek elzemdir.

Sorun buradaki ters bakış açısında yatmaktadır.

İngilizce dünyaya teknolojik gelişmelerle yayılmamıştır, sömürgecilikle yani silah zoruyla yayılmıştır.

Aynı durum Rusça için  söz konusudur. Bu gün Türk Dünyası’nda Türk toplulukları arasındaki “ortak dil”,  sanıldığı gibi Türkçe değildir, Rusçadır. Şivelerimizin en yakın olduğu Azerbaycan’da dahi dedeler torunlarıyla Rusça konuşmakta, çocukların Rusça öğrenmesi, “Daha medeni bir dille, daha “büyük” bir dille konuşmak” olarak kabul edilmektedir.

Türk Dünyası’nda ortak dil problemi  hakkında yaklaşık iki yüz yıldır kafa yorulmakta.

Görüldüğü kadarıyla   İsmail Gaspıralı ve Ali Bey Hüseyinzâde gibi cesur Türk aydınları, Türk Dünyası’nın ortak dilinin “İstanbul Türkçesi” olması gerektiğini savunduklarında, bunun diğer Türk şivelerine bir işgal ya da o şivelerin reddi anlamına geleceği savunmak bugüne kadar sürdürülmüş ciddi ve fakat anlamsız bir itiraz olmuş.

Türkiye Türkçe’sinin ortak edebi dil olması en çok Rus’lar için bir endişe sebebiydi. Ortak bir dille anlaşan Türk halklarının Rusça’nın ortak dil olmasını artık kabul etmeyecekleri, Rus üstünlüğünü reddedecekleri  kesindi.  Kendi ülkesinde Türkçe tek tabela asmayan Rus’ların, gittikleri her Türk ülkesinde zorlanmadan kendi dillerinde anlaşmaları Rus hiyerarşik üstünlüğünü kabul ettirmek amacıydı.

Bu amacı da silah zoruyla gerçekleştirmişlerdi.

Rus’ların ve İngilizlerin birlik ve “üstünlük” fikrin, silah zoruyla kabul ettirmeleri, sömürgeciliğin  aklileştirilmesi/rasyonelleştirilmesi veya içselleştirilmesi idi.  Bu şekilde sömürülen Türk toplulukları, üstün dil hangisi ise onu benimsemek gerektiğini düşünüyorlardı.

Beylikler, hanlıklar halinde kalarak “bağımsız ve şerefli” olacaklarını düşünüp de Rus Çarı’nın atı önünde diz çökmeyi, ona asker olmayı benimseyen Türk toplulukları, Türkiye Türkçesi’nin başat dil olmasına karşı  çıkıyor, onu benimsememeyi bir bağımsızlık ve şeref meselesi olarak ele alıyorlardı ve sanırım meseleyi hâlâ böyle ele alıyorlar.

1991’de Tataristan seyahatimizde, daha sonra Türkiye’de de okumuş milliyetçi bir arkadaşımız, Türk dilinin birliğinde Türkiye Türkçesi’nin esas alınması konusundaki fikirlerimize “ Biz  Türk değiliz!” diyerek cevap  vermişti. Keza Azerbaycan’da okumuşlar arasında Rusça’nın yaygınca kullanılması ve hâlâ “Rus’ların, Azerbaycan dilinde eğitime izin verdiklerinin”   düşünülmesi, Rus’ların ve Rusça’nın egemenliğinin ve üstünlüğünün kabul edildiği anlamına geliyor.

Türkiye Türkçesi’nin ortak dil olması ile dilde, işte , fikirde birliğin kurulmağa başlanacağı basit gerçeğinin önündeki en büyük engel, Rus’ların, Türk topluluklarına dayattığı sömürge zihniyetidir. Bu zihniyet de Rusça’nın, tartışmasız ortak dil olarak kullanılmasıyla sürdürülmektedir.

Bu noktada en üzücü şey, Türk Dünya’sının Türkiye’ye bakışının Türkiye Türk’leri tarafından paylaşılmamasıdır. Türkiye Türk’leri soğuk savaş dönemi korkularıyla içe kapanık, yerel ve küçük bir topluluk olmak zihniyetiyle sömürgeciliğin sömürgelerine kabul ettirdiği “geri ve ilkel” topluluk olmak bilincini sahiplenmektedir.
Türkçe Türk Ulusu’nun bayrağıdır. Bir bayrak, sömürge zihniyetini benimseyerek ve aklileştirerek elde tutulamaz ve yükseltilemez.

Türkiye’nin bir “halklar mozayiği” olduğunu ya da “vatanın seccadenin ebadı kadar bir yer olduğunu” düşünerek bu bayrak savunulamaz.

Türkiye Türkçe’sinin Türk Dünyası’nın ortak dili olması tavizsizce savunulmalıdır. Çünkü Türkiye Türkçesi’nin “ şivelerden herhangi bir şive olduğunu dolayısıyla hiçbir üstünlüğünün olmadığını” söyleyerek buna itiraz edenlerin, Rus’ların kendilerine silah zoruyla dayattıkları dillerini kayıtsız şartsız bir medeniyet dili olarak benimsedikleri acı bir hakikattir.

Bana öyle geliyor ki sömürgecilerinin silahlarına boyun eğenlerin, soydaşlarının diline, sözde akılları ve vicdanları ile karşı çıkmaları,  sömürgeciliğin en büyük başarısıdır.


28 Mayıs 2019 Salı

Solun Çatısı Nerede Kuruldu?



Gezi olaylarından hemen önce bebek katili, terörist başı, PKK  sözcüsü sözde siyasetçilere “solu toplayacak bir çatı partisi” kurmalarını söyledi. HDP böyle doğdu. Akıllara durgunluk veren bir hümanizm ve halkla ilişkiler cambazlığı ile HDP, solcuları gerçekten kendine bağladı.
Öyle ki Kürtçü  sloganların atıldığı, PKK sempatizanlığının yapıldığı Gar Eylemi’ndeki katliam dahi bu iş için kullanıldı.

Buradaki temel sorun şuydu: Türk solu,  kültürü, sınıfın bir üst yapısı olarak gördüğü için milliyetçiliği aşağılıyor, Türk milliyetçiliğini doğrudan faşizm ve ırkçılık olarak niteliyordu.
İşin garip tarafı çatısının altına sığındıkları HDP, PKK’nın temsil ettiği Kürt etnik ırkçılığının sözcüsünden başka bir şey değildi.
Kürtçülük, doğası gereği ırkçıdır, çünkü zaten kendisini başka türlü ifade edebilmesi de imkânsızdır. Çünkü Kürtçülük salt bir kimlik işidir  ve Kürt kimliğini kan bağından başka bir şeyle ortaya koymak da mümkün değildir.

Yani Türk solu Türk ismini ve Türkçülüğü,  ideolojisi gereği tu kaka ederken Türk kimliğinden çok daha iptidai şartlarda belirlen etnik bir kimliği baş tacı ediyor, kendisini bu iptidai kimlik hırçınlığının aracı ve aracısı haline getiriyordu.
Bu yüzden de mesela “İşgalci TC Kürdistan’dan defol!”  gibi pankartlar Türk solunu hiç ilgilendirmiyordu.

Tarihi, Marx’ın hurafeleriyle ve Stalin’in pratiğiyle anlamağa çalıştığı için olsa gerektir ki Türk solu, Türk adına, Türk tarihine, Türk egemenliğine bir anlam  veremiyordu, hâlâ bir anlam veremiyor.  Buna karşılık Kürt etnik yapısına, Türk adına lâyık görmediği şerefi ve egemenliği bağışlamakta sakınca görmüyordu.

Türk solu, kimin, hangi  ülkenin “hak mücadelesini”, kimin için vermesi gerektiğine dair hiçbir fikre sahip değildi, hâlâ değil.
Türk solcusu, Selçuk Kozağaçlı’nın bir tartışma programında  “Sosyalizm şiddeti, bir politika yapma biçimi olarak benimser.”  sözünü benimseyerek, büyük ölçüde Stalinist pratiğin “şiddet temelli siyasetini” eski romantizmine hâlâ sarılıyor herhalde. Bu romantizmi kahramanı olarak da anlaşılan o ki bebek katili bir vatan hainini kabul ediyor.

Ulusalcı sol gerçekten ne kadar “ulusal” bilemiyorum. Çünkü ulusalcılar da işin temeline Türk varoluşunu koymak yerine “antiemperyalizm” kabulünü koyuyor. Bu durumda zımnen: “Bizim hareketimizin amacı Türk’ün özgürlüğü ve refahı değildir…” demiş oluyorlar.

Sol HDPyi bir “çatı” sandı. Oysa Türk solu,  Kürtçü katillerin çattığı çatının altına sığınmış kırlangıçlardan ibaret. Kürtçülük  onları istediği zaman sığıntı kaldıkları o kirişlerin arasından kovabilir ve kovacaktır da..



16 Mayıs 2019 Perşembe

Sol Türk Kalbinin Neresinde Yaşar?



Geçen gün lisemizin   sosyal medya  grubundan atıldım. Sebebi de  bir arkadaşımın bakışını PKKlılıkla özdeşleştirmemdi. Bu ağır bit itham şüphesiz.

 Yalnız burada iki sorun var.

Birincisi PKKlılığı bir  suç ya da kötülük olarak görmek… İkincisi ise yürütülen mantığın sonuçlarına katlanamamak.

Olay şu: Bir cümlede “PKKlı piçler” ifadesi kullanmışım ve sevgili dostum “ Ülkücülere piç denmesi” halinde bunu kabul edip etmeyeceğimi sordu.

 Her kıyas doğru mudur? Buradaki temel mantıki ve ahlâkî sorun budur.

Kıyas aynı kategorşye girenler arasına yapılır. Atları atlarla domuzları domuzlarla kıyaslarız.

Sevgili dostumun kıyası bu açıdan yanlıştı. Ama o meseleye her iki tarafı da birer silahlı güç sayarak girdiği için kendisini “aklın merkezinde” sayarak tartışıyordu.

Elbette burada “kötü ülkücü”, “katil ülkücü” kabulünü güler yüzle ve sessizce ifade ediyordu. Ona göre ülkücüler herhangi bir kan dökücü cani gruptu. Bu durumda da başka bir katil grupla kıyaslanabilirlerdi, ona göre.

Peki böyle  bir kıyaslamayı yapmak insanı nereye yerleştirir. Sevgili dostum kendisini aklın yanında dolayısıyla yargılanamaz bir mevkide görüyordu şüphesiz. Fakat kıyasındaki temel hata şuydu. 12 Eylül’den önce birbirleriyle çatışan grupların amaçları neydi? Eğer ülkücüler silahlı çatışmalara girmişlerse neden girmişlerdi? Ya da sol “silahlı propaganda” denen şeyi uygularken gerçekten adil, insani ve ahlaki bir iş mi yapıyordu? Ne yazık ki bur soruları sormak son otuz senedir hiç kimsenin aklına gelmedi. Sebebi de Attila İlhan’ın, Türk olmadığını en başından belirttiği basın yayının  soldan bir melekler ordusu yaratmak gayretiydi.

Sevgili dostum bu soruları sormayı gereksiz gördüğü içindir ki PKK ile ülkücüleri aynı kefeye koyuyor ve PKK’yı tahkir etmemi “ centilmenlik dışı” hareket olarak görüyordu.  Gençliği PKK sempatizanları  ile sirske temasında sol gruplarda geçmiş nice arkadaşım için onun tutumu son derece doğaldı.
Fakat bu tutum ve anlayış gerçekten normal ve kabul edilebilir miydi?

Bir eylem iki unsura göre değerlendirilir. Teşebbüs aşamasında eylemin amacı, sonuçlanma aşamasında ise  eylemin sonucu yargılanır.

Türkiye’de Kürt  adını terörle , ayrılıkçılıkla, iç savaşla özdeşleştirmek isteyen bir Kürtçü kamp var. Bu kampın Marksist ve şeriatçı alt kampları  olmakla birlikte birbiriyle uzlaşmaz gibi görünen bu iki alt kamp Türk düşmanlığında ve Türk devleti karşıtlığında sıkı bağlarla birbirine bağlı.

Yani Türkiye’de silahlı çatışma yoluyla ülkenin bir bölümünü Kürdistan yapmak isteyen bir Kürtçü hareket mevcut. Bu hareket, ideolojik ve eylem planında Stalinist/Marksist bir çizgiyi benimsiyor ve Türk solunun hakim ideolojik çizgisiyle büyük ölçüde uyuşuyor. Dikkat edilirse “Türk” dememek için uğraşan hümanist solcuların en büyük müttefikleri de Kürtçüler.

Kürtçüler Türkiye’yi silahla bölmeğe çalışırken silahsız militanlarıyla da bu çatışmayı, bu kalkışmayı, bu ihaneti meşrulaştırmağa çalışıyorlar. Bir çatışmanın, çarpışmanın propagandasını yapmakla o çatışmada silah kullanmak arasında pek bir fark yok. Ne yazık ki solcularımızın bir kısmı  bunu bilmedikleri ve pek çoğu da beyin ve kalp olarak Türk olamadıkları için Kürtçülüğün insanlık dışı kalkışmalarını ve ihanetlerini doğal kabul edebiliyor.

Vatansızlığın,ve ahlaksızlığınifadesi:.Türk askerini
şehit saymamak  soysuzluğu
Sevgili dostum kendisini aklın yargı mevkiine koyduğunu sanıp da alaycı bir medeniyetle beni dışlarken konuştuğu dili, gölgesine sığındığı bayrağı, seyahat edebildiği ülkeyi, çalışabildiği şehri kimin kurduğunu, kimin koruduğunu görmezden geliyordu. Bunu da doğal sayıyordu. Çünkü solun anlaşılan Enver Aysever’in “Solcunun Türkü mürkü olmaz!” vecizesi gereği vatanı ve milleti yoktu. Dolayısıyla sevgili dostum için “korunması” gerekn  bir Türk Milleti, Türk vatanı, Türkçe, Türk egemenliği falan da  yoktu.

Ve işte tam bu noktada aklıyla milleti, dili, kültürü vs aşarak bir “üst insan” olabileceğini sanan sevgili dostum tam da PKK’nın, liberaller, şeriatçılar ve Marksistler yardımıyla yürüttüğü “Türksüz ülke yaratma” çabalarına destek oluyordu. Çünkü gerek kendisini zımnen yerleştirdiği yer gerekse söylemleri aynen üniversitede beraber “eylem koydukları” ve yakın zamanda aslan gibi bir ülkücüyü, Fırat ÇAKIROĞLU’nu  şehit eden PKKLI PİÇLERin söylemlerini sürdürüyordu.

Herhangi bir çatışma durumunda sol nerede konumlanır? Solcular dahil olmak üzere bu soruya “Türk’ün yanında!” diyebilecek kaç kişi var, cidden bilmiyorum.







19 Nisan 2019 Cuma

Kürt Görünürlüğü Ve Ayrımcılık



Orhan Türkdoğan’ın “Etnik Sosyoloji” adlı  kitabı özellikle “görünür farklılıklarıyla” Amerikan etnik toplulukları  hakkında örneklemleri ile dikkat çeken bir eser.

Kitapta  “etnikliğin” tanımı yapıldıktan  sonra son on yılda  liberallerin kullanıma soktukları “ görünürlük” ve “ayrımcılık” terimleri  hakkında aydınlatıcı bilgiler veriliyor.

Buna göre bir etnik topluluğun “görünürlüğü” onun taşıdığı bir özellik olmaktan ziyade, onu tanımlamaya ya da “ayırmaya”, “ayırt etmeye”  yönelik bir çoğunluk davranışı olarak ortaya çıkıyor. Yani görünürlük bir etnik topluluğun iradesinden ziyade bir çoğunluğun ona bakışıyla ilgili bir durum.

“Görünürlük” durumunun en trajik ve belirgin örneği belki de Nazi Almanyası’ndaki Yahudi’lerin “işaretlenmesi” olayıdır. Bu olayda Yahudileri görünür kılan Alman çoğunluğunun siyasi iradesi olmuştur. Yahudiler, adları, gelenekleri, kültürel farklarıyla bir ölçüde zaten bilinmekle birlikte Alman toplumunun genel yaşayışına ve egemenliğine adapte olmuş,  kendi aralarında bile Almanca’yı işlek kullanan bir topluluktu. Onlar “bilinmelerine” rağmen “görünmeyen” bir topluluktu. Naziler, onları “görünür” kılarak  bir tür  “duygusal hedef” haline getirdiler.

Bu durumun bir başka örneği Irak, Suriye ve İran Kürt’leridir.

Bu üç ülkede Kürt’ler, “istemedikleri halde” görünür durumdadırlar. Çünkü bu ülkelerin egemen ulusal çoğunlukları, onları, ülkenin anadilini akıcı konuşabilmelerine rağmen kendi ulusal çoğunluğuna dahil etmemek, kendi kültürel yapılarına dahil etmemek ve ayrı tutmak istemiştir. Bu durumda da bu üç ülkede Kürt’ler kesin bir şekilde ayı toplumsal kompartımanlar haline yaşamışlardır ve bu durum günümüzde de değişmemiştir.

Almanya’da Türk’ler, Yahudilerin durumundadır: bilinirler ama bir ölçüde “görünmezdirler”. Çünkü  Nazi sonrası Almanya’da resmi ayrımcılığın tabu haline gelmesinin yanında Türk toplumunun,  uluslaşma tecrübesi ile kazandığı inanılmaz “uyum yeteneği” ile Türk azınlığın, Alman ulusal çoğunluğuyla bütünleşmesi mümkün olabilmiştir. Buna rağmen Türk’lerle Almanlar arasında bir ölçüde “uzlaşmaz bir kültürel” fark her zaman var olacaktır. Çünkü bu iki toplum “ulusal” düzeyde birbirlerinden ayrı iki toplumdur.

Türkiye’de Kürt’lerin “görünmezliği” ise İran’dan, Irak’tan ve Suriye’den farklı olmak üzere , onların “benimsenmesinden” kaynaklanmaktadır. Atatürk tarafından, Hun’lardan beri sürdüregeldiğimiz “siyasal uluslaşma” tavrının modernize edilmiş uygulamasıyla  Kürt’ler, tarihi beraberliğimizin ve bundan kaynaklanan yoğun toplumsal geçişliliklerin doğurduğu kültürel  benzeşmeler de göz önüne alınarak Türk toplumunun ayrılmaz bir parçası sayılmışlardır.

Dolayısıyla Türk toplumu, Kürt’leri, “görünür” kılmak istememiştir. Türk toplumu  Kürt’leri toplumsal, siyasal ve kültürel anlamda “ayrıştırmak” istememiştir.

Oysa Kürt’ler İran, Irak ve Suriye’de siyasi irade eliyle toplumsal, siyasal ve kültürel olarak resmen ayrıştırılmış ve “ görünür” kılınmıştır.

Bu ülkelerde Kürt’ler “görünür” kılınarak o ülkelerin egemenlik hakkının kullanımından mümkün olduğunca dışlanmışlardır. Bugün Kuzey Irak yönetiminin Amerikan destekli  bir zorlama egemenlik alanı olduğu açıkça ortadadır. Suriye’de Kürt’ler resmen vatandaş bile değildir.

Türkiye’de süreç tersine çevrilerek Kürt’ler PKK eliyle “görünür” kılınmak istenmektedir.

Yani PKK eliyle yürütülen Kürtçülük, PKK eylemleriyle Türk toplumunda Kürtler aleyhinde bir duygu durumu yaratarak onların, toplumsal, siyasal ve kültürel olarak “ayrıştırılmasını” istemektedir.

Bu mümkün olabilir mi? Yeterince Türkleşmemiş, Türklüğün siyasal, tarihsel ve kültürel anlamını yeterince idrak edememiş siyasal iradelerin, Türk Devleti’ni Kürtçülerin istekleri doğrultusunda yönetmeleri, son on yedi yılın genel karakteristiğidir. Doğu’da Ve Güneydoğu’da yerel yönetimlerdeki Kürtçü baskıya ve propagandaya, ülke geneline yayılmış , resmi kabul görmüş ayrılıkçı Kürtçü  söylemlere ve eylemlere rağmen Kürt’ler hâlâ “görünür” değildir. Çünkü Türk toplumsal yapısına kabul edilişleri, Türk toplumu tarafından uluslaşmaya dahil edilmeleri, bunun inanılmaz bir yaygınlıkla görülen aile birleşmeleriyle ortaya konması, Kürt’lerin “görünür” kılınması gibi bir problemimiz olmadığının en önemli kanıtlarıdır.

Üstelik bu durum, Türk dışı ve açıkça Türk düşmanı bir siyasal İslamcılık egemenliğinde, devletin bütün imkânlarının, Kürt ayrılıkçılığının emellerine dolaylı olarak hizmet etmesi yönünde kullanılmasına rağmen gerçekleşmemiştir.

 “Türkiye Cumhuriyeti devletiyle hesaplaştık”. “Abdullah Öcalan’ın fikirleri bizim de fikirlerimizdir.” “ Elhamdülillah Türk olmaktan kurtulduk.” gibi ifadelerle Kürt ayrılıkçılığının söylemlerini benimsemenin, toplumsal bütünleşmeyi sağlayacağını sanan resmî egemen siyasal İslamcılığa rağmen Türk toplumsal yapısının ahlâkî, tarihi ve kültürel derin kökleri  Kürt’leri, ayrılıkçılığı besleyecek bir ayrımcılık tavrı olarak “görünürlük” durumunu desteklememiştir. Umarız asla da desteklemez.



17 Nisan 2019 Çarşamba

Siyasal Realizm- İdeoloji Açmazında Türk Milliyetçiliğine Kısa Bir Bakış



Öyle görünüyor ki Milliyetçi Harekete Partisi’nin kuruluşu, Türk siyasi tarihine sadece yeni ve kalıcı bir oyuncunun girişinden çok daha derin bir etki meydana getirmiştir.

MHP ile “milliyetçilik”, artık küçük bir okumuş çekirdekten milletin tamamına doğru  taze bir güçle filizlenen siyasi bir iddia ve dava  haline gelmiştir.

Uluslaşmayı tam idrak edememiş toplumlar siyasi bağlamda “oy paketlerinden” ibarettir. Bir “oy paketi”, yasama organına etki ederek  belli bir görüşü topluma dayatmak arzusuyla hareket eden büyük oranda homojen ve kemikleşmiş seçmen grubundan ibarettir. Bu oy paketleri örneğin  Kürtçülük’te etnik tutuculuk, İslamcılık’ta tarikatlık, sosyal demokraside çeşitli  maddi çıkar talepleri ile kendilerini belli ederler. “

Ve sorunlar daha partinin kuruluş aşamasında başlamıştır. Çünkü partinin kuruluş fikriyle beraber “ne pahasına olursa olsun yaygınlaşmak” aceleciliği ve bunun yanı sıra taşra taassubuna sahip Müslüman  dindarlığın yaygın seçmen potansiyeli gibi  iki büyük etken, “partinin” , bilinen milliyetçilikten yani Türkçülükten uzak düşeceğini daha ilk andan itibaren kanıtladı.

Bunun sonucunda Türkiye dışındaki Türk’leri de dikkate alan ve onların istikbalini Türkiye Türklüğüyle birleştiren “Turancı” idealizm, yerini “Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” slogan milliyetçiliğine bıraktı. Bu yeni tür siyasal milliyetçiliğin ilgi alanı Türkiye Türklüğü’nden ibaretti. Özünde Türkiye Türklüğü’nü, “Turancılığın” idealizmiyle ele  almıyordu.

Yaygınlaşmak, “oy paketlerine” bir an önce ulaşmak arzusu, MHP’yi , siyasal milliyetçiliği,  tutucu dindarlığın değerlerini ve terimlerini benimsemeğe itti. “Köyünü çevreleyen dağların dışında bir dünya tanımayan ve kısa vadeli menfaatleri dışında bir menfaat” de bilmeyen Türk köylüsü, karşısında “ Sizden oy istemiyorum, ben yine de size hizmet etmeğe devam edeceğim!” diyen Burdur milletvekili adayı Merhum Galip Erdem’i bu yüzden anlayamadı.

MHP’nin kuruluş kongresinin daha ilk dakikalarında, anlaşılan oydu ki siyasal milliyetçilik, yolunu Atsız’ın kristalize Türkçülüğünden ayırarak, Türkçülüğü, taşra Müslümanlığının bulanık çorbasında eriterek herkesi bu tür bir şeyle beslemeye meyledecekti. Oysa bilmedikleri şey şuydu ki İslamcılık çorbası içinde eriyen Türkçülükten geriye en ufak bir tat bile kalmamıştı. Türk köylüsü için MHP,  çocuklarını yolladıkları Süleymancı yurtlarını olumlayan, onaylayan bir  ılımlı  dindar partiden başka bir şey değildi. MHP’nin siyasal realizmi, “partisinin milletçe nasıl anlaşıldığını” görebilecek kadar gelişememişti, çünkü siyasetin ufku, kendi “gerçekçiliğinden” ötürü seçimden seçime alınan oy sayısından ibaretti.
 Türkiye’deki gelişmeler şunu gösteriyordu ki siyasal realizm/gerçekçilik, “sonuçların gerçekliği” dışında bir şeyle ilgilenmeyen kısa vadeli  bir şartlama mekanizmasından başka bir şey değildi. Bu “gerçekçilik” anlayışı  düşüncelerin oluşma süreçleri ile zerrece ilgilenmediği gibi millet hafızasının uzak uçlarından gelen değerlerin nasıl aktarılması gerektiğiyle de ilgilenmiyordu.

Ve kuruluşundan pek kısa bir zaman geçtikten sonra herkese nasıl milliyetçi olacağını öğretmek iddiasındaki MHP, kendi örgütündeki gençlere  Atsız’ın kitaplarını yasaklayabiliyordu.

Bugün bu sorun, artık bağımsız Türk devletlerinin birbirlerine karşı tutumlarındaki belirsizliğinde temel sebebidir.

Atsız’ın, Ziya Gökalp’in Turancılığını “tehlikeli hayalcilik” olarak gören ve aslında Türk’e dışardan bakan yabancıların görüşlerini kullandıklarını anlayamayanlar için “Türk birliği” neredeyse gereksiz bir işti. Bazıları Türkeş’in Türk dünyası ile ilgili tutumunu örnek göstererek iddiamızı yanlışlayabilir.  Buna rağmen MHP siyasetinin  omurgası maalesef  uzun vadeli, geniş ufuklu bir Türk birliği düşüncesi olmamıştır. Bunu da SSCB dağıldığında, partinin içine düştüğü şaşkınlıktan anlamak mümkündür. Türkiye’de “ kendisini milliyetçi sanan gençler” yaratmakla övünen MHP, Türk Dünyası’ndaki devasa değişimi ne tahmin edebilmiş ne de bu değişimde etkin bir siyasal söylem geliştirebilmiştir.

Bunun sebebi, siyasal realizmin/gerçekçiliğin, sonuca odaklı ve kısa vadeli çıkarcılığından ideoloji çıkarılabileceğinin sanılmasıdır.

İdeolojik düzlem belli bir kararlılık taşır. Oysa siyasal düzlem sürekli savrulmalar yaşar. İşte Türkçülük, ne yazık ki kısa vadeli  vaatler dışında bir şey yapamayan Türk siyasasına feda edilmiştir.

Peki ne yapılmalıdır?

Görünen odur ki Türk ülkelerinde büyük bir tek Türk siyasi birliği kuracak bilinç mevcut değildir. MHP’nin bu konuda bir önerisi var mıdır? Yoktur. Oysa MHP hâlâ Türk milliyetçiliğinin ki aslında bu terim de Türkçü olmamak için uydurulmuş bir tür  ılımlılık ifadesinden başka bir şey değildir, yegâne mekânı ve sahibi olmak iddiasındadır.

Kısa vadede bir büyük Turan devleti gerçekleştirilemeyecek olması bu fikrin geçersizliğini göstermez, sadece gerçekleştirilmesinde bir zorluğu ifade eder.  Peki bu fikir tümden mi yanlıştır? Elbette değildir. Taşralı MHP seçmeni için milliyetçilik Süleymancı yurtlarından yetişmiş bir Kur’an okuyucu evlattan  ve devlet dairesinde bir memuriyetten ibarettir diye Türk’ün büyük düşüncesini bu köylü  ufukla sınırlamak hiç kimseye bir fayda getirmez.

Bu durumda yapılması gereken şudur:

Türkçüler, “Türkçülüklerini” hiç bir siyasi partiye yüklemeden ve ipotek etmeden kendi başlarına ve tavizsiz biçimde savunmalıdır.  Türk Ulusal birliğinin ve egemenliğinin Türkiye’den başlayarak bütün Türk  Dünyası’nda tartışmasız bir biçimde sağlamlaştırılması üzerinde sürekli kafa yorulmalıdır. Bu açıdan da olmak üzere Türk ülkelerinin birbirlerine her anlamda yakınlaşmaları için her türlü yollar düşünülmeli ve denenmelidir.

Bütünleşmiş ve bölünmez bir büyük Türk ülkesi olarak Turan belki hayaldir. Fakat  temeli atılmayan ve yalnızca çizgilerde bir proje olarak belirmiş bir bina da bir hayalden  ibarettir.

İdeallere ulaşıp ulaşamayacağımızı bilemeyiz. İdealler/ülküler ulaşılabildikleri için benimsenmezler. Onlar bize  belirsiz  bir ufukta yol gösteren kerterizler sağladıkları için benimsenirler. Hiç kimse Kutup Yıldızı’na ulaşamaz, ama o bütün denizcilerin yol göstericisidir.

Turan ülküsü de Türkçülerin Kutup Yıldızıdır.

Türkçüler, kendilerini dalgalardan korumak için çırpınan ve bütün amaçları yağmalayacak kalıntılar bulmak olan  korkak denizciler değildir. Türkçüler, denizlerin azgın dalgalarını yerken bile Kutup Yıldızlarının gösterdiği yolda ilerleyen kahraman denizcilerdir.