15 Ekim 2017 Pazar

TESPİTİM GELDİ: Bir PR Yöntemi Olarak Şiddetin Dehşeti

Az önce mesajlarımı kontrol ederken bir arkadaşımdan gelen mesajın başlığı dikkatimi çekti. IŞID PHOTOS yazıyordu. Açtım, bir çoğunu tek tek olarak sanal ağ üzerinden gördüğüm fotografları peşpeşe sıralamışlar. Ölüm ve öldürme üzerine dehşet verici görüntülerdi. Bir hollywood yapımının dehşet mizanseni gibiydiler. Talihinin sürüklediği bir karşılaşma sonrasında bitirilmiş hayatların, yalvaran gözlerin, çaresizliğin verdiği teslimiyetin, pıhtılaşmış kanların yüksek çözünürlükteki görüntüleri bilgisayarımın ekranından evime kadar gelmişti...
Etkilenmeyeceğimi, bu görüntüleri kanıksadığımı sanıyordum. Ama içimden bedenimi boğan ne hissedeceğini bilemeyen birşeyin kusma arzusuyla birlikte harekete geçtiğini, tişörtümün yakasını çekiştirerek nefes alacak alan açmaya çalışan elimin farkına varınca anladım...
Evimden, yaşadığım yerden bin küsur km ötede insanları kurbanlık koyunlar gibi boğazlayan zihniyetin bu insanlık dışı vahşetini anlayabilmemin mümkünatı elbette yok...
Bir insanın ya da ele geçirilmiş binlercesinin diğerlerine dehşet ve korku yayarak sindirmek için acımasızca katledilmeleri ve propaganda malzemesi yapmak için görüntülenmeleri kabul edilebilir bir şey değil...
TANRININ KADİRİ MUTLAK OLDUĞUNA YANİ HERŞEYİ YAPABİLECEK, HERŞEYE YETECEK KUDRETTE OLDUĞUNA İNANIP DA, ONUN ADINA VE HESABINA CANLARA KIYMAK ASLINDA ONUN BU KUDRETİNİ YOK SAYMAKLA EŞDEĞER DEĞİL MİDİR?
SİYASALLAŞAN DİNİN HASTALIKLI ZİHİNLERDE NE DENLİ YIKICI TASAVVURLAR YARATABİLECEĞİNİ YAŞANANLAR GÖSTERMEKLE KALMIYOR, AYNI ZAMANDA ÖĞRETİYOR, TABİ Kİ DERS ALMASINI BİLENLERE...

7 Ekim 2017 Cumartesi

Etnik Irkçılık Üstesinden Gelinmesi Gereken Bir Hastalıktır


Etnik ırkçılık milletleri çözen zihinsel bir hastalıktır. Milletimizin dokusuna her kim bulaştırmışsa Türklüğün en hakiki düşmanıdır.

Prof. Dr. Aziz Sancar, yaşantısıyla, yaptıklarıyla Türk milletinin hakiki bir evladıdır. Hangi etnik kökenden geldiği sorusu AHLAKSIZLIKTIR!

Bilimin insanların sadece İNSAN IRKINA mensup olduklarını gösteren bulguları, milletlerin MEMLERİNİN bir ürünü olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Türkiye'de beynelmilel üç akım olan liberalizm, sosyalizm ve İslamcılık bilerek isteyerek ETNİK IRKÇILIĞA hizmet etmektedir.

Türk, bir milletin adıdır ve mensuplarının hangi etnik kökenden geldiğinden çok, mensubiyet şuurunun gücüyle var olmuştur.

Millet altı unsurların güçlü asabiyetleri çok yakın akrabalardan oluşan mensuplarının dayanışmasından gelen ırkçı bir bağdır.

Milletler, bireylerin birbirleriyle, bireylerin devletle, devletin bireylerle ilişkilerini düzenleyen hukuk düzenine sahip kurumlardır.

Millet, insanlığın geliştirdiği en üst toplumsal yapıyı ifade eder. Millet üstü yapılar kurma hayali olmayacak duaya amin demektir

Milletüstü toplum hayali kuranların milletaltı yapıları teşvik etmeleri millet gerçeğiyle baş edememiş olmalarının bir çeşit intikamıdır.


TESPİTİM GELDİ: Aziz Hoca ve Etnikçilik

İki gündür üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerime olan derslerimin girişinde bir saate yakın süreyle bilim, bilim felsefesi ve insanlığın geldiği noktayı anlattım. İnsanlığın bugün evrenin sınırlarının dışına taşan tecessüsünde merak saikinin önemine vurgu yapıp, merak duygusunu kaybeden islam dünyasının ve Türklüğün skolastik kabulleri aşabilecek enerjiyi ya da cesareti gösteremeyip, insanlığın bu muazzam gelişimine katkısının neredeyse sıfır olmasının tam bir utanç kaynağı olduğunu söyleyerek sözümü bağladım.
Bu akşam eve geldiğimde, Nobel ödülünden haberdar olduğumda, sevincim görülmeye değerdi. Fakat kendimi bir anda facebook sayfalarında etnik ırkçılık hastalığının türlü tezahürleriyle çevrelenmiş tartışmaları izlerken buldum...
YAHU LEKESİZ BİR KRİSTAL EŞYAMIZ OLMAYACAK MI? DEDİRTEN DERİN KİMLİK BUNALIMINA İLLALLAH ÇEKTİM DURDUM...
MİLLETİME ACİL ŞİFALAR DİLİYORUM...

Facebookta ilk yayınlandığı tarih: 7 Ekim 2015

1 Ekim 2017 Pazar

Türk Ülkesinin Hücrelerine Sızan Hümanizm Paraziti


Saptırılmış Sol Bilinç Ve Fiilî PKK Destekçiliği

Vatanseverliklerinden şüphe etmediğim insanlar arasında bile bir “norm kaymasının”, belirtilerini görmek beni adamakıllı üzüyor.

Bu norm kayması, HDP’nin “siyaset çerçevesinde kalan” bir örgütmüş gibi görülmesiyle ortaya çıkıyor.

HDP siyasi bir örgüt mü? Dahası “siyasî” sıfatının meşruiyet sınırı nasıl belirlenmelidir? Bu sınırlar belirlenmeden siyasî eylemi eleştirmek ve belki daha sonrasında yargılamak mümkün olamaz.

Öncelikle şunu belirlememiz gerekiyor:

Her ulus için geçerli bir ulus üstü “adalet uygulaması” diye bir şey yok.  Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile o demokrasileri kuran ulusların kültürlerini, örflerini,   kurucularının hukuksal normlarını aşan ve bunlara “amir” bir üst ulusötesi norm söz konusu değil.

Dikkat edilirse AB Anayasası dahi, ulusların ulusal devletlerinin  bütünlüğü konusunu, o ulusların kendi hukuk yapılanmasına bağlamıştır.

Hal böyle olunca HDP gibi etnik ırkçı bir partinin siyasetinin geçerliliği veya herhangi bir siyasi söylemi var sa bile bu söylemin Türk ulusal devletinin kuruluş ilkeleri ile ( Bazıları kuruluşumuzda lâik olmadığımızı söyleyebilir ama bu durum Türk devrimiyle zaten fiilen hayata geçirilmiştir.) ne kadar bağdaştığını sorgulamamız gerekmez mi?

HDPli sözde siyasetçiler siyasetlerinin PKK ve onun önderi tarafından belirlendiğini asla saklamıyor. Emirlerini doğrudan doğruya bir bebek katilinden alıyorlar. Bir vatan hainini alenen savunuyor ve onun  sözde önderliğini, sözde ilkelerini silah zoruyla, tehditle Türk Ulusu’na kabul ettirmeğe çalışıyorlar.

HDP eline doğrudan silah almaksızın, eline silâh geçirmiş Kürt etnik bölücülüğünün sözcülüğünü yapıyor.

Ne yazık ki hiçbir ama hiçbir solcu “ Türkiye’nin bir Türk devleti olması tartışılamaz bir gerçektir. Bunu tartışmaya dahi açmağa kalkmak vatana ihanettir!” diyemiyor.

Bunun sebebi basit: Sol ideolojisi itibariyle aslında Atatürk’ün öncülük ettiği Türk devrimine yabancı kalmış, enternasyonalist bir ideolojik kamp olarak yaşıyor. Bu kampın içinde, Türk adına, Türk kültürüne, Türklük bilincine, Türklük gururuna dair herhangi bir değer ve norm barındırılmıyor.

Lâikliğe, akla değer veren insanlar da artık yavaş yavaş solun çizdiği bu Türk dışı “uygarlık” tablosuna adapte olmağa ve böylece yalnızlıktan kurtulmağa çalışıyor.

Bu arada ne oluyor?

Bu arada İslâm’ı kullanarak Türk’ü islam dışı ve ırkçı bir kabile olarak görenlerle Türklüğü “ büyük insanlığın “ dışında kalan işgalci bir ırk olarak gören Kürtçüler, Türk düşmanlığı cephesini “ vatansız solcularla” birlikte daha da genişletiyor.

Solun içinde “ Türk” demeden, Türklüğüyle öğünmeden, Türk’ü dünyanın geri kalanından kutsal ve üstün bilemden “vatansever” olunabileceğini sanan fiilen vatansız ve kimliksiz bir kitle büyüdükçe büyüyor ve o kitleyi de “Ne Türk dedim ne Kürt” kaçamağıyla siyaset yaptığını sanan CHP temsil ediyor.

Böylece Atatürk’ün açık Türkçülüğüne, vatanseverliğine, bağımsızlık idealine silahsız da olsa saldıran herkes “demokrasi sınırları içinde” kabul ediliyor. Oysa  Türk ülkesinin kuruluş ilkeleri  silahsız da olsa saldırıya uğradığında savunulmazlarsa  silâhlı bölücü saldırıların zımnen ve ivedi biçimde kendilerine meşruiyet zemini elde edecekleri unutuluyor ya da görmezden geliniyor.

Bir arakdaşım HDPli sözde vekillerin yargılanmasına karşı çıktığını söyledi. Bunun onları daha da saldırgan ve dahası “meşru” yapacağından bahsetti.

HDPli vekiller doğru sebeplerle ve doğru şekilde mi tutuklanmıştır ben de emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var. HDPli vekillerin arzu ettikleri şeylerin hayata geçmesine izin verirsek, ülkenin bir kısmı Kürdistan diye bölünecektir. Söylediklerinin sonuçları apaçık Türk ülkesinin bölünmesi olarak ortada olan insanların barışçıllığından bahsetmek belki başlangıçta safdillik kabul edilebilir ama bu körlükte bir müddet daha ısrar, gaflete, hamakate en sonunda da ihanete dönüşür.


Ne yazık ki solun en vatansever kesimlerinin dahi içine alan norm kayması, HDPli  sözde siyasetçilerin aslında normal, barışçı, uygar insanlar olduklarına dair  bir ikna ortamı yaratıyor. HDP’nin “normal” sayılmasıyla birlikte Türk vatanını savunmak ve Türk olmak zorlaşıyor. Kimin umrunda?

26 Eylül 2017 Salı

Türkiye’de Saptırılmış Ahlâkî Yükümlülük Sorunu


Çok uzatmayacağım. Sanırım twitter bu konuda çok etkili oldu. Bazı şeyleri düşünürken işi uzatırsam gene de kusura bakılmasın.
Önce aklıma “şantaj rejimi” terimi gelmişti. Bu terim, fiili durumu özetlemek için uygundu ama işin felsefi bağlamını tam ifade edemiyordu.

Türkiye’deki şantaj rejiminin etik bağlamına sanırım “ Saptırılmış Ahlâkî Yükümlülük/ Mükellefiyet “diyebiliriz.

Saptırılmış ahlâkî yükümlülüğün iki yönü var. Bu iki yön ile bizi açmazlara sürüklüyor.

Birinci yön Müslümanların, dinlerine dayanarak geliştirdikleri, cinsel ayrımcılığa, cinsel  tecrite ve cinsel aşağılamaya dayalı “femofobik” yani kadın korkusuna dayalı  ahlâk.

Bu ahlâkın, temel hakların korunmasına dayalı “ zarar vermemek iradesi” ile uzaktan yakından alâkası yok.

İkinci yönü de:  Bu saptırılmış ahlâkı, “ahlâk kelimesini  açıkça sömürerek bağlamından çıkarmak,  daha sonra da sapkın ahlâk anlayışının normlarını bu saptırılmış bağlamla ahlâkın gerçek anlamını benimseyenlerin üzerine yüklemek.

Sorun ahlâk kelimesinden kimin ne anladığında düğümleniyor. Meselâ  cinsel eğilimlerinden veya zaaflarından dolayı Müslümanların şantajına uğrayan ( Ki bu şantaj ahlâkı Müslüman iktidarının temel yönetim aracı haline gelmiş bulunuyor) insanlar, Müslümanlara “Senin ahlâk dediğin ne ki beni kendi ahlâkınla yargılayabiliyorsun?” diyemeyecek bir duruma geliyorlar.

Saptırılmış ahlâkî yükümlülük durumu, başka ve sapkın bir ahlâkî kabulün, normal insanlar üzerine bir deli gömleği gibi giydirilmesi halidir.

Bu halin ortadan kaldırılabilmesi için cahil ve şantajcı Müslüman muktedir çoğunluğun kınaması , ayıplaması değersizleştirilmelidir. Ülkeye egemen olan  şeriatçı  Müslüman  seçmen kitlesinin neyin ahlâkî sayılacağına dair en ufak bir ilgisi ve bilgisi yok.Resmi şeriattan korunmak için önce  fiilî şeriat normlarının egemenliğine karşı çıkmalıyız. Türkiye’nin bilime ve devlet ciddiyetine ulaşabilmesinin tek yolu budur.



Tespitim Geldi: Ortadoğuluyuz!!

TESPİTİM GELDİ: Az önce gene gaflete düşüp internetten Tarihin Arka Odası'nı açtım. Bir kez daha anladım ki bu ülkede bir barış gelmesi mümkün değil. Bu ülkede henüz rejim değişmedi. Halen LAİK bir yönetim sözkonusu... Erhan Afyoncu; "Ateist birisi olabilirsin ama kimseye kurban kesme konusunda vahşettir, şudur budur diyerek hakaret edemezsin" dedi. Doğru bu sözün altına imza atarım. Çünkü kurban kesmek bu milletin büyük kısmının hayatının normali ve inancının gereği. Bunun ü...zerine sözü alan Murat Bardakçı; "Daha açık söyle bunlara tarih boyunca gavur derlerdi, daha da açığı kafir denirdi" dedi. Bu söz alenen açık olarak inananları inanamayanlar üzerine kışkırtmaktan başka neticesi olmayan bir boş boğazlıktır. Hukuken bir cezası var mı bilmem ama bir ateiste ancak ve ancak bir şeriat devletinde böyle hitap edilebilir. Karşılığı da muhtemelen ölümdür.
Laik bir ülkede dini ritüelini yerine getirene hakaret edilemeyeceği, aşağılanamayacağı, dışlanamayacağı gibi bu ritüele inanmayan da tahkir edilip hedef gösterilemez... Zaten dini inancını yaşayanın ilkel bir görüntü oluşturmadan kesimini gerçekleştireceği ortamı sağlanması halinde, kimsede bundan rahatsız olmaz...
BEDENEN BATILI GÖRÜNSEK DE RUHUMUZA İŞLEMİŞ OLAN ORTADOĞULULUĞUN BİR GÜN BİRBİRİMİZİ KESMEMİZE NEDEN OLMAMASINI DİLİYORUM...


Facebook'ta ilk yayınlandığı tarih: 26 Eylül 2015

20 Eylül 2017 Çarşamba

Tespitim Geldi: Kabile Ruhu

Milletaltı yapıların çok güçlü asabiyete sahip olduklarını sosyolojinin anlattıkları kadar, yaşadıklarımızdan da biliyoruz. Bazı yazarların kabile ruhu diye de tabir ettikleri bu yüksek asabiyet, kabile içindekileri bizden sayarak kutsayan, dışındakileri de düşman olarak görmese bile dikkate almayan bir çeşit ilkel güdüyü üretmektedir. Kabile ruhu kendi dışına kapalı olduğu için, dış dünyayı analiz edebilmek için kullandığı verileri de yine kabile içinden sağlar. Dolayısıyla analiz çıktılarındaki doğrular doğru olmayabilir, yanlışlarda yanlış olmayabilir. Ama bunun ifade edilmesine tahammül gösteremeyecek bir öfkeyi de, şiddeti de üretir. Bu kapalı sistem sürekli kendini doğrulayarak, ya da dışarıdan sadece kendini doğrulayan veriler alarak içine daha da kapanır. Sonuç olarak yaşamda asıl hakim olan değişimin ve gelişimin karşı konulmaz gerçekliği karşısında uzun süre direnebilme iradesi gösterseler bile, bu tür kapalı sistemler gün gelir dağılır ve yok olurlar.
Millet olma iradesinin zayıfladığı dönemlerde kabileleşme temayüllerini takım taraftarlığında, hemşeri dernekçiliğinde, etnik arayışlarda, ideolojik kurumlaşmalar gibi yapılarda sıkça görüyoruz. Millet düzeyindeki topluluklarda ancak yüksek fayda üreten demokrasinin kurumlarının birer kabile haline dönüşmesi ve mensuplarının kabile ruhuyla hareket etmesi başarının ödüllendirilmesi, başarısızlığın bedelinin ödenmesi gibi işleyişi mükemmelleştiren yapıları işlevsiz kıldığını malesef görüyoruz.
KANAATİMCE FİKRİ HÜR VİCDANI HÜR NESİLLERİN BU ŞARTLAR ALTINDA VAR OLMASININ MÜMKÜN OLMADIĞI GERÇEĞİ İLE YÜZLEŞMEMİZ GEREKİYOR.


Facebook'ta ilk yayın tarihi: 19 Eylül 2015

Tespitim Geldi: Akıl Tutulmalarımız

 Prensip olarak öldürülmüş terörist resimleri paylaşmıyorum. Az önce operasyonlarda öldürülmüş PKK'lıların paylaşan bir sitede bir yorum okudum. ...Yorumu yazan kişi PKK ve KCK'yı masum çocukları dağlara götürüp, beyinlerini yıkadıktan sonra öldürülmelerinden sorumlu tutuyor ve suçluyor, buraya kadar iyi, sonra dönüyor, ey bordro bereliler sizde bu çocukları öldürdüğünüz için suçlusunuz, 5-15 ya da 20 yaşındaki çocuklardan terörist mi olur? diyor. Söyleyen kişi Muğla'da yaşayan bir vatandaşımız. Ömründe bir gün bile teröristle karşılaştığını sanmıyorum, bu yüzden bilemez ama hakkaniyet adına yaptığı kınamayı red ediyorum.
Bu çocuklar kaçırılıncaya kadar masumdular, beyinleri yıkanıncaya kadar da masumdular ama ellerinde silahlar, bellerinde bombalarla sizi öldürmeye geldiklerinde yaşlarının ne olduğu değil eylemlerinin niteliği önem kazanır.
Bordo bereliler şu anda terörle mücadelede en deneyimli, en etkili gücümüz, onlara söz söylemek kimsenin haddi değildir. Ancak bırakınız bordo berelileri herhangi bir polis ve askerin en önemli vazifesi, birincil vazifesi, önceliği kendisinin hayatta kalmasıdır. Bu yüzden herhangi bir çatışmada ölmeden önce öldürmek zorundadır. Aksi takdirde ilk olarak kendi anası bacısı ağlar, varsa evlatları yetim, karısı dul kalır, babası dert sahibi olur.
Elbette gönül ister ki terör örgütünün elindeki bu evlatlarımız emperyalist güçlerin maşası olmasın, okusunlar, adam gibi bu milletin onurlu her ferdi gibi bu ülkeye hizmet etsinler... Başlangıçta zorla bile götürülseler ilk fırsatta kaçmayıp, dağda ovada, şehirde sokakta eylem yapıyorlarsa, insanları taciz ediyor, güvenlik güçlerimize kurşun sıkıyorlarsa bunun bedelini öderler...
BU TİP AKIL TUTULMALARI YÜZÜNDEN EĞİTİM KURUMLARIMIZLA, YASALARIMIZLA, İDARİ VE SİYASİ UYGULAMALARIMIZLA TERÖRLE MÜCADELEDE YETERİNCE KARARLI OLMAYIŞIMIZIN BEDELİNİ BU ÜLKENİN GENCECİK ÇOCUKLARI ÖDÜYOR...


Facebook'ta ilk yayın tarihi: 20 Eylül 2015

18 Eylül 2017 Pazartesi

Tespitim Geldi: Elimizden Kayıp Giden Şehir

Bugün muayene olmak için gittiğim Iğdırlı aile hekimimizin batıdaki bir il'e tayin istediğini öğrendim. "Terör yüzünden mi?" diye sordum. "Evet"... demedi belki ama "hayır" da diyemedi. Sadece "Burada kalmamız için bir sebep kalmadı, birazda biz rahat edelim" dedi...
Iğdır küçük bir yer, yaşaması zor bir şehir, entellektüel alışkanlıklarınıza karşılık gelebilecek hiç bir şey yok, aksine yollar ay yüzeyinden beter, kaymak gibi asfaltlar, hemen toplanan çöpler yok, çarpık kentleşme yüzünden iç içe girmiş evler, sokaklar, ara sokaklarda dolanan tırlar, koyun sürüleri, asla sağına soluna bakmayan yayalar, motorsikletler, bisikletler vb. var. Yolda yürürken beşinci kattan başınıza halı da silkeleyebilirler, su da sıçrayabilir....
Küçük bir ilçe iken birden vilayet oluvermiş, daha ham iken pişmeden üniversite şehri olmuş... Burasının şehir gerçek manada bir şehir olması için zihniyetinin değişmesi gerekli bu da en az elli yıllık süre demek... Bunu hızlandıracak bir katalizatör malesef yok.
Ancak bu şehir boynundan büyük bir yükün sorumluluğunu taşıyor. PKK terörünün hedefinde, adım adım işgal ediliyor. Doğu karadenize uzanan yolun ağzını tıkayan nüfusu halen Türk olan ve devletten yana yerli Kürtleri bulunan bir şehir. Bu yüzden Iğdır sıradan bir şehir değil, önemi boyutlarının çok üzerinde olan bir şehir. Burası düşerse bütün doğu anadolu düşer. ANI KURTARMAYI SİYASETLERİNİN ODAĞINA KOYANLARIN ANLAYAMAYACAĞI BİR ŞEY BU. BİZ BU ŞEHRE KIYMAYIN DEDİK DURDUK... MALESEF KIYDINIZ, SON ŞANSI DA HARCADINIZ... İHTİRASI AKILLARININ BİR KARIŞ ÖNÜNDE KOŞANLAR SİZLER, ASLINDA TÜRK MİLLETİNE KIYDINIZ, BİLİNİZ İSTEDİM...

İlk yayınlandığı tarih: 18 Eylül 2015

16 Eylül 2017 Cumartesi

Tespitim Geldi: Öfkeyle kalkan, zararla oturur!


Bir takım kendini bilmezler, suçun şahsiliği ilkesi göz ardı ederek yaşlı bir kadını ömrünü sürdüğü topraklarda, yeni gömüldüğü mezarından çıkarıp, göç ettiği memleketi Tunceli'ye gömülmesiyle sonuçlanan büyük bir densizlik yaptılar.
Olay vahimdir, birlikte yaşama iradesine vurulan ağır bir darbedir, töremize de aykırıdır. Öncelikle seksen yaşındaki bir kadın aksi ispatlanmadığı sürece kızının fiillerinden sorumlu tutulamaz. İkincisi kadın bir Türk toprağı olan Tunceli'den göç etmiş, yine bir Türk toprağı olan İncek'e yerleşmiş sıradan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Anayasamıza göre Türk'tür ve öldüğü zaman herhangi bir Türk toprağında gömülmek gibi hakkı vardır. Üçüncüsü ölülerle kavga etmek bu büyük milletin çocuklarına yakışmaz, ölen ölmüştür, iyi fiilleriyle hayırla yad etmek gerekir, hataları varsa da öldüğü için kendisini savunma imkanı yoktur. Dördüncüsü ise, en vahim olanı da budur. Vahim hadise fiilen Kürt milletleşmesi için kullanılabilecek sağlam bir malzeme üretmiştir. Yani yaşanan olayla kendisini aynileştirecek bir kısım vatandaşımızın yüreğinde derin bir olumsuzluk yaratarak düşmanlık hislerini besleyecektir.
Milletleşme ırkçılıktan beslenmez, çünkü millet ortaklaşmanın, ana akım bir kültür içine dahil olup, bir olmanın bir ürünüdür. Türk milleti Bozkır'da yay tutan kavimlerin bir araya gelmesinin bir çıktısıdır. Bu millet, bir büyük nehir gibi çevresinden gelen kaynaklardan beslene beslene kadimden geleceğe akmaya devam edecekse her şeyden önce bu tür ahmakça işler yapmaktan uzak durulmalıdır. Öfkenin zapt edilmesi gereken bir illet olduğu unutulmamalıdır. Ataların dediği gibi "Öfkeyle kalkan, zararla oturur!"