14 Aralık 2016 Çarşamba

Mülkiyet Örneğinde Kavramlardaki Terminolojik İzolasyon Ve Terminolojik Cehalet


Terminolojik izolasyon, terimlerin yalnızca anlamlarıyla kullanılarak ilgili terimlerden, “bağlamdan”  uzaklaştırılmasıdır.

Terminolojik izolasyon, terimlerin ortaya çıkış süreçlerinin   unutulmasıyla başlar ve en nihayetinde terimlerin  anlam içeriklerinin değişmesi ve nihayetinde terimin ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilir.

Bunun en belirgin örneklerinden biri “mülkiyet” terimi.

“Özgür   Yazılım, Özgür Toplum” adlı bir kitabın giriş bölümünde Stanford Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Lawrence Lessig’in yazısı bana bunu düşündürdü.

Profesör, ABD’deki dava özetleri konusundan hareketle yazılımların da “açık ve şeffaf” olması gerektiğini savunuyor.

Özetle şöyle söylüyor profesör: “ Madem ülkemizde dava özetleri ( Hakimleri bilgilendirmek için davadan önce sunulan özet iddia ve savunmalar) halka açıktır, kodlar, yazılımlar neden halka açık olmamalıdır?”

Dava özetlerinin halka açık olmaları, Anglosakson “Common Law” hukukunda, hâkimin takdir yetkisi ve içtihatların  canlılığı  açılarından  büyük önem arz etmektedir.

Peki ama “dava özetleri” onları hazırlayan avukatlara “bedelsiz bir kaynaktan” mı “indirilmektedir?”

Bunun yanı sıra…  Bir dava özeti benzer her davada aynı şekilde kullanılabilmekte midir?

Eğer dava özetleri halka açıksa avukatlık mesleğinin ne önemi vardır?

Buradaki temel felsefi sorun, Prof. Lessing’in bir “terminolojik izolasyon” yaparak mülkiyet terimini kapsamından ve bağlamından ayırmasıdır. “ Dava özetlerinin halka açık olması” bir sonuçtur. Oysa bu sonucu meydana getiren, deneme- yanılmaya dayanan büyük ve derin bir tarihi süreç mevcuttur.
Kullanılmaya değer sonucun ortaya çıkması için sayısız yanlış sonuç elenmiş ve nihayetinde toplumun genelinde uygulanmasının  “zararsızlık ilkesini”  sürdürebileceği anlaşılmış kurallara ulaşılmıştır.

Uygar ülkeleri “uygar” yapan şey, onların,  deneme yanılma yoluyla ilerlenen süreçlerin, doğru bir neden sonuç ilişkileri ağı kurmak için yürütüldüğünü sürekli hatırlamalarıdır.

Dolayısıyla hukukta bir terim kullanıldığında, bu şu anlama gelir: “Bu terimin,  şimdi kullandığımız anlamı ve bağlamı, topluma en az zararı verecek şekilde oluşturulmuştur.”

Peki ama terimlerin anlam ve bağlamları gerçekten bu  kadar önemli midir?

Önemlidir, çünkü bir insanın hayatına son verip vermeyeceğimize, “kendisinden başka  bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye” yani gerçeğe dayanarak karar veririz.

O halde meselâ “mülkiyetten” bahsederken yanlış bir mukayese ve yanlış bir muhakeme ile hareket ettiğimizde terimin işaret ettiği bütün anlam dağarcığını ve  bağlamı  da tehdit edebiliyoruz demektir.

Dava özetleri-bilgisayar yazılımları mukayesesine geri dönelim.

Prof. Lessig, dava özetlerinin açıklığını ele alırken ne yazık ki bir dava özeti yazmanın maliyeti konusunu umursamıyor görünmektedir. O halde ona benzer bir biçimde cevap verilebilir.

Çamaşır makinesi üreticileri yenilikleri için patentler alırlar. Ve ortalama bir çamaşır makinesinin nasıl çalıştığı herkes tarafından bilinir. En nihayetinde  ortaokul mezunu bir tamirci gelip onun filtresini değiştirebilir ve size makinenin çalışma şeklini,  fizyoloji anlatır gibi anlatabilir. O halde çamaşır makinelerine neden para verdiğimizi neden hiç kimse sormaz? Üstelik onların parçaları, çalışma şekilleri daha piyasaya  çıkar çıkmaz herkesin bilgisine sunulmuyor mu?

Kaldı ki patenti  veya telifi alınan ürünün kitlesel  ve kalıcı faydası göz önüne alındığında, yaratıcı zekânın, aslında bireye değil de kamuya ait bir tür umumi tuvalet olduğu düşüncesi acaba hukukun içinde kendine bir yer bulabilir mi?

Yazılımların “açık kaynak kodlarına” sahip olmaları onların yaratıcılarının tercihi olabilir. Ama akademik bilgilerin, diğer kodların “herkes tarafından bilinebilir” olması için bir kanun zorlaması, yaratıcı zekâlara, “ Sen ancak geri zekâlı insanlara hizmet edebilmek için yaratılmış bir yaratıksın!” demektir.

Bugün meselâ Unix açık kod sistemi kullanıcılar arasında yaygındır. O halde neden insanlar hâlâ Microsoft kullanmaya devam etmektedir?

Bunun sebebini bilemiyoruz ama görünen o ki insanlar hâlâ kendilerine kalıcı  olarak sağlanan bir faydanın bedelini ödemeyi “normal” saymaktadır.

Öbür yandan “Madem çalışma makinesinin  çalışma sistemi bir sır değil, neden onu bedava vermiyorsunuz?” gibi bir salaklığın da hukukta bir yeri olmadığı anlaşılıyor.

Peki ama yazılımın  veya dava özetlerinin, kompresörler, pompalar, tamburlar vs. içermemesi mukayesenin yanlış olduğunu gösterir mi? Asla!

“Herkese” ait olmak hangi meşru sebebe dayanmalıdır ve daha da önemlisi, nelere yol açabilecektir?

Prof. Lessig kendi keşiş saygınlığı içinde Einstein’ın Üniversitesinde, sınırlı bir maaşla bir zahit hayatı yaşıyor olabilir. Soru şudur: Büyük bedelli bir dava da kendisinden avukatlık yapması istense vekalet ücreti olarak herhangi bir nöbetçi baro avukatının aldığı ücret karşılığında bir dava özeti hazırlar mı?

Ortalama insanların giremeyeceği bir üniversitede, ortalama üniversite öğrencilerinin kazanamadığı bir unvanı kazanmanın “maliyeti” derhal devreye girerdi. Prof. Lessig böylesi bir davayı beş kuruş almadan yürütseydi bile bundan edineceği itibarı göz ardı edemezdi. Bunu bile göz ardı etse kişisel başarı tatmininden kaçması söz konusu olamazdı.

O halde mülkiyet, kendileriyle en  yüksek tatmini elde edebilmek için  üzerinde tam bir yetki sahibi olduğumuz varlıkların tamamıdır.

Dolayısıyla Prof. Lessig’in “kamuya açık “olmasını istediği  yazılımlar, insanların kendileriyle en yüksek tatmin elde etmek istedikleri ve üzerlerinde tam bir yetki sahibi oldukları varlıklardan başka  bir şey değillerdir. Dolayısıyla Bay Lessig aslında insanlara “ Sizin herhangi bir yazılım geliştirmek için ne gibi bir maliyete katlandığınızın bir önemi yoktur. Önemli olan onun kamunun kanalizasyonlarına öylece atılabilmesidir.” Demektedir.

Böylece mülkiyet kavramı, yaratılmış ürünlerin yaratılma süreçleri ve maliyetleri göz ardı edilerek, bütün yaratıcı süreçlerden, insan ömrüne  yaratıcı zekânın kendi biçtiği değerinden vs izole edilerek yağmalanıverilebilecek bir tür hammaddeye indirgenmektedir.

Prof. Lessig gibiler yaratıcı zekânın toplumun geneline sundukları kalıcı fayda ve katma değerle yaratıcı zekânın maliyeti ve menfaat algısı arasındaki ilişkiyi idrak edememektedirler. Prof. Lessig bir tür akademik kibirle bunun aynı zamanda özgürlükle bir ilgisi olduğunu savunuyor. İngilizce’deki “free” sözcüğünün  “özgürlükle” ilgisinden bahsediyor.

Peki ama “İnsanın  temel haklarını, diğerlerinin temel haklarına zarar vermeksizin kendi mutluluğunu aramak için kullanabilmesi” olarak tanımlayabileceğimiz özgürlüğün Lessing’in kafasındaki özgürlükle bir ilgisi var mı? Korkarız ki yok.

Herhangi bir kod yazıcısı , kodlarını karşılıksız sunabilir ve buna hiç kimse karışamaz. Sorun, “Herkesin,yazdığı  her kodu karşılıksız olarak”  kamuya  sunmaya zorlanıp zorlanmayacağıdır. Lessing, “son kullanıcının özgürlüğünü”, kod yazarının üzgürlüğünden üstün tutmaktadır. Böylece  toplumun yazılımdan “özgürce” yaralanabilmesi için kod yazarının köle edilmesinde bir sakınca görmemektedir.

Kaldı ki yaratıcı zekâ ortadan kalktıktan sonra bile  ortaya koyduğu eserin insanların  faydalı olabilmesi durumu,  fikrin bir mülkiyet olarak  sürekli korunmasının gerekliliğine işaret eder. Meselâ Prof Lessing ölümünden bunca yıl geçtikten sonra bile Tosltoy’un  kitaplarından yararlanan okurların bu kitaplara bir bedel ödememesi gerektiğini mi düşünmektedir?


Görünen o ki yaratıcı zekâ,  toplam fayda ve zaman ötesi fayda sağlama açılarından eserlerinin  bir bedelle korunması hakkına sahiptir.

Bu noktada  hem “özgürlük” kelimesini anlamını bulandırmakta hem de özgürlüğün, bireylerin birbirleriyle karşılıklı ilişkileri bağlamından kopmasına sebep olmaktadır. Mises’,n büyük bir basiretle işaret ettiği gibi herkes aynı anda hem üretici hem  tüketicidir. O halde  Lessing’e göre tüketirken üreticiyi kendine köle etmekte özgür olan insanlar üretirken  tüketicilerin kölesi olmak zorundadır.

Özgürlük kelimesini “bedelsizlikle” bilerek kaynaştıran Lessing, mülkiyet halkının ilgasını hayal ederek temel haklardan “hürriyet” hakkının da yok edilmesine yol açacağını düşünememekte ya da zaten bu konuda hiç endişelenmemektedir.

Prof. Lessig’in bildiğimiz anlamda cahil olması mümkün değildir. O halde mülkiyeti, bağlamından bu denli izole edebilmesinin sebebi nedir?

Bunun sebebi, akademik bilgi üretme mekanizmasının, entelektüel zekâyı öldüren, patolojik izolasyonculuğudur. Bu, akademik uzmanlaşmanın kaçınılmaz sonucudur.

Hayatını herhangi bir kanunun bütün ayrıntılarını öğrenmeye adayan bir hukuk adamı aslında bilgisini bağlamdan izole  etmek maliyetini kabullenmektedir. Bilgiyi bağlamdan izole etmek de “üst düzey” bir cehalete yol açmaktadır ki bu cehalet ciddi bir terim enflasyonuyla  perdelenmektedir. Böylece   kafasına sayısız terim dolduran ama terimlerin hayatla birbirleriyle geliştirilmiş ilgilerini göz ardı eden bir “teminolojik cahil” tipi ortaya çıkmaktadır.

Bu cehalet tipi sebep sonuç ilişkisini bir yana bırakabileceğimiz düşüncesinin akademide yerleşmesinin bir sonucudur ki akademik itibarın bu cehaleti kutsamaya devam etmesi, bildiğimiz dünyanın sonunu getirebilecek bir  yağma düzeninin, bir kıyametin  sebebi olabilir.





13 Aralık 2016 Salı

‘NE HARİKA BİR DÜNYA ‘ VE TÜRKİYE GERÇEĞİ

“Yeşil ağaçları görüyorum, kızıl gülleri de 
Sen ve ben için açtıklarını
 

Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
 
Mavi gökleri görüyorum ve beyaz bulutları
 

Işıkla kutsanmış gün, karanlık kutsal gece 
Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
 

Gökkuşağının renkleri ne güzeller gökyüzünde
Ve bir de geçip giden insanların yüzlerinde

Nasılsın diyerek el sıkışan dostları görüyorum 
Gerçekten seni seviyorum diyorlar
 

Ağlayan bebekleri duyuyorum, büyümelerini izliyorum
 
Hiç bilmeyeceğim kadar çok şey öğrenecekler
 

 Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye 
Evet düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
”

"What a Wonderful World", Bob Thiele ve George David Weiss tarafından yazılmış, ilk kez Louis Armstrong tarafından seslendirilmiş ve 1968 başlarında single olarak çıkarılmış bir şarkıdır. Dönemin ABD'sinde yükselen ırki ve politik gerginliğe bir panzehir olması amaçlanan şarkıda, günlük yaşamın sıradan güzelliklerinden zevk alınması betimlenir. Yine de şarkı ilk zamanlarda ABD'de tutulmamış, sürpriz bir şekilde Birleşik Krallık'ta başarı yakalamıştır(Vikipedi).

YouTube video sitesinde yayınlanan şarkının, klip görüntülerinde Louise Armstrong’un Vietnam’da savaşan Amerikan askerlerine verdiği konser yer almaktadır. Şarkının yıllar sonra dile dolanmasına ‘Good Morning Vietnam’ filminin soundtrackinde yer almasının payı büyüktür.

Belli ki özgürlükler ülkesi Birleşik Devletler, yaşam tarzlarından memnun olmayan diğer ırklardan özellikle Afro Amerikan kökenli yurttaşlarına ve anti-komünizm savaşı verdiklerini iddia ettikleri Vietnam savaşında yer alan yılgın askerlerine moral olsun diye bu çiçekli böcekli şarkıyı ısmarlamış; üstelikte siyahi bir şarkıcıya yorumlatmış.  Louise Armstrong’un müthiş yorumuna diyecek yok elbette… Belki ayıla bayıla yorumlamış belki de birileri söyle demiştir. Neticede ırki sorunları onunda yaşıyor en azından hissediyor olması gerekir... Şarkının yayınlanma zamanı ile Martin Luther King suikasti (4 Nisan 1968, Memphis) neredeyse eş zamanlı.

Şarkıyı bir yana bırakalım. Cumartesi gecesi, yine- yeniden tecavüze uğradık. Artmayacağına umut ettiğim 44 şehit ve 150 den fazla yaralı var. Gencecik vatan evlatları üzerinden bir şeyler yazmak, ne kadar utanılası bir durum.., Ar damarı insanın bir kere çatlamaya görsün, insan her şeyi kanıksar. Bir yerde feryat figan analar, kardeşler ağlarken diğer yanda birileri çıkar günlük hayatınızı normalleştirin, teröre prim vermeyin diye arsız arsız konuşur.
Ana karasına kimin ne için yaptığı hâlâ belirsiz olan 11 Eylül saldırılarından sonra dünyayı kana bulayan Birleşik Devletlerden, PKK sevici Avrupalı Devletlerden sözde destek mesajları almak ‘ne harika bir dünya’ dedirtiyor, insana…

Gün geçmiyor ki sosyal medyada bir ihbar yayınlanmasın, şuraya gitmeyin bombalanacak diye. Gündüz sıradan köylü gece PKK militanı olanı kırsalda asker ayıramazken büyük şehirde nasıl ayıracağız. Açılım süreci denen sahtekarlık döneminde arsızlaşan, Türk Halkının aksine ırkçı bir söyleme bürünen bu ne idiği belirsizleri aylardır askeri, polisi. korucusu vura vura bitiremedi. En nihayetinde devlet yönetimi de dahil hepimiz Türk olduğumuzu hatırlattılar.

Ülkemiz PKK sevicileri ve ülkesinde kalıp savaşmayan korkaklar sürüsü Suriyeli Arapların işgali altında. Sürekli çoğalıyorlar, savaşacaklarına sevişiyorlar. Ne gam, karnında bebeği kucağında daha yaşını doldurmamış bir başka bebek... Yarın öbür gün PKK seviciler yetmezmiş gibi bunlarla da uğraşacağız. Özgür dünyanın muteber temsilcileri dönüp bir de bunları sorgulayacak. Hatta Hatay merkezli bir Arap özerk bölgesi kurun derlerse şaşırmayın.

 Ben de ‘Ağlayan bebekleri duyuyorum’, babası şehit olduğu için onun sıcak kucağından mahrum kalacak..

23 Kasım 2016 Çarşamba

Kasımpatı Risalesi



Kasımpatı kasımda açan bir çiçektir. Papatyaya benzer fakat ondan çok daha büyüktür. Diğer adı “krizantem”dir.

Birbirine çiçek verecek medeniyete sahip insanlar için güzel bir gündeliktir.

Geçen gün annemle beraber çiçekçimize uğradık. Annem gözünde ameliyat olmuştu.

Büyükçe bir  vazonun içinde duran kasımpatların üstüne “papatya” yazılmıştı. Annem  Fransızca öğretmeni olduğundan, meslekî alışkanlıkla derhal  düzeltti: “Bunun adı “kasımpatıdır”. Fransızca’sı “krizantemdir” (chrysanthéme).”

Mesleğini seven çiçekçi dostum, bunu zaten bildiğini ama müşterilere anlatamadığını söyledi.

Meğer müşterileri, kasımpatıları ,  papatya olarak biliyor ve dahası  böyle bilmekte de ısrar ediyorlarmış.  Sorun şu ki müşteriler, çiçeklerin kasımpatı olduğunu öğrendiklerinde, onları almaktan vazgeçiyorlarmış.  Oysa üzerlerine papatya yazılırsa, çiçekler patır patır satılıyormuş.

Bu olay iki yönden ilgimi çekti:

Öncelikle müşterilerin bilgilenmeye karşı gösterdikleri direnç, tüylerimi diken diken etti. Açık bir bilgisizliği veya yanlışı düzeltmek yerine bunları sürdürmekteki ısrar bana korkunç göründü. Yani artık okullarda öğrenciler iki kere ikinin dört değil de beş ettiğini çoğunlukla veya zorla öğretmenlerine kabul ettirebilir mi?

İnsanlar bir konuda onlardan daha bilgili bir insanın açık doğrularına hangi gerekçeyle karşı çıkabilir? Aslında bir “gerekçe” dahi herhangi bir akıl yürütme ile elde edilir. Kasımpatının papatya olduğunda ısrarın herhangi bir botanik bilgisine dayandığını sanmıyorum.

Dolayısıyla müşterilerin kasımpatının papatya olduğunu söylemek için ne gibi bir dayanakları olduğu belli değil. Müşteriler sadece onların kasımpatı olmadıklarına “inanıyorlar”.  Böyle olmadığına inanmak için de hiçbir akılcı gerekçeye vs. ihtiyaç duymuyorlar.  Tam bir kör inanç sergiliyorlar.
Herhangi bir insan, bir şeye neden körce inanır? Körce bir inanışla ne elde etmek ister? Kasımpatının kasımpatı olmadığını düşünmek, bir insana ne kazandırır?

Kör inanç aslıda zaten bütün bu soruları gereksiz kılıyor. Çünkü kör inancın bütün amacı, yalnızca kendisi. Kör inanç insana, hiçbir yere varmayı vaat etmiyor. Ama o, insana düşünmekten, karar vermekten ve en önemlisi sorumluluk almaktan uzak kalabileceği bir koza sunuyor. O kozanın içinde “inananlar”, büyüklerinin kararlarına ve büyüklerine iman eden çoğunluğa uyarak sınırsız  ve ebedi bir masumiyet kazanıyorlar. Öyle ki artık yeni bir şey öğrenmeye gerek duymuyorlar. Ve dahası artık hiç hata yapmayacaklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla birileri onlara sevdikleri çiçeklerin aslında papatya değil de kasımpatı olduğunu söylediğinde bunu gönül rahatlığıyla inkâr edebiliyorlar.

Bu kör inanç büyük ölçüde ve belki de tamamen dinle elde ediliyor. Toplumun dine bağımlı hale getirilmesiyle birlikte insanlardaki akıl yürütme süreçleri büyük ölçüde kesintiye uğruyor. Bunun yerini hayvansı bir güvenlik gereksinimi ve insanlık dışı bir sorumsuzluk arzusu alıyor.

Bunun ülke yönetimine “demokrasi” vasıtasıyla hükmetmesi de akla gelebilecek en ilkel ve vahşi  çoğunluk diktasını yaratıyor.

Bunun yanı sıra ( merak ettiğim ikinci şey de buydu) aklıma, böylesi bir gönüllü cehaletin, piyasaları nasıl etkileyeceği sorusu geldi.  Şöyle bir düşünüldüğünde, kasımpatıya papatya diyen bir toplumun  çoğunluğun, kendi ihtiyaçlarından doğru dürüst  haberinin olmadığını düşünmek için elimizde  büyük bir  kanıt var. Böylece aslında meselâ okula değil de camiye  ihtiyaç duyulduğunu düşünen ve zamanla kafasındaki “okul”  kavramının, yerini “cami” kavramına bıraktığı bireylerin kitlesel egemenliğinde, herhangi bir şey üretmek, yaratmak mümkün olabilir mi?

Kasımpatıyı gönüllü inkâr ederek yerine papatyayı  ikame eden  bireylerin, medeniyetin gereklerini kavrayabilmesi mümkün olabilir mi?

 Çünkü bugün kasımpatının, papatya olduğuna inanan birey, yarın, hukukun akılcı bir ideal değil de  baştaki  ulemanın fetvalarından ibaret  olduğuna inanmaya başladığında, artık ona, doğrusunun ne olduğunu anlatmamız mümkün olmayacaktır.

Kasımpatının papatya olduğunda ısrar ederek kasımpatı arzını yönlendiren bir kitlenin, ekonomi yapabilmesi mümkün değildir. Çünkü bir kere kavramları körce inkâr eden veya çarpıtan bir bireyin,  ne üretim faktörlerinin birbiriyle  bir ilişkisi olabileceğini ne de her eylemin mutlak bir maliyetinin olduğunu anlayabilmesi mümkündür.
Türkiye kör inancın harlanan alevlerinde şimdiden kendi cehennemini yaratıyor.

Birileri “Bu nasıl risale?” diyebilir ama kasımpatıdan papatya olabileceğine inandığımız bir memlekette, fıkradan risale yapana da çok şaşmamak gerekir herhalde?


14 Kasım 2016 Pazartesi

Amerika'nın Türkiye Simülasyonu

Biz Türkler yaşadığımız olumsuzlardan dolayı başkalarını suçlamaya bayılırız... Dolayısı ile öz eleştiri gibi bir meziyete sahip değiliz ya da çok az sahibiz. Öz eleştiri ile suçlama arasındaki farkı da bildiğimizi söylenemez... Kişisel anlamda durum bu mecrada iken devlet olarak da bakış açımızın çok farklı olmasını beklemek yanlış olur. Borsa düştü, Dolar fırladı, altın değer kaybetti benzeri birçok ekonomik göstergeyi “Dış güçlerin” müdahalesi olarak yorumlandığına şahit olmuşsunuzdur.


Globalleşen dünyada,  büyük siyasi güç ve ekonomiye sahip ülkelerde meydana gelen olaylar elbette diğer ülkeleri ve ekonomilerini de etkileyecektir. Burada esas olan ne ölçüde ve nasıl etkilendiğinizdir. ABD Başkanlık seçimi sonuçları ülkemizde ABD Dolarının değer kazanmasına neden olurken Birleşik Krallık para birimi olan Pound karşısında Doların değer kaybetmesi  sonucunu doğurmuştur.                   


8 Kasımda Birleşik Devletlerin 45. Başkanı seçilen Donald Trump, 2000 yılında da Cumhuriyetçi Partiden başkanlık yarışına katıldı. İronileri ile ünlü çizgi dizi Simpsons o dönem de bu adaylığa bir bölümünde yoğun ironiyle yer vermişti. Şimdi, belli ki dizinin sıkı takipçisi olmayan kaşif ya da kaşifler(!)   Amerikan derin devletinin 15 sene öncesinden Trump kurgusunu yaptığını ve kanıtının da Simpsons olduğunu söylüyor.


Amerikan Devletinin  Hollywood  yapımları üzerinden toplum mühendisliği  yaptığı bilinen bir gerçek. İlgili ilgisiz birçok filmde Amerikan bayrağına yer verilmesi, ülke değerlerine vurgu, nerde ise hemen her ailede bir Amerikan Deniz Piyadesi hikâyesi… Yukarıda sözü edilen Simpsons keşfine nazire olsun diye,  Barack Obama’dan önce ki Afro Amerikan başkanlı filmlerin  son dönem de kadın başkanlı filmlere yerini bıraktığını da belirtelim… Görünen o ki Hollywood’da Trump’ın başkanlığına kendini hazırlamamıştı(!)



Trump’ın  kazanması ile birlikte Cumhurbaşkanı  Erdoğan ile benzerliklerini ortaya koyan köşe yazılarında patlama oldu. Amerikan başkanlık seçimlerinin sonuçlarının şekillenmeye başlaması ile birlikte CNN Türk ekranlarına telefon ile bağlanan bir konuşmacı bu liderin ileriki dönemde “kanka” olacakları yorumunu bile yaptı…



Ana karasına kurulduğundan buyana doğrudan askeri bir saldırı almamış(Pearl  Harbour saldısını saymazsak) bir ülkenin milliyetçilik vurgusu yoğun, ‘Yeniden Büyük Amerika ‘ mottosu ile yola çıkan bir kovboyu tercih etmesi,  Amerika’nın  1.Dünya Savaşı öncesi dünya düzenine dönme eğiliminde olduğunu, dış politikada” büyük ağabeyliği” Birleşik Krallığa mı bıraktığını mı gösteriyor? Mutlak hakimiyet sahibi Putin’in Rusya’sının Rus Çarlığından ya da Avrupa Birliğinin dinamosu görevini üstlenmiş Merkel  Almanyası’nın Alman İmparatorluğundan işlevsel olarak farkı mı var? Türkiye bile dış politikalarında kendine biçilen rolün ötesinde aksiyon almaya başlayarak Osmanlılara selam göndermiyor mu?


Gelelim Türkiye Simülasyonuna; genellikle Amerikan başkanlık seçim kampanyaları örnek alınır hatta siyasi partiler Amerikalı reklamcılar ile anlaştıklarını duyururlar, övünçle… Bu kez bir farklılık oldu galiba Amerikalılar Türkiye’de simüle ettikleri  bir senaryoyu ülkelerinde kullandılar. Gittikçe güçlenerek iktidarda kalmayı başaran, bir lideri vââdleri, söylemleri ve uygulamaları noktasında taklit ettiler. Trump’ın gelişi Recep Tayyip Erdoğan’dan belliydi.



15 Temmuz kalkışması her iki lider için farklı ölçüde önem taşısa da liderliklerini pekiştirmek ve lider olmak anlamında önemli bir olaydır. Recep Tayyip Erdoğan, aslında, halkının demokrasiye sahip çıkışını değil kendisine olan sevgisini ve halkının üzerindeki muazzam etki gücünü görmüştür. Siyaset yapan herkesin düşlediği bir güçtür bu… Clinton ve ekibinin Türkiye’de gerçekleştirilmeye çalışan 15 Temmuz eylemine dolaylı destek verdikleri bilinmektedir. Görülen o ki 15 Temmuz zaferi, Clinton ve ekibinin beklentilerinin dışında gerçekleşmiş ve siyaset karnesine bir başarısızlık olarak düşmüştür. Bu başarısız öngörü şüphesiz Trump için başarıdır.



Trump’ın zaferinin ardından yapılan gösteriler Amerikan elitlerinin, entelektüellerinin yaşadıkları hayal kırıklıkları aslında Türk elitleri ile ne çok benzerlik göstermekte… Şimdi Amerikan halkının Trump sevgisinin Türk Halkının Erdoğan sevgisi ölçüsüne yetişip yetişmeyeceğini gözlemleyeceğiz. 

30 Ekim 2016 Pazar

Türkiye’de Geri Evrimin Yarattığı Cins: Homo simplex


 Uzaya giden ilk tür değiliz.

Bizden önce  en az bir köpek ve bir şempanze, bu onuru bizden aldı. Onlara basit komutlara uymaları “öğretildi” ve onlar da bir kapsülü idare ederek dünyaya dönmeyi başardılar.

Peki ama bu bize ne anlatır?

Bu bize zekânın o kadar da esşiz bir şey olmadığını anlatır. Araç yapmak konusunda pek çok primatın başarılı olduğunu  yeni yeni öğreniyoruz. Hatta kapuçin maymunlarının  gerekli uyarımla kendi aralarında  ekonomi bile kurdukları  keşfedilmiş.

O halde kendi ülkemizde nasıl yaşadığımızı, ne hale geldiğimizi, artık ciddi ciddi düşünmenin zamanı gelmiştir.

Hayvanların üç amaçları vardır:  Düşmana yem olmamak, beslenmek ve üremek. Bu üç amaç da hayatta kalmanın gerekleridir.

İnsan da bu amaçları taşır ama hayvanlardan farkı bu amaçları için gerekli doğal donanımının olmamasıdır. İnsan “zeki olmak mecburiyetindedir.” İnsanın “zeki olmak mecburiyeti” onun “akıl” denen melekesini geliştirmesini sağlamıştır.

Kürklü bir hayvan için “elbise  dikmek” mecburiyeti yoktur. Ama insan buna mecburdur. İnsanın, hayatta kalmak için gereken her şeyi kendi başına “edinmesi” bile mümkün değildir. Bir noktada insanın “yaratmaya” başlaması gerekir.

İşte insan sürülerini hayvan sürülerinden ayırıp da ona “toplum” denmesini sağlayan şey, bu gerekliliktir.

Bu gerekliliği keşfeden insan türüne “H.sapiens” yani “zeki insan” denmiştir.

Bu sözlerim dünyanın geri kalanıyla ilgilidir. Türkiye’de ise durum tamamen başka.
Çünkü Türkiye’de “insan” türü bahsedilen evrimsel aşamaları geçmemiştir. Belki de Türkiye için evrimde bambaşka bir yola sapmış bir insan türünden bahsetmeliyiz.

Gerçi Türkiye kendi  içinde de homojen değil. “İnsanlaşmanın” gerektirdiği soyut değerleri alaya alarak kabile hayatına dayalı bir petrol imparatorluğu kurmayı hayal eden, Kürt kabileci zihniyeti ile ülkenin kurucu felsefesini sahiplenen Türkler arasında ciddi bir gerilim var.

Fakat zekâ ve “değerler” açısından Türkiye ortalaması berbat bir halde. Türkiye’de iktidarı belirleyen çoğunluk kitlesinin ki bunun, aslında çarpık  bir manivelayı ( partiler ve seçim kanunları) hareket ettiren bir matematik diktası olduğunu artık herkes biliyor, bu ortalamaları belirlediği de acı bir hakikat.

Türkiye’de doksan yıl içinde seçmen davranışlarının yönelimine bakıldığında, Türkiye’yi “çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine” taşıması düşünülen bir toplumsal düzenin, seçmen eliyle ne hale getirildiği dehşetengiz biçimde ortada. Peki, ama bizi çağdaş uygarlığın ötesine taşıyacağı düşünülen toplumsal düzen yalan mıydı? Elbette yalan değildi. Çünkü “kurumsal” , “değere dayalı”, “ bireysel hukukçu ”, “ akılcı”, “kurallı” bir toplumsal düzenin, “olması gereken şey olduğu “insan” türünün her tecrübesinde görülebiliyordu. Çünkü başka türlüsü denendiğinde, düşülen yanlışlar bir bir elenmişti.

Peki ama ülkenin yönetimini belirleyen seçmenler, dünyanın geri kalanındaki Homo H.sapiensler gibi davranmamışlar mıydı? Görünen o ki Türk seçmen profili artık evrim ağacındaki cinsteşlerinden farklı bir hale gelmişti.

Bunu nereden anlıyoruz? Bunu, Türk seçmeninin  ( Bölücü, etnik ırkçı ve  İslamcı kesimler için belirtelim ki bu tanıma  etnikçilik ilkesizliğini  ve ilkelliğini görmezden gelerek Kürtleri de katıyorum.) eylemlerinin sonuçlarına bakarak anlıyoruz.

Peki ama neden, eylemlerinin nedenlerine bakmıyoruz da sonuçlarına bakıyoruz? Çünkü Türk seçmenleri çok farklı sebeplerden dolayı siyasal islam’ı ve Kürt etnik ırkçılığını destekliyor ama  ulaşılan sonuçlar daima aynı  oluyor.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor? Türk seçmeninde, H.sapiens cinsinin ayırt edici özelliği olan “sebep-sonuç ilişkisi” kurma yeteneğinin ya hiç olmadığını ya da  bir “geri evrimle” bu yeteneğin, tedricen ortadan kalktığını görüyoruz. Bunu, yapılan sayısız söyleşide, kamuoyu yoklamalarındaki ciddi tutarsızlıklarda vs . hep görüyoruz.

İnsanlar adalet istiyor ama yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını tahrip eden yasaları onaylıyor.
 
İnsanlar refah istiyor ama seçtiklerinin  hoyrat israfını gözü kapalı destekliyor.

İnsanlar özgürlük istiyor ama her türlü şiddeti gözü kapalı destekliyor ve hatta günlük hayatlarında şiddeti uyguluyor.

İnsanlar hayatta kalmak istiyor ama hayatta kalmanın insana özgü biçimlerini tahrip ettiklerini göremiyorlar ve daha kötüsü görmek de istemiyorlar.

İnsanlar yaşamak istiyor ama  toplu bir intihar fantezisi yaşamayı “güvenlik” sayıyor.

Memleketimizde barışı ve demokrasiyi bebek katili Kürt teröristlerinin, IŞİD yanlısı siyasal İslamcıların ve onların yardakçıları librallerle sosyalistlerin savunması, eğer Türk insanının geri evrimi için bir delil teşkil etmiyorsa; artık akıldan ve mantıktan bahsetmemiz de gereksiz, demektir.

O halde  ( İçine Kürt kökenlileri de katarak) Türk seçmen profilini oluşturan insanlar artık Homo H.sapiens değildir. İki ayak üzerinde dik yürümesi, alet edavat geliştirmesi ( ki içine Kürt kökenli seçmenleri de katarak ) ne yazık ki Türk seçmenini H. H.sapiens saymamıza artık yetmiyor.  (Kaldı ki alet edavat kullanımında dahi bu kitlenin son derece geride kaldığını görmek için sadece trafiğe bakmak yeterli gibi geliyor.)

 Çünkü bu seçmen kitlesinin, insanlara ait soyut değerleri, yargılayıcı/eleştirici zekâsı, vicdana dayalı akıl yürütme kapasitesi bulunmuyor.

Çünkü bu seçmen kitlesinin, insan olarak kalmak arzusu ve iradesi bulunmuyor.

Bu seçmen kitlesi, gerçek insanların her türlü ürününe talip olarak yaşayan ama o ürünleri meydana getiren ahlâkî ve akılcı sorumlulukları paylaşmak istemeyen; üstelik bahsedilen ahlâkî ve akılcı sorumlulukların, insan olmanın temel şartları olduğunu sanırım bundan sonra da asla anlayamayacak  bir kitle.

Bu kitlenin artık evrim ağacında yeni bir adının olması gerekiyor. Çünkü aynı görünüşteki homo H.sapiensleri son ferdine kadar sömürüp yok ederek en nihayetinde kendisinin de yok olacağını bilmeyen ve bir tür virüs olarak yaşayan bu kitlenin ayırt edilmesi , dünyada dine veya etnisiteye dayalı olarak yaşamak isteyip de aynı zamanda batı medeniyetinin ürünlerinde hak iddia eden   insan cinsini tanımamız ve kendimizi bu cinste korumamız için de şart.

İnsanca davranışın soyut ilkelerinden, değerlerinden, ayrıntılarından ölesiye korkan, H.sapienslerin üreitmini isteyen  ama kendisi herhangi bir şey üretmekten aciz, hayatını ancak hayvansal düzeyde en basit ihtiyaçlara yönelik olarak yaşayan bu  primat cinsine belki de artık Homo simplex  ( Basit insan) denmelidir.

Bu insan cinsine Homo primitivus da demek belki mümkündü ama  ilkel insanın gelişme potansiyeli bana bu adlandırmanın,  bahsedilen seçmen kitlesi için  içinde taşımadığı bir  ilerleme arzusunu çağrıştıracağını düşündürdü.

Oysa Homo simplex herhangi bir ilerleme, gelişme arzusu taşımayan, insan olmanın gerekleriyle ilgilenmeyen ama H.sapiens’in üretiminden yararlanarak konfor elde edilebileceğini ve bundan ötesinin de ona asla gerekmeyeceğini, dolayısıyla asla gelişmese de H.sapiens’in değerleri sayesinde hayatta tutulacağını düşünen insan cinsi.

Bu cinsin hayatta kalmasını sağlayan şey, H.sapiens’in, bu cinsin, onun değerlerini paylaştığına dair iyi niyeti ve kural sadakati.

Oysa Homo simplex için  kurallar sıkıcı ve  çapraşık. ( Kuvvetler ayrılığının ayağımıza bağ olması, Allah’ın bizi okumuşların şerrinden muhafaza buyurması…).

Homo simplex için  demokrasi muz düşüren bir sopa ( Demokrasi  bizim için bir tramvay).

Homo simplex için  bilmeden yargılamak en kolayı. ( Farabi ve İbn-i Sina kâfirdi).

Homo simplex için erkek lider, kadın damızlık. ( Son 14 yılda kadına yönelik her türlü şiddetin %1400 artmış olması).

Homo sipmlex için lider, değişmez   bir yönetici. Bir tür sürü lideri….( Mises demokrasiyi, “yöneticilerin barışçı biçimde değiştirilebildiği rejim” olarak tanımlıyordu.)

Daha  pek çok  davranışıyla H. Sapiens’ten başka türlü bir canlı olduğunu gösteriyor, H. Simplex.

Bu cins, insani her türlü gelişime ( İçine Kürt etnik ırkçılarını da kattığımı bir kez daha tekrarlıyorum) karşı bilişsel olarak kapalı, ( bilinçli demiyorum, çünkü içinde herhangi bir farkındalık yok, şartlanma var…) “toplumlaşmanın” değerlerinden habersiz,  toplumsal kimlik oluşumunu da ancak hayvanî kan bağlarıyla açıklayabiliyor. ( Türkiy’ede uluslaşmanın en büyük iki düşmanı bu yüzden, Araplaşarak Müslümanlaşacağını sanan İslamcılarla Türk’e kendi akıllarınca köken bulmaya çalışan Kürt kabileciliği)
 
H. simplex, tedbir alınmazsa  insanın yapay zekâ ve uzay yolculuğu geliştirmenin eşiğinde olduğu bir dönemde H. Sapiens’i yok edebilecek bir cins. Biz aslında Türkiye’de, dünyaya hızla yayılan bu cinsin bir bölümünün diktası altında yaşıyoruz ve bu cinsin fiilî şiddeti önünde hâlâ lâikliğin ve hukukun ince duvarları duruyor.

H. simplex’in ülke yönetimine müdahalesi acil olarak engellenmeli. Bu da belli bir öğrenim düzeyinin altındakilerin oy vermek hakkından  mahrum edilmesiyle    bir ölçüde sağlanabilir. Çünkü H. Simplex bilgiye ve uzmanlığa duyduğu sınırsız haset ve öfkeyle varoluş temellerimizi fütursuzca tahrip ediyor.



22 Ekim 2016 Cumartesi

Gerçek Bir Korku Olarak İslamofobi


İslam dünyayı yönetecek. Hollanda için şeriat.
İslamofobi diye bir kavram neredeyse on yıldır hayatımızı işgal ediyor. Terimin kökeni 11 Eylül saldırılarına dayanıyor ama özellikle son on yıldır yaşananlar sanırım terimi daha bir kristalize ediyor.

İslamofobiye hep “korkanlar”  cephesinden bakıldı veya bu terim hep korkanların korkuları eleştirilerek ele alındı.

Bu terim kullanılırken korkanlara sürekli “ İslâm’dan korkmanız gerek yok; gerçek İslâm’da şiddet yoktur!” mesajı verildi.

İslamofobi eleştirilerinin ana akımı, bu tavrın aslında patolojik veya anormal olduğu istikametinde.

Peki ama İslamofobi gerçekten haksız bir önyargıdan mı ibaret?

Bu soruya “ Evet” diye cevap vermek ne yazık ki o kadar da kolay değil.

Burada “İslam’ın”, özünde ne olduğu ve nasıl yaşandığı açmazıyla karşılaşıyoruz. İslâm’ın özünde ne olduğuna dair cevaplar  genellikle es geçiliyor. Gayrimüslimler  bunu araştırdıklarında, önyargılı ve düşman olmakla suçlanırken Müslümanların eleştirel yaklaşımları da “ihanet”  suçlaması altında  nefretle karşılanıyor. Kısaca: İslâm’ın akla dayanan, tarihi v felsefi bir eleştirisini yapmak mümkün olamıyor.

Bunun sebebi de daha en başında meydana gelmiş olan “inanç” ve “din” ayrımının, göz ardı edilen,  bin yıllara dayanan, politik birikimli zehirli etkisi.

“Politik birikimli zehirli etki”den kastım nedir?

İnsanlara yanlışlarından dönmeleri ve davranışlarını doğru bir ahlâkî ölçüyle “sınırlandırmalarını”  söyleyen inancın, bütün insanlara “ne yapmaları gerektiğini emreden bir siyasi manifestoya” dönüşmesi ile birlikte “ ne yapılması gerektiğine” dair her an verilmesi gereken binlerce cevaba ihtiyaç duyulması sorunu ortaya çıkmıştır.

Bir önceki paragraf önemlidir. Çünkü “yapılmaması gerekenleri” söyleyip gerisini müminin aklına ve vicdanına bırakmakla; mümine, her an ne yapması  gerektiğini  emretmek, bambaşka  sonuçlar doğuran, bambaşka eylemlerdi.

Şeriat bölgesi duyurusu
“İnanç” birinci yolu seçmişti. Çünkü inanca göre insanın var olabilmesini engelleyen her davranış durdurulmalıydı. Bunlara “kötü” deniyordu ve meydana geldiklerinde anlaşılmaları kolaydı. Öte yandan  herhangi bir davranışın yaygınlaşması halinde zararlı olup olmayacağı, insanı hayatta tutan  beraberliği yıkıp yıkmayacağını anlamak da kolaydı ve bunun için göklerden gelen mesajlara ihtiyacımız yoktu. Kötünün yıkıcı tabiatını anlamak için aklımız yeterliydi.

Oysa “din”, ikinci yolu seçti. Din, insanlara ne yapacaklarının sürekli söylenmesi gerektiğini  va’z ediyordu. Bunun sonucunda da o bir siyasi yöntem veya rejim haline geldi.

Çünkü insanlara sürekli ne yapmaları gerektiğini söyleyebilmek öncelikle şeriat ve ibadethane/ruhban kurumlarını gerektiriyordu.

Bu iki kurumla beraber din artık topluma kendisini yasa olarak  kabul ettirip muktedir oldu. Böyle yapmayan bir din mevcut olabilir mi? Böyle bir “din” var olamaz çünkü zaten “din”,  Tanrı adına iktidar olmak demektir. İktidar olmak imkânlarını dinin elinden aldığınızda şeriatı ve ibadethaneyi ortadan kaldırıyorsunuz demektir ki o zaman din de ortadan kalkar.

 Bu durumda da geriye sadece bireyin, kendi vicdanıyla uyacağı bir ahlâk ve ahlâkî sınırlama için vicdanını besleyen  saf ve kişisel bir inanç kalır.

Bunlar ne anlama gelir? Bunlar şu anlama gelir ki İslâm’ın bir din olarak hâlâ var olması, Tanrı adına iktidar/zor kullanımının hâlâ var olabilmesi anlamına gelir. Hristiyanlığın elinden iktidar olmak imkânları kesin şekilde alındığı içindir ki batılı insan, “özgür” kılınabilmiştir.

Oysa “İslâm âlemi” denen ilkellik  haritasında İslâm –artık Türkiye’de bile- doğrudan doğruya hayata hükmeden bir iktidar mevkiindedir. İslâmî terör, bir tutuculuk eylemi değildir. İslâm’ın din tabiatından kaynaklanan bir iktidar edinme biçimidir. İslâm’a göre iktidarın nasıl elde edileceğine dair hiçbir ölçü bulunmadığından, terör, şeriatı ilelebet yürütecek, değişmez  bir ruhban egemenliğini sağlamak için başvurulan yegâne “meşru” yol olarak İslâm âleminde uygulanmaktadır.

Özetle İslamofobi, basit bir önyargı değildir. İslamofobi, şeriatı ve ruhbanlarıyla insanları kendisine itaat ettirmek isteyen bir siyasi rejimden duyulan, gerçek ve haklı bir korkunun adıdır.

Avrupa kanserdir, İslam cevaptır.
Türkiye’nin görünüşte lâik hali, şeriatın insanlık dışı yıkıcılığını gizleyen bir örtü gibidir. Lâikliğin Türkiye’de resmen yıkıldığı gün, dünyadaki İslâm coğrafyasındaki kanlı katliam haritasının tamamlandığı gün olacaktır. ( Bu arada “İslâm tarihindeki” adil ve güzel sayfalar İslâm’ın eseri değildir. İslâm’ı kendi akıllarıyla ve  vicdanlarıyla uygulayan Türklerin eseridir. Yani yorum, aslı aşmış ve onu insanileştirmiştir..)

Batılılar, İslâm’dan tarihi, akılcı ve vicdani sebeplerle korkarken bizim korkmamamız, henüz şeriata geçmemiş olmamızdan ve bunun yanı sıra dini hâlâ Türkçe yaşayabileceğimizi sanmamızdandır.

Din bütün yıkıcı gerçekliğiyle karşımızda durmaktadır.




12 Ekim 2016 Çarşamba

Türkçülüğe Karşı Türk Milliyetçiliği

Türk milliyetçiliği, bir noktadan sonra Türkçülüğün içini boşaltmıştır.


Uzaktan ve birazda sisli bir havada sezebildiğimiz kadarıyla “Türk milliyetçiliği”,  kendine “Türkçü” dememenin bir yolu haline getirilmiştir.

“Türkçü” terimi, özünde, “Türk’ü, dünyanın merkezi haline getirmek” olarak anlaşılabilir.

Bu, bölünmez bir kavrayışla dünyayı Türkçe algılamak bilinci ve arzusudur.

Türkçülük öncelikle sosyolojik bir gerçekliğin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçeklik de imparatorlukların salt siyasal güçlerinin toplumsal kimliklenme ihtiyacını gideremediği, dahası bu ihtiyacın yol açtığı siyasal erk ihtiyacının, imparatorlukları bölmesi gerçekliğidir.

Dünyada, kendisinden daha büyük bir toplumsal gerçeklik olmayan nihaî kimliklenme varsa o da  “uluslaşma”dır. Bunun sebebi  dilin aşılamamasıdır. İnsanlar  birbirlerini dille tanır.

Ortak bir dille anlaşan insanlar, ancak  bundan sonra birbirleriyle adalete dayanan bir ilişki kurmayı tasarlayabilir. İşte uluslaşma, insanlar arasında bu tasarının gerçekleştirilebileceği tek kimliklenme biçimidir.

Bu yüzden de Türkçülük, toplumsal temelde edinilebilecek en geniş algılama  biçimi olan uluslaşmayı esas alarak dünyanın merkezine Türk’ü koyar.

Bunun “pratik”  sebebi diplomasidir. Çünkü diplomasi ancak ve yalnız “uluslar arasında” vardır ve mümkün olabilir.

Gelin görün ki “Türk Milliyetçiliği” , “millet” kelimesini Osmanlıca’daki “ümmet” karşılığıyla örtüştürerek işin içine “dinî” bakışı da sokmuş, Türkçülüğü  tabiri caizse sulandırmıştır. Bunun sebebi, dünyaya “din gözüyle”, “Müslüman gözüyle” ya da “ümmet gözüyle” de  bakılabileceğini sanmasıdır.

Oysa dünyada ümmet gibi bir gerçeklik olmadığı gibi dünyaya hem ulus hem ümmet gözüyle bakabilmek de mümkün değildi.

Ziya Gökalp’in “Türkçülük” dediği bakış ve tavır, siyasi bir sığlıkla “ Türk milliyetçiliği” haline getirildiğinde, bunun alt metnindeki felsefe; “Dünyaya Müslümanlaşmış bir Orta  Asya kavminin gözünden bakmak” haline geliyordu.

Oysa dünyaya “Müslüman” gözüyle bakmakla Türk olarak bakmak arasında fark vardı.

Öncelikle dünyaya Türk olarak bakmanın felsefi bir bütünlüğü varken “Müslüman olarak bakmanın” hiçbir felsefi bütünlüğü, mantığı, tarihi ve kültürel alt yapısı yoktu. Bunun sebebi de Müslümanlığın, “kültürü  aşamaması” idi. Bugün Müslümanlık denen şey Arap kültüründen ibrettir. Öyle ki Arap kabileciliği, tevhid inancının ulusal yorumlarla, geleneklerle yaşanmasına dahi “bidat” terimiyle hatta “küfür” diyerek karşı çıkacak kadar yobaz ve kıyıcıdır. Bu yüzden de dünyada bir ümmet meydana getirebilecek “standart İslam” diye bir şey var olamadı ve olamayacaktır da.

Türk milliyetçiliği denen tavrın felsefesinde, yapılanmasında dinin ayrılmaz bir yeri vardır. Öyle ki Türk milliyetçiliği dini, uluslaşmanın temellerinden biri sayar. Oysa tarihin büyük bir bölümünde din, ancak  hanedanların  nüfuz mücadelelerinde kullanılan siyasi bir tercihten ileri gidememiştir.

Türk Milleti’nin yaşayışında dinin önemi, dinin kendi öneminden ya da ululuğundan gelmemiştir.  Dünyada hiçbir ulus dinine kendi ulusal/ millî ögelerini ve millî bakışını Türkler kadar çok ve belirgin yerleştirmemiştir. Kısacası İslâm Türk’ü ne yüceltmiş ne de onu zenginleştirmiştir. İslâm ancak Türklerle karşılaştıktan sonra insanî ve müşfik bir öze sahip olabilmiştir. İslâm, ancak Türk’ün ona verdiği anlam kadar yücelebilmiştir.

Oysa “Türk Milliyetçiliği” denen siyasal bakış,  Türk’ü, İslâm’ın “altına “yerleştirerek İslâm’ı, Türk’ten büyük, Türk’ü aşan bir felsefi kategori olarak kabul etmiştir ki bunun  siyasal sonucu,  MHPli denen siyasal milliyetçilerin,  bugün en nihayetinde  siyasal ümmetçiliğin toplumsal cephanesi haline gelmesi olmuştur.

İşte “Türk Milliyetçisi” denen daha ziyade siyasal  bakışa sahip “ana kitle”,   dünyaya “derenin Arap yanından” bakmayı tercih eden kitledir

“Türk Milliyetçiliği”, dünyaya bölünmez bir Türk bakışıyla bakmanın, dini millete feda etmek olacağını sanan,  dünyaya dinle bakılmazsa cehennemde yanılacağını sanan, dünyaya Türk olarak değil de “Müslüman Türk” olarak bakarsak şerefli olunacağını sanan büyük bir kitlenin ve siyasi kadronun felsefi bir şaşılığından başka bir şey değildir.

“Türk Milliyetçiliğinin” yanlışlığı, bu terimi kullananların yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa Türk Milleti’ni, dünyadaki üç yüz milyona yakın nüfusuyla bölünmez bir bütün olarak görüp  dini öncelemeksizin, dini bir hayat ve siyaset tarzı olarak  kabul etmeksizin benimsemek “Türk Milliyetçiliği” teriminin gerçek içeriği olmalıdır.
 
Çözüm ancak Türk’e dönmektir. Türk’ün, dini aşan bir toplumsal gerçeklik olduğunu kavramak, işin başıdır.

Şu unutulmamalıdır ki “Türk”, dine feda edilebilecek basit bir toplumsal kimlik değildir.

Ve  yine unutulmamalıdır ki siyasetin nihai hedefi olan erk ediniminde, ancak bir ve yalnız bir  kimliğe yer vardır. Türk milliyetçileri denen kitle, o yere Türkle beraber İslâm’ın da oturabileceğini sanan bir kitledir ki bunun cezasını Türk Ulusu, Müslüman şeriatının kıyıcılığına maruz kalarak çekmektedir.  Umalım ki  Türk milliyetçiliği denen siyasal  tavrın temelindeki “Türk İslam Ülküsü” denen felsefi şaşılık ve  Arapça cennet fırsatçılığı, Türkiye’den Türk adının silinmesine sebep olmasın.









20 Eylül 2016 Salı

Ey Sol Bana Bir Çare!




Değerli okurlarımızdan Orhun Bey, solun kendi içinde üçe ayrıldığını, bu üç kesimin neye nasıl baktıklarını, bir mesajla bildirmiş.

Evvelâ kendisine gayretleri için teşekkür ederiz.

Sosyal medyada sol ile ilgili genellemeler genellikle incitici sayılıyor. Bunun bir sebebi, solun, entelektüel ve ahlaki  bir tekel olduğuna dair beslenen kesin inanç.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki solun sahip olmakla övündüğü ahlâk, Marks’tan ya da sosyalizmden gelmez, toplumdan gelir.  Marks’ın ya da sosyalizmin normatif ve yargılayıcı bir ahlâkı yoktur. Nasıl Türkler İslâm’ın özünde olmayan bir şefkat ve hümanizm halesini kendi töreleriyle yaratmışlarsa, solcular da Marks’ta adı bile geçmeyen hak ve ahlâk kavramlarını kendi ulusal örflerinden türeterek Marksizme/sosyalizme mal etmişlerdir.

Dolayısıyla ahlâklı, hakkaniyetli vs olmak, solun tekelinde olmadığı gibi aslında solun ideolojik özüyle ilgili de değildir.

Herif haklı...
Görünen o ki solun bir kısmı artık özel mülkiyete  eskisi kadar kökten karşı değil.

Sol  artık gündemini, dünyayı kana bulayan etnik savaşlarla belirliyor. Her etnik terör örgütünü, Leninist/Stalinist bir şablonla birer kurtuluş örgütü olarak görmek romantizmiyle bilhassa Türkiye’de, PKK’yı bilinçli ya da bilinçsiz desteklemek, şu anda Türkiye solunun belirleyici karakteristik özelliği olarak ortaya çıkıyor.

Vatan Partisi kerhen veya siyaseten bir milliyetçi çizgi belirlemiş görünüyor ama  özündeki ideolojisiyle ondan sağlam bir Türk duruşu beklemek, Talat Paşa Komitesine rağmen çok da mümkün değil. Çünkü geçmişindeki açık PKKlı/Kürtçü militan çizgisi, bütün silme çabalarına rağmen basılı kâğıtların üstünde kara bir leke gibi duruyor.

Komünist örgütlerin zaten HBDH gibi PKK yandaşlığıyla fırsat buldukları anda silaha sarıldıkları, herhangi bir iç savaşta Türk askerini vuracakları açık bir gerçek.

Geriye kala kala CHP tabanı kalıyor ki onların aklında da Türkle ilgili en ufak bir duyarlılık yok. Bu insafsız bir genelleme mi? Hayır değil. Çünkü at sahibine göre kişner. Bir partinin tabanında genel eğilim neyse yönetime de bunu yansıtır.

Peki bütün bunların ötesinde solun Türkiye’nin etnik ve mezhepsel bölünmesine dair geliştirdiği çözümler neler?
 
Solu temsil eden en büyük parti CHP “HDP Meclise girmeli” diyerek Kürt etnik kompleksine yaranmaya çalışırken diğer yandan “ parti de bir de dinci olursa AKP’den oy alırız” mantığıyla   Atatürk düşmanı bir dinciyi yönetimine alıyor. Yani CHP’nin solun temsilcisi olarak bütünleşmekten anladığı tek şey Türk düşmanlarına yaranmak.

En milliyetçi tonlu Vatan Partisi’ne  rağmen solun, genel olarak Türk adını ve  Türk ulusal egemenliğini birer mutlak ve kutsal değer olarak benimsemesi şu an için mümkün görünmüyor.

Çünkü sol kendisini “ulusal” olarak tanımlamayı tercih etmiyor dahası Türk’e dair her değeri “faşizm korkusu “ ve oy kaybı endişesiyle PKKllar ve şeriatçılarla aynı tezleri kullanarak reddetmeyi uygun buluyor.

Bugün solun derdi, Anadolu’da Türk varlığının bekası falan değil. Solun derdi, zaten yok edilmiş Türk ulusal varlığını dinciler ve Kürtçülerle beraber nasıl paylaşacağını düşünmek.

Bu sözlerimiz pek çok vatansever solcuya çok ağır gelebilir ama en nihayetinde verdikleri oylarla başa getirdikleri temsilcilerinin yaptıkları bunlardan ibaret.

Sol, diyalektik materyalizm safsatasıyla düşünme meleksini çöpe atarak yargılama sorumluluğundan da kurtulduğu hayaline kapılıyor.
 
Ayrıca  Marksizmin terminolojisinden dini bir haz ve ümit alarak Türkiye gerçeklerine gözünü yumabilmenin huzurunu tadıyor.Hal böyle olunca Türk vatanında Türk olmadan sosyal adalet sağlayacağı avuntusuyla milyonlarca seçmeni uyutup oylarını sömürüyor ve Türk Ulusu’nun  enerjisini de ziyan ediyor.
Sol, sosyalizmin öğrenilmiş çaresizliğinin beslediği derin bir kindarlıkla hepimizin hayatlarını çalmaya devam ediyor. Olmuş himmete muhtaç bir dede, nerede bize himmet ede.








14 Eylül 2016 Çarşamba

Hangi Atatürkçülük?


Türksüz BirAtatürkçülük Çözüm Olabilir mi?
Türkiye’de, CHP tabanında. “Türksüz bir Atatürkçülük”  fikri yaygındır. Bu fikir özellikle CHP kitlesinde kendisini gösterir. Yazının konusu genel olarak bu ana kitlenin eğilimleri ve düşünüşleridir.

Atatürk Atatürkçüler için kutlu bir önderdir ama ırkının ve bedeninin kökeniyle olduğu kadar fikirlerinin kökeniyle de  nedense pek ilgilenmezler.

“Türksüz Atatürkçüler” için Atatürk “evrensel” bir liderdir. Onlara göre Atatürk’ü herhangi bir “etnik” aidiyete sığdırmak mümkün değildir.

Sorun da burada başlar aslında. CHP’de yoğunlaşmış  ılımlı Marksistler, aidiyeti veya mensubiyeti, aşılması gereken bir tür organik bozukluk gibi görüyorlar. Öte yandan meselâ Kürt aidiyetini de Leninist bir cepheden, “olması gereken,  bir tür ezilmiş halk hakkı” olarak kabul ediyorlar.

Her ne kadar CHP “ortanın solu” olmak iddiasıyla evrildiyse de  solu sol yapan değerlerden, “ahlâk kodlarından” sıyrılması mümkün değildi. Solu sol yapan terminolojiyi kullanmaya başladığında artık “enternasyonalist” olması zorunlu bir hale geliyordu ki öyle de oldu.

CHP, “Markssız bir sol” diye bir şeyin var  olamayacağını bu gün dahi anlamış değildir. Çünkü özel  mülkiyetin varlığına karşı üçüncü bir tercih söz konusu değildir.

Öbür yandan “her şeyin teorisi” olmak iddiasıyla ortaya çıkan veya öyle olduğu savunulan  yeni “dünyevi din”, Marksizm,  içinde hiçbir normatif ahlâk kodu barındırmamasına rağmen sırf “anlaşılır” olduğu illüzyonuyla CHPli  okumuşları kendisine çekmişti. Oysa Marks hiçbir şeye  cevap veremiyor, hiçbir yaratıcı düşünceye de kaynaklık edemiyordu.

CHP  için “sol”, Osmanlı subaylarının batılı aydınlanma modelinin “çağdaş” haliydi. Onun gerçek manada ulusal bir yöntem olup olmayacağını muhtemelen bilmiyorlardı. Fakat içinde hemen hemen hiçbir “metafizik”  öge bulunmadığını iddia etmesi, salt akla dayandığı izlenimi ile muhtemelen Türk inkılâbının kurucu partisi CHP’ye çok kullanışlı geldi.

Böylece CHPli herhangi bir “okumuş” için solcu olmak, “muasır medeniyete” üye olmanın gereği haline geldi ki hâlâ öyledir. Sosyal medyada rastladığımız “Ya sosyalizm ya barbarlık!” gibi sloganlar bu anlayışın belirtisidir.

Fakat sorun, “ulusal bir sol” olup olamayacağı noktasında düğümleniyordu  ki soğuk savaş yıllarında Türkiye’de solun çizgisi yabancı istihbarat örgütlerince çizildi. Bu gün artık görüyoruz ki sol  soğuk savaş döneminde  öyle ya da böyle tamamen yabancı istihbarat  operasyonlarına aracılık eden ajanlarca güdülenmiştir. Behice Boran’dan Oral Çalışlar’a, Deniz Gezmiş’ten, Cengiz Çandar’a kadar Türkiye solu ( “Türk solu” demiyorum dikkatinizi çekerim, çünkü zaten Türkiye’de solun en büyük övüncü Türklüğünü inkâr etmektir.) içinde, yabancı istihbarat örgütlerinden eğitim veya para almayan solcu yok gibidir. Ama bu başka bir araştırma ve tartışma konusudur.

Burada önemli olan CHP’nin Atatürk’ü benimsediğini iddia ederken, onun paralara kadar her yere nakşettiği Bozkurtlu vs Türklük alâmetlerini ortadan kaldırmasıdır. Bunu yaparken Atatürkçülük denen bir Türksüz ideolojimsi meydana getirmiştir.

Atatürkçülük, bir taraftarlık ve tercih olarak var olabilir ama ulusa, kültüre, tarihe hangi gözle bakmamız, kimin penceresinden bakmamız gerektiğini söylemekten özellikle kaçınır.  Çünkü “Atatürkçüler”, özde laik, kollektivist bir sol ideolojiyi Atatürk simgesiyle savunan insanlardır.

Özel mülkiyetten nefret ederek her ekonomik varlığı kamulaştırmayı/ devletleştirmeyi  savunan, ulusu ancak ve yalnız Stalin’den öğrenmiş, enternasyonalizmi ahlâkî bir gereklilik sayan, düşünceyi ancak Marks’ın felsefesinden ibaret sanan bir grubun, “Benim bedenimin babası Ali Rıza Beyse  fikirlerimin babası Ziya Gökalptir!” diyen Atatürk’ü anlaması mümkün olabilir miydi?

Peki ama Atatürkçüler gerçekten vatansız, hain insanlar mıdır? Buraya kadar sözü edilen şeyler onları suçlar gibidir.

Atatürkçüler, sahip oldukları ideolojinin, kabul ettikleri değerleri nasıl yıprattığını fark edememiş insanlardır. sosyalizmin/Marksizmin, Atatürk’ün var ettiği ulusal Türk devletiyle uzlaşıp uzlaşamayacağı Atatürkçüleri hiç ilgilendirmemiştir. Onlar “Atatürk milliyetçiliği” derken içinde Türk geçmeyen ama ülkeyi bir arada tutacak bir taraftarlık kültü yaratılabileceğini düşünmüşlerdir.

Devleti zihniyetlerin şekillendirdiği gerçeğini görememelerinin en büyük sebebi,  “zihinleri, üretim araçlarının şekillendirdiğini” söyleyen Marksist hurafeye akıl ve bilim itibarı vermeleridir. Böylece koşulların Marksist bir biçimde değiştirilmesi halinde bilinçlerin de buna göre şekilleneceğini sanmışlardır.

 Bu yüzdendir ki son dönemlerde  iyice açığa çıkan etnik Kürtçülüğün ve şeriatçılığın  açık Türk düşmanlığı dahi  Atatürkçü/CHPli kesimde bir Türklük bilinci uyandıramamıştır.
Atatürkçüler, Marksist şartlanmaları gereği vatanseverliklerini “anti emperyalist” olarak nitelemeyi bu yüzden yeterli ve gerekli buluyorlar.

Atatürkçüler Türkiye’de tam bağımsız bir sosyalist devleti hayal ediyorlar ama o devleti kimin kurduğunu söylemek istemiyorlar.

Atatürkçüler Atatürk etrafında birleşmemizi istiyorlar ama Atatürk’ün “Türklük” anlayışını, geçici ve mevzi bir tür politik manevra olarak görüyor ve açıkçası pek de önemsemiyorlar. Dolayısıyla ülkeyi bölmek isteyen etnik Kürtçülüğün Stalinist ve Leninist ideolojik kardeşliğine karşı hiçbir şey hissetmiyorlar.

“Atatürkçülük” bu gün enternasyonalist /sosyalist bir üçüncü dünyacılığı olarak ortaya çıkıyor. Dolaysıyla Atatürkçülük, kendisini “  emperyalistlere karşı mücadele eden eski bir sömürgenin aydınlanma çabası” haline getiriyor ve  kendisini böyle kabul etmekte  bir sakınca da görmüyor.

Atatürkçülük, Türklüğü başlı başına bir değer kaynağı olarak göremeyen Türkiye solunun son uzlaşma çabası ama bu ne Kürtler ne de dinciler için bir anlam ifade ediyor.

Atatürkçüler, Atatürk’ün, Büyük Türk Milleti’ni bir evlâdı olmakta dolayı bir değer taşıdığını görmezden gelmeyi taraftarlıklarının şartı sayıyorlar ve mesela “ En büyük övüncüm Türk olarak doğmuş olmaktır!” sözünü hemen hemen hiç hatırlamaz, hatırlatmazlar.

Yazıya konu olan CHP popülizminin kitleleştirdiği Atatürkçü grubun, PKKlı belediyeleri sahiplendiğini, TR 205 kodlu PKK avukatı bir Amerikan ajanını partilerinde genel başkan yardımcısı olarak görmekten gocunmadıklarını göz önüne aldığımızda, Atatürkçülerin kendi içlerinde ciddi bir sorgulamaya veya hesaplaşmaya gitmeleri gerektiğini de görüyoruz.


Belki her şeyden önce artık “Hangi Atatürkçülük?” sorusunu kendilerine sormaları gerekiyor.