7 Aralık 2010 Salı

Memur İmtiyazını Derinleştirmek Ve Yasamanın Sınırı



Ülkemizde sürekli askeri vesayetten bahsedip de “millî irade” formülüyle yürütmeyi aşırı yetkilendirmeyi mazur görenlerimiz herhalde son yasa teklifinden bihaber. Veya haberdar olmamayı seçiyorlar.

İşin özü şu:
BelTürk’ün haberinden alıntı yaparak: “Teklif, devletin, ödediği tazminattan dolayı hakim ve savcılara rücu hakkını da sınırlandırdı. Anayasa´ya göre devletin ödediği tazminattan dolayı, zarara neden olan kamu görevlisine rücu etmesi bir zorunluluk olmasına rağmen teklifte devletin ödemek zorunda olduğu tazminatın ilgili hakim ve savcıya rücu edilmesi için "görevi kötüye kullanma" suçundan mahkum olması şartı getirildi. Böylece, verdiği karar nedeniyle devletin tazminat ödemesine neden olan hakim-savcı, bu suçtan yargılanmaz ya da beraat ederse, devlet o hakim ve savcıya rücu edemeyecek.”

Bu yasa teklifi kabul edilirse ne olacaktır?

Her şeyden evvel.. “Efendim biz meşru seçilmiş hükûmetiz, millî iradeyiz! İşimiz yasama yapmaktır, biz de usulüne uygun olarak yapıyoruz!” demek kâfi değildir. Neden değildir? Çünkü hukukta bir kurallar hiyerarşisi vardır. Hukukun temelini teşkil eden karinelere aykırı yasama yapamazsınız!

Bir görevi usulsüzce yapmak, yetkiyi kötüye kullanmak birer suçtur! Bunlardan dolayı da diğer suçlar gibi yargılanırlar!

Peki suçlarla ilgili en temel gereklilik nedir? Fiilin bir temel hakkı ihlal etmesi! Yetkisini kullanarak âdil yargılamayı” engelleyen herhangi bir yargı mensubu, adil savunma hakkını, ifade hürriyeti hakkını ve yerine göre mülkiyet hakkını ihlal eder. Bu ihlâli de “gerçek” bir kişiye karşı gerçek bir kişi olarak yapar! Mahkemeler dahil, devlet organlarının her görevlisi, görev alanları içinde diğer insanlardan daha yetkili ve korunmalı olarak bulunmak imtiyazlarını göreve tahsis ederek kullanmazlarsa aynen diğer vatandaşlar gibi suç işlemiş sayılırlar. Bir hukuk devletinde, işlerin yürütülebilmesi adına tanınan mevkii yetkiler, “hukuku aşmak” için kullanılamaz.

Peki mevcut mevzuatımız böyle mi işliyor? Hayır! Yargılanması ancak âmirinin iznine bağlanmış bir memur kendiliğinden hukuken imtiyazlı ve birinci sınıf vatandaş haline gelmektedir. Yani? Bir hakkı ihlal edip etmediğine dair âmirinin keyfî kanaatine göre ancak bir memuru yargı önüne çıkarabilirsiniz.

Yeni tasa teklifinin hukukun en temel karinesine aykırılığı kabul edilemez! Bu da “suçun şahsîliği” karinesidir. Yani? Ceza, suçu işleyene verilir. Bu durumda yeni teklifte zararın tazmini, zarara sebep olandan değil de devletten istendiğinde, zaten yargılanmaları ayrıcalıklı olan devlet memurlarının veya mensuplarının vatandaşının herhangi bir hakkını gasp etmesini engelleyen hiçbir şey kalmayacaktır. Zararı devletin karşılaması memurların ve belki yargı mensuplarının çok daha özensiz davranmasına ve ferdin zararına hiç aldırmamasına sebep olacaktır. Böylece memurlar ve yargı mensupları artık neredeyse sorgulanamaz, eleştirilemez hale gelecektir. Bu yasa teklifi “suçta bedavacılık” döneminin başlatıcısı olabilir.

Bu yasa teklifi, yasama ve yürütmenin tek elde toplandığı bir rejimin hukuka aykırı davranışlarıyla demokrasi aygıtını nasıl tahrip edebileceğinin dehşetengiz bir örneğidir. Şüphesiz yasama için seçilmiş meclis tek yetkilidir ama bu yetki hukuku aşmayı kapsamaz! Bundan dolayı demokrasi diğerlerine nazaran daha muteberdir, yoksa en kalabalık kabilenin keyfî kararlarını hayata geçirebildiği için değil! Bundan dolayıdır ki yasama organının her kararı “kanun” sıfatına uymayabilir! Evet adı kanun olan pek çok şey yapabilirsiniz ama bu yaptıklarınız hukuka uygunlukla rı test edilmiş kanunlar değil, ancak “talimatname” olabilir.

Anayasa ve Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili maddelerinde memurun verdiği zararlar dahi çok sınırlı ele alınmış olup bu kapsam yeterli değildir.( 2709 sayılı Anayasamızın 129/5 maddesi ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13. Maddesi uyarınca ; Mahkeme kararlarının süresi içinde uygulanmaması ile kin, garez husumet duygularıyla ve hizmetle bağdaştırılamaz ağır kişisel kusurla işlenen eylemler hariç) Mahkeme kararlarını bırakınız süresinde, hiç uygulamayan, iktidara yakın hiçbir bürokratın bu maddelerden yargılandığı görülmemiştir. Ve gene bırakınız bunları, terör örgütüne yardım ve yataklık yaparken suçüstü yakalanan memurların dahi göreve iadeleri gerçekleşebilmektedir.

Yapılması gereken şey, tek tek bu halleri saymak değil, kişinin uğradığı zarardan veya hak ihlalinden, dolayı zarara sebebiyet veren memurun veya yargı mensubunun doğrudan sorumlu tutulmasını sağlamaktır. Burada tek tek durumları ele almak kendiliğinden bir boşluk yaratmakta ve bu halleri kapsamadığı düşünülen her türlü kötü muameleye kapı aralamaktadır. Devlet dairelerinin keyfî uygulamalarından doğan zararların acilen giderilmesinin önü zaten şu an için bile neredeyse imkânsızken “millî irade” olduğunu iddia eden, halkı temsil iddiasıyla var olan bir iktidar hukuk devletinde vatandaşın devletin keyfiliğine karşı yürütebileceği bütün hukukî araçlardan, halkı mahrum etmek istemektedir.

Millî irade bir Tanrı değildir. Ancak ve yalnız hukuka uygunlukla kullanıldığında vardır. Millî iradeyi hukuka aykırı kullanmak istediğinizde onu kendiliğinden yok etmiş, yerinize kendi iradenizi geçirmiş olursunuz. Millî irade kavramının yasma-yürütme tröstünde bu kadar hoyratça kullanılması ne millete ne de iradesine fayda getirir. Bundan dolayı Türk Milleti uyanık olmalı ve artık demokrasinin “ Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” tarzı bir umursamazlığı kaldırmadığını idrak etmeli, siyasi rolünü ona göre oynamalıdır. Aksi takdirde kendisini, her türlü yarım akıllının sırf seçim mekanizması sayesinde sınırsız yetkilenerek aklına esen her şeyi yapabildiği bir yasama cehenneminin tam ortasında bulabilir!





Liberallere Rağmen Liberalizm!

*Manşet: "Amerikan tarihindeki en büyük banka müsaderesi"

Putin: Tam benim kapitalizmim!


AKP’nin sekiz yılı geçen iktidar tecrübesi en çok liberaller için bir ayraç oldu. Ayraçlar, kimyada bir maddenin diğerlerinden ayrı şekilde ortaya çıkarak gözlenmesi için kullanılan maddelerdir. En çok bilinen de nişastayı tanımakta kullanılan iyottur. Bir karşımda nişasta varsa iyot derhal onunla kompleksleşir ve mor bir renk meydana gelir. Bundan dolayı biraz galat olmakla birlikte “İyot gibi açığa çıkmak” tabiri kullanılır.

Liberalizm terimi maalesef memlekete, Hayek ve Mises gibi ciddi düşünürlerden önce, sözde liberal bir parti olan ANAP’ın kayırıcı serbest piyasasıyla girdiği içindir ki çok sevilmedi. ‘90ların ortalarında başlayan tercüme faaliyetleriyle liberalizm artık enine boyuna tanınır hale geldi, bugün artık ciddi bir kitaplığı oluşmuştur.

Liberalizmin, ilk olarak, komuta ekonomisi sayabileceğimiz merkantilizme karşı serbest ticareti ve üretimin refaha etkisini metodik olarak ortaya koyan Adam SMITH ile ifade edildiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. İşin ilginç yanı SMITH bir ahlâk profesörüdür! Yani serbest piyasa, üretim, iş bölümü gibi konuları ele almadan evvel daha kitabının en başında, piyasanın, kendi çıkarları için devlet adamlarını, siyasetçileri nasıl etkilemeye çalışabileceğinden bahseder. Ama nedense piyasaya getirdiği bu ahlâkî eleştiri bile onu sosyalistlerin gözünde yeterince ahlâklı kılmaz. Keza “Hoşgörü Üstüne Bir Mektup” ile John LOCKE devlet gücünün ifade hürriyeti aleyhine kullanılmasının ahlâkî eleştirisini yapar ama o da “vahşi bir serbestlik” isteyenlerden sayılmaktan kurtulamaz.

Liberalizmin “çeşitlerine” dair çeviriye dayalı “telif” eserlerin pek çoğunun zayıf tarafı, çeşitli görüşleri aynı anda ifade etmekle işin bittiğinin sanılmasıdır. Bu eserlerin hemen tamamı akademik tezlerin kitaplaştırılmış halleridir. Akademik tezlerimizde eksik olan nokta, tez sahibinin kendisinin bir “tez” ileri sürmemesi, sadece ilgilendiği konuya matuf eserlerden alıntılar yığmasıdır. İşte bu yüzden maalesef liberal literatürün yerli eserlerinin pek azında yazarın konu hakkındaki kişisel hükmüne/kanaatine tesadüf edersiniz.

Kaldı ki geri bir toplumun liberalleri olarak liberallerimiz, liberalizmin ahlâkî müdafaasını yapmakta hem isteksiz hem de yetersiz kalmışlardır. Çünkü kafalarında belirli bir ahlâk nosyonu yoktur! Bundan dolayıdır ki meselâ masumiyet karinesine aykırı davranılan insanlara ahlâk adına saldırırken, açık şiddet ve ırkçılık yapan etnik terör ve onun sözde siyasetçilerine karşı kesin bir sükût göstermektedirler. Bunun yanı sıra “Nasıl bir liberalizm?” sorusuna da cevap verememekte ve meselâ hükûmetin sekiz yıldır yürüttüğü ekonomik faaliyetleri tahlil edemedikleri gibi etnik ırkçılığın ve etnik terörün tezlerini de liberal kurama göre eleştirememektedirler.

Görüldüğü gibi ülkemizde liberaller - liberalizmin, sosyalizmin hiçbir şekilde içermediği bir normatif ahlâk felsefesine sahip olmasına rağmen- ülkemizin sorunlarıyla ilgili ahlâkî bir tutarlılık göstermemektedirler. Bunun yanı sıra siyasî ve iktisadî uygulamalarda, en azından Avusturya Okulu gibi bir okulun fikrî kudretinden yararlanılabilecekken elle tutulur hiçbir öneri ve eleştiri getirememeleri güvenilirliklerini daha da zedelemiştir.

Bunun en büyük sebebi, liberal camianın da diğer bütün düşünce grupları gibi genişlemeye duyduğu hayranlıktır.

Genişleyince daha fazla etki edeceğini düşünmek yanılgısı, liberallerin, kendileriyle ilgisiz pek çok kişinin etkisinde kalmalarına yol açmıştır. Kökenleri açıkça Marksist olan Ali BAYRAMOĞLU, ALTAN biraderler, Hasan CEMAL, Cengiz ÇANDAR gibi isimlere tuhaf ödüller verilmiş, bu insanların liberalizm adına konuşmaları hiç eleştirilmemiştir. Oysa liberalizm daha metodik olarak incelenmeden evvel bu insanların liberal bir endişe taşıdıklarına dair en ufak delil yoktur!

Daha sonra liberal camiaya etnik ırkçılar dahil olmuş ve liberal kuramı etnik ırkçılığa açıkça alet etmişlerdir. Nitekim 2009 Eskişehir/ “ Türkiye’de Çok Kültürlük ve Etnisite” adlı bir toplantıya PKK yandaşları açıkça damgalarını vurmuşlardır.

Liberalizm, normatif ahlâkı ile doğru ve yanlış ayırımını yapabilmemize yarayan çok ciddi bir felsefeye sahiptir. Bu kesinliği ile o sosyalizmin gücü meşrulaştıran bulanık, teleolojik ve çataldilli ahlâk(sızlığı)ından çok daha ileridedir. Sosyalizm “ne pahasına olursa olsun”cu bir “devrimcilik” ile bütün ahlâkî normları “burjuva” suçlamasıyla çöpe gönderirken , kurmayı düşündüğü toplumun nasıl içini boşalttığını fark etmeyen bir barbarlık manifestosu tapınmasından öteye gidememiştir.

İş adamlarının devleti istismar etmesi ihtimalini hatırlatarak başlayan bir eserin bile “vahşi kapitalizm” halüsinasyonuyla ilişkilendirilmesi, işte bu ahlâk yoksunluğunun neticesidir.

İşte böyle bir ideolojinin eski militanlarının liberal etiketini sahiplenmesine ses çıkarılmaması, bu tip eyyamcıların liberalizmi rehin almasına yol açmıştır! Liberalizmin etnik ırkçılıkça sömürülmesine karşı çıkılmadığı içindir ki bu gün liberaller “vatansız”, “soysuz”, “köksüz”, “ahlâksız”, “ikiyüzlü”,” bölücü”, “terör yandaşı”, “liboşlar” olarak görülmektedir.

Çünkü liberal camia ezelden kendi milletine yabancılaşmış enternasyonalist solcuların güdümüne girmiştir. Bu enternasyonalist tavır özellikle 2007’den sonra liberal camiayı iyice esir almış ve liberalizmin Türk düşmanlığı için kullanılmasının önünü açmıştır. Oysa dünyada kendi milletine düşman, kendi milletini inkâr eden, kendi milletinin menfaatini öncelemeyen tek bir liberal yokken!

Büyük düşünür ve Avusturya Okulu’nun dahi iktisarçısı Ludwig Von Mises “İnsan Eylemi” adlı muhteşem eserinin 163. Sayfasında şöyle demektedir: “ ….Ancak antropoloji, Alman ulusunun ortak atalardan gelen homojen bir grup olmadığını, çeşitli ırkların, kabilelerin ve soyların bir karması olduğunu açıklamaktadır.” Görüldüğü gibi Mises ulus/millet kavramının var olmadığını iddia eden bizim liberallerimizden çok daha basiretli şekilde Alman milletleşmesini izah etmiştir.

O halde…

Bugün devlet bankalarının, yani vergi mükelleflerinin kanıyla beslenen bankaların, iktidar yanlısı şirketleri finanse ettiği haberleri ortalarda dolaşırken…

Etnik ırkçılık terör ve sözde siyaset ile toplumsal yapımızı ve devletimizi sürekli tehdit ederken…

Yabancılaşmış sosyalist okumuşların dümen suyunda giden ve kendi fikriyatından yoksun liberallerin bu gün etnik ırkçılığı ve açık korporatizmi eleştirememelerini bu yüzden doğal karşılamalıyız.

Fakat bu, yapılanlara sessiz kalmak demek, olamaz. Sürekli istismar edilen demokrasi ve haklar kuramının doğrusunu insanımıza sürekli izah etmek bir fikrî namus meselesidir. Liberalizmi komünist eskisi istismarcıların yalanlarından ve riyakârlığından temizlemek en başta birazcık ahlâkî endişe taşıyan her liberalin boynunun borcudur.

Millî ve üniter devletin liberalizme aykırı olduğunu savunanlara , liberal ilkeler ışığında, devletleşme ve milletleşme tezlerimizi ortaya koyarak karşı çıkmak, en önemli entelektüel sorumluluğumuzdur!

Etnik ırkçılığı ve terörü, korporatizmi ( ki bu sadece devletten menfaat gruplarına ekonomik ayrıcalık sağlamayı değil aynı zamanda kamu istihdamında ayrımcılığı da içerir) en başta ahlâkî olarak eleştirmeyen hiç kimsenin sözünü liberalizm adına kabul etmemeliyiz! Çünkü ahlâkî bir muhakemeden geçirilmeksizin, önerilen hiçbir fayda mülâhazası, gereçli kabul edilemez!

Bugün liberalizm, liberallerin gaflet ve cehaletinden dolayı hakkıyla incelenemeyen ciddi bir ideolojidir. Hükümsüzlük çıkmazında bunalan ve doğruyu bulamamaktan yakınan geri kalmış toplumumuzda özellikle ve doğru şekilde incelenmelidir. Görünen o ki bunu, komünist eskisi, etnik ırkçı ve eyyamcı liberallerle yapmak mümkün değildir. O halde serinkanlı ve millî hassasiyet ışığında ahlâkî felsefesini göz ardı etmeksizin ve önermelerini bu veçheden tartmayı elden bırakmadan okunmalıdır.






6 Aralık 2010 Pazartesi

Daha Nasıl Bölüneceğiz?



Milliyet’te sabah sabah bir haber okudum. Başlığı “Kürt’lerin Savunma Gücü Planı”.

Kürt’lerin bir “öz savunma birliği” kuracağı yazılı. Aslında doğrudan alıntı yapmak en güzeli…

DTK Örgütlenme Komisyonu tarafından yapılan açıklamada, Öcalan’ın dikkat çektiği “Öz savunma gücü”ne vurgu yapılarak, bir “Güvenlik gücü” oluşturulacağı belirtilerek, “Halkımızın kültürel ve fiziki soykırıma maruz bırakılma süreci devam ettiği sürece, devlet eliyle yürütülen fuhuş, uyuşturucu ve diğer toplumsal istismarlara karşı Kürt halkının kendi güvenliğini ve örgütlülüğünü oluşturması gerekliliği ifade edilmiştir” denildi.


Oluşturulacak ‘güvenlik gücü’nün, semt ve mahalle komiteleri şeklinde örgütleneceği, halkın sorunlarında hakem rolü üstleneceği, gelen şikâyetleri değerlendirip sonuçlandıracağı öğrenildi. Komitenin ayrıca fuhuş, uyuşturucu gibi suçlarla da mücadele edeceği ve bu kapsamda oluşturulan “sivil güvenlik birimleri” aracılığıyla caydırıcı rol üstleneceği kaydedildi.


Sağlık ayağı da kuruluyor
DTK’nın Diyarbakır’da düzenlediği “Sağlık Kurultayı”nda demokratik özerkliğin sağlık ayağının da oluşturulması yönünde karar alındı.
Taslakta, “Kürdistan coğrafyasında Kurucu Sağlık Meclisi’nin kurulması, Öcalan’ın sağlık koşullarının tespiti ve tedavisine yardımcı olmak amacıyla Kürdistan, Türkiye ve uluslararası sağlık örgütüne görev çağrısında bulunulması ve gönüllü bir ekibin kurularak sürece müdahil olması” ifadelerine yer verildi. “



Yaptığım, şimdiye kadar söylenenlerin bir tekrarı olacak ama en azından kıyamet günü geldiğinde, gafillerden olmadığımı göstermek için elimde bir delil bulunacak…



Haberde DTK diye bir örgütlenmeden bahsediliyor. Ne yapıyor DTK? Bebek katili, şerefsiz, haklarından mahrum edilmesine, yani insanlığının eksiltilmesine karar verilmiş bir yaratığın emirlerini hayata geçirmeye çalışıyor. Bu bir yorum mu? Hakaret mi? Hayır, elbette değil! Çünkü bebek katilinin, katil, hain, kışkırtıcı olduğu iki defa yapılan mahkemesinde tasdik edildi. Yani? Yani onun sizin benim gibi sıradan insanların arasında bulunmaya hakkının olmadığı, ifade hürriyeti hakkını kaybettiği, sosyal hayatta yer almaya lâyık olmadığı ispatlandı.



Şimdi bazılarınız “Canım nice hırsızlar, katiller var ki tahliye edilince normal insanlar oluyor!” diyebilir. O zaman bu safdil arkadaşlarımıza o hırsızların ve katillerin, “Türk Milleti adına karar veren mahkemelerin varlığını ve hakemliğini" peşinen kabul ederek suç işlediklerini, bu yüzden de cezalarını çektikten sonra topluma dönebildiklerini hatırlatmak isterim. Yani bebek katili, sıradan bir hükümlü değildir!


O ekmek yediği hukuk düzenine ihanet etmiş, Türk Milleti’nin içine – ki Kürt kardeşlerimizi milletleşmemizin bir parçası saydığımızı sayısız defalar dile getirmişizdir- ırk nefretini sokmak için her türlü ihaneti sergilemiş bir alçaktır! O yüzendir ki onun aklı, sözleri, varlığı bizim için hiçtir!



Demek ki DTK denen örgüt böyle bir adamı muteber sayıyor. Yani? Haini, suçluyu ve katili muteber sayıyor ve Türk adaletine değil, kendi sokak çetelerinin hakemliğine güveniyor.



Her şeyden önce şöyle bir ifade asılsızdır: “Halkımızın kültürel ve fiziki soykırıma maruz bırakılma süreci devam ettiği sürece, devlet eliyle yürütülen fuhuş, uyuşturucu ve diğer toplumsal istismarlara karşı Kürt halkının kendi güvenliğini ve örgütlülüğünü oluşturması gerekliliği ifade edilmiştir.”



Soykırım yapılan insana “yeşil kart” verilmez! Yani, aldığı hizmet için beş kuruş katkıda bulunmamış insanlara, altındaki arabaya rağmen yeşil kart vermiş bir devlete soykırımcı denemez! Kültürel soykırım diye uydurulan şey nedir bilemiyoruz. Bugün yaşları yirminin üzerinde Kürtçe isimli pek çok Türk vatandaşı varsa, yaklaşık otuz yıldır, Kürtçe içerikli sayısız Marksist yayın yapılıyorsa, bu memlekette “kültürel soykırım” yapıldığını söylemek, yalandır!



Bölgede bahsi geçen uyuşturucu trafiğinin PKK’nın elinde olduğu, bölgede yerel feodalitenin en büyük gelirinin de uyuşturucu olduğu, artık sıradan genel kültür bilgisi halini almıştır.



Yalnız ifadelerin asıl ürkütücü tarafı, artık sokak çetelerinin adalet dağıtmaya başlayacak olduğunun söylenmesidir. Yani? Yani televizyonlarda polisi taşladığını, çocuklarımızı molotofladığını, bombaladığını gördüğünüz köpeklerden, “öz savunma gücü” denen adalet mekanizmasının kurulacağı söyleniyor.



Ayrıca Kurucu sağlık meclisi oluşturulacakmış! Yani? Bölgede etnik ırkçılığın her türlü hakaretine rağmen görev yapan doktorlarımızın yerine “etnik doktorlar” görev yapacak demek ki?



İmdi… Buraya kadar olan ifadelerin tamamı bölünme ilanıdır! Bir memleketin resmi sınırlarla ayrılması işin en son aşamasıdır. Buraya kadarki ifadelerin tamamı zaten ülkenin etnik ırkçılığın siyasetine göre bölüneceğinin ilânıdır! Yani artık sokaklarda Türk polisi dışında bir takım adamlar, anlaşmazlıkları çözmek için ellerinde joplar, sopalar ve belki silâhlarla dolaşacak ama ülke harita üzerinde bütün göründüğü için bölünmediğimizi sanacağız öyle mi?



Memlekette hakkımızı, hukukumuzu koruyacak “Türk Milleti adına” karar veren mahkemeler bir yanda duracak ama biz “halkların kardeşliği” adına, aşiretlerin eli sopalı adamlarının bizi adam etmesine, bize hak dağıtmasına izin vereceğiz ve gene haritada sınırlar değişmediği için “barış” içinde yaşadığımızı düşüneceğiz, öyle mi?


Memlekette olmadık mahrumiyetlerle görev yapan doktorlarımız , yok sayılacak, nasıl yapılacağı belli olmayan bir “Kürt sağlık sistemi” kurulacak ve biz gene haritamızda bölünme görülmediği için demokraside yaşadığımızı düşüneceğiz, öyle mi?



Peki ya bunlara razı olmazsak? O zaman kardeşlik bozulacak öyle mi? Barış bozulacak öyle mi?



O zaman barışı ve kardeşliği sürekli istismar edenlere bir şey hatırlatmakta fayda var. Bir millet, kendi evinde kendinden ayrı iş yapanları düşman sayar. Millet olmanın özelliği, kendi egemenlik alanında kendi bildiğince iş yapmaktır. Buna izin vermeyen, bunu hiçe sayan herkes o milletin düşmanıdır. Düşman nedir? Kendi varlığı için bizim varlığımızın yok edilmesi gerektiğini düşünen kişi veya gruplardır.



Milletleşme içinde gayet basit bir ifade hürriyeti problemini halletmek yerine bu problemden bölünmek emeli çıkaranlar, Türk varlığına karşı olanlardır ve düşmanlarımızdır.
Hep söyledik ama tekrar söyleyelim. Yukarıdaki sözleri söyleyenlerin meclisimizde temsil hakları olmadığı gibi vatandaşlık hakları da aslında kendiliğinden ortadan kalkmıştır.



Yukarıdaki sözleri söyleyenler, kendilerine konuşmak, sağlık hizmeti görmek, okumak, mülk edinmek hürriyetini veren büyük milletleşme sürecine ve bunun bedelini yedi düvele karşı kanıyla ödemiş Türk Milleti’ne ihanet etmektedirler. Ailesine ihanet edenin evde barınmaya hakkı kalmaz!



Merak ettiğim ilk şey, vatandaşlık hakkının gereği olarak “milleti temsil” iddiasındaki ve bundan dolayı da hesap vermek mecburiyetindeki bir hükûmeti protesto etmenin en ağır şekilde şiddetle karşılaştığı memlekette yukarıdaki sözler karşısında kimin ne yaptığı? İkincisi de şu:



Yukarıdaki ifadelerin sayısız defalar tekrarlandığı bir memlekette hâlâ barıştan, kardeşlikten bahseden bütün enternasyonalist vatansız liberaller, sosyalistler ve dinciler! Hepinize soruyorum: “ Bölünmek için daha ne gerekiyor?”




Fikrimiz Kim, Biz Kimiz? II

....


Öyle ya madem insanoğlunun akıl yürütmeleri onu mutsuz edecek şeyler de üretebiliyor neden onun aklına güvenelim ki?

İşte bu noktada, modern dinciliğin, totaliter yönetimlerin temel dayanağına ulaşmış bulunuyoruz. Dikkat edilirse, din adına hükmedilen bütün devletler ve seküler totaliter yönetimler, daima “tanrısal” bir otorite tesis etmekle işe başlar.

Tanrısal otoritelerin işi, ferdin elinden düşünmek işini devralmaktır. Bu otoriteler ferde,“Bize teslim oluncaya kadar düşündün, artık seni bu zahmetten kurtarıyoruz!” derler. “Canım iman edenin düşünmeye ne ihtiyacı vardır ki?” diye soracak pek çok insan vardır…

Sorun şudur: İnsanların iman ettiği varlık Tanrıdır! Bu söz iki anlama gelir. Birincisi insanlar Tanrı’ya iman eder, yani göremedikleri, doğrudan iletişim kuramadıkları ama akıllarının bir ucuyla idrak ettikleri ve takdirine boyun eğildiğinde insanı huzura götüren yaratıcıya…

Bu sözün ikinci anlamı da insanlar Tanrı’ya gösterdikleri kayıtsız şartsız teslimiyeti ondan başkasına gösterdiklerinde , o başkası, onlar için artık Tanrı halini alır!

Tanrı’ya imanın özelliği, onun takdirinin sorgulanamazlığıdır. Ona olan imandır ki onun takdirinin sorgulanamazlığı ile insanda bir huzur ve sükûn tesis eder. Biliriz ki aklımız ilahî hikmeti “henüz” idrak edememektedir. Ama gene biliriz ki ilâhî hikmet muhakkak günü geldiğinde sebep-sonuç ilişkisini bize açıklayacaktır. Allah’ın “saati” bizimkinden farklı çalışır. Bu yüzdendir ki “ Etme bulma dünyası”, “ Gün ola harman ola” gibi sözler ederiz. Bu sözler, bilgimizin yetmediği ama günü geldiğinde kavranacak bir aşkın hikmetin hakimiyetine işaret eder.

Oysa Tanrılaştırılan kişi veya kurumların takdirlerinin böyle bir özelliği yoktur. Onlara ne kadar ilâhî bir hikmet izafe edersek edelim, gene de yaptıklarının sebep-sonuç ilişkilerinin bize açılmayacağını biliriz ve bu yüzden Tanrı olmayanlara kayıtsız şartsız teslimiyet, bizi ancak huzursuzluğa, endişeye sevk eder…

İşte Tanrı önünde sınırlı kalan aklımızı, kendi iktidarları için de sınırlı addeden insanlar kendilerini Tanrılaştıran insanlardır. O, Tanrı’nın, bütün aczimize rağmen bize bağışladığı akletme kabiliyetimizi, elimizden almak isterler.

Düşünme işini herhangi bir otoriteye veya iktidara devrettiğinizde artık onu sorgulayamadığınız ve tanrılaştırdığınız için Tanrı’ya, yalnıza Tanrı’ya izafe etmeniz gereken gücü de ona devretmiş olursunuz… Bu durumda size, ailenize, milletinize zor kullanıldığında buna direnmek hakkınızdan da feragat etmiş olursunuz.

Dikkat edilirse aklınız, bilginiz ve iradeniz ile ilgili ne düşünüyorsanız ona göre eyleme geçer veya durursunuz. Eyleme geçmek ve durmak arasındaki farkı yaratan sizin akletme şekliniz veya akletmekten vazgeçmenizdir.

Tanrı’ya iman ettiğinizde aklınız sizi, sadece artık çözümleyemediği bir sınırda durmanız için uyarır.

Tanrılaştırdığınız yani Tanrı olmaksızın sorgulanamaz kıldığınız insanlarla ilişkilerinizde ise aklınız sizi, sorgulayabildiğiniz her şeyi görmezden gelmeniz için sizi uyarır. Çünkü görünmez bir Tanrı’nın sizi dövmeyeceğini ama Tanrılaştırdığınız insanın her an dövebileceğini size fısıldar. İşte güce tapmak budur.

İnsanı tanrılaştıran bir “ideoloji” ki buna çeşitli imamları, siyasetçileri vs sorgulanamaz sayan modern dincilik de dahildir, Tanrı’yı “intikamcı”, “kahredici”, “nefret dolu”, “huzursuz” ve “tatmin edilemez” bir tür çok büyük insan olarak telâkki eder ve ondan da aynen imamlarından veya siyasetçilerinden korktuğu gibi korkar.

“Neden böyle olmak mecburiyetinde ki?” diye soracaklara kısaca tekrar izah edelim:

Tanrı’ya iman edenlerin aklı şunu söyler: “ Onun dışında sorgulanamaz bir güç olamaz!”
İnsanları tanrılaştıran akıl ise şunu der: “ Onun/onların yaptıklarını sorgulamaya gücümüz yetmez!”

Görüldüğü gibi aklı kullanmakla onu kullanmaktan vazgeçmek bizi bambaşka yerlere götürüyor.
İşte bizi aklımızı kullanmaya sevk eden fikirlerle, onu kullanmaktan men eden fikirlerdir ki bizim kimliğimizi belirler, çünkü davranışlarımızı yönlendirir ve bizi bu davranışların ilgili sonuçlarına sürükler!

Bu yüzdendir ki fikrimizin sadece etiketi ile ne biz bir yere varabiliriz ne de karşımızdakini yargılayabiliriz. Önemli olan, o etiketin gereğine göre davranılıp davranılmadığıdır.

O yüzden meselâ adı “Saflık, saflaşmak” anlamına gelen bir sermaye grubu ülkemizde sırf etiketine duyulan güven yüzünden binlerce insanımızı mağdur edebilmiştir ki bunun örnekleri çoktur…

O yüzdendir ki “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” demiştir, Merhum Ziya Paşa…

O yüzdendir ki İslâm’ı, “saflaşmış” dolandırıcılara bakarak yargılamak yanlıştır!

O yüzdendir ki dillerinden “Müslümanlar” lâfını düşürmeyenlerin “Dinde zorlama yoktur.” ayetine ve “ Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiz” hadisine aykırı davranmalarına rağmen hâlâ muteber sayılması yanlıştır!

O yüzdendir ki “barış” kelimesini ağzından düşürmeyenlerin, çocuklarımızı yakıp, parçalayan adamları bize akıl hocası tayin etmesine itiraz etmeliyiz!

O yüzdendir ki “insan haklarından bahseden” sözde liberallerin, haklarında masumiyet karinesine aykırı işlem yapılan masumlara gösterdikleri nefreti kınamalıyız! Liberalizmin idealize ettiği hukuk devletinde mahkûmiyeti kesinleşmemiş insanların masumiyetini lekelemek ahlâksızlıksa, bunu yapanların liberal etiketi taşıması liberalizmin kabahati değildir!

O yüzdendir ki “barış”, “ özgürlük”, “eşitlik” ( ama asla adalet değil, dikkat!) diyen bazılarının, sendika zorbalığını, işçi terörünü, ÇEKA zihniyetini, adam öldürerek siyaset yapmak sapıklığını meşrulaştıran ideolojileriyle bu kelimelerin itibarını düşürmesine mutlaka itiraz edilmelidir!

Velhasıl-ı kelâm: İnsan fikirlerine göre yaşar. Akletmeden, düşünmeden harekete geçmez. Akletmeden hareket edenler ya delilerdir veya akıllarını tapındıkları kişilere teslim edenlerdir. Fikirler bizi ya akletmeye veya güce tapınmaya götürür. Bizi güce tapınmaya götüren fikirler de sonuçları itibariyle varoluşumuza aykırıdır! O yüzdendir ki akletmeye yönelik fikirlerin sahipleri fikirlerine aykırı davrandıklarında fikirleri zarar görmez… Ama akletmeye düşman olan fikirlerin sahiplerinin hiçbir eylemi, fikirlerini aklamaya, anlaşılır, muteber kılmaya yetmez! Bugün Türkiye, akletmeye düşman bir fikirler grubunun egemenliği altındadır ve Türk Milleti, gücüne tapınılan böyle bir grubun işlerinden bir hikmet beklemekle zaman kaybetmektedir.

Demokrasi bize akıl kazandırmaz. Demokrasiyi, aklımızı susturarak kullanmaya kalktığımızda kendi yapıp kendi taptığımız putların esiri haline geliriz! Ya akla saygılı fikirlere bağlanarak yürüyeceğiz veya akla düşman fikirlerle körce ilerledikten sonra uçurumdan düştüğümüzde aptallığımızı Tanrı’ya yükleyeceğiz. Siyasi dinciliğin yaptığı ikincisidir. Önümüzdeki tercihler bundan ibarettir.

5 Aralık 2010 Pazar

Fikrimiz Kim, Biz Kimiz? I

Fikirlerin kendilerine göre değil de savunucularına göre tartışılması saçmalığından ne zaman bıkacağız, bilmiyorum.

“Fikirlerle savunucuları arasında ne fark var ki?” diye pek çoğunuzun merak edeceğinden eminim.

Eğer herkes “bildiğiyle amel etseydi” bu sorunuz kesinlikle haklı olurdu.

Ama herkes bildiğiyle amel etmez/ iş yapmaz. Bunun çeşitli sebepleri vardır.

Sanırım en önemlisi cehalet.

Sonra gelen, kendi aklına güvenmemek.

Üçüncüsü güce tapınmak.

Aklıma gelen bu temel üç sebepten dolayı insanlar fikirlerinden apayrı işler yaparlar.

Birinci sebep bunların içinde en önemli olanı: Cehalet.

Cehalet sadece malumat eksikliği değil. Evet akla ilk gelen temel tanım bu ama bununla sınırlı değil… Yerleşik yanlış malumat da cehaletin bir diğer yüzü. Neden? Çünkü yanlış bilgi yok mesabesindedir. Neden? Çünkü yanlış bilgi bizi bir yere götürmez. Bir yere götürmediği gibi toplumsal düzeni de bozar. Neden? Çünkü yanlış bilgi anlaşılamayan ve mutabakat potansiyeli içermeyen bir şeydir. Bir şeyin anlaşılması, aklımızın çevremizin unsurlarıyla kurduğu tutarlı bütünlükle düzgün şekilde çalışması ve yeni kavramı veya olguyu bu bütün içinde bir yere yerleştirebilmesi demektir. Dolayısıyla cehalet hem aklın tutarlılık oluşturma malzemelerinin eksik olduğuna, yani binanın yapımında pek çok malzemenin eksik olduğuna, hem de binada yanlış malzemenin alındığı anlamına gelir. İyi ama insan cehaletten sorumlu olabilir mi? Eğer çevresinde hiç malzeme yoksa veya çevresi yanlış malzemelerle doluysa o, ne yapabilir ki?

Öncelikle bu tür bir soru da cehaletin eseridir. Çünkü insan akıl sahibi tek canlıdır. Bundan dolayıdır ki hayvanlar gibi yaşamak için belli bir coğrafyaya mahkûm değildir. Sonrasında şunu belirtmeliyiz ki dünya canlılığın sürmesi için sonsuz bir malzeme alanına sahiptir. Hayvanlar bu malzemeleri doğrudan tüketirken insan dolaylı yolları da kullanarak bu malzemeleri ortaya çıkartabilir.

“Ama biz hayatı idame ettirecek malzemelerden bahsetmiyorduk ki?” diyecekler hemen çıkacaktır. O halde şunu söylemeliyiz ki hayatı sürdürmeye yarayacak malzemeler yaratmak süreci, zaten akıl yürütmenin ve ilkeler türetmenin bir başka halidir. İnsan yaratılışının kurallarını keşfettiği kadar, hayatını sürdürmek için kural da geliştirmesi gereken ve üstelik bunu sürekli yapması gereken tek canlıdır. Çünkü insan hayatı, kural izlemeksizin, hayvanlarınki gibi otomatikman sürdürülemez.

Demek ki insanın yaşayabilmesi için öne akletmesi gerekiyor… Akletmeyen insan ne hayatını sürdürmeye yarayacak şeyleri temin edebilir ne de mutlu olabilir. Çünkü insanın hayatına kullandığı pek çok nesne , o akıl etmeden önce yaratılmış değildir. Arabalar gökten düşmezler, su tesisatları dağlardan kendi yollarını bulup gelmezler, tuğlalar topraktan kendiliklerinden bitmezler.

Maddî evreni böylece şekillendiren insan aklı, mutlu olmak için de beraberken en az zarar verecek davranışları geliştirecek kuralları keşfedip geliştirmiştir. Eğer insan akletmek için gayret sarf etmeseydi bu kurallar toprağa gömülü madenler gibi gizli kalacak ve insan insanlaşamayacaktı. O halde şu noktaya geliyoruz ki insanlar “varoluşu sürdürmeye” yaradığını düşündükleri bir takım sınırlayıcılara (kurallar) uygun olarak eyleme geçer. Bu sınırlayıcılar olmasaydı birbirimizi yok etmekten bizi hiçbir şey alıkoyamazdı.

İşte şimdi ideolojilere geliyoruz. İdeolojiler birer büyük düşünce çerçevesidirler. İçlerindeki fikirleri kendi çapları, şekilleri ile şekillendirir, sınırlandırırlar.

“İdeolojiden bize ne ki?” diyebilirsiniz şüphesiz. Eğer hayvan sürüleri gibi yaşıyor olsaydık ( ki bazen, gitgide o hale gelip gelmediğimizden ciddi anlamda endişe duyuyorum) şüphesiz haklı olurdunuz.

Biz sürüler halinde değil, topluluklar ve toplumlar halinde yaşıyoruz. Yani? Yanisi beraberliğimizi sağlayan ve bazen, bazılarımızın ihlal ettiği, sürekli geliştirilmesi gereken kurallarla bağlı olarak yaşıyoruz.

Sorun şu ki bu kuralların olduğu gibi algılanması, yorumlanması gibi bir şey söz konusu değil. “Düşünür” dediğimiz insanlar kuralları nasıl keşfettiğimize, nasıl geliştirmemiz gerektiğine dair sürekli düşünmüştür. İşte bu insanların ortaya koydukları “düşünme usulleri” akıl yürütmelerimizin yönü ve sınırlarıyla ilgilidir. İdeolojiler bu açıdan akıl yürütmelerimizi “çevreler”…

Bundan dolayıdır ki her ideoloji kendi içinde bir tutarlılık kaydıyla bağlıdır. Bu tutarlılık, öncelikle ideolojinin dayandığı aksiyomlar ve bunlara dayanan önermelerin birbiriyle tutarlığı, sonrasında ise bütün bunların, bizim varoluşumuzla uyuşup uyuşmadığına dair bir kayıttır.

Size “mülkiyet hırsızlıktır!”diyen bir ideoloji, “hırsızlığı” kötülenmiş, men edilesi bir eylem olarak kabul ediyorsa, “hırsızlık” eyleminin, neyin ihlali olduğunu da açıklaması gerekir. Eğer hırsızlık yalnız ve ancak mülkiyet hakkının ihlali ise o vakit hem hırsızlığın hem de ihlaline sebep olduğu hakkın kötü olması mümkün değildir! Bu örneği vermemizin sebebi uygulandığı her yerde ancak ölüme ve mutsuzluğa sebep olmuş bir ideolojinin, bu aksiyom üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu niye önemlidir? Çünkü en başta söylediğimiz gibi yanlış bilgi yok mesabesindedir ve yanlış bilgiye ulaşmamıza sebep olacak her türlü fikri araç ve çerçevede bu açıdan varoluşumuza aykırıdır, yani zararlıdır!

Peki ama mesela “din” gibi ilâhi kaynaklı bir emirler bütünü varken insan neden kendi başına düşünüp bir şeyler keşfetmelidir ki? İçinde hiçbir tutarsızlık olmadığını bildiğimiz bir “ideoloji” olarak dinler varken neden başka düşünce çerçeveleri icat edilmiştir?




(Devam edecek)

4 Aralık 2010 Cumartesi

Saygıyı Dövmek Şiddete Eğilmek:

Devlet Kavramının Fiilî İflâsı



* Vergi mükellefi aileye:" Kusura bakmayın, size yer yok!"

Memlekette vergi cezalarından en çok kim korkar, bilir misiniz? Vergi mükellefleri! Bu size tuhaf gelebilir…

Memlekette en çok vergi denetimi kime yapılır, bilir misiniz? Vergi mükelleflerine… Bu da size tuhaf gelemeyecektir. Elbette her mükellef denetlenmeden korkacaktır. Korkmalıdır. Aksi takdirde derhal vergi kaçırmaya başlar!

Peki kime “mükellef” denir? Kendisiyle ilgili bilgileri devletle paylaşan, gelir elde ettiğine dair devlete sürekli bilgi veren, bunu vatandaşlık görevi sayan ve kayıt altında iş gören insanlara “mükellef” denir.

“Konunun vergi mükellefleriyle ne ilgisi var?” derseniz… Konu doğrudan doğruya bununla ilgilidir.

Çünkü “ bir vergi mükellefi” olmak demek devlete güvenmek, onun hakemliğinden emin olmak demektir. Bundan dolayı “kayıt altına” alınırız!

Geçen yıllarda Türkiye’nin en büyük vergi mükelleflerinden birine akıl almaz bir vergi cezası çıkarıldı. Peki niye? Elbette doğrudan ispatlanamasa bile hükûmeti sürekli eleştirdiği için. Geçen günlerin birinde iktidarın başı, kendi mal varlığıyla ilgili iddialar ileri süren birinin ETÖ sanığı olarak hapiste yattığını söylediğinde kimsenin kılı bile kıpırdamadı…

İyi de bütün bunlar ne anlama geliyor, değil mi?

Bütün bunların ne anlama geldiğini düşününce... Son günlerde hükûmete yönelik protesto eylemlerinde polisin göstericilere karşı takındığı acımasız tavırlara, bu yılın başlarında işçilere gösterilen şiddete bakıldığında insanın kanı donuyor. Peki ama neden? Batı ülkelerinde de polisle çatışan gruplara polis şiddet uyguluyor?

Sorun da zaten bu…

Ülkemizde polise şiddet uygulamayan işçi, öğrenci kitleleri “düşman” addedilerek acımasızca sindiriliyor.

Oysa polise açık şiddet uygulayan, çevreyi tahrip eden, genç kızları yakıp bombalayan, aileleri yıkan, asker şehit eden “göstericiler” , “ara sokaklara dağılarak” izlerini kaybettirebiliyor.

Bu memleketin devletine bağlı, “kayıt altındaki” vatandaşları, bunun onlara sağladığı “ ifade hürriyeti” hakkını kullanamazken “İşgalci TC Kürdistan’dan defol!” diyenler “çocuk” sayılarak, “pişman” sayılarak cezasız kalabiliyor.

Bir memlekette vatandaş olmak sadece mükellefiyetlerden ibaretse bu, o memleketin bir diktatörlük olduğunu gösterir.

Yerleri yurtları belli, çağırılınca bir vatandaşlık şuuruyla sorgulamaya giden insanların masumiyetlerine leke sürmek için acımasızca uğraşılırken, Serap’ı herkesin gözü önünde yakan “çocukların” ara sokaklarda izlerini kaybedebilmeleri de bir memlekette kayıt altına alınmanın “enayilik” olduğu anlamına gelir.

Türkiye’de devlet, artık, iktidarların makarna, bulgur sadakalarıyla halkı besleyip sonra da canı sıkıldığında istediğini köteğe çekebildiği bir yer halini almış gibi görünüyor.

Kaldı ki adresleri belli olan ve hainlerle, katillerle açıkça görüşüp, cinayetleri, gaspı, ihaneti, katilleri öven , devleti açıkça tehdit edenlerin şiddetine cevap verilmeden, bu insanlar da devlete saygılı vatandaşlar gibi kovuşturulmuyorsa insan kendiliğinden şöyle düşünmeye başlıyor: “Demek ki önemli olan tehdit edebilir durumda olmak, şiddet göstererek karşısındakini sindirebilmek…”

Oysa devlet tam da bunun yapılamaması için gerekiyor… Eğer devlet eşkıyanın tehdidini cevapsız bırakınca şiddetin biteceğini düşünüyorsa.. Eğer devlet, eşkıyaya tepki gösterenleri artık sürekli “provokatör” diye töhmet altında bırakıyorsa… Eğer devlet meşru protestoları jopla sindirip hainlerin taşlarına, molotoflarına karşı sessiz kalıyorsa…

İşte o zaman devlet fiilen yok olmuş demektir. Çünkü şiddetin sözünü geçirdiği yerde kurallar buharlaşır. Yazılan her yazıdan sonra, insanların tutuklanma endişesi taşıdığı bir memlekette “kayıt altında olmak” demek bir gün gelir ki kayıtlı esirler ülkesinde yaşamak anlamına gelmeye başlar… Terörün, ırkçılığın , vatandaşlarını rehin almasına izin veren bir devlet için hukuk, buzdolabı kullanım kılavuzu kadar bile değeri olmayan keyfî bir mevzuat yığını haline gelmiş demektir.

Umalım ki gün gelip kendi memleketimizde kendi dilimizden utanır hale gelmeyelim…

3 Aralık 2010 Cuma

Örtülü Emlâk Komisyonlarında Stafilokok Allerjisi



Bazı akıllılar vardır… Üç kuruşluk emlâkçi komisyonunu ödememek için sokak sokak taban tepip illâ sahibinden satılık veya kiralık bir ev bulmak için…

Böyle bir ev nasıl bulunur? Bir kere böyle evlerin camlarında “Sahibinden satılık!” ibaresi bulunur. Evlerin sahipleri evlerinin değerinden çok emindirler ama emlâkçiye yedirecek paraları asla olmaz!

Emlâkçinin işi hayatı bizim için kolaylaştırmaktır. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Sahibinden satılık ev aramak için harcayacağınız enerji, simit, su, çay parası, ayakkabınızdaki eskime, arabayla bu cimriliğe girişiyorsanız benzin paranız ve en önemlisi ki siz kendinizi büyük ihtimalle ölümsüz sanıyorsunuzdur, vaktiniz bu işlerin hiç birine değmez.

Güzel bir parkta çayınızı içerken , ki o park Ankara veya İstanbul’da ise çayın taneninden âzâmî yararlanmak için çayın içine kendinden fazla alkalileştirici olarak “karbonat” atılmıştır, dilinizde o mengene gibi burukluğu hissetseniz de… Şairin nezaketi, güneşin ılıklığı, hadi diyelim kızların güzelliği sizi kuşlar gibi hafifletirken kitap okumak varken… Taban tepip binlerce ev arasında “perdesizini” bulmak enayilik değil de nedir?

Aslında konunun özeti “fırsat maliyeti”… “Fırsat maliyeti” de bana göre fazlalık.. Maliyet zaten kaçan fırsata verilen değerdir. Dolayısıyla harcanan zamanın GYSYİH’ya oranına bakarak emlâkçilerin kullanılmamasının maliyetini bulmak belki mümkün olabilir?

Dolayısıyla sırf bu sebepten perdesiz evlerin, camına kötü bir yazıyla “Zatlık” yazılan evlerin sayısı , emlâkçi ile satılan evlerin sayısından azdır.

Emlâkçilerin işi, satılan evin perdesi, tülü, güneşliği, sehpa danteli, halısı, kilimi, bordürü, helâ taşı yerindeyken evin el değiştirmesini sağlamaktır!

Bundan dolayıdır ki perdeli evlerin alnında “satılık” yazmaz! Perdeleri evleri ancak erbabı satar!

Bu nereden geldi yahu aklıma? Belki kendi evimizi alma usulümüzden? Biz evi aldığımızda pencerelerde perdesi, televizyonunun üstünde danteli falan yerli yerindeydi. İnanılmaz becerikli ve kibar emlâkçimiz bizim için eski sahibiyle konuşmuştu, biz de tereyağından kıl çeker gibi evimizi almıştık.

Biz tutup da mahalle mahalle, sokak sokak, kel bir ev arasaydık bu evi beş defa kaybederdik. Kıssadan hisse: Bütün evler alınıp satılıp kiralanabilir. Mesele sizin evin perdesine, penceresine, afili tenceresine kanıp kanmadığınız… Yani erbabı dururken satın alınacak evi bulmak için ayakkabınıza, debriyajınıza, burnunuza, bıyığınıza en önemlisi zamanınıza kıyacak kadar enayi olup olmadığınızdır.





2 Aralık 2010 Perşembe

Eşkıyanın Yatağı Masumlarınkinden Kabarıktır


Bugün iki olay özellikle içimi sızlattı.


Birincisi Ergenekon davası sanıklarından ödüllü bir akademisyenin odasının, hastane kayıtlarının aranmasıydı. “Ne var bunda? Ceza davalarında her delil dosyaya girer… İster ödüllü olsun, ister olmasın, sanıkların her şeyi de araştırılır!” denebilir. Şunu akılda tutmalıyız ki Ergenekon sanıklarının hasta yataklarından, yakınlarının evlerine kadar her yer didik didik arandı bu güne kadar. “Sana mı düştü çetecileri darbecileri savunmak, sana ne? İş yargıya intikal etmiş, bak karşında koskoca hükümet var, kaşınıyor musun?” diye soranlar da olabilir.

İkinci olay da ulaşım ücretlerine zamları protesto eden öğrencilerin göz altına alınmasıdır.

Karşımızdakinin gücü söylemi, içinde bir nebze Allah korkusu taşıyanlar için palavradan ibarettir. Bizi asıl ilgilendiren bir Alman çiftçisinin, yanılmıyorsam, III. Frederich’e, koskoca Alman imparatoruna “Berlin’de hâkimler var!” diyebilmesini sağlayan “hukuk kurumunun” bizde var olup olmadığıdır.

Şüphesiz hukuk kurumu olarak yargı da yanlış karar verebilir ama bizi ilgilendiren şey hakikatin eninde sonunda tecelli etmesini sağlayacak yerin, makamın, mahkemeler olduğudur.

Aslında burada birer insan olarak mahkeme üyelerinin melekliğinden de medet ummayız, sadece söz var oldukça, kuralın da bakî kalacağından yana bir ümidimiz vardır. Çünkü insanlar ölür ama kurallar yaşar!

Şimdi bu iki olay neden içimi sızlatmıştır? Memleketimizde artık neredeyse haberleri yasaklansa da her gün şehit cenazeleri kalkarken insan “darbeci” bir profesör ve iki tane “zibidi öğrenciye” mi üzülür?

Kazın ayağı öyle değil…

İlk olarak üç yıldır sürmekte olan bir davada henüz karara varılmamış ve sanıkların mahkûmiyeti kesinleşmemiştir. Dolayısıyla yataklarının altından, sürgülerine kadar her yerleri didik didik edilen masum insanların halinden bahsettiğimizi hatırımızda tutmalıyız.

İkincisi, bir memlekette vatandaşların en tabii haklarından birinin, yanlış buldukları politikaları şiddete müracaat etmeksizin protesto etmek olduğunu da utmamalıyız.

Eğer bu iki temel hak ve değer bir anlam ifade etmiyor ise o zaman zaten o memlekette hayat bitmiş demektir. Ama eğer bütün bunlar hâlâ hukuk devletinin var olduğu iddiasıyla yapılıyorsa…
Bir masumun suçluluğunu ispatlamak için akla gelmedik her yöntemi kullanacak kadar “âdil” iseniz…

Memleketinizde binlerce kişinin katlinden, vatanınıza ihanet etmesinden, vatanınıza, milletinize karşı suç işlemekten, sizi alaya almasından ve daha pek çok insanlık dışı eyleminden dolayı hem de iki defa mahkûm edilmiş bir suçlu, insanlık dışı bir yaratık varken…

Memleketinizin her köşesi etnik ırkçılığın köpekleri tarafından cayır cayır yakılır, molotoflanırken..” Hayatınızı cehenneme çevireceğiz!” “Bombalar savaşın bir parçası!” deyip de Serapları yakmayı, Buseleri şarapnellerle parçalamayı bize kabul ettirmeye çalışanlar bir de bütün ulusal televizyonların önünde başbakanınıza alenen küfredebiliyorsa…

İnsan ister istemez düşünüyor… İnsanlık dışı bir yaratık, “ağırlaştırılmış müebbet hapisle” insanlarla ilişkisi kesilerek yaşamaya mahkûm edildiği halde alenen bir örgütü yönetebiliyorken odasının kaç defa arandığını? İlişki kurduğu ve yönettiği insanların hayat ve siyaset mahallerinin kaç defa arandığını? Mahkûm bir yaratığın bir suç örgütü yönetmesine aracılık eden insanların neden aylardır kollarından tutulup da sorguya götürülemediğini? Meclis kürsüsünde bağlılık yemini ettikleri anayasaya karşı suç işleyenlerin hangi hakla hâlâ mecliste barınabildiklerini?

Askerimize, polisimize öldürmek ve yaralamak kastıyla saldıranlara “çocuk” muamelesi yapılıp neredeyse suç işlemedikleri söylenebilecek hale gelirken, en meşru haklarını kullanan üniversite öğrencilerinin mahkûm edilmesi için nasıl uğraşıldığını?

İktidar partisinin kendisine soru sorulmasından hoşlanmadığı ortada… Ama vatan haini eşkıyaların cirit atıp da “vatan” diyen herkesin “ıkçı” diye yaftalanıp itibarsızlaştırıldığı bir memlekette yaşayınca doğru dürüst insanların önünde iki seçenek kalıyor: Ya tariz edilmemek için susmak veya eşkıyalara katılıp herkesi sindirmek…

Şimdi bütün kabahatlerimize rağmen vicdanları hâlâ yaşayan insanlar olarak bu iki seçeneğin “millî iradeyle”, “demokrasiyle”, “cumhuriyetle” bağdaşıp bağdaşmadığını düşünelim ve sonra…


1 Aralık 2010 Çarşamba

Türk Milliyetçiliği Ve Yeni Bir Toplum Telâkkisi İhtiyacı


Türk milliyetçilerin neredeyse tamamı, “Ferdin mi, toplumun mu menfaatini öne alırsınız?” sorusuna hiç düşünmeden “Toplumun menfaati elbette!” diye cevap verir.

Pek çoğu, “Hiçbir menfaat gözetmeksizin çalışmaktan “ bahseder. Buna göre kişinin kendi menfaatleriyle ilgilenmesi, sonuçları ne olursa olsun, doğrudan doğruya ahlâksızlıktır.

Burada menfaat kelimesine yüklenen olumsuz anlamın yanında ferde yüklenen ahlâk yoksunluğu izlenimi çok mühim bir problemdir.

Milliyetçilerin kahir ekseriyeti, ferdin kendini feda etmesi dışında hiçbir işe yaramadığını zımnen kabul ederler.

Burada asıl mesele şudur ki milliyetçiliğin ferde ve topluma bakışının, milliyetçilerin genel eğiliminin aksi istikametinde olması kuvvetle muhtemeldir ve nedense bu konu milliyetçilerce bir nevi tabu addedilir.

Millet ve milliyet düşmanları milliyetçiliğin olumsuz bir genel geçer kötülük olduğu yönünde kuvvetli bir propaganda egemenliğine sahiptir. Buna göre milliyetçilik ferdiyetçiliği reddeden, öteki toplumların varlığını reddetmekle kendini belli eden, düşmanlık ve saldırganlıkla karakterize olan, kimlik bilincinin en ilkel ve vahşi halidir.

Bu haliyle milliyetçilik onlara göre kolektivist, otoriter ve hatta militarist bir yok edicilik gerekçesidir.

Milliyetçiliğin bu tanımı sadece sosyalistlerce değil, liberallerce de paylaşılmaktadır. Çünkü her iki grup da enternasyonalisttir ve toplumların ve fakat bilhassa milletleşmiş toplumların doğal kimliklenme süreçlerini, insanlığa aykırı kabul ederler.

Buradaki temel problem, enternasyonalistlerin milletleşmeyi nasıl çarpıttıkları değildir. Asıl problem, milliyetçilerin toplumun tabiatı hakkındaki kolektivist çarpıtmaları, ahlâkî bir gereklilik gibi kabul etmeleridir.

Bunun sebebi de yanlış ve çarpık menfaat algıları yüzünden, ferde dair her şeyi birer kötülük kaynağı olarak kabul etmeleridir. Onlara göre fert, “başı boş bırakıldığında” mutlaka ama mutlaka kendi menfaatinin düşünerek çevresine zarar verecek bir canavardır. Burada ana yaklaşım, ferdin kendi başına varoluşunun kabul edilmemesidir.
Buraya kadarki sözlerim şüphesiz çoğu milliyetçide ya ciddi tedirginlik veya infial yaratmıştır. Çünkü ülkeyi bölmeye çalışanların başındaki vatansız liberallerle aynı şeyleri söylediğime hükmedilmesi çok kolaydır.

Buna mukabil çoğu milliyetçi "toplum” derken neyi kastettiğini veya “toplum/ millet için” politikanın kapsamını düşünmek zahmetine de katlanmamıştır. Nitekim sırf sosyalizmin sözüm ona “paylaşıma” dayalı ahlâkî romantizmi yüzünden ’80 öncesinde yaratılmaya çalışılan doktrinin içinde yoğun olarak “toplumcu” öğelerin bulunması bundandır. Nitekim “toplumun düşünüldüğüne” dair “toplumcu” nitelemeli yayınlar da yapılmıştır.

’80 öncesinde komünizm karşıtlığıyla mücadelesi verilen milliyetçiliğin, komünizmin hangi yönüne karşı olduğu ortaya açık seçik konamamıştır, çünkü komünizme alternatif bir düşünce ortaya konamamıştır. “Millî varlıklar”, “millî servet”, “millî yatırımlar” gibi açıkça kollektivis ve sosyalist söylemler, aynen sosyalistlerin hedeflediği plânlamacı bir komuta ekonomisi hedeflenerek telâffuz edilmiştir.

Bunun sebebi bir kere daha söylemek gerekirse modern devletleri ilgilendiren ve biçimlendiren ideolojilere dair derin bilgisizliktir. Bunun da sebebi milliyetçi hareketin büyük ölçüde bir taşra tabanına dayanması ve dayanışma ruhunun egemen olduğu köy/ kasaba kapalı toplumundan beslenmesi idi.

Bu toplumsal kökenden dolayı çok kısa sürede ümmetçilikle sulandırılmış, popülizmle derinliğini yitirmiş sığ bir siyasî hareket durumuna gelmiştir.

Çünkü milliyetçi hareket at oynattığı modern siyaset arenasının hangi ideolojilerce, hangi değerler tarafından yaratıldığını düşünmek yerine muhtevası meçhul bir doktrin geliştirmeye çalışmış ve bu sırada da sosyalizmin kuruculuğuna öykünmek dışında bir şey yapamamıştır.

Bugün de dış politika konularında milliyetçi hareketin kullandığı söylem aynen üçüncü dünya sosyalist “milliyetçiliklerinin” kullandığı kolektivist/ sosyalist dildir. Meselâ sıkça kullanılan “emperyalizm” kelimesi ile farkında olmaksızın Türk Milleti’ni eski bir sömürge ahalisi gibi gördüklerini, İstiklâl Harbi’ni de bir sömürge ahalisinin efendilerinden kurtulması mücadelesi haline getirdiklerini fark edememektedirler.

Buna mukabil modern demokrasinin seçim aygıtını, hukuka dayalı olarak kullanmak yönünde sağlıklı bir arzu taşımaktadırlar. Ve gene fakat kullanmak istedikleri hukuka dayalı demokratik sistemin hangi ideolojinin terimleriyle tanımlandığı, hangi ideolojik değer yargılarıyla bağlandığını düşünmeye yanaşmamaktadırlar.

Türk milliyetçileri sosyolojik olarak fevkalâde sağlam yaptıkları millet tarifine karşılık, sadece kolektivist sosyo-ekonomik görüşleri yüzünden toplumu, devlet tarafından güdülen, fikren ve en önemlisi çıkarsal anlamda yeknesak bir kitle saymak eğilimindedirler.

Çünkü metodolojik bireycilikten habersizdirler ve bundan dolayı da toplumu meydana getiren şeyin temelde “âdil davranış kuralları” olduğunu görememekte, toplumu, devletin bir tasarımı saymaktadırlar. Milliyetçilerin topluma dair bu görüşü, Hayek’in “kurucu rasyonalizm” diye tanımladığı günlük hayatta “toplum mühendisliği” ile tanınan büyük otoriter yaklaşımdan başka bir şey değildir.

Milliyetçiler, toplumun, devletin eğitim politikalarıyla rahatça şekillendirilip kullanabileceği, yönlendirebileceği büyük bir kitle olduğundan başka bir tasavvur bugüne kadar maalesef geliştirememişlerdir. Bir yandan toplumu bir arada tutan örf/töre kavramına sıkı sıkıya bağlılık gösterip diğer yandan bu beraberliğin sürmesini sağlayan ferdi iradeleri yok saymak milliyetçiliğin en can alıcı çelişkisidir. Bundan dolayıdır ki “milliyetçi” dendiğinde insanların aklına ilk gelen şey, kendisini bir teşkilat içinde yok etmiş, eritmiş, fanatik tiplerdir.

Daha öne söylediğimiz gibi bunun altında yatan şey de siyasî milliyetçiliğin büyük oranda kapalı köy/taşra toplumuna dayanmasıdır. Kapalı toplumun en büyük varoluş değeri ve amacı “benzeşmektir” benzemeyene duyulan güvensizlik hâlâ içimizden atılamamıştır. Benzeşmek güdüsü, insanlara ferdiyetlerini unutmalarını emreder. Çünkü ferdiyet, kendi başına e kendi aklıyla hareket edebilmek demektir. Kapalı toplumlarda ferdiyet, benzeşmeyi sağlayan bütün değerlerin yıkılması anlamına gelir. Her şeye rağmen Türk milletleşmesinin eski tarihi ile bu benzeşme güdüsünün şiddeti, aşiret hayatının hâlâ sürdüğü ve bundan dolayı etnik ırkçılıkça kolaylıkla sömürülen bölgelerdeki toplumsal yapılara göre nispeten azalmıştır.

Milliyetçi camianın kapalılığı, onun, toplumu, geldikleri köylerdekine benzer , beraber hareket eden yekvücut bir kitle olarak görmesinin en baştaki sebebidir. Bu görüşün diğer bir sebebi de en aşta söylediğimiz gibi ahlâkî güdülenmedir.
O halde Türk milliyetçileri bu gün siyasî arenada varlık gösterebilmek, dertlere derman olabilmek için nasıl bir toplum tasavvuru geliştirmelidir? Şu kadarını kesin olarak söylemeliyiz ki aslını esasını bilmeden kullandıkları kolektivist/sosyalist toplum tasavvuru ancak elde silâhla insanları güden bir devletin varlığında yürürlüğe konabilir ki bunun en hazin örneği Sovyetler kıyım makinesinde görülmüştür.

Kendi amaçlarını, kendi bilgisiyle takip etmekte, diğer insanların temel haklarına riayet dışında hiçbir şeyle sınırlanmamış fertlere saygı duymak bugün artık modern demokrasileri kullanan hukuk devletlerinin temel idealidir. Bu, insanın varoluşunu sağlayabilecek ve sürdürebilecek tek aksiyomdur.

Toplumcu bakışın, toplum veya birileri adına fertlerin birer istatistik kürdan tanesi gibi kırılıp sarf edilebileceği düşüncesini benimsemek şimdiye kadar milliyetçilerin daha sıcak baktığı düşüncedir, maalesef.

Devleti, “melek üretme makinesi” olarak düşünmek yerine, hak ihlallerinin gidericisi olarak görmek, bahsettiğimiz metodolojik bireyciliğin sonucu ve gereğidir. Bu bakış bize devletin keyfî güç kullanımına nasıl baktığımızı da gösterir aslında… Güç kullanımını milletin varlığına yönelik her türlü saldırı ve fertlerin haklarının açık ihlali durumuyla sınırlandırmadığımız takdirde daha çok 12 Eylül travması yaşanacağı kesindir.


Milleti hukuka ve “değerlere” dayandıracak kadar basiretli olan bir camianın “toplumun özüne” dair bu kurucu kolaycılığı şimdilerde “ulusalcı” denen sosyalist 3. Dünyacı klik tarafından kuvvetle istismar edilmektedir.

Türk milliyetçileri kullanageldikleri ideolojik söylemin, “zarar vermemek iradesi” olarak ahlâkla bağdaşıp bağdaşmadığı, bu söylemin ferdi feda etmeyi meşrulaştırıp meşrulaştırmadığı gibi konuları tekrar ve ciddi şekilde gözden geçirmelidir. İnsana zararı dokunacak ideolojilerin kendi ahlâklarıyla bağdaşıp bağdaşmadığına baktıktan sonra fayda mülâhazalarına girişmelidirler. İnsanlar sizden onların istedikleri şeyleri söylemenizi beklemez. Siyaseti bu zannedenler yanılırlar. Siyaset bir ikna sanatıdır ve sizin oy istediğiniz insanları nasıl gördüğünüze dair net bir izahınız yoksa yapabileceğiniz tek şay makarna, kömür, fındık, fıstık ve döner ekmek dağıtmak olabilir.

Din, Mutluluk ve Çikolata III



....


İşte bu sebeptendir ki ülkemizde din artık insanlara bir anlam dağarcığı sunamamaktadır. Ülkemizin diğer ülkelerden farkı, Türk örfünden kaynaklanan yüksek bir ahlâkî şuurun hâlâ dinin istismarına karşı güçlü bir uyarıcı olmasıdır. Ülkemizde “yeni çağ” uygulamalarının bir tehdit olduğundan yakınan Diyanet İşleri insanlara mutlu olmanın anlamıyla ilgili bir şeyler söylemek, dinin var oluşumuzda ne gibi bir yeri olduğunu izah etmek yerine, artık örneklerine internetten sınırsızca ulaşılabilen ilmihal bilgilerini güncellemek dışında hiçbir iş yapmamaktadır. Bu noktada eski Diyanet İşleri Başkanının baş örtüsü konusunda siyasî sorumluluğu kabul etmemesi belki de tarihte eşine rastlanmayacak bir örnekti…

Mutluluk hayatın anlamına dair bir duyulan sevinçtir. Hayatın anlamına dair hiçbir bilgisi olmayan canlıların “mutluluk” kavramı da yoktur. Dolayısıyla ferdin kafasında hayatının anlamına dair nirengiler teşekkül etmemişse, bu anlama dair güven verici telkinler almamışsa, mutluluğun hazdan ibaret bir tür şartlı refleks olduğuna dair bütün telkinleriniz tesirsiz kalacaktır.

Bugün insanlar sadece, bu dünyada iktidardan veya iman müfettişi din otoritelerinden, öbür dünyada da cehennemden korktukları için cemaatlere girmektedir. Kolektivist dindarlığın temeli sevgi ve mutluluk arayışı değil korku ve sığınma ihtiyacıdır. Bu, hayatın anlamının, din adına yok edilmesinden doğan boşluğun, sürü mensubiyetinden edinilecek emniyet hissiyle doldurulması çabasından başka bir şey değildir. Bu, mutluluk duygusu ile ferdin aklının bağının koparılmasından doğan korkunun giderilmesi gayretidir.
Bugün artık “Müslüman’da stres, depresyon olmaz!” diyerek insanları İslâm’a davet etmeniz veya Müslüman’ların, bütün dünyanın içine yuvarlandığı krizlerden yarasız beresiz çıkmasın sağlamanız mümkün değildir.

Müslüman’ın neden depresyona karşı kuvvetli olduğunun hayatın manasına dayanan bir izahı yapılmadıkça hiç kimseyi beş vakit namaz kılmanın insanı nereye götüreceğine veya orucun hikmetlerine ikna edemezsiniz. Aksi takdirde insanlarda şöyle bir algı meydana getirirsiniz: “Madem bir Müslüman olarak depresyona girmemi engelleyemiyorum o zaman İslam bana çare değil.. Veya ben Müslüman olmayı beceremiyorum…”

Yoksa insanlara niye öyle oldukları belli olmayan, sadece Arapça bildikleri için kendilerinden üstün oldukları söylenen bazı insanların din adına emir ve yasaklarını uygulatarak kimseyi kendiliğinden mutlu edemezsiniz! Eğer amacınız insanların mutluluğu değil de her ne şekilde olursa olsun birilerinin yorumlarını zorla insanlara uygulatmaksa o zaman dinden bahsetmeyi bırakmalısınız. Sözlerinin kendisine mi Allah’a mı ait olduğu sorgulanmış bir peygamberin dininde kimseyi Tanrılaştırıp sorgulanamaz kılarak insanlara mutluluk vaat edemezsiniz. Hele takvaya veya malumata dayanan bir üstünlük kabulüyle kimseye mutlu olmayı emredemezsiniz.

Din felsefesi, kelâm, insanın özü, varoluş, mutluluk ve hayatın anlamları üzerinde şekilcilikten ve Arapçılıktan uzak, ciddi ve vicdanlı bir çalışmaya başlamadıkça hiç kimseyi ilahiyatın malumat yığını ve seçkincilik iddialarıyla ikna edemezsiniz. Bu durumda terörizmin, intihar bombacılığının neden Müslüman toplumların tek ifade aracı haline geldiğine şaşmamalısınız.

Belki El kaide’ye bomba atmak yerine çikolata yollamalıyız? Diyet falan hikâye; acele çikolata yemem lâzım!
BİTTİ.