25 Temmuz 2010 Pazar
23 Temmuz 2010 Cuma
Açık İnsan Korkusuz Toplum

Hayatım boyunca bana en sık yöneltilen eleştiri : “Açık olduğumdur”.
Bu “açıklığın”, rahat tanınmak, görüşlerinin hemen anlaşılması anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Genellikle bu özellik de bana bir zafiyet gibi aksettirilmiş ve dikkatli olmam hususunda uyarılmışımdır.
İşin içindeki “beni” bir kenara bırakırsak…
İnsanların, bir insanın “açıklığını” dostluklarından dolayı bile olsa tehlikeli bulma eğilimlerinin yaygınlığı çok düşündürücü.
Bu, toplumumuzun, öğrenilmiş bir ikiyüzlülükle malûl olduğunu gösteriyor aslında.
İki insanın tanışması, birbirlerini karşılıklı tanımaları demektir. Bu tanıma da iki insanın gönüllü olarak karşılıklı birbirlerine açılması demektir. Tanışmaktan hoşlanmadığımız insanlara daha az açılır ve hatta onlarla fazla konuşmayız.
Ama bunun ötesinde bir toplumun, ferdin kendini ifade etmesi hakkına nasıl baktığına dair çok önemli bir ipucudur, “kendini kapatma” refleksi.
Kendini kapatmak, “saldır veya kaç” hayvanî refleksinin bir şeklidir.
Bu, dış dünyayı peşinen düşman bilmenin bir ifadesidir.
Tabiata söz geçirip de, rüzgârdan, yağmurdan, sıcaktan ve soğuktan kendini koruyacak barınaklar yapıp vahşi hayvanlardan uzaklaşabilen “insan” için kendi dünyası artık büyük ölçüde kontrol altındadır.
Bundan dolayı da insan, temel ihtiyaçlarını gidermenin ötesindeki faaliyetlerle kendini gösterir.
Yani “medeniyet yapar”!
Medeniyet ile insanlar, artık kendilerini geri kalan tek tehlikeye, kural tanımayan insanlara karşı korumaya başlamışlardır.
Medeniyeti var eden, kuralsız yani yıkıcı insanların her zaman azınlıkta kalacaklarına dair zımni mutabakattır.
Eğer hayatımızın korunmasının mutlak bir hak olduğuna dair bir mutabakata varamasaydık barınacak evlerimizi inşa edemez, alış veriş yapamaz, aile kuramazdık.
Kısaca insan olamazdık.
Eğer insan olarak var isek bu hem kuralsızlığın hem sahip olmanın aynı anda var olamayacağını bilmemizdendir.
Günlük hayattan bütün kötü örneklere rağmen canımızın istediği yere gidebileceğimize dair o “kendiliğinden” güven tamamen insanların “âdil” sayılacak davranışlar hakkındaki iradî mutabakatına dayanır. Bu mutabakat toplumun bir araya yığılıp oyladığı bir şey değildir.
Bu mutabakat, “zarar vermemek için gösterilen ferdî iradelerin” ortaya çıkardığı sonuçtur ki bu “ahlâk” dediğimiz şeyin ta kendisidir.
Görüldüğü gibi insanda, hayvanlardaki varoluşsal korku medeniyetle beraber yok olmuştur. Medeniyet ile, yani beraber yaşamak iradesi ile insanlar, “korkuyu” doğal refleksler sahalarından uzaklaştırmışlar, hayatın korkulacak bir şey olmadığı bilincini elde etmişlerdir.
Bundan dolayı da “kendini ifade etmek”, özünde insan için bir korku kaynağı değildir, olmamalıdır. Çünkü kendini ifade etmek “varoluşunu” ilân etmektir.
Çünkü “varoluş” insan tabiatını, tabiatın diğer unsurlarından kesin şekilde ayıran duvardır.
Çünkü insan için varoluş “tehlikeden uzak kalmanın, “ hayatta kalabilmenin” ötesinde geçmiştir. Çünkü insan, var olabilmek için var olduğunu idrak etmek zorunda olan tek canlıdır!
Bundan dolayıdır ki kendisini “kapatamaz”.
İnsanın kendini kapatması, var olduğunu başkalarına göstermekten çekinmesi, kendi toplumunu, kendi varlığına, tabiatın diğer unsurları gibi tahdit olarak görmesi anlamına gelir.
Bu, güçlünün zayıfı, büyüğün küçüğü yediği hayvanî şartların kabulü anlamına gelir.
Bu, kendi hayatını tehdit altında görmenin ev aynı zamanda da başkalarının hayatı için de bizatihi bir tehdit olmanın itirafıdır.
Yani hayvanlaşmanın itirafıdır!
Bir toplumda, kuralları tanımayanlardan duyulan korku, hayatı yönlendirmeye başlamışsa, o toplum insanlıktan çıkmak üzeredir. Çünkü insanoğlu için iki tercih vardır: Medeniyet veya ölüm!
Medeniyet, insanoğlunun dünyada tek varoluş biçimidir.
Ve medeniyet, sözün kuvvete galebe çalması demektir. İknânın zorbalığa, mantığın hiçliğe, eserin reflekse galebe çalması demektir. Kısaca bilincin, hayvanlığa galebe çalması demektir.
İşte “terör” denen eylemi insanlık dışı yapan şey de budur.
Şiddeti, yani hayat hakkını tehdit etmeyi bir “dil olarak” kabul ettirmeye çalışanlar, kafalarımızdaki kelimeleri söküp yerine biçimsiz bir korkuyu yerleştirmeye çalışmaktadırlar.
Varoluşumuzdaki temel güven duygusunun yerine korkuyu getirmeye uğraşmaktadırlar. Onlar herhangi bir davanı haklı savunucusu veya kahramanı değildirler. Onlar insanlığı “korku” vasıtasıyla kendi sürülerine benzetmeye çalışan hayvanlardır.
“Kahramanlık”, “özgürlük”, “ hak” gibi kavramlar insanla ve insandan dolayı var olan kavramlardır. Bunlar, varlığını “sözle” ortaya koyan ve sözün, varoluşunun biricik gerçekliği olduğunu fark edebilen canlının, insanın değerleridir. Bunlar elde edilmek ve korunmak istenen varlıklar oldukları ve sadece insanlar için böyle oldukları için “değer” diye adlandırılan kavramlardır.
Bu yüzdendir ki diğer insanlara karşı kaba güç kullanımını başlatanlar, verdikleri zarara göre haklarını kaybeder, kınanır veya yok edilirler.
İnsanlığın Hitler ve Stalin’le beraber yürütülememesinin sebebi sözün ve şiddetin/korkunun aynı anda bulunamamasındandır.
İnsanın “açık olması” bu yüzden “normaldir”!
İnsanın açık olması, çevresindekilerden emin olması ve kendisinin de bir tehdit olmadığını göstermesidir.
Aksi davranış ise söze güvenmemek, yalanla var olunabileceğini sanmak ve yalanla anlamsızlaştırılan dilin yerine korkunun/ şiddetin geçmesine izin vermek demektir.
Terörün hayatımızı zindan etmesini istemiyorsak şunu bilmeliyiz ki söz hakkını hayat ya söze veya teröre bırakmak dışında bir seçeneğimiz yoktur. Terörün, bizi var eden ifade imkânlarını kullanmasına, bizim değerlerimizden bahsetmesine izin verdiğimiz takdirde bize kalacak tek şey susmak, ve terör mezbahasında yok edilmeyi beklemek olacaktır.
Etnik Siyasetin Meşruiyet Sınırı Açısından Kürt Etnikçiliğine Bakış III

Kürt etnikçi siyaseti iki ayak üzerinde durmaktadır: Irk ve dil farklılığı…
Irkî farklılığı takip edilebilir aile ilişkilerine, dil farklılığını da maddi unsurlarla ortaya koyarak “Türk olmadığını” dolayısıyla da Türk varlığının egemenliğini ve belirleyiciliğini tanımadığını söylemektedir. Federasyondan, konfederasyona ve bağımsızlığa kadar bütün söylemlerinin temelinde Türk millî egemenliğine yani belirleyiciliğine isyan vardır.
Memleketimizde şüphesiz Kürtçe ifade hürriyetine yönelik haksız kısıtlamalar getirilmiştir. Çoğunluğun temel haklar hususundaki duyarlılığının çok daha fazla olması mecburiyetinden dolayı bu tip kısıtlamaları, iki yüzyıldır devam eden etnik ırkçı isyanlara rağmen hoş görmek mümkün değildir.
Mesele şudur ki bir ülkede devletin sürdürmesi gereken asgari işleri yürütürken gözetmesi gereken usulleri belirleyen, o ülkenin millî egemendir. Bir ülkede tek bir hukuk ve tek bir emniyet sağlayıcı olacaksa, bunu sağlayan da tek bir millî egemen vardır.
Bundan dolayıdır ki ülkeler tek bir bayrak, tek bir dil ve tek bir milletle anılırlar.
Türkiye’de etnik ırkçı siyasetçiler, kendilerine tek bir millî egemenlik altında sağlanan hukuk ve özgürlükler ortamının imkânlarını kullanarak bu tekliğe karşı isyan etmektedirler. Türkiye’de hukuk birliğinin yarattığı imtiyazsızlık ortamının yaratıcısı, Türk Milletidir. Türk Milleti kendi bağımsızlığıyla yarattığı bu hukuk ortamından yararlanan herkesin ortak adıdır. Kaldı ki bu ad Türkiye’ye has da değildir. Bu birlik tarihin bile çok öncesinde kurulmuş büyük ve kapsayıcı bir birliktir.
Bu birliğe ırkı ve dili bahane ederek karşı çıkmak aklı da hukuku da inkâr etmektir.
Ülkemizde etnikçi Kürt siyasetinin ırkçılığı, genetik aynılığı soyut bir kural birliğinin önünde saymasındandır. Bu kaçınılmazdır çünkü Kürt etnik ırkçılığı ilk isyanından bu yana izolasyon, kapalı toplumu sürdüren aşiretçilik üzerinde yürütülmüştür. Kürt’ler aşirete dayanan kapalı toplumculukları, kurala dayanmak bilincini geliştirememeleri, belli bir coğrafî dağılımın ötesinde var olamamaları yüzünden milletleşememişler, kültürel açıdan sınırlı, ırken de fazlasıyla homojen kalmışlardır.
Kürt etnik ırkçı siyaseti, Kürt’lerin kendi içine kapanma, aşiretçilik, iş bölümünde yetersizlik gibi konularda açılmalarını sağlamak yerine, millî egemen çoğunlukla iletişimini ırkçı temelde kesmeye yönelmiştir. Bu ayrışmayı da ırkçı davranışının kaçınılmaz sonucu olan şiddet vasıtasıyla sürdürmeye çalışmıştır.
Kürt etnikçi siyaseti her ne kadar Kürt’lerin bir “ulus” olduğunu söylemekteyse de onu, ırka ve lisana bağlı tanımlamasıyla zımnen bir etnik gruba indirgemektedir. Kürt’lerin kurala değil de aile birliğine dayalı yalıtılmış aşiret yapılarından dolayı gerçekleştiremedikleri uluslaşmayı, bürokratik bir otarşiyle gerçekleştirmek hayali, sosyolojiye aykırıdır. Milletleşmelerin büyük ölçüde tamamlandığı, millî devletlerin hemen hemen son şekillerini aldıkları bir devirde, elde silâhla hukuk birliğine karşı ırkçı ayaklanmalar çıkarmanın hümanizmde de hukukta da bir yeri yoktur.
Kürt etnikçi siyaseti, basitçe halledilebilecek bir ifade hürriyeti kısıtlaması sorununu, ırkçı bir isyan ile çözmeye kalkmış, tabiri caizse çekiçle yumurta kırmaya kalkmıştır. Bu yolla, bir vatan ve hukuk birliği içinde kalınarak çözülmesi gereken bir sorunda meşruiyet sınırını ihlal etmiştir.
Hukuka dayalı soyut bir ad olan Türk’e ırkçı temelde karşı çıkarak kendi kimliğini bu şekilde savunmak ifade hürriyeti içinde değerlendirilemez. Çünkü bu ırka dayanmayan bir hukuk birliğinin haklar takımını kötüye kullanmaktır.
Kaldı ki bunun ötesinde Türk millî egemenliğine açıkça isyan eden bir terör örgütüne meşruiyet izafe etmek de Türk vatandaşlığıyla bağdaşmayan, doğrudan “ihanet” kapsamına giren bir davranmıştır.
Kısacası Türkiye’de Kürt etnikçi siyaseti, ırkçılığı ve şiddeti benimsemesiyle meşru etnik siyaset yetkisini kaybetmiştir. Irkçı ve terörist bir örgütlenmenin “parti” sıfatıyla haklar ve özgürlükler ortamını kullanmasına müsaade edilmesi, yalnızca ırkçılığın ve şiddet yoluyla imtiyaz elde edilebileceği algınsının yerleşmesine yol açacaktır. Ülkemizde liberal demokrasinin yerleşmesi, hukuk devleti idealinin gerçekleşmesi, isteniyorsa etnik ırkçılığa dayalı imtiyaz taleplerinin dile getirilmesi yasaklanmalı ve hukuk sağlayıcı millî egemenliğimizin bölünmesine izin verilmemelidir.
BİTTİ
22 Temmuz 2010 Perşembe
Etnik Siyasetin Meşruiyet Sınırı Açısından Kürt Etnikçiliğine Bakış II

Bir ülkedeki devlet kurucusu millî çoğunluğun yanında, nüfus açısından az sayıda, uzlaşmaz bir kültürel farklılıklarla kendini belli eden, ülkede belli bir coğrafyaya büyük ölçüde bağlı, kültürel farklılıklardaki uzlaşmazlıklar yüzünden, egemen millî unsurla soy bağı kurmamış veya çok az kurmuş topluluklar, “etnik” olarak nitelenebilir.
Bir topluluğun “etnik” sayılması, onun bir hukuk devleti açısından farklı sayılmasını gerektirmez.
Bir devlet, çoğunlukça belirlenen ve çoğunluğun uyduğu her türlü kural ve sınırlamayı gözeterek, çoğunluk için geçerli olan hakların azlıklar içinde geçerliliğini gözetir, korur.
Bir çoğunlukça belirlenen derken kastımız, temel haklara riayet hususunda sağlanan çoğunluk mutabakatıdır yani devletin rızaya dayalı temellendirilmesidir. Yoksa çoğunluğun her türlü keyfî karar için tanrısal bir yetkiyi haiz olduğu değildir.
Dikkat edilirse devletin meşru temellendirilmesinde kurucu bir çoğunluktan bahsetmekteyiz. Hukuk kurallarının evrenselliğine rağmen bu kuralların uygulanması için kendi aralarında mutabık kalan “çoğunluklar” “evrensel” değildir. Yani kimliksiz, nötr, geleneksiz, renksiz insan yığınları değildirler. Bir arada yaşamak iradesini, üzerinde mutabık kalınacak genel kurallara dayandırmış bu büyük toplumlar, milletlerdir/uluslardır.
Dolayısıyla bir meşru devlette hukuk birliğini sağlamanın temelinde o hukuk birliğini sağlamak iradesini gösteren bir milletin varlığını tanımak yatar. Millî bir çoğunluğa dayanmaksızın ve neredeyse tamamı siyasî güç mücadelelerince kurulmuş harita devletlerinde “belirleyicilik” sorunun çıkmasının sebebi budur.
Bu durumda, bir ülkede “vatandaşlığın” yani hukuk birliğinden kaynaklanan hak müdafaası hürriyetinin, müessesesinin var olabilmesi için o hukuk birliğini sağlayan ve koruyan “kimliğin” tanınması kaçınılmazdır. Zaten bağımsızlığın ve daha da önemlisi egemenliğin gerçek manası budur.
Bundan dolayıdır ki bir devlet bütün vatandaşlarını, kendini kuran ve kendi kimliğiyle şekillendiren çoğunluğun adıyla tanır. Bu, hem haklar ve hem sorumluklar açısından, ülke vatandaşlarının hepsinin aynı şekilde gözetileceğinin ifadesidir. Bundan dolayıdır ki bir millî devlet veya moda tabirler “ulus devlet” vatandaşlığı egemen milletin adı üzerinden tanımlar. Bunun yanında siyaset yoluyla devleti yönlendirmek hususunda da gene aynı bağımsızlık ve egemenlik ölçüleriyle bütün vatandaşları yetkili kılar. Devletin, vatandaşlarını bir kimlikle” tanıması, devletin vatandaşlarına bir dayatmasından değil, devleti, bir araya gelerek kurmuş olan milletleşmiş toplumun “kimlik birliği” yönünden irade göstermesinden dolayıdır.
Bu yüzdendir ki hiç kimse kendi temel haklarını, bir ülkenin kurucu millî çoğunluğunu reddetmek veya onun hukuk koruyucu ve emniyet sağlayıcı tekelini yok etmek için kullanamaz.
Bu durumda “etnik grupların” siyaset mekanizmasına girişleri” imkânsızlaşmış mıdır?
Elbette böyle bir durum yoktur. Çünkü kendini “farklı” hisseden gruplar daima olacaktır. Mesele şu ki bu farklılık hissi tek başına hukukî ve siyasî bir “kaynak” teşkil etmez.
Temel hakları açısından çoğunluktan farkı olmayan bir azlık grubunun “farklılık hissi” ancak farklılık hissinin özgürce ifade edilmesini istemekle sınırlıdır.
Temel hakları açısından kısıtlanan, çokluktan bariz şekilde ayrılan gruplar içinse ihlal edilen hakların niteliğine göre karşı çıkma hakkı söz konusudur. Bir insanın hayatını tehdit ettiğinizde, onu öldürmeğe teşebbüs ettiğinizde size şiddet göstermesine şaşmamalısınız.
O halde temel haklar konusundaki resmî ve ciddi bir ayrıma tabi tutulmayan “etnik” grupların isyan etmek ve kurucu çoğunluğu inkâr etmek gibi bir hakları olamaz.
Tadil edilebilir bir devlet içinde etnik siyasetçiler yalnızca, kendi gruplarındaki bireylerin temel haklarının gözetilmesi konusunda uyarıcı olarak görev yapabilirler. Bunun dışında bir ülkeye “anadil”, devletin işleyişi, eğitim vs. konularda kendi farklılıklarını dayatmaya hakları yoktur. Çünkü bu vb konularda zaten kurucu millî çoğunluk belirleyici olmak hakkını yani bağımsızlığını dünyaya tanıtmış ve tek meşru belirleyici haline gelmiştir.
Bundan ayrı olmak üzere “demokrasi” tanımı gereği “çoğunluğun barışçı yönetimidir.” Demokrasi ile yönetilen bir memlekette o ülkenin millî kurucu çoğunluğunun belirleyici olması zaten demokrasinin de gereğidir.
Temel hakların tanınması dışında hiçbir grubun ırkî, lisanî vs farklılıklara “ayrıca” hak tanınmasını istemeye bu sebepten hakkı yoktur!
Temel hakların korunmasının kontrolü dışındaki her türlü “etnik” talep millî çoğunluğun egemenlik hakkına müdahaledir, isyandır. Bundan dolayı da egemenin sağladığı hukuk birliğine isyan ile gayrı meşrudur.
Gelelim Türkiye’deki Kürt etnikçi siyasetinin, etnik siyaset için çizdiğimiz meşruiyet sınırlarına ne kadar riayet ettiğine…
Türkiye’de Kürtler, iki yüzyıldır süren sayısız isyanla her ne kadar Türk varlığına karşı gelmiş olsa da gerek din kardeşliği gerekse derin tarihi benzerliklerden dolayı asla Türk çoğunluk için “etnik” bir grup sayılmamışlardır. Aksine, ırkî mülâhazaları çoktan aşmış, derin bir tarihî kökü ve hukuk beraberliği ile temayüz eden Türk varlığının hep bir parçası sayılmışlardır.
Yani etnik grupların sahip olduğu “uzlaşmaz kültürel farklar” Kürtler için söz konusu değildir.
Bundan dolayıdır ki özellikle Anadolu coğrafyasında geniş bir dağılım göstermişlerdir. Şüphesiz bazıları, isyan eden aşiretlerin dağıtılmasının gönüllü bir dağılım olmadığından bahsedecektir ama egemen bir milletin meşru devletine karşı isyanın cevapsız kalmasını beklemek herhalde hukukla bağdaşamaz.
Kaldı ki dağıtılan aşiretlerin batıdaki yerleşimleri toplumsal açıdan bir sorun teşkil etmemiş, ırk gözetmeyen ve son derece geniş karınlı Türk çoğunluk içinde Kürt’ler kadim kardeşlerimiz olarak rahatlıkla iş kurmuş, yerleşmiş ve tahsil görmüşlerdir.
İki yüz yıllık tahriklere rağmen Türk varlığı Kürt kardeşlerinin hukuk açısından ayrı bir yere konmasını aklına dahi getirmemiştir ve getirmeyecektir de. Bu memleketin mahkemeleri bütün davaları “Türk Milleti” adına çözerken kimseyi bu millî bütünlüğün dışında saymamıştır.
Türk Milleti adına yürütülen adalet, Türk diye ayrı bir ırk tanımaz ve bu ırka da imtiyaz tanımazken yani “Türk olmanın” hiç kimseye fazladan bir hak vermediği bir memlekette “Türk olmamaktan” dolayı hak talep etmek bir hak arama şekli olamaz.
(Devam edecek)
Türkiye’de Anlam Kaybı ve Etnik Terör

Bu ciddi bir akıl tutulması. Bu ciddi bir bilinçsizlik hali.
Bu ciddi bir değersizlik hali… Yani elde etmek ve korumak istediğimiz hiçbir şeyin olmaması hali…
Sanki sağ ve sol, öne ve arka, aşağı ve yukarı yokmuş ve biz sıvılaşmış bir evrende sıvılaşmaktayız, diğer her şey gibi.
Sanki iyi ve kötü, doğru ve yanlış yalnızca birer sıvılaşmış kelime ve aslında bilinçlerimiz de eriyip gitmekteler.
“Ülke”, “vatan” yalnızca birer yol levhasından ibaret. Kapıkule’de bizi karşılayan ama içeriği olmayan bir toprak parçası.
Bu sıvılaşma beynimizi öyle tahrip etmiş ki artık anlamları bile umursamıyoruz.
Anlamları umursamayınca katiller, mütecavizleri, hainleri, satılmışları da göremez oluyoruz.
Çünkü bu sıvılaşma ihanet edilecek hiçbir değer de bırakmıyor elimizde.
Beyinsiz birer empati yumağı haline getirmeye çalışıyoruz birbirimizi.
Beyinsiz birer empati yumağı haline getirmeye çalışıyoruz birbirimizi.
“Dağdakiler de bizim!”, “ Gerilla ölmesin, analar ağlamasın!” diyen biziz!
Ne dediğimizi fark etmeden, bir anlamını bizi nerelere sürükleyeceğini idrak edemeden.
Biz kelimeleri anlamsız göstergeler sanıyoruz artık. Dolayısıyla “katil” dendiğinde sadece birilerinin diğerlerine yakıştırdığı ama özünde anlam taşımayan, onu üzerinde taşıyan adamla da bir ilgisi olmayan bir isim sanıyoruz.
Ne dediğimizi fark etmeden, bir anlamını bizi nerelere sürükleyeceğini idrak edemeden.
Biz kelimeleri anlamsız göstergeler sanıyoruz artık. Dolayısıyla “katil” dendiğinde sadece birilerinin diğerlerine yakıştırdığı ama özünde anlam taşımayan, onu üzerinde taşıyan adamla da bir ilgisi olmayan bir isim sanıyoruz.
Çünkü ne katille ilgili bir anlam takımımız var, ne de vatanla ilgili. Hastalıklı bir takım “düşünürler” “ vatanı en büyük kötülüklerin kaynağı” saydığı diye vatan kelimesinden korkan, onu yok sayınca iyileşeceğimizi sanan, beyinsiz bir kitleye döndük.
Katile neden katil denir hiçbir fikrimiz yok!
Çünkü gerçeklerle kelimeler arasındaki bağa inanmıyoruz artık.
Gerçekleri isimlendirmeden anlamaya çalışırken isimleri anlamsızlaştırıyoruz.
Vatanın anlamını bilincimizden silmeyi hümanizm sayarken onun ilişkili olduğu olumsuz anlamları da sildiğimizi göremiyoruz.
Çünkü meselâ vatan yoksa vatana ihanet de yoktur. Çünkü eğer vatan yoksa “egemenlik/ hâkimiyet” de yoktur, buna bağlı olarak “düşman” da yoktur! Çünkü eğer vatan yoksa “şehadet” de yoktur, şehit yoksa terörist de yoktur. Vatan yoksa “millet” de yoktur, millet yoksa, komşu da yoktur, diplomasi de yoktur, hasım da yoktur!
Bu nörotik, bu hastalıklı hümanizmle anlamları sakatlayıp yok ederken gerçekleri de yok ettiğimizi sanıyoruz.
Belki vatanı yok ediyoruz zihinlerimizde “düşmanla” beraber ama düşman olduğu yerde duruyor. Şehidi yok sayınca öfkemizin yok olacağını sanıyoruz ama terörist her gün katliam yapıyor. Milleti yok sayınca herkesle aynılaşıyoruz sanıyoruz ama sınırlar oldukları yerde duruyor. “Herkesle sıfır problem” deyince problemler yok oluyor sanıyoruz ama bizden yok olan şeyleri fark edemiyoruz.
Anlam kaybı, kavramları ve olguları anlamamızı sağlayan sınırları ortanda kaldırıyor. Her şeyi birbirinin içine geçen ama asla tam göremediğimiz, algılayamadığımız koskoca bir bulanık kitle haline getiriyor.
Tam bir tarafı anlamak üzereyken sıvılaşmış anlamlar, birbirlerinin üzerinden akıyor ve bizi tanımsız bırakıyor. Artık ailemizi tehdit ederek siyaset yaptıklarını iddia edenlerin çelişkilerini göremiyoruz. Çünkü korku yaratarak kabul ettirmekle, ikna etmeye dayalı siyaset eylemi arasındaki farkları ortadan kaldırmış oluyoruz.
Çünkü artık kendi ailesini taciz eden, çocuklara tecavüz eden, karılarının, kızlarının intiharına sebep olan, ailesini, aşiretinin keyfi kararıyla köpek gibi öldüren, inekleri, sahipleriyle beraber katleden adamı niteleyecek hiçbir kelime kalmamıştır.
Kelimelerin arasındaki sınırları kaldırmakla sebep olduğumuz şey, hayatla ölüm arasındaki sınırı kaldırmak, katilin ve mütecavizin, anlam sahasını işgal etmesine izin vermektir.
Biz kelimeleri yok sayarak onların anlamlarını, yani zihnî sınırlayıcılıklarını ortadan kaldırıyor ve katillerden, mütecavizlerden, teröristlerden bunu anlamalarını, durmalarını bekliyoruz. Ama zaten onların yapmak istedikleri de bu.
Diyalektik materyalizmi bir maymuncuk gibi kullanan ve Marksist şiddeti kafalarımıza kabul ettirmek için kelimeleri keyiflerince sarf eden etnik ırkçılar, önce vatanımızı kafamızdan silip sonra kendi hayatımıza ve anlam dağarcığımıza bizi düşman ederek bizi zihnen yok ediyorlar.
Bundan sonrası kolaydır. Vatan, millet, bayrak gibi kelimelerin anlam ilişkilerini reddeden, hatta bunları insanlığın düşmanı sayan bir zihin için evini kimin işgal ettiğinin bir önemi yoktur. Böyle bir zihin yaşamak arzusunu kaybetmiştir. Onu yok etmek için tüfeği doğrultup nişan almanıza gerek yoktur. O zaten tüfeğin namlusunu, kendi şakağına kendisi dayayacaktır.
Bundan sonrası kolaydır. Vatan, millet, bayrak gibi kelimelerin anlam ilişkilerini reddeden, hatta bunları insanlığın düşmanı sayan bir zihin için evini kimin işgal ettiğinin bir önemi yoktur. Böyle bir zihin yaşamak arzusunu kaybetmiştir. Onu yok etmek için tüfeği doğrultup nişan almanıza gerek yoktur. O zaten tüfeğin namlusunu, kendi şakağına kendisi dayayacaktır.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Etnik Siyasetin Meşruiyet Sınırı Açısından Kürt Etnikçiliğine Bakış I

Görünenler üzerinden hareketle kabaca “etnik” sıfatının anlamını kavramaya çalışalım.
Etnik diye nitelenebilecek gruplar için genellikle “ırk” üzerinden bir farklılaştırmaya gidiliyor, görebildiğimiz kadarıyla. Yani etnik sıfatı artık doğrudan ırk farklılığını dile getirmek için kullanılıyor.
Etnik diye nitelenebilecek gruplar için genellikle “ırk” üzerinden bir farklılaştırmaya gidiliyor, görebildiğimiz kadarıyla. Yani etnik sıfatı artık doğrudan ırk farklılığını dile getirmek için kullanılıyor.
Irk kelimesinin insanî meselelerde hele de üstünlük tartışması açmakta kullanılmasının ahlâksızlığı da ortada…
Buna rağmen dünyada hâlâ belli bir coğrafyada neredeyse kendisini dünyadan yalıtmış halde yaşayan, diğer topluluklarla pek fazla karışmayan, karışmamaya da özen gösteren topluluklar yok mu? Elbette var. Bu durum genetik aynılığı sürdürmeye yarıyor mu? Evet.
Ayrıca bu tip “yalıtılmış” topluluklarda geleneklere bağlılık diğer topluluklardan daha sıkı bir şekilde devam ediyor mu? Buna da evet…
Buraya kadar ortaya koyduğumuz bir takım gerçekler kabaca “etnik” denen grupların eşkalini bize gösteriyor.
Etniklikle ilgili bir başka unsur, “etnik” denen grubun, içinde yaşadığı çoğunlukla “uzlaşmaz” bir far göstermesidir. Bu unsur önemlidir, çünkü azlık/çokluk ilişkilerinin seviyesini belirler.
Bir başka ve siyasî sonuçları açısından önemli husus da azlık grubun, içinde yaşadığı toplumun egemenlik sınırları dışında yaşayan egemen bir başka çoğunluğun parçası olup olmadığıdır. Bu noktada azlıkları birbirinden ayırt etmemiz için önemlidir.
Bu tanımları veya farkları ortaya koymak, azlıkları birbirinden ayırt etmek ve siyasî faaliyetler içindeki yerlerini anlamak açısından hayatîdir.
Ortaya koyduğumuz kıstaslara göre bir memlekette, demokrasi sınırları içinde yapılabilecek meşru siyaseti tanımlamaya başlayabiliriz. Zira siyaset, taleplerin, devlet yönetimini etkilemesi için yürütülen resmî ve meşru bir faaliyettir. Bu açıdan siyaset, “devlete kendini ifade etmek” veya ifadenin etkenliğini sağlamak, onu hayata geçirmek faaliyetidir. Bu açıdan da ifade hürriyetinin sınırlarıyla kayıtlı bir faaliyet sahasıdır.
İfade hürriyeti temel bir haktır. Yani maliyeti başkasına yüklenmeksizin, doğuştan getirilen, hayat ve mülkiyet haklarıyla beraber dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez en temel menfaatlerdendir.
Bunun bir hak olması, kişinin/ferdin, bu hakkın kullanımından dolayı taşıdığı sorumluluk dışında, hiçbir keyfî sınırlamaya tabi tutulamayacağı anlamına gelir.
İfade hürriyetinin önemi, “farklı” hissedenlerin, var olduklarını, varoluşsal temel menfaatlerinin dokunulmaz olduğunu, diğer herkese hatırlatabilmelerinden gelir.
Bu farklılık hissi, her konuda ortaya çıkabilir.
O halde sorulması gereken soru şudur: Bir farklılık hissinin “devlete kendini ifade etmek” veya ifadenin etkenliğini sağlamak anlamında ifadesi nasıl olmalıdır?
Bu sorunun cevabı yukarıda siyasetin sınırlarını belirtirken kısmen verilmiştir.
Siyasetin ifade hürriyetinin sınırları içinde meşru olması demek farklılık hislerinin izharı ve bununla ilgili “taleplerin de” aynı sınırlamaya tabi olduğu anlamına gelir.
O halde ifade hürriyetinin sınırları nelerdir?
Aslında ifade hürriyeti hakkının sınırları diğer iki temel hakla olan ilişkisinin de belirleyicisidir.
İfade hürriyeti:
1- Başkalarıyla mülkiyet ilişkilerimizi belirleyen her türlü sözleşmede beyanın doğruluğu
2- Başkalarıyla olan toplumsal ilişkilerde hayat hakkını tehdit eden şiddet ve zor kullanımı ve tehdit unsurlarını içermemek
Kayıtlarıyla sınırlanmıştır.
İfade hürriyeti:
1- Başkalarıyla mülkiyet ilişkilerimizi belirleyen her türlü sözleşmede beyanın doğruluğu
2- Başkalarıyla olan toplumsal ilişkilerde hayat hakkını tehdit eden şiddet ve zor kullanımı ve tehdit unsurlarını içermemek
Kayıtlarıyla sınırlanmıştır.
Bunun yanı sıra, elbette herhangi bir menfaatin “hak” sayılabilmesi için geçerli olan “maliyetsizlik” unsuru da ifade hürriyetinin “varoluşsal” sınırı olarak hatırlanmalıdır.
Maliyetsizlik unsuru, bir menfaatin varlığının bir başkasına bir maliyet yüklememesi durumudur.
Bir hukuk devletinde, başta devlet olmak üzere her makam ve örgütlenme, ferdin temel haklarına kesin bir saygı gösterir. Hukuk devletinde “zor kullanmayı” asla devlet başlatamaz! Devlet ancak temin ettiği hukuk biriliği ve emniyet düzenine karşı girişilen şiddet eylemlerini ve kendi kurucu millî unsuru içindeki ferdî husumetleri gidermek için şiddete başvurabilir.
Dolayısıyla, vatandaşların kendi rızalarıyla var ettikleri zor kullanıcı tekelin varoluşu, vatandaşların şiddet kullanımıyla ilgili sınırlarda mutabık kalmalarındandır. Dolayısıyla da bir memlekette “devlet” dışında bir başka zor kullanma makamına izin verilemez.
Bu makamın, yani devletin meşruiyeti, bir ülkede “herkes için ve her zaman” geçerli kuralları gözetecek, herkesin her zaman kendi gözetiminde tutabileceği, denetleyebileceği tek zor kullanıcı olmasındandır. Bu yüzdendir ki hukuk devletinden uzaklaşıldıkça devlet meşruiyetini kaybeder.
Şu halde, kendini “etnik bir grup” olarak hisseden toplulukların, bir hukuk devletinde, kendilerini siyaset sahasında ifade etmelerini anlamlı kılan sınırlar nelerdir?
Şu halde, kendini “etnik bir grup” olarak hisseden toplulukların, bir hukuk devletinde, kendilerini siyaset sahasında ifade etmelerini anlamlı kılan sınırlar nelerdir?
Bir hukuk devleti tanımı gereği, bir ülkede “herkes için ve her zaman geçerli” olan kuralların işlemesini temin ettiğinde hiç kimse için hiçbir sorun yoktur.
Ne zaman ki devlet, kuralların işletilmesinde bazı toplulukları/ azlıkları veya çoğunluğu kayırmaya başlar ve bunların sorumluluklarını görmezden gelirse, sorun o zaman ortaya çıkar.
Bu akıl yürütmemize “gerçekten hukuk devleti diye bir şeyin olmadığı” savıyla karşı gelecekler için daha gerçekçi bir tanım olan “tadil edilebilir devlet” tabiri ile cevap verebiliriz. Nitekim tadil edilebilir devlet, hukuk devleti idealine doğru toplumun her bir birimince yani bireylerce yönlendirilebilen, her bir ferdin meşru hak müdafaasının, devlet işleyişinde müteessir emsal teşkil edebildiği devlettir.
Bu durumda, daha önce kaba hatlarıyla ortaya koyduğumuz etnikliği şimdi biraz daha netleştirebiliriz.
“Etniklik” bir ırki farktan ziyade bir toplumsal görecelik durumudur. Bütün bunlara rağmen toplumsal yalıtımdan dolayı takip edilebilir soy ilişkileriyle meydana çıkan ırkî farklılık da söz konusu olabilir.
(Devam edecek)
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Etnik Irkçılığın Vahşet Tasarısına Kısa Bir Bakış

“Bu arada malum KCK yapılanmasının sözleşmesinde ise şunlar yazılı: “Kürt halkının demokratik konfederasyon ilkeleri temelinde birliğini esas almak, bölge halklarıyla eşitlik ve kardeşlik temelinde Demokratik Toplumcu Orta Doğu Konfederasyonunu geliştirmek, küresel emperyalizme karşı halkların Küresel Demokrasi Kongresi’nin yaratılması temelinde mücadele ederek sömürüsüz, baskısız, adil bir küresel sistem yaratmak”.
Yeniçağ yazarlarından Özcan YENİÇERİ’nin bugünkü yazısından bir bölümü aktardım.
Etnik terör örgütünün şehir yapılanmasının kuruluş amacını özetleyen uzun ve bir o kadar Marksist anlamsızlıkla dolu bu cümle incelenmeye değer.
Cümle “Kürt halkı” ifadesi ile başlıyor. Nedir Kürt halkı, kimdir? Buradaki “halk” kelimesi sosyolojik olarak hiçbir anlam ifade etmiyor. Zira ne farklı bir kavimler birleşimine, ne farklı bir kavme ne de farklı bir ırka gönderme yapıyor. Kısacası Kürt halkı dendiğinde kafamızda ne gibi bir kavram oluşması gerektiğini bize gösteremiyor.
Burada “halk” kelimesinin kullanılışı, “millet” kelimesini görmezden gelmek çabasından başka bir şey değil. Sosyolojik tekamül, çeşitlenme ve medenileşme süreçlerinin hepsini göz ardı ederek bir sosyolojik ismi (Kürt) bir yarı ekonomik terimle bağdaştırma çabası…
Marksistlerin bütün muhtemel aksi beyanlarına rağmen “halk” kelimesi toplumun bir tabakasını ifade eder. “Sınıf” terimi açıklayıcılığını yitirmiş, yanlışlığı artık ayan beyan bir terim olduğundan kullanımı da yanlış olacaktır.
“Halk” terimi, toplumun çoğunluğunu oluşturan orta ve alt gelir düzeyleri için kullanılır. Cevaplayıcılık, açıklayıcılık açısından, bu terimin tek kullanım şekli budur. Bunun dışında bu terimin, kültürel, etnik/ırkî hiçbir açıklayıcılığı yoktur.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Marksist millet düşmanlığının, sosyolojik otosansüründen geçebilmiş tek kelimedir, “Halk”…
Dolayısıyla “Kürt halkı” dendiğinde Kürt “milletinin” mi, Kürt, “kavminin” mi, Kürt kabilelerinin mi, yoksa Kürt kavmi içindeki bir sosyal tabakaya mı işaret edildiği anlaşılamamaktadır.
Ayrıca şurası da unutulmaktadır ki “Kürt halkı” denen kitlenin oluşma şekli belirtilmemektedir. Kürt halkı hukuk temelli oluşmuş bir beraberlik midir, ırki kökenini aile bağlarına dayalı takip eden bir klan/ kabile midir, belli değildir.
Gelelim bundan sonraki ifadeye…
“demokratik konfederasyon ilkeleri temelinde birliğini esas almak” Hangi demokrasi ve kiminle konfederasyon? Burada da demokrasi kelimesinin Marksist algılanışı devreye girmektedir. Bahsedilen şey bildiğimiz “liberal demokrasi” değildir. Çünkü hiçbir liberal demokrasi, oy gruplarına bağlı bölünmeleri meşru saymaz. Demokrasi, belli bir yüzdeye ulaşmış her oy grubunun, kendini çoğunluktan ayırabilmek hakkının olduğu gibi bir saçmalığı kabul etmek değildir. Dolayısıyla sırf bir ad ve nüfus taşıyor diye her kabilenin, her aşiretin her kavmin ayrı bir devlet kurması hakkının var olduğunu söylemeye demokrasi denmez. Çünkü böyle bir “hakkın” kimden alınacağı, böyle bir “hakkın” kime ödetileceği sorusu, Marksist diyalektik canbazlığın dahi altından kalkamayacağı bir sorudur.
İfadenin içinde “konfederasyon” terimi geçiyor. Yani gayet gevşek ve bağımsızlığın bir adım berisindeki bir beraberlikten bahsediliyor. Konfederasyonlar aslında “bağımsızların” birliğidir ve özünde hiçbir bağlayıcılık da taşımazlar. Peki bu konfederasyon kiminle kurulacaktır? Yazarın yazısında daha sonraki cümlelerde belirtilen ama buraya aktarmadığımız Ortadoğu ülkeleriyle…
Etnik terör örgütü bu konfederasyon için bölge ülkelerinin rızasını gözetmiyor. Bir kısmı büyük devletlerin çizdikleri harita devletleri olmasına rağmen, meselâ Türkiye Cumhuriyeti gibi bir millî devletin millî iradesini hiçe sayabiliyor. Türk Milleti’nin kendi devletinin şekli üzerindeki tasarrufunu çiğneyebileceğini sanıyor. Bu açıdan mesela “federasyon” gibi millî bir beraberliğe dahil gibi görünen bir oluşumu dahi arzu etmiyor. Bu arada hayal edilen Kürt devletinin rejimi konusunda hiçbir fikir ileri sürülmüyor. Meselâ kurulmak istenen etnik ırkçı devletin içindeki aşiretlerin de “bağımsızlık” talep etmesi durumunda ne yapılacağından hiç bahsedilmiyor.
Devam edelim…
“bölge halklarıyla eşitlik ve kardeşlik temelinde Demokratik Toplumcu Orta Doğu Konfederasyonunu geliştirmek”
Bir önceki cümledeki boşluk burada dolduruluyor. “Bölge halkları” kimlerdir? Halk kelimesinin muğlâk anlamsızlığından daha önce bahsettik. “eşitlik ve kardeşlik temelinde” İfadesinde “eşitlikten” ne kast edilmektedir? Öyle sanıyorum ki buradaki eşitlik bildiğimiz liberal demokratik kuramdaki “kanun önünde eşitlikten” ziyade Marksist söylemdeki “gelir ve tüketim” eşitliğidir. İyi de kimin ürettiğini kim, kime nasıl pay edecektir? Madem konfedere bir birlik düşünülmektedir, bu birlikte, meselâ niçin Türk vergi mükelleflerinin etnik ırkçı Kürt konfederasyonunu beslemesi mecburiyeti olacaktır? Cümle biraz daha açıklayıcı biçimde “Demokratik Toplumcu” sıfatıyla içeriğini belli etmekte… “Sosyalist” kelimesinin içerdiği siyasî ahlâksızlık ve terör tarihinin üstünü örtmek için “toplumcu” terimi kullanılmış ama tasarının özünde Marksist/ kolektivist olduğu da gayet açık… Etnik terör örgütü, yalnızca kendi ırkçı devletini tasarlamıyor burada, “bölge haklarına” da bir devlet şekli olarak konfederasyonu “öğütlüyor”.
“küresel emperyalizme karşı halkların Küresel Demokrasi Kongresi’nin yaratılması temelinde mücadele ederek sömürüsüz, baskısız, adil bir küresel sistem yaratmak”.
Uzun ve bir o kadar anlamsız cümle nihayet bu yan cümle ile bitiyor. Yan cümle “küresel emperyalizme” karşı diye başlarken Marksist içeriğini bir kez daha belli ediyor. Marksizmin bildiğimiz anlamda bir “ liberal demokrasi” istemediği, hatta onu küçümsediği herkesçe malum…
Bunun da ötesinde bu cümleyi söyleyen örgütün, kendi deyimiyle bizatihi “emperyalizmin” köpeği olduğu da herkesçe malum. Burada “köpek” bir hakaret değildir. Köpek güç üstünlüğüne göre varoluşunu kabullenmiş bir canlıdır. Kaldı ki köpek, sadakat noktasında, kendisiyle aynı şekilde güce boyun eğen insandan daha yüksek bir mevkidedir. Çünkü köpek bir kez kendisini besleyen bir güçlüyü bulduğunda, “sahibine” asla ihanet etmez. Oysa güce göre sadakat ilişkileri kuran insanların sadakati muvakkattir, daha kötüsü anlamsızdır. Herkesin bildiği gibi etnik terör örgütü Ortadoğu ile ilgili büyük devletlerin plânlarının bir maşası, köpeğidir.
Bu gün “ulus” olduğunu, bağımsızlık istediğini söyleyen Kuzey Irak yığışması lideri, bu sözleri ancak bir işgal gücünün koruması altında edebilmekte, bir işgalcinin merhametine muhtaç olduğunu fark edememektedir.
Etnik ırkçı örgüt, ukalâlığını sürdürmekte, kendi insanlarının hayatı üzerindeki şiddet tehdidini, kendi insanlarının imajını nasıl kirlettiğini görmezden gelerek bir de kendine “küresel” bir misyon biçmektedir. Etnik ırkçılığın kendisi zaten Kuzey Irak başta olmak üzere ciddi bir tehdit, baskı ve zulüm odağıdır. Bu arada Kürt kardeşlerimiz aslında etnik ırkçı örgütün “insanları” falan değildir. Etnik ırkçı örgüt, ırka dayalı saflaştırılmış bir bağımsızlık hayaliyle Kürt kardeşlerimizle aynı kökten gelme hakkını kaybetmiştir. Çünkü “kardeşlik” aynı karından doğmakla başlar ama şarta bağlı olarak iradî şekilde sürdürülür.
Etnik ırkçı örgüt, Kürt kardeşlerimizin, hukuk temelinde yürüyen Türk milletleşmesi sürecinde edindiği bütün medeni haklara Marksist/ırkçı bir melez vahşet ideolojisiyle karşı çıkmaktadır. İnsanlığı kucakladığı iddia edilen Marksizmi yalnızca Leninist eylem plânında iç savaş geliştirmek için kullanmaktadır. Marksizmin enternasyonalizminin hangi milletin ne gibi bir işine yaradığı ise bu güne kadar cevaplanmamış bir sorudur ayrıca…
Etnik ırkçı Kürt örgütlenmeleri , Kürt kardeşlerimizi, ellerinde silâhlarıyla komşu aşiretin ineklerini vuran, kendi bacılarını keyfî kararlarla katleden, mülkiyet hakkı, aşiret reislerinin iki dudağı arasında olanların kabile ilkelliğine geri götürmek istemektedir.
Hiç kimse alışverişle, rızayla ve hukukla oluşturulmuş bir beraberlikten doğan kardeşlikle, fikre, iradeye, ahlâka yer veremeyen biyolojik bir kabile kardeşliğini bir tutamaz. Biz kardeşlikten bahsettiğimizde, kurucu millî egemenin koruyuculuğu ve adaleti altında teşekkül etmiş kurallara uymak iradesini gösterenlerin kardeşliğinden bahsederiz. Etnik ırkçılar ise yalnızca batın aynılığından…
Böle bir oluşumun, “yağmadan” başka bir anlama gelmeyen Marksist “adalet” ilkelliğini bize dayatmaya kalkması dahi onun yok edilmesi için başlı başına bir sebeptir.
Evet bir tür Ortadoğu ortaklığı şüphesiz geliştirilmelidir. Lâkin bu ortaklık, millî devletleri tehdit eden, her türlü hukuk birliğini inkâr eden ırkçı bir kabile örgütlenmesinin yarım aklının önerdiği saçmalıklar temelinde değil, bu ırkçı örgütlenmenin kökten yok edilmesi temelinde kurulmalıdır.
Ekonomik akıl (ki ekonomi, mantıklı davranışların özünü teşkil eder) bize maliyetleri düşürmenin “en yakındakiyle alışverişten” geçtiğini göstermektedir. O halde Ortadoğu ülkeleri birbirlerine karşı Kürt etnik ırkçı terörünü kullanmak yerine bu örgütlenmeyi yok ederek ekonomik ilişkilere yönelmeli ve gelişmenin maliyetini düşürmelidir. Etnik ırkçılığın bizi götüreceği tek yer savaştır, yok oluştur. O halde bu sona ulaşmadan önce etnik terörün kökü kazınmalıdır.
Yeniçağ yazarlarından Özcan YENİÇERİ’nin bugünkü yazısından bir bölümü aktardım.
Etnik terör örgütünün şehir yapılanmasının kuruluş amacını özetleyen uzun ve bir o kadar Marksist anlamsızlıkla dolu bu cümle incelenmeye değer.
Cümle “Kürt halkı” ifadesi ile başlıyor. Nedir Kürt halkı, kimdir? Buradaki “halk” kelimesi sosyolojik olarak hiçbir anlam ifade etmiyor. Zira ne farklı bir kavimler birleşimine, ne farklı bir kavme ne de farklı bir ırka gönderme yapıyor. Kısacası Kürt halkı dendiğinde kafamızda ne gibi bir kavram oluşması gerektiğini bize gösteremiyor.
Burada “halk” kelimesinin kullanılışı, “millet” kelimesini görmezden gelmek çabasından başka bir şey değil. Sosyolojik tekamül, çeşitlenme ve medenileşme süreçlerinin hepsini göz ardı ederek bir sosyolojik ismi (Kürt) bir yarı ekonomik terimle bağdaştırma çabası…
Marksistlerin bütün muhtemel aksi beyanlarına rağmen “halk” kelimesi toplumun bir tabakasını ifade eder. “Sınıf” terimi açıklayıcılığını yitirmiş, yanlışlığı artık ayan beyan bir terim olduğundan kullanımı da yanlış olacaktır.
“Halk” terimi, toplumun çoğunluğunu oluşturan orta ve alt gelir düzeyleri için kullanılır. Cevaplayıcılık, açıklayıcılık açısından, bu terimin tek kullanım şekli budur. Bunun dışında bu terimin, kültürel, etnik/ırkî hiçbir açıklayıcılığı yoktur.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Marksist millet düşmanlığının, sosyolojik otosansüründen geçebilmiş tek kelimedir, “Halk”…
Dolayısıyla “Kürt halkı” dendiğinde Kürt “milletinin” mi, Kürt, “kavminin” mi, Kürt kabilelerinin mi, yoksa Kürt kavmi içindeki bir sosyal tabakaya mı işaret edildiği anlaşılamamaktadır.
Ayrıca şurası da unutulmaktadır ki “Kürt halkı” denen kitlenin oluşma şekli belirtilmemektedir. Kürt halkı hukuk temelli oluşmuş bir beraberlik midir, ırki kökenini aile bağlarına dayalı takip eden bir klan/ kabile midir, belli değildir.
Gelelim bundan sonraki ifadeye…
“demokratik konfederasyon ilkeleri temelinde birliğini esas almak” Hangi demokrasi ve kiminle konfederasyon? Burada da demokrasi kelimesinin Marksist algılanışı devreye girmektedir. Bahsedilen şey bildiğimiz “liberal demokrasi” değildir. Çünkü hiçbir liberal demokrasi, oy gruplarına bağlı bölünmeleri meşru saymaz. Demokrasi, belli bir yüzdeye ulaşmış her oy grubunun, kendini çoğunluktan ayırabilmek hakkının olduğu gibi bir saçmalığı kabul etmek değildir. Dolayısıyla sırf bir ad ve nüfus taşıyor diye her kabilenin, her aşiretin her kavmin ayrı bir devlet kurması hakkının var olduğunu söylemeye demokrasi denmez. Çünkü böyle bir “hakkın” kimden alınacağı, böyle bir “hakkın” kime ödetileceği sorusu, Marksist diyalektik canbazlığın dahi altından kalkamayacağı bir sorudur.
İfadenin içinde “konfederasyon” terimi geçiyor. Yani gayet gevşek ve bağımsızlığın bir adım berisindeki bir beraberlikten bahsediliyor. Konfederasyonlar aslında “bağımsızların” birliğidir ve özünde hiçbir bağlayıcılık da taşımazlar. Peki bu konfederasyon kiminle kurulacaktır? Yazarın yazısında daha sonraki cümlelerde belirtilen ama buraya aktarmadığımız Ortadoğu ülkeleriyle…
Etnik terör örgütü bu konfederasyon için bölge ülkelerinin rızasını gözetmiyor. Bir kısmı büyük devletlerin çizdikleri harita devletleri olmasına rağmen, meselâ Türkiye Cumhuriyeti gibi bir millî devletin millî iradesini hiçe sayabiliyor. Türk Milleti’nin kendi devletinin şekli üzerindeki tasarrufunu çiğneyebileceğini sanıyor. Bu açıdan mesela “federasyon” gibi millî bir beraberliğe dahil gibi görünen bir oluşumu dahi arzu etmiyor. Bu arada hayal edilen Kürt devletinin rejimi konusunda hiçbir fikir ileri sürülmüyor. Meselâ kurulmak istenen etnik ırkçı devletin içindeki aşiretlerin de “bağımsızlık” talep etmesi durumunda ne yapılacağından hiç bahsedilmiyor.
Devam edelim…
“bölge halklarıyla eşitlik ve kardeşlik temelinde Demokratik Toplumcu Orta Doğu Konfederasyonunu geliştirmek”
Bir önceki cümledeki boşluk burada dolduruluyor. “Bölge halkları” kimlerdir? Halk kelimesinin muğlâk anlamsızlığından daha önce bahsettik. “eşitlik ve kardeşlik temelinde” İfadesinde “eşitlikten” ne kast edilmektedir? Öyle sanıyorum ki buradaki eşitlik bildiğimiz liberal demokratik kuramdaki “kanun önünde eşitlikten” ziyade Marksist söylemdeki “gelir ve tüketim” eşitliğidir. İyi de kimin ürettiğini kim, kime nasıl pay edecektir? Madem konfedere bir birlik düşünülmektedir, bu birlikte, meselâ niçin Türk vergi mükelleflerinin etnik ırkçı Kürt konfederasyonunu beslemesi mecburiyeti olacaktır? Cümle biraz daha açıklayıcı biçimde “Demokratik Toplumcu” sıfatıyla içeriğini belli etmekte… “Sosyalist” kelimesinin içerdiği siyasî ahlâksızlık ve terör tarihinin üstünü örtmek için “toplumcu” terimi kullanılmış ama tasarının özünde Marksist/ kolektivist olduğu da gayet açık… Etnik terör örgütü, yalnızca kendi ırkçı devletini tasarlamıyor burada, “bölge haklarına” da bir devlet şekli olarak konfederasyonu “öğütlüyor”.
“küresel emperyalizme karşı halkların Küresel Demokrasi Kongresi’nin yaratılması temelinde mücadele ederek sömürüsüz, baskısız, adil bir küresel sistem yaratmak”.
Uzun ve bir o kadar anlamsız cümle nihayet bu yan cümle ile bitiyor. Yan cümle “küresel emperyalizme” karşı diye başlarken Marksist içeriğini bir kez daha belli ediyor. Marksizmin bildiğimiz anlamda bir “ liberal demokrasi” istemediği, hatta onu küçümsediği herkesçe malum…
Bunun da ötesinde bu cümleyi söyleyen örgütün, kendi deyimiyle bizatihi “emperyalizmin” köpeği olduğu da herkesçe malum. Burada “köpek” bir hakaret değildir. Köpek güç üstünlüğüne göre varoluşunu kabullenmiş bir canlıdır. Kaldı ki köpek, sadakat noktasında, kendisiyle aynı şekilde güce boyun eğen insandan daha yüksek bir mevkidedir. Çünkü köpek bir kez kendisini besleyen bir güçlüyü bulduğunda, “sahibine” asla ihanet etmez. Oysa güce göre sadakat ilişkileri kuran insanların sadakati muvakkattir, daha kötüsü anlamsızdır. Herkesin bildiği gibi etnik terör örgütü Ortadoğu ile ilgili büyük devletlerin plânlarının bir maşası, köpeğidir.
Bu gün “ulus” olduğunu, bağımsızlık istediğini söyleyen Kuzey Irak yığışması lideri, bu sözleri ancak bir işgal gücünün koruması altında edebilmekte, bir işgalcinin merhametine muhtaç olduğunu fark edememektedir.
Etnik ırkçı örgüt, ukalâlığını sürdürmekte, kendi insanlarının hayatı üzerindeki şiddet tehdidini, kendi insanlarının imajını nasıl kirlettiğini görmezden gelerek bir de kendine “küresel” bir misyon biçmektedir. Etnik ırkçılığın kendisi zaten Kuzey Irak başta olmak üzere ciddi bir tehdit, baskı ve zulüm odağıdır. Bu arada Kürt kardeşlerimiz aslında etnik ırkçı örgütün “insanları” falan değildir. Etnik ırkçı örgüt, ırka dayalı saflaştırılmış bir bağımsızlık hayaliyle Kürt kardeşlerimizle aynı kökten gelme hakkını kaybetmiştir. Çünkü “kardeşlik” aynı karından doğmakla başlar ama şarta bağlı olarak iradî şekilde sürdürülür.
Etnik ırkçı örgüt, Kürt kardeşlerimizin, hukuk temelinde yürüyen Türk milletleşmesi sürecinde edindiği bütün medeni haklara Marksist/ırkçı bir melez vahşet ideolojisiyle karşı çıkmaktadır. İnsanlığı kucakladığı iddia edilen Marksizmi yalnızca Leninist eylem plânında iç savaş geliştirmek için kullanmaktadır. Marksizmin enternasyonalizminin hangi milletin ne gibi bir işine yaradığı ise bu güne kadar cevaplanmamış bir sorudur ayrıca…
Etnik ırkçı Kürt örgütlenmeleri , Kürt kardeşlerimizi, ellerinde silâhlarıyla komşu aşiretin ineklerini vuran, kendi bacılarını keyfî kararlarla katleden, mülkiyet hakkı, aşiret reislerinin iki dudağı arasında olanların kabile ilkelliğine geri götürmek istemektedir.
Hiç kimse alışverişle, rızayla ve hukukla oluşturulmuş bir beraberlikten doğan kardeşlikle, fikre, iradeye, ahlâka yer veremeyen biyolojik bir kabile kardeşliğini bir tutamaz. Biz kardeşlikten bahsettiğimizde, kurucu millî egemenin koruyuculuğu ve adaleti altında teşekkül etmiş kurallara uymak iradesini gösterenlerin kardeşliğinden bahsederiz. Etnik ırkçılar ise yalnızca batın aynılığından…
Böle bir oluşumun, “yağmadan” başka bir anlama gelmeyen Marksist “adalet” ilkelliğini bize dayatmaya kalkması dahi onun yok edilmesi için başlı başına bir sebeptir.
Evet bir tür Ortadoğu ortaklığı şüphesiz geliştirilmelidir. Lâkin bu ortaklık, millî devletleri tehdit eden, her türlü hukuk birliğini inkâr eden ırkçı bir kabile örgütlenmesinin yarım aklının önerdiği saçmalıklar temelinde değil, bu ırkçı örgütlenmenin kökten yok edilmesi temelinde kurulmalıdır.
Ekonomik akıl (ki ekonomi, mantıklı davranışların özünü teşkil eder) bize maliyetleri düşürmenin “en yakındakiyle alışverişten” geçtiğini göstermektedir. O halde Ortadoğu ülkeleri birbirlerine karşı Kürt etnik ırkçı terörünü kullanmak yerine bu örgütlenmeyi yok ederek ekonomik ilişkilere yönelmeli ve gelişmenin maliyetini düşürmelidir. Etnik ırkçılığın bizi götüreceği tek yer savaştır, yok oluştur. O halde bu sona ulaşmadan önce etnik terörün kökü kazınmalıdır.
18 Temmuz 2010 Pazar
Profesyonel Ordu Tasarılarında Değer Yoksunluğu

Profesyonel ordu tartışmaları gündeme bomba gibi düştü.
Burada öyle görünüyor ki ordumuzun profesyonellik anlayışı ile hükûmetin anlayışı arasında ciddi bir fark var.
Türk ordusu kendi bünyesinde kendi disiplini ve millî duygularıyla yetiştirilmiş bir sürekli kadrodan bahsederken hükûmet, “kiralık askerlerden” bahseder gibi görünüyor.
İktidar partisinin enternasyonalist dünya görüşü “millî” olan her şeye yabancı kaldığından “ordudan” da “değer taşımayan” bir silâhlı gücü anlıyor.
Bu da zaten başta liberaller olmak üzere milliyet düşmanı her kamp için bulunmaz bir nimet haline geliyor.
Türkiye’de darbelere karşı oluşturulan müşterek muhalefet, ordu kavramına yaklaşımlarla ciddi şekilde çatlamış görünüyor.
Türk Ordusu’nu sevmenin, doğrudan doğruya darbe taraftarlığı olduğu havası yaratıldığında, artık iktidarın millete ne kadar yabancılaştığı, adeta “mankurtlaşmış” olduğu da ortaya çıktı.
Enternasyonalist, Anglosakson kültürüyle sulandırılmış dinciliğiyle sıradan Müslüman’larda artık ciddi tedirginlik yaratmaya başlayan iktidar partisinin “ordu” algısı, millî hizleri de çok ciddi şekilde rencide etti.
Çünkü iktidar partisini “değerler skalasında” millete dair hiçbir şey yok. O “milletten” bahsedenleri kafatasçı olmakla suçlayan, içi boşaltılmış bir insanı savunmayı hümanizm sanan çarpık bir anlayışın temsilcisi.
İktidar partisinin bu gün profesyonel ordudan anladığı Irak’ı kana bulayan her türlü askeri terbiyeyi, kuralı hiçe sayan, sorumsuz yetkili satılık askerler…
Hükûmetin aklından geçen şey, ABD’nin Black Waters ile yaptığını yapamayacak olmasından dolayı gene çarpık devletçi sistemimize yamanmış bir tür sorumsuz yetkili çapulcular birliği gibi görünüyor.
İktidar partisi şehit cenazelerindeki “infialden” dolayı “sahipsiz ve harcanabilir” savaşçılar istihdam etmek istiyor.
Elbette ABD’nin savaş konseptinden ezbere aparılmış bu taklitçi anlayışın milletin “değerleriyle” örtüşüp örtüşmediğini umursamıyor bile.
Çünkü “kendinden saymadığı” bir milletin ahlâkını ve felsefesini önemsemiyor. İktidar partisi için şehitlerimiz herhalde “dar-ül harp” bir memleketin imanı belirsiz ölüleri ?
İktidar partisi milliyet düşmanlığı ve değer yoksunluğu yüzünden olsa gerek, terörle mücadele edecek “profesyonellerin” de kendisi gibi değer yoksunu ve parayla kurulup oynatılacak kuklalar olacağını tasarlıyor. “Sarkık bıyıklılar” deyip de milliyetçilikleri için suçladığı vatan evlâtlarından kurtulmanın yolunun bu olduğunu düşünüyor.
Bu arada sayısız faili meçhuller için öncelikle terör örgütünü suçlamamasının ahlâkî yoksunlunu bile hissetmiyor.
Türk evlâdının parayı aldığında Türklüğünü aklından çıkararak savaşacağını sanıyorlar. Çünkü onlar zaten bu vatanı Türk yapan değerler bütününden rahatsız oluyorlar.
Profesyonel ordu veya özel birliklerin denetlenme usullerini bile açıklamadan, onların nasıl olup da birer kadrolu PKK militanı olmasının engelleneceğinden bahsetmeden, “sarkık bıyıklılar” söylemiyle Türk’ten ayrılmış bir devlet sisteminin bir parçasını daha tasarlıyorlar gibi görünüyor.
Eğer profesyonellikten bahsedilecekse, bu ordumuzun bünyesinde, gayrı nizami harpte uzmanlaşmış bir kadroyla gerçekleştirilebilir.
Daha kendisine küfreden, açıkça özerklik ilan eden, devlete açıkça savaş ilan eden siyasi rakipleri hakkında hiçbir işlem yapamamış, millet iradesinden bahsedip de millet iradesini etnik ırkçı teröristlere ve onun yandaşlarına ezdirmiş bir idarenin ne kadar “sivil” olduğu veya ne kadar oy aldığı hiç önemli değildir.
Profesyonel ordudan bahsederken ABD gibi küresel bir gücü sözüm ona demokrasi götürmek için gittiği ülkelerde rezil eden paralı askerlerin durumundan ciddi dersler çıkarmak gerekir.
Ama elbette bunun için Türk diye bir millet olduğunu ve önceliğin bu millete ait olduğunu idrak edecek kadar değer sahibi olmak gerekiyor.
Etnik Irkçılığın Doğal Vahşeti

Ülkemizdeki Kürt etnik ırkçılığı, aslında bütün diğer etnik ırkçılıkların basit bir ahlâkî numunesidir.
Soyut kurallar etrafında bütünleşmiş bir toplumu inkâr edip ırka dayalı benzeşmeyle dünyadan ayrılmayı bize “hak” diye sunmak, Kürt etnik ırkçılarının da diğerleri gibi bize sunduğu, “demokrasi” kaplanmış bir zehir tabletidir.
Kürt etnik ırkçılığı, devletlerin oluşum sebebini idrak edemeyen, sebep sonuç ilişkilerinden mahrum, dolayısıyla ahlâktan mahrum bir harekettir.
Devletler, insanoğlunun, kaba kuvvet dışında, herkes için ve her zaman geçerli olan kurallara bağlanma ihtiyacını izhar etmesinden başka bir şey değildirler.
Şüphesiz “devlet” adıyla anılan pek çok zor kullanıcı örgütlenme kurulmuştur. Mesele odur ki bizi günümüze ulaştıran, medeniyetin maddî ve manevî gelişimini sağlayan “devletler”, üç beş savaş efendisinin, çapulcunun, sürü liderinin tehdit yoluyla sürdürdüğü beraberliklerden daha gelişmiş ve kurala dayanmayı ilke edinmiş örgütlenmelerdir.
Etnik asabiyetin var olma sebebi kural değil benzeşmedir.
Kurala dayalı oluşturulan beraberliklerde yani modern devlet ve onun öncülerinde benzeşme, kurala dayalı beraberliğin doğal sonucuyken etnik ırkçıların “devlet” taleplerinde benzeşme, beraberliğin gerek/şartıdır.
Bunun pratikteki anlamı şudur: “Benze veya öl!”
Nitekim bunun örneği bu gün Kuzey Irak’ta yaşanmaktadır.
Bu haddini aşan bir tespit midir?
Aslında Kürt etnik ırkçılığı hepimizin bildiği medenî beraberliği arzulamakta da Türk çoğunluk mu bunu istememektedir?
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki “Türk” diye sözüm ona ırken ayrılan çoğunluğun, kimseyi reddettiği, inkâr ettiği yoktur. Öyle olsaydı Kürtler ülkede iş bulamaz, okuyamaz, istedikleri yerde yaşayamazdı.
Ekmek alırken, ayakkabı alırken, saat alırken, tatil yaparken, işyeri sahibinin “etnisitesini” sormayan bir çoğunluğun, ayrımcılık yaptığını söylemek haksızlıktan da öte ahlâksızlıktır.
Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Türk’ler için Kürt adının varoluşsal bir uzlaşmazlığı yoktur. Bu uzlaşmazlık, meselâ etnik asabiyesi çok yüksek olan ve Türk’ün milletleşme sürecine hasetle bakan Rum ve Ermeni kavimleri için vardır.
Herhangi bir Türk için bu topraklarda barış içinde yaşayan, bu vatanın diline düşmanlık beslemeyen, bu vatanın bütünlüğünü benimseyen herkes Türktür!
Bu,”farklılıkların inkârı” anlamına gelmemektedir. Bu, bu topraklarda özgürce yaşayabilmenin, bu topraklara anlam vermenin adıdır!
İşte bu yüzden aşiret, kan bağı, akrabalıktan gayrı beraberlik bilmeyen Kürt etnik ırkçıları için bu tip bir soyut mutabakat, fevkalâde anlaşılmaz ve ürkütücüdür.
Ülkenin dört bir yanına özgürce dağılıp iş kurmanın, mülk edinmenin, okumanın özgürlüğünü hangi toplumsal ahlâki kabullere dayandığını düşünmek, aşiret kararıyla evlâtlarını öldürmelerinin engellenmesini bile “asimilasyon” diye niteleyen bir takım vahşiler için erişilmez bir fazilettir. Bu “vahşiler” kendi topluluklarının milletleşme sürecinde kurala bağlanmasını hazmedemeyen etnik ırkçı Kürt siyasetçilerdir.
Onları “vahşi” diye nitelendirmemiz bir tahkir değildir.
Çünkü onlar şiddeti biricik “dil” olarak kullanmaktadırlar.
Çünkü onlar yalnız talep etmekte ve talebi kimin karşılayacağını önemsememektedirler. “Kimin ödeyeceği” onların umurunda değildir. Hak edip etmediklerine, taleplerinin varoluşsal meşruiyetinin olup olmadığına bakmaksızın talep ettikleri için vahşidirler.
Onlar gerçekte hukuk ve demokrasiyle ilgilenmemektedir. Onlar edindikleri kolektivist ideolojileri ile hak ve demokrasi kelimelerini amaçlarına uygun olarak kullanabilecekleri, içlerini kendi keyiflerince doldurabilecekleri birer fikrî maymuncuk olarak kullanmaktadır.
Onlar vahşidirler, çünkü kelimelerin anlamlarını çarpıtarak insanları yanıltmaktan utanamamaktadırlar.
Onlar vahşidirler çünkü yalanları ortaya çıktığında benzerlerinin kendileriyle bir tutulmasından hiçbir vicdanî sıkıntı duymamaktadırlar.
Etnik terör örgütü, milyonlarca masum Kürt’ün kendisi gibi vahşi ve katil bilinmesini özellikle istemektedir. Sözüm ona demokratik haklara dayanan bir özerkliğin böyle bir ahlâksızlıkla elde edilmesinden rahatsız olmadıkları için Kürt etnik ırkçıları vahşidirler.
İşte bundan dolayı medeniyet, kendini var eden değerlere düşmanlık besleyenlere hoşgörü gösteremez. Vahşilere yasama organında yer vermek, demokrasinin ölümünü ilân etmek demektir.
Bir topraktaki egemen millî çoğunluğun adını, yasama metinlerinden çıkarmak medeniyeti geliştirmez ama yalnızca vahşilerin ayrışma arzularını, ırkçı saflık histerilerini, keyfi otarşi emellerini daha da azdırmaya yarar. Türkiye’de biz Kürt kardeşlerimizi egemen millî çoğunluğun, “Türk” adının ayrılmaz bir parçası kabul etmişken bu kabulü, ırka ve dile dayanarak reddetmek vahşete kapı aralamaktır.
Türk siyaseti etnik ırkçılıktan arındırılmadıkça, etnik ırkçılığın bir siyaset olmadığı kabul edilmedikçe sükûneti temin etmemiz de mümkün olmayacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
