19 Mart 2009 Perşembe

Federasyon Ve Ray Charles


Federasyon Ve Ray Charles

Jamie Fox’un Oscar’ı en helâlinden kazandığı, büyük müzisyen Ray Charles’ın hayatını anlatan “Ray”de çok duygulanmıştım.

Bir zenci çocuğunun üstelik körken ayakta nasıl kaldığının destanıydı film.

Toprağı bol olsun üstad memleketi Georgia için Georgia in My Mind adlı bir parça yapıyordu ve bu eyalete girişi yasaklanıyordu. Bu yasak tam 16 yıl sonra 1979’da kaldırılıyordu.

İnsan merak ediyor, “Amerikalı” olmanın seçilmişlik sayıldığı ir dünya devi memlekette, o memleketin vatandaşının girmesinin yasaklandığı bir eyalet nasıl mümkün olabiliyordu?

Bu, hukukun kesinlikle güç savaşlarına karşı kullanılabildiği, devletten hesap sorulabilen bir memlekette gerçekleşebiliyorsa bu kadar olgun olmayan hukuk devletlerinde insanların başlarına neler gelmez?

Şu sıralar “federasyon” lakırdıları aldı başını gidiyor. Bunun en medeni çözüm olduğu söylenip duruyor ama benim memleketimde herhangi birinin, benim herhangi bir yere girmemi yasaklamasının hangi akla hizmet olabileceği söylenmiyor. Yarın bazı illerin “demokratik” yöneticileri tutup da bana pasaport sorduğunda veya “ Görüşleriniz demokratik federasyona aykırı görüldüğünden buraya girişiniz yasaklanmıştır!” dediğinde ne olacak?

Ray Charles’a kendi memleketini yasaklayan kafanın bizim memleketimizde neler yapabileceğini hiç düşünüyor musunuz?

17 Mart 2009 Salı

Emperyalizm Tabusu








Emperyalizm terimi üzerindeki kolektivist/ sosyalist egemenlik, tartışmaları en başından tam da bir ahlâkî baskınlıkla engelliyor.

Emperyalizm daha ziyade ekonomi politik bir terim olarak sömürgeciliği anlatmak üzere kullanılıyor.

Bir kısım büyük ülkelerin yayılmacılığını ve sömürücülüğünü ifade ediyor.

Aynı zamanda bu ülkelerin dünyanın gidişatına dair eğilimlerini yansıtıyor.

Emperyalizm teriminin ontolojisinde bu açılardan bakıldığında, “eşitsizlik”, “ sömürü”, “egemenlik/baskı” ve hatta “küçümseme”den bahsetmemiz mümkün.

Emperyalist ülkeler denildiğinde, bu ülkelerin ezelden beri öyle olduğu düşüncesi de zımnen ifade ediliyor.

Büyük keşiflerin müşevviklerinden olan zenginleşme arzusu, emperyalizmin kökeni olarak kabul ediliyor.

Sondan başlayacak olursak; Zenginleşme arzusu, sadece “emperyalist” denen toplumların veya devletlerin değil, devlet bürokrasisi oluşturmuş bütün toplumların arzusudur. Kabileler arası takas ekonomisinden, paraya dayalı mübadele ekonomisine geçmiş her toplum, ilişkilerinin artışının yarattığı “hukuk” ihtiyacını “devlet” ile gidermeye çalışmıştır.

Bu ihtiyaç, kabile avcısının sabahtan akşama avladığı tavşanla geçinme tarzından, kendi ihtiyacını, başkalarının ihtiyacını gidererek sağlayan dolaylı mübadeleci avcının tarzına geçişle hasıl olmuştur.

Dolayısıyla devletlerin gerek nüfusları,gerek kendilerini oluşturan toplumların güvenlik ihtiyacına yönelik oluşturdukları orduları, karşılaştıkları kültürel değişimler ile “barışçı” kabile toplumlarının takasa düzenini karşılaştırmak hele ikinciyi birinciye emsal göstermek affedilemez bir hatadır.

Şüphesiz modern devletlerin arasındaki güç, iktidar ve servet mücadelelerini bu argümanla aklîleştirmek veya haklılaştırmak saçma olur.

Burada sadece modern devletin oluşumu ile birlikte bu gün “ekonomi” dediğimiz kavramın doğduğuna dikkat çekilmek istenmiştir. Yoksa elbette en ilkel toplumda dahi, takas faydalar önceliğine göre, insan yaratılışının praksiyolojik esaslarına göre yürütülür.

Devletin oluşumu kendiliğinden servetin yaratılması ile ilgili “doğru” anlayışı getirmemiştir. Bunun sebebi de insanın ilkel takas ekonomisinden dolaylı mübadele ekonomisine geçmesine rağmen icra ettiği ekonominin tabiatına dair o vakitler henüz düşünmemiş olmasıdır.

Bu anlayış, işbölümünün gelişmediği, savaşçı toplumların güç ilişkilerinin geç 18.yy’a kadar süren anlayışlarıdır. Haçlı Seferleri’ni düzenleyen batının zenginleşmenin “zafere” dayandığına duyduğu inanç, zihnî alışkanlık Adam Smith’e kadar hemen hemen hiç tartışılmamıştır.

Dolayısıyla sömürgecilik yalnızca kötülük olsun diye yapılan bir “yağma” değildir. Zira eğer insanlarda dolaylı mübadelenin, maliyet hesabının bir sezgisi oluşmuş olsaydı belki de sömürgecilik için harcadıkları zaman ve enerjiyle çok daha önceden teknolojik gelişmeler başlatılabilirdi.

Emperyalist olarak nitelenen ülkelere yönelik en yaygın eleştiri, bu ülkelerdeki hukuk düzeninin sadece bu ülkelerde uygulanması, dünyanın geri kalanına karşı adaletsizce davranılması…

Bu eleştiri aslında bir tür aşağılık kompleksinin itirafı gibi…

Bu, bazı ülkelerden diğerlerine karşı âdil davranmasını istemek anlamına geliyor, yani onlardan “adalet dağıtıcılık” beklemek… Ama bu diğerlerine karşı adalet davranışı mesela geri kalmış ülkelerin yönetimlerinden beklenmiyor.

Mesela Afrika’nın sosyalist diktatörlüklerinin giriştikleri soykırımlarda da fatura hep “emperyalistlerin” sömürge tarihine kesiliyor. Şuanda bu yönetimlerin liberal bir demokrasiyi neden tercih etmedikleri nedense hiç sorulmuyor.

“Emperyalizm” söylemi aslında kötülenen ülkelerin zımnen “üstün” kabul edilmesini gerektiriyor.

Bu söylem kalıcı üstünler ve ezilmişler/geriler kategorileri oluşturarak sosyalizmin katı dünya tasavvuru açısından oldukça kullanışlı bir avadanlık oluşturuyor.

Hiç akla gelmeyen hakikatse şu: Emperyal seviyede devletler meydana getirmiş her toplum,dünyaya kendine göre bir nizam vermek istemiştir. Osmanlı batı tipi bir sömürgecilik göstermese de dünyanın geri kanlını asla kendine denk görmemiştir.

Emperyal devletler için “barış “ancak kurallarını kendilerinin koyabildiği bir savaşsızlık halidir ki bunun modern sömürgecilikle ilgisi yoktur.Bu, emperyal olmanın gereğidir.

İşbu sebepten de şahsen “emperyalizm” terimini hem mantıksız hem de hayattan uzak buluyorum. Askerleri, eskiden olduğu gibi Afganistan’da, Bosna’da, Hint Okyanusu’nda barışı korumak için gezinen, Filistin’de neredeyse vesayeti arzulanan bir milletin sanki hiç emperyal bir tecrübe yaşamamış gibi davranmasını beklemek de çok tuhafıma gidiyor.

12 Mart 2009 Perşembe

Bir Marş ki İstikalin En Güzel Muradıdır.


Dünyanın en güzel millî marşının kabul edildiği bu gün bütün milletimize kutlu olsun, onu yazan yüce ruhun mekânı cennet olsun!

Liberaller Teokratik ve Etnik Irkçı Siyasetlere Göre Nerede Durmalı?



Bazıları, “dindar bir liberal” olunabileceği düşünülebiliyor veya etnik ırkçı bir liberal… Bunlar belki ferdi kabuller açısından mümkündür.

Son tanımlama kazara söylenmedi, çünkü nedense etnik siyaset, genelde yalnızca etnisitenin ırksal farklılığı gibi “itiraz edilemeyeceği” düşünülen bir farka dayandırılmağa çalışılır. Henüz, ırkî köken farklılığından bahsetmeyen bir etnik siyasetçiye şahsen rastlayamadım…

Meselâ bunun yanında “dindar liberal” olmak ihtimali de hümanizm sınırları için kabul edilir. Bunun sebebi de dindar fertlerin hayatlarını kendi bildikleri gibi yaşayabilmeleri ihtiyaçlarına duyulan saygıdır. Bir kere daha bunun mümkün olabileceğini düşünen dindar fertlerin de var olabileceğini peşinen kabul ediyorum.

Burada, önce dindar siyasete ve etnik ırkçı siyasete liberalizmin mesafesini ayrı ayrı ölçmeye çalışacağım.

Dindar siyasetin “niyetleri” belirsiz olduğundan ve ayrıca niyete dayalı hüküm verilemeyeceğinden, onu bu açılardan eleştirmeyi sıradan ve seviyesiz buluyorum.

Dindar siyasetin asıl belirleyici yönü, “cemaatçi” olmasıdır. Bu onun tabiatında vardır. Dindar siyasetin daha radikal kesimi sıkça ülkemizdeki “Müslümanlardan” bahsederken, sıradan Müslümanları kendilerinden saymadıklarını zımnen ifade ederler. Onlara göre Müslüman, kendi standartlarını benimseyen, kendi hayat tarzlarını istisnasız kabul eden insandır. Bu yüzden de meselâ “diğer Müslümanlar” içindeki aykırılıkların hürriyeti konusunda hiçbir endişe taşımazlar.

Etnik ırkçı siyaset de özünde cemaatçidir.
O da ülkenin geri kalanından en başta ırken daha sonra tarihi unsurlarla apayrı ve “saf” bir grubun sözcülüğü ile kendini ortaya koyar. “Haklar” konusuna yaklaşımı, hep bu iki unsurdan kaynaklanan farklara dayandırılır. Mademki bu çürütülemez ve inkâr edilemez farklarla ayrılan bir homojen grup vardır, öyleyse bu grup bu saflığını korumak hakkına sahip olmalıdır.

Etnik ırkçılığın cemaatçi özelliği haklar konusuna yaklaşımıyla tersten okumayla da bu şekilde anlaşılabilir. Çünkü ancak “haklara” cemaatçi bir yaklaşım, bu hakların, çoğunluktan siyasi olarak da ayrılmakla korunabileceğine inanır.

Her iki grup da kendilerini ayırabilmek hakkını önceler ve kendi içlerindeki her ferdi de bu amacı istisnasız kabul eden atomlar olarak varsayarlar. Başka türlü bir siyasi söylem geliştirebilmeleri, bir “toplumsal “ talep aktarıcısı veya hareketlendiricisi olmaları tabiatlarına aykırıdır.

Bu iki akımın da özünde cemaatlerin tam bağımsızlığı fikri yatar. Cemaatleri tam bağımsız olduğunda, saflıklarını koruyacak ve hiçbir başka cemaate hesap vermeden, kendi “kanunları” içinde huzurlu ve mutlu yaşayacaklardır.

Buna göre bir kere kendi kanunlarını uygulayacakları, saf bir alan elde ettiklerinde artık bunu bozacak herhangi bir aykırılığa izin vermeksizin “özgürce” yaşayabileceklerdir.

Bunun doğal bir sonucu olarak ticaretin,piyasanın renkliliği, farklılıkları ile “herkese eşit duran”, bu sayede de farklılıkları barışla bir arada tutan bir hukuk devleti ideali onların tasavvurunda yer almaz. Belli bir dinin insan hayatına dayatıldığı veya belli bir etnisiteya mensubiyet dışında hakkın var olamadığı hiçbir rejim piyasayı geliştirmeyi ve demokrasi yerleştirmeyi başaramaz.

Peki liberalizmin artık ana eksenine yerleşmiş “açık toplum” ideali, onların bu hedefiyle bağdaşabilir mi?

Açık toplum idealinin özü ferttir. Liberalizm en başta ferdin kendini topluma ifade edişinde hür olmasıyla ilgilenir.; diğer fertlerin temel haklarını ( Hayat, mülkiyet ve hürriyet) çiğnemeksizin kendini özgürce ifade etmesi liberalizmin temel kaygısıdır. Liberalizmin “ideal insanı” yukarıda belirttiğimiz gibi diğerlerinin temel haklarına saygılı insandan başkası değildir. Liberalizmin insan tasavvuru, insana başka herhangi bir itikadi veya fikri renk, şekil vs giydirmez, yüklemez. Buna göre bir insanın, başkalarının inancına müdahale etmediği müddetçe bir gün Müslüman, bir gün Musevi ve ertesi gün Budist olup olmamasının bir önemi yoktur. Veya bir insanın ifade hürriyetinden yararlanabilmesi için onun mutlaka etnik bir kökene sahip olması gerektiğini söylemez.

Çünkü “hakları” fert temelinde tanımlar ve anlamlı sayar.

Bu açıdan liberallerin bu iki grubun “hak” mücadelesinde, kendi tabiatına uygun şekilde ferdî haklar ekseninde taraf olması doğaldır. Ama bu kayıt ve şart kesin bir şekilde dile getirilmezse liberaller, teokratik siyasetin veya etnik ırkçılığın cemaatçi otoriteryenizmlerinin payandası konumuna düşerler.












İnsan Neler İster?

Bir ilimizin mevcut belediye başkanı aynı zamanda eski bri rektör.

Mevcut meclisimizde akademisyen kökenli pek çok vekil var, hatta birkısmı bakan.

Akademisyen olmak yeterince zor. Bilimsel çalışmanın zorluğu bir yana, askerlikten bile sıkı hiyerarşisine sabretmek başlı başına zor bir iş...

Bunu başarıp da doçent veya profesör olan bir insan daha başka nasıl bir manevi tatmine ihtiyaç duyar? Anlayamıyorum.

Veya gazetelerde köşe yazısı yazan akademisyenlere bakıyorum, " Önümüzdeki seçimlerde ne olur?" gibi loto- tototahminini andıran veya kahve muhabbetine benzeyen siyasî yorumlar yazıyorlar.

İçlerindeki hep siyaset kürsüsünden halka seslenmek, meşhur olmak idiyse neden bunca yıl kapalı bir çevrede dirsek çürütmüşlerdir? Kahvehane muhabbeti tarzı şeyler üretmek için akademisyen olmaya gerek yoktur.

Belki de akademisyenliği diğer her şeyi kolaylıkla elde edebilecek bir anahtar olarak görüyorlardır?

Velhasıl-ı kelâm: Geyik muhabbeti okumak istersem Engin Ardıç fazlasıyla kâfî üstelik onda tarihî bilgilerde var, genel kültür parçaları da...

6 Mart 2009 Cuma

Çok ciddiyimdir bilader!

Dükkânın kapısına bir sayaç taktım ama kafasına göre takılıyor herhalde, çünkü akıl almaz bir reyting yazıyor üstünde...

"Fikir, fikir" dedim durdum da "efkârımdan" bahsetmedim hiç.

Bazen, cidden hayatın o kadar ciddi olup olmadığın düşünüyorum. Ciddiye almasak kıymetini bilmoyurz sanki, ciddiye alsak fuzulî üzülüyoruz,anlayan beri gelsin!

4 Mart 2009 Çarşamba

Gerçekten “Bir Başkası” Var mı?

“…Evrensel ve tek bir doğru uygarlık biçimi olduğu fikrinin sonuç olarak bizi felakete götüreceğinin bilincine varmak günümüz liberaleri açısından çok hayatidir... Etyen Mahçupyan da Berlin’den hareketle liberalizme dair bazı varsayımlarını yeniden gözden geçirmek zorundadır diye düşünüyorum... Yazımızı yine Berlin’den bir alıntıyla bitirelim; “Farklılık ve çeşitliliklerin hoşgörüldüğü bir toplum olmak yeterli değildir. Aynı zamanda bu çeşitliliklerin onaylandığı ve özendirildiği toplumlarda insanlar dolu dolu yaşayabilir.””*

Bir gazete yazarı İsaiah Berlin’den yaptığı bir alıntıyı aktardığım şekilde yorumluyor. Amacım bu yazarla polemiğe girmek değildir. Burada bilhassa liberal değerlerin önem kazandığı günümüzde, kolektivist kampın durmaksızın tekrarladığı “Bir başka…” kalıbını kullanan düşünüşe dikkat çekmek istiyorum.

“Bir başkası..” kalıbı neye işaret ediyor? Bu genellikle “doğrunun çok çeşitli” olabileceğine, yöntemlerin değişebileceğine, birden fazla yaşayış şeklinin mümkün olduğuna vurgu yapıyori.

Eğer hiçbir ideolojimiz, yani doğruyu yanlıştan ayırmak için kullandığımız hiçbir fikri kerterizimiz, değer yargımız, ölçütümüz olmasaydı, bu fikri geçerli/ doğru sayabilirdik.

Gelin görün ki herkes muhakkak bir felsefe üzre yaşar. Bu, insan olmanın gereğidir, çünkü “neyi yapmamamız gerektiğine” dair kanaatlerimiz olmasaydı toplumlaşamaz, bir araya gelmez ve neslimizi sürdüremezdik. Bu, şu anlama gelir, “ne yapmamamız gerektiğine” dair normlarımız bu günden yarına kolayca değişmiyorsa fert olarak her birimizi için” bir ve yalnız bir” doğru var demektir. Bundan dolayı bir biriyle çeliştiğini düşündüğümüz davranışlarımız için ya geçerli bir mazeret bulmaya çalışırız veya bu tip davranışları kendi normlarımız içine bir şekilde yerleştirmeye, rasyonelleştirmeye çalışırız.

İşte insan özgürlüğünün en başta gelen doğal sınırı budur! Eğer sınırsızca ve aklımıza geldiği gibi davranmıyorsak bu silâhlı güçlerin komiserliğinden dolayı değil, doğruyu yanlıştan ayırmak için sürekli müracaat ettiğimiz değerlerimizin ve normlarımızın(ferdî deolsa) tek bir şekilde biçimlendirdiği vicdanımızın gözetimi sayesindedir.

Toplumsallaşma, fertlerin, “adil davranış” ile ilgili çok genel bir mutabakatının neticesidir.

Meselâ hırsızlığın “kötü” sayılması, varoluşsal bir gerekliliktir, yukarıda değindiğimiz gibi neslimizi sürdürecek bir toplumlaşma için elzemdir. Hırsızlara değişik kültürlerde farklı yaklaşımlar, bu eylemin “evrensel” bir kötü kategorisine girmesini engellememektedir. Çünkü insanın varoluşu her yerde aynı “kurallara”, sınırlara taabidir.

Çerçeveyi biraz daha daraltırsak ulaşımın son iki yüzyıldaki kadar kolay olmadığı, bilginin nakil yavaş nakledildiği, kültürel etkileşimin ancak savaşlarla yoğun ve hızlı yaşanabildiği dönemlerde insanların mahallî kültürlerini mukayese etmeleri, hele bunların birbirleriyle etkileşerek değişmeleri son derece zordu.

Şüphesiz o dönemlerde mahalli topluluklarda büyük bir çeşitlilik de vardı ama bu çeşitlilik bu gün anladığımız anlamdaki modern devlet güncesinden ziyade, mahalli iktidarların insafına kalmıştı.

Ulaşımın hızlanması, bilginin hızla çoğaltılması batıyı diğer kültürlere göre daha farklı bir yere taşıdı. İktidarın, Tanrı sömürücü kilise elitleri ve onların himayesindeki hükümdarların metafizik egemenliğinden alınıp doğrudan, etten kemikten insanın kendisine verilmesi düşüncesi, ferdin, diğer her şeyden daha önemli olduğu kanaati, hayatlarımızın, hukukun teminatı altına alınmasını sağladı.

Bu “paradigma” değişikliği, batılı toplumların maddi ilerlemesinin önünü açtı.

Daha sonra bu paradigmaya karşı çıkan kolektivist fikirler kendi paradigmalarını geliştirdi ve bunları hayata geçirmek fırsatını da buldu. Bu belki de bilinçli ilk “bir başkası” arayışıydı.

“Bir başkası” arayışı, insan toplumunun başka başka şekillerde de “var olabileceği” iddiasından başka bir şey değildi. Buna örnek olarak ilkel ve yalıtılmış kabilelerin sosyolojisi sürekli “delil” olarak öne sürülmüştür. Ama bu delilleri öne sürenler , bu kabilelerin neden çoğalamadığını, kültürlerinin neden “yaşamadığını”, “değişmediğini”, ticaret toplumlarının yapısının bu kabilelerle mukayese edilip edilemeyeceğini hiç sorgulamamıştır.

En nihayetinde, toplumun üzerinde temellendiği özel mülkiyet gibi bir temel kavramı reddederek de toplumu var edeceğini iddia edenler, devlet zoruyla bir arada durabilen, sıkıntılı, fakir, huzursuz bir yığından gayrisini ortaya koyamamışlardır.

Çünkü insanı, “kendi mutluluğunu kendi bildiğince” aramaktan mahrum etmişler, “bu şekilde” davrandıklarında da amaçlarından çok farklı bir şekle ulaşmışlardır.

O halde “insanın kendi mutluluğunu aramakta bağımsız olması” şeklinden başka bir şekil onun varoluşuna uygun değildi!

İnsanın mutlu olmak gayesini, kendi bildiğince gerçekleştirmeye çalışması, bu gün, içinde yaşadığımız ve “medeniyet” diye nitelediğimiz vasatın temel ve vazgeçilmez kıstasıdır. Bu gün, gittiğimiz yerde benzerlerimizi bulacağımızı, hayatımızın, yaşadığımız yerdeki kadar emniyette olacağı teminatını bize vererek seyahat etmemizi sağlayan şey de bu vasatın oluşumunu sağlayan medeniyet paradigmasıdır”.

Evlerine ayakkabıyla giremediğiniz ve çok sıkı davet kurallarına tabi olan Japon toplumundan, çok daha gevşek toplumsal kuralların yaşandığı İskandinav ülkelerine kadar kendimizi emniyet içinde hissedebildiğimiz her coğrafyada egemen olan paradigma tektir!

Yazarımız, liberalleri, “…Evrensel ve tek bir doğru uygarlık biçimi olduğu fikrinin sonuç olarak bizi felakete götüreceğinin bilincine varmak günümüz liberaleri açısından çok hayatidir..” diyerek uyarıyor.

O halde insan varoluşuna uygun çok çeşitli “uygarlık” biçimlerinin var olduğunu düşünüyor. Yani? İnsanın varoluşunda özel mülkiyetin yerini önemsemeyen, onun hürriyetini hiçe sayabilen veya hayatını herhangi bir iktidarın insafına terk edebilen “medeniyetlerin” de var olabileceğini söylüyor. “Bir başkası” arayışının bildiğimiz ezberini tekrarlıyor. Bu satırlarıyla yazarımız zımnen, neyin kabul edilebilir, arzulanır ve doğru olduğuna dair hiçbir kanaat geliştirilemeyeceğini söylüyor.

Oysa insanlar tam da bunun aksine sürekli, hayatta kalmalarının en düşük maliyetli ve ahlâklı yolu için çabalayıp duruyor ve bütün refah devleti uygulamalarına rağmen, hayatın kendisini anlamaya çalışan liberal demokrasiye ulaşmaya çalışıyorlar.

Bu arada, Berlin’den alıntılanan cümle yazarın fikriyle tam anlamıyla ilgisiz... Berlin’in cümlesinde ifadesini bulan çeşitlilik, “varoluşa düşman olanın yaşatılmasına izin verilmesi” anlamına gelmiyor. Oysa yazarın “mutlaksızlık” anlayışından beslenen sayısız totaliter ve otoriter “bir başkası” arayışından bahsetmek mümkün. Yazarın alıntıladığı cümle aslında, tam da yazarın argümanının aksine, çeşitliliği koruyacak “evrensel” liberal bir demokrasiye işaret ediyor, bir başka deyişle, çeşitliliği koruyacak tek evrensel paradigmanın “liberalizm” olduğunu ifade ediyor.

Bu bakışı fazlaca “batılı” bulanlarımız olacaktır şüphesiz ama bu bakışı hızlı, korkusuz şekilde eleştirebilmek imkânının hangi paradigmayla sağlanabildiği düşünüldüğünde, artık bazı temel fikri yapıların, nereden kaynaklanırlarsa kaynaklansınlar, hepimizin varoluşu için daha uygun, daha elverişli, kullanışlı ve düşük maliyetli olduğunu da sanırım kabul edeceklerdir.

Bu açıdan, mevcut hayat tarzımızı değiştirmeksizin,dünya ile daha kolay bütünleşebilmek, ifade imkânlarımızı geliştirebilmek , bunları teminat altına alabilmek, kendimize ait varlıkların içinde bir değer ifade ettiği, bütün bunların bizatihi bir değer olarak kabul edildiği birden fazla “medeniyet” bulabiliyorsak ne âlâ!

Yazarın liberallere öğütlerinin mikyası kolektivizmin göreceli ve teleolojik etiğidir. Bu “etiğe” göre hareket edildiğinde nerelere varıldığı eğer SSCB, Kuzey Kore, Komünist Çin, Küba ve hatta mülkiyete kabaca tasallut edilebilen karma ekonomilerde görülmemişse elbette her şey söylenebilir.






· “Isaiah Berlin’in liberalizmi”: Rasim ozan Kütahyalı: Taraf:28/02/2009









Darbe Karşıtlığı Liberalliğe Yeter mi? “Genç Siviller” Liberalizmin Neresinde?


Popülaritenin doruklarında bir hareket var ülkemizde: “Genç Siviller”… Mustafa Balbay’ın provokatif haberine bir nazire olarak kendilerine bu adı seçen gençler bir anda liberal camianın göz bebeği haline geldi.

Darbe kimden gelirse gelsin ona karşı olmak gerektiği üzerine kurdukları söylemleri çok sevildi, sempati gördü.

Buna mukabil, bir darbeye hangi felsefeyle karşı olduklarına dair herhangi bir ipucu vermediler. Darbe karşıtlığının içi doldurulmamasına rağmen, onlar peşinen liberal sayıldılar.

Oysa ne temel haklarla ilgili kabullerini açıklamışlardı, ne demokrasinin niteliği ile ilgili bir fikir beyan etmişlerdi.
Sanırım zaten herhangi bir “felsefî temel “ endişeleri de yoktu.

Sivil Gençler ülkemizdeki felsefi boşluğun anlaşılması için fevkalâde güzel bir örnek.

Zira neyin niçin savunulduğu anlaşılamadan insanların kendilerini bir şeylerin taraftarı sayıvermeleri bu boşluktan kaynaklanıyor.

Darbelere karşı olmak bir asgari müşterektir ama “liberal” değerler tarafında olmak için yeterli midir?

Darbelere karşı olmak, militarizmin egemen olmasına karşı olmak anlamına gelebilir ama çoğunluğun herhangi bir azınlık üstündeki sınırsız egemenliğine karşı olmak anlamına da gelir mi?

Veya “kaynakların” ( ki bu terimin iktisadi anlamdaki “kaynaklarla”, tüketim malları, ara malları ve hatta parayı da içerecek şekilde kullanılması ve daha da kötüsü bunun hiç eleştirilmemesi de korkunç bir körlüktür…) “demokratik” usullerle dağıtılıp dağıtılmaması gerektiğine dair herhangi bir fikri ip ucu taşımamaktadır.

Veya piyasanın “ehlileştirilmesi” için düzenlemecilik, planlamacılık taraftarlığı ile ilgili de bir ip ucu göstermemektedir.

Genç Siviller’in ideolojik kökeni hakkında bir fikrim yok. Buna mukabil medayadaki popüler temsilcileri olan genç bir köşe yazarının yazılarından gördüğüm kadarıyla radikal enternasyonalist olmanın dışında belirgin bir renk taşımıyorlar. Millete bakışlarının sol kurucu rasyonalizme dayandığını fark edemiyorlar ve buna mukabil etnik ayrılıkçılığın ırkî kökenli müdafaasına sessiz kalmaları, liberal okulda toplumsal düzenin kendiliğindenliği argümanından bihaber olduklarının bir delili.

Bunun yanında, inanç hürriyetine dair keskin tavırlarına mukabil, “dindar siyasetin” ekonomi politiğini, “toplumsal düzen” kabulünü hiçbir şekilde eleştirmemeleri, tahlil etmemeleri de gene hareketin fikrî sığlığının bir göstergesi…

‘68 kuşağına yönelik eleştirilerinde de temel değerleri anti militarizm…

Temel tavırları” karşı olmak” ki bu da bu hareketin tipik bir sol ideolojik köken taşıdığı izlenimini uyandırıyor.
Herhangi bir fikri/felsefi bildirilerini göremediğim bu grubun temsilcisinin yazılarına baktığımda felsefesizliğin, sivri dillilik ve mübalâğalı bir tepkisellikle örtülmeye çalıştığını görüyoruz.

Etnik ayrılıkçılığın şiddet eylemlerini kerhen kınarken, “tadil edilebilir” bir devlet fikrini kesinlikle düşünmüyor görünmemesi bu felsefesizliğin ve aşırılığın bir örneği. Bu aşırılık ve hakların varlığını adeta devletin yokluğuna bağlamak izlenimi uyandıran fikirleriyle bu hareket temsilcisi, salt reaksiyoner bir anarşist tavır sergilediğini sanırım göremiyor.

Öte yandan gene meselâ bir ucundan aklamaya çalıştığı etnik ayrılıkçı şiddetin hedeflediği yapılanmanın, temel haklarla, demokrasiyle bağdaşır bir yapı olup olmayacağını hiç sorgulamıyor…

Bunun yanı sıra bu hareketin “ekonomipolitiğinin” ne olduğu açık ve net değil. Daha öne değindiğimiz gibi darbe karşıtlığı korporatist olmaya engel değildir ki ülkemizde “demokrasi” denince akla gelen nedense budur.

Biryandan ülke yönetiminde militarizme karşı olup bir yandan ekonomik kabulleri netleştirmemek açık bir tenakuz olmasa bile ciddi bir felsefesizliğe işaret eder.

Dolayısıyla salt şiddet karşıtı bir oluşumun bu kadar kolay liberal sayılması yanlış.

Popüler medya temsilcilerinin yazıları ışığında değerlendirdiğimizde, Genç Sivillerin fikirlerinin gündelik, agresif polemiklerden, “kötü durum senaryolarından” öteye gidemediğini söylemek mümkün ki bu tarz da solun tipik tarzıdır.

Öyle görünüyor ki Genç Siviller, ülkemiz medyasını besleyen sol PAF takımının apoletsiz B takımı olarak ağabeylerinin liginde bol gürültülü polemiklere imza atacaklar ama liberal camiaya ne gibi bir fikrî katkıları olacağını şahsen bilemiyorum…




2 Mart 2009 Pazartesi

Kadri'nin Götürdüğü Yere Git


Sırtını şafak Sezer’e dayayan bir film.

“Kutsal Damacana’dan” daha orijinal, daha yerli, daha oturaklı.

Aynı zamanlarda vizyona girdiği Recep İvedik2’den bence çok daha komik bir film. Çünkü bizi salt durumlarla değil, söz oyunlarıyla da güldürüyor.

Filmin oyunculuklarında Şafak Sezer, Cem Özer ve rol arkadaşı dışındakiler maalesef yerli yerine oturmuyor. Ahmet Mümtaz Taylan ve Alp Kırşan “oynamaya “çalışmış gibi duruyorlar. Belki burada senaryodaki tiplemelerinin etkisi vardır, bilemiyorum ama mesela o otel müdür olmasa film komikliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek.

Şahsen Recep İvedik2’den daha çok sevdim bu filmi. Gene bence tek eksiği, recep İvedik 2’nin sahip olduğu pazarlama desteğine sahip olamaması.

Zevkle seyredilecek ustaca işlenmiş, mizah geleneğimizle çok daha fazla bağdaşan bir yapım, herkese tavsiye ederim.
Yapım:
2008 ~ Türkiye
Tür:
Komedi
Yönetmen:
Onur Tan
Senaryo:
Uğur Uludağ
Yapımcı:
Cem Özer, Derya Karaköse
Görüntü Yönetmeni:
Riko , Reyhan Çetin
Müzik:
Özer Taşkın, Ercüment Vural

Recep İvedik 2


Birincisine göre eli yüzü biraz daha düzgün, daha derli toplu bir film…
Öykü daha bütünlüklü, kurgu daha akılcı.

Bunun dışında hâlâ kaba durum komedisinden beslenen vasat bir yapım.

Şahan Gökbakar ikinci bir Kemal Sunal olur mu? Bence olmaz ama başka bir tür komik idol haline geldi bile…
Bu arada şunu belirtmeliyiz ki aslında İvedik göründüğü kadar cahil değil... İçten içe sınıf atlama isteği taşıyan, yer yer beklenmedik yerlerde bilgisini konuşturan ( mesela suşi restoranında şarap degüstasyonunda) bir anti kahraman.
Buna mukabil, hesapsız ve dobra tavırlarıyla "İyiler daima kazanır!" diyen bir halk kahramanı... İçinde hüzne de yer bulan gizliden incelikli bir "adam".
Filmin ışığı, müziği, jeneriği, senaryosu, özellikli değil. Bu filme gülmek için gidilir, o kadar.