12 Mart 2009 Perşembe

Liberaller Teokratik ve Etnik Irkçı Siyasetlere Göre Nerede Durmalı?



Bazıları, “dindar bir liberal” olunabileceği düşünülebiliyor veya etnik ırkçı bir liberal… Bunlar belki ferdi kabuller açısından mümkündür.

Son tanımlama kazara söylenmedi, çünkü nedense etnik siyaset, genelde yalnızca etnisitenin ırksal farklılığı gibi “itiraz edilemeyeceği” düşünülen bir farka dayandırılmağa çalışılır. Henüz, ırkî köken farklılığından bahsetmeyen bir etnik siyasetçiye şahsen rastlayamadım…

Meselâ bunun yanında “dindar liberal” olmak ihtimali de hümanizm sınırları için kabul edilir. Bunun sebebi de dindar fertlerin hayatlarını kendi bildikleri gibi yaşayabilmeleri ihtiyaçlarına duyulan saygıdır. Bir kere daha bunun mümkün olabileceğini düşünen dindar fertlerin de var olabileceğini peşinen kabul ediyorum.

Burada, önce dindar siyasete ve etnik ırkçı siyasete liberalizmin mesafesini ayrı ayrı ölçmeye çalışacağım.

Dindar siyasetin “niyetleri” belirsiz olduğundan ve ayrıca niyete dayalı hüküm verilemeyeceğinden, onu bu açılardan eleştirmeyi sıradan ve seviyesiz buluyorum.

Dindar siyasetin asıl belirleyici yönü, “cemaatçi” olmasıdır. Bu onun tabiatında vardır. Dindar siyasetin daha radikal kesimi sıkça ülkemizdeki “Müslümanlardan” bahsederken, sıradan Müslümanları kendilerinden saymadıklarını zımnen ifade ederler. Onlara göre Müslüman, kendi standartlarını benimseyen, kendi hayat tarzlarını istisnasız kabul eden insandır. Bu yüzden de meselâ “diğer Müslümanlar” içindeki aykırılıkların hürriyeti konusunda hiçbir endişe taşımazlar.

Etnik ırkçı siyaset de özünde cemaatçidir.
O da ülkenin geri kalanından en başta ırken daha sonra tarihi unsurlarla apayrı ve “saf” bir grubun sözcülüğü ile kendini ortaya koyar. “Haklar” konusuna yaklaşımı, hep bu iki unsurdan kaynaklanan farklara dayandırılır. Mademki bu çürütülemez ve inkâr edilemez farklarla ayrılan bir homojen grup vardır, öyleyse bu grup bu saflığını korumak hakkına sahip olmalıdır.

Etnik ırkçılığın cemaatçi özelliği haklar konusuna yaklaşımıyla tersten okumayla da bu şekilde anlaşılabilir. Çünkü ancak “haklara” cemaatçi bir yaklaşım, bu hakların, çoğunluktan siyasi olarak da ayrılmakla korunabileceğine inanır.

Her iki grup da kendilerini ayırabilmek hakkını önceler ve kendi içlerindeki her ferdi de bu amacı istisnasız kabul eden atomlar olarak varsayarlar. Başka türlü bir siyasi söylem geliştirebilmeleri, bir “toplumsal “ talep aktarıcısı veya hareketlendiricisi olmaları tabiatlarına aykırıdır.

Bu iki akımın da özünde cemaatlerin tam bağımsızlığı fikri yatar. Cemaatleri tam bağımsız olduğunda, saflıklarını koruyacak ve hiçbir başka cemaate hesap vermeden, kendi “kanunları” içinde huzurlu ve mutlu yaşayacaklardır.

Buna göre bir kere kendi kanunlarını uygulayacakları, saf bir alan elde ettiklerinde artık bunu bozacak herhangi bir aykırılığa izin vermeksizin “özgürce” yaşayabileceklerdir.

Bunun doğal bir sonucu olarak ticaretin,piyasanın renkliliği, farklılıkları ile “herkese eşit duran”, bu sayede de farklılıkları barışla bir arada tutan bir hukuk devleti ideali onların tasavvurunda yer almaz. Belli bir dinin insan hayatına dayatıldığı veya belli bir etnisiteya mensubiyet dışında hakkın var olamadığı hiçbir rejim piyasayı geliştirmeyi ve demokrasi yerleştirmeyi başaramaz.

Peki liberalizmin artık ana eksenine yerleşmiş “açık toplum” ideali, onların bu hedefiyle bağdaşabilir mi?

Açık toplum idealinin özü ferttir. Liberalizm en başta ferdin kendini topluma ifade edişinde hür olmasıyla ilgilenir.; diğer fertlerin temel haklarını ( Hayat, mülkiyet ve hürriyet) çiğnemeksizin kendini özgürce ifade etmesi liberalizmin temel kaygısıdır. Liberalizmin “ideal insanı” yukarıda belirttiğimiz gibi diğerlerinin temel haklarına saygılı insandan başkası değildir. Liberalizmin insan tasavvuru, insana başka herhangi bir itikadi veya fikri renk, şekil vs giydirmez, yüklemez. Buna göre bir insanın, başkalarının inancına müdahale etmediği müddetçe bir gün Müslüman, bir gün Musevi ve ertesi gün Budist olup olmamasının bir önemi yoktur. Veya bir insanın ifade hürriyetinden yararlanabilmesi için onun mutlaka etnik bir kökene sahip olması gerektiğini söylemez.

Çünkü “hakları” fert temelinde tanımlar ve anlamlı sayar.

Bu açıdan liberallerin bu iki grubun “hak” mücadelesinde, kendi tabiatına uygun şekilde ferdî haklar ekseninde taraf olması doğaldır. Ama bu kayıt ve şart kesin bir şekilde dile getirilmezse liberaller, teokratik siyasetin veya etnik ırkçılığın cemaatçi otoriteryenizmlerinin payandası konumuna düşerler.












İnsan Neler İster?

Bir ilimizin mevcut belediye başkanı aynı zamanda eski bri rektör.

Mevcut meclisimizde akademisyen kökenli pek çok vekil var, hatta birkısmı bakan.

Akademisyen olmak yeterince zor. Bilimsel çalışmanın zorluğu bir yana, askerlikten bile sıkı hiyerarşisine sabretmek başlı başına zor bir iş...

Bunu başarıp da doçent veya profesör olan bir insan daha başka nasıl bir manevi tatmine ihtiyaç duyar? Anlayamıyorum.

Veya gazetelerde köşe yazısı yazan akademisyenlere bakıyorum, " Önümüzdeki seçimlerde ne olur?" gibi loto- tototahminini andıran veya kahve muhabbetine benzeyen siyasî yorumlar yazıyorlar.

İçlerindeki hep siyaset kürsüsünden halka seslenmek, meşhur olmak idiyse neden bunca yıl kapalı bir çevrede dirsek çürütmüşlerdir? Kahvehane muhabbeti tarzı şeyler üretmek için akademisyen olmaya gerek yoktur.

Belki de akademisyenliği diğer her şeyi kolaylıkla elde edebilecek bir anahtar olarak görüyorlardır?

Velhasıl-ı kelâm: Geyik muhabbeti okumak istersem Engin Ardıç fazlasıyla kâfî üstelik onda tarihî bilgilerde var, genel kültür parçaları da...

6 Mart 2009 Cuma

Çok ciddiyimdir bilader!

Dükkânın kapısına bir sayaç taktım ama kafasına göre takılıyor herhalde, çünkü akıl almaz bir reyting yazıyor üstünde...

"Fikir, fikir" dedim durdum da "efkârımdan" bahsetmedim hiç.

Bazen, cidden hayatın o kadar ciddi olup olmadığın düşünüyorum. Ciddiye almasak kıymetini bilmoyurz sanki, ciddiye alsak fuzulî üzülüyoruz,anlayan beri gelsin!

4 Mart 2009 Çarşamba

Gerçekten “Bir Başkası” Var mı?

“…Evrensel ve tek bir doğru uygarlık biçimi olduğu fikrinin sonuç olarak bizi felakete götüreceğinin bilincine varmak günümüz liberaleri açısından çok hayatidir... Etyen Mahçupyan da Berlin’den hareketle liberalizme dair bazı varsayımlarını yeniden gözden geçirmek zorundadır diye düşünüyorum... Yazımızı yine Berlin’den bir alıntıyla bitirelim; “Farklılık ve çeşitliliklerin hoşgörüldüğü bir toplum olmak yeterli değildir. Aynı zamanda bu çeşitliliklerin onaylandığı ve özendirildiği toplumlarda insanlar dolu dolu yaşayabilir.””*

Bir gazete yazarı İsaiah Berlin’den yaptığı bir alıntıyı aktardığım şekilde yorumluyor. Amacım bu yazarla polemiğe girmek değildir. Burada bilhassa liberal değerlerin önem kazandığı günümüzde, kolektivist kampın durmaksızın tekrarladığı “Bir başka…” kalıbını kullanan düşünüşe dikkat çekmek istiyorum.

“Bir başkası..” kalıbı neye işaret ediyor? Bu genellikle “doğrunun çok çeşitli” olabileceğine, yöntemlerin değişebileceğine, birden fazla yaşayış şeklinin mümkün olduğuna vurgu yapıyori.

Eğer hiçbir ideolojimiz, yani doğruyu yanlıştan ayırmak için kullandığımız hiçbir fikri kerterizimiz, değer yargımız, ölçütümüz olmasaydı, bu fikri geçerli/ doğru sayabilirdik.

Gelin görün ki herkes muhakkak bir felsefe üzre yaşar. Bu, insan olmanın gereğidir, çünkü “neyi yapmamamız gerektiğine” dair kanaatlerimiz olmasaydı toplumlaşamaz, bir araya gelmez ve neslimizi sürdüremezdik. Bu, şu anlama gelir, “ne yapmamamız gerektiğine” dair normlarımız bu günden yarına kolayca değişmiyorsa fert olarak her birimizi için” bir ve yalnız bir” doğru var demektir. Bundan dolayı bir biriyle çeliştiğini düşündüğümüz davranışlarımız için ya geçerli bir mazeret bulmaya çalışırız veya bu tip davranışları kendi normlarımız içine bir şekilde yerleştirmeye, rasyonelleştirmeye çalışırız.

İşte insan özgürlüğünün en başta gelen doğal sınırı budur! Eğer sınırsızca ve aklımıza geldiği gibi davranmıyorsak bu silâhlı güçlerin komiserliğinden dolayı değil, doğruyu yanlıştan ayırmak için sürekli müracaat ettiğimiz değerlerimizin ve normlarımızın(ferdî deolsa) tek bir şekilde biçimlendirdiği vicdanımızın gözetimi sayesindedir.

Toplumsallaşma, fertlerin, “adil davranış” ile ilgili çok genel bir mutabakatının neticesidir.

Meselâ hırsızlığın “kötü” sayılması, varoluşsal bir gerekliliktir, yukarıda değindiğimiz gibi neslimizi sürdürecek bir toplumlaşma için elzemdir. Hırsızlara değişik kültürlerde farklı yaklaşımlar, bu eylemin “evrensel” bir kötü kategorisine girmesini engellememektedir. Çünkü insanın varoluşu her yerde aynı “kurallara”, sınırlara taabidir.

Çerçeveyi biraz daha daraltırsak ulaşımın son iki yüzyıldaki kadar kolay olmadığı, bilginin nakil yavaş nakledildiği, kültürel etkileşimin ancak savaşlarla yoğun ve hızlı yaşanabildiği dönemlerde insanların mahallî kültürlerini mukayese etmeleri, hele bunların birbirleriyle etkileşerek değişmeleri son derece zordu.

Şüphesiz o dönemlerde mahalli topluluklarda büyük bir çeşitlilik de vardı ama bu çeşitlilik bu gün anladığımız anlamdaki modern devlet güncesinden ziyade, mahalli iktidarların insafına kalmıştı.

Ulaşımın hızlanması, bilginin hızla çoğaltılması batıyı diğer kültürlere göre daha farklı bir yere taşıdı. İktidarın, Tanrı sömürücü kilise elitleri ve onların himayesindeki hükümdarların metafizik egemenliğinden alınıp doğrudan, etten kemikten insanın kendisine verilmesi düşüncesi, ferdin, diğer her şeyden daha önemli olduğu kanaati, hayatlarımızın, hukukun teminatı altına alınmasını sağladı.

Bu “paradigma” değişikliği, batılı toplumların maddi ilerlemesinin önünü açtı.

Daha sonra bu paradigmaya karşı çıkan kolektivist fikirler kendi paradigmalarını geliştirdi ve bunları hayata geçirmek fırsatını da buldu. Bu belki de bilinçli ilk “bir başkası” arayışıydı.

“Bir başkası” arayışı, insan toplumunun başka başka şekillerde de “var olabileceği” iddiasından başka bir şey değildi. Buna örnek olarak ilkel ve yalıtılmış kabilelerin sosyolojisi sürekli “delil” olarak öne sürülmüştür. Ama bu delilleri öne sürenler , bu kabilelerin neden çoğalamadığını, kültürlerinin neden “yaşamadığını”, “değişmediğini”, ticaret toplumlarının yapısının bu kabilelerle mukayese edilip edilemeyeceğini hiç sorgulamamıştır.

En nihayetinde, toplumun üzerinde temellendiği özel mülkiyet gibi bir temel kavramı reddederek de toplumu var edeceğini iddia edenler, devlet zoruyla bir arada durabilen, sıkıntılı, fakir, huzursuz bir yığından gayrisini ortaya koyamamışlardır.

Çünkü insanı, “kendi mutluluğunu kendi bildiğince” aramaktan mahrum etmişler, “bu şekilde” davrandıklarında da amaçlarından çok farklı bir şekle ulaşmışlardır.

O halde “insanın kendi mutluluğunu aramakta bağımsız olması” şeklinden başka bir şekil onun varoluşuna uygun değildi!

İnsanın mutlu olmak gayesini, kendi bildiğince gerçekleştirmeye çalışması, bu gün, içinde yaşadığımız ve “medeniyet” diye nitelediğimiz vasatın temel ve vazgeçilmez kıstasıdır. Bu gün, gittiğimiz yerde benzerlerimizi bulacağımızı, hayatımızın, yaşadığımız yerdeki kadar emniyette olacağı teminatını bize vererek seyahat etmemizi sağlayan şey de bu vasatın oluşumunu sağlayan medeniyet paradigmasıdır”.

Evlerine ayakkabıyla giremediğiniz ve çok sıkı davet kurallarına tabi olan Japon toplumundan, çok daha gevşek toplumsal kuralların yaşandığı İskandinav ülkelerine kadar kendimizi emniyet içinde hissedebildiğimiz her coğrafyada egemen olan paradigma tektir!

Yazarımız, liberalleri, “…Evrensel ve tek bir doğru uygarlık biçimi olduğu fikrinin sonuç olarak bizi felakete götüreceğinin bilincine varmak günümüz liberaleri açısından çok hayatidir..” diyerek uyarıyor.

O halde insan varoluşuna uygun çok çeşitli “uygarlık” biçimlerinin var olduğunu düşünüyor. Yani? İnsanın varoluşunda özel mülkiyetin yerini önemsemeyen, onun hürriyetini hiçe sayabilen veya hayatını herhangi bir iktidarın insafına terk edebilen “medeniyetlerin” de var olabileceğini söylüyor. “Bir başkası” arayışının bildiğimiz ezberini tekrarlıyor. Bu satırlarıyla yazarımız zımnen, neyin kabul edilebilir, arzulanır ve doğru olduğuna dair hiçbir kanaat geliştirilemeyeceğini söylüyor.

Oysa insanlar tam da bunun aksine sürekli, hayatta kalmalarının en düşük maliyetli ve ahlâklı yolu için çabalayıp duruyor ve bütün refah devleti uygulamalarına rağmen, hayatın kendisini anlamaya çalışan liberal demokrasiye ulaşmaya çalışıyorlar.

Bu arada, Berlin’den alıntılanan cümle yazarın fikriyle tam anlamıyla ilgisiz... Berlin’in cümlesinde ifadesini bulan çeşitlilik, “varoluşa düşman olanın yaşatılmasına izin verilmesi” anlamına gelmiyor. Oysa yazarın “mutlaksızlık” anlayışından beslenen sayısız totaliter ve otoriter “bir başkası” arayışından bahsetmek mümkün. Yazarın alıntıladığı cümle aslında, tam da yazarın argümanının aksine, çeşitliliği koruyacak “evrensel” liberal bir demokrasiye işaret ediyor, bir başka deyişle, çeşitliliği koruyacak tek evrensel paradigmanın “liberalizm” olduğunu ifade ediyor.

Bu bakışı fazlaca “batılı” bulanlarımız olacaktır şüphesiz ama bu bakışı hızlı, korkusuz şekilde eleştirebilmek imkânının hangi paradigmayla sağlanabildiği düşünüldüğünde, artık bazı temel fikri yapıların, nereden kaynaklanırlarsa kaynaklansınlar, hepimizin varoluşu için daha uygun, daha elverişli, kullanışlı ve düşük maliyetli olduğunu da sanırım kabul edeceklerdir.

Bu açıdan, mevcut hayat tarzımızı değiştirmeksizin,dünya ile daha kolay bütünleşebilmek, ifade imkânlarımızı geliştirebilmek , bunları teminat altına alabilmek, kendimize ait varlıkların içinde bir değer ifade ettiği, bütün bunların bizatihi bir değer olarak kabul edildiği birden fazla “medeniyet” bulabiliyorsak ne âlâ!

Yazarın liberallere öğütlerinin mikyası kolektivizmin göreceli ve teleolojik etiğidir. Bu “etiğe” göre hareket edildiğinde nerelere varıldığı eğer SSCB, Kuzey Kore, Komünist Çin, Küba ve hatta mülkiyete kabaca tasallut edilebilen karma ekonomilerde görülmemişse elbette her şey söylenebilir.






· “Isaiah Berlin’in liberalizmi”: Rasim ozan Kütahyalı: Taraf:28/02/2009









Darbe Karşıtlığı Liberalliğe Yeter mi? “Genç Siviller” Liberalizmin Neresinde?


Popülaritenin doruklarında bir hareket var ülkemizde: “Genç Siviller”… Mustafa Balbay’ın provokatif haberine bir nazire olarak kendilerine bu adı seçen gençler bir anda liberal camianın göz bebeği haline geldi.

Darbe kimden gelirse gelsin ona karşı olmak gerektiği üzerine kurdukları söylemleri çok sevildi, sempati gördü.

Buna mukabil, bir darbeye hangi felsefeyle karşı olduklarına dair herhangi bir ipucu vermediler. Darbe karşıtlığının içi doldurulmamasına rağmen, onlar peşinen liberal sayıldılar.

Oysa ne temel haklarla ilgili kabullerini açıklamışlardı, ne demokrasinin niteliği ile ilgili bir fikir beyan etmişlerdi.
Sanırım zaten herhangi bir “felsefî temel “ endişeleri de yoktu.

Sivil Gençler ülkemizdeki felsefi boşluğun anlaşılması için fevkalâde güzel bir örnek.

Zira neyin niçin savunulduğu anlaşılamadan insanların kendilerini bir şeylerin taraftarı sayıvermeleri bu boşluktan kaynaklanıyor.

Darbelere karşı olmak bir asgari müşterektir ama “liberal” değerler tarafında olmak için yeterli midir?

Darbelere karşı olmak, militarizmin egemen olmasına karşı olmak anlamına gelebilir ama çoğunluğun herhangi bir azınlık üstündeki sınırsız egemenliğine karşı olmak anlamına da gelir mi?

Veya “kaynakların” ( ki bu terimin iktisadi anlamdaki “kaynaklarla”, tüketim malları, ara malları ve hatta parayı da içerecek şekilde kullanılması ve daha da kötüsü bunun hiç eleştirilmemesi de korkunç bir körlüktür…) “demokratik” usullerle dağıtılıp dağıtılmaması gerektiğine dair herhangi bir fikri ip ucu taşımamaktadır.

Veya piyasanın “ehlileştirilmesi” için düzenlemecilik, planlamacılık taraftarlığı ile ilgili de bir ip ucu göstermemektedir.

Genç Siviller’in ideolojik kökeni hakkında bir fikrim yok. Buna mukabil medayadaki popüler temsilcileri olan genç bir köşe yazarının yazılarından gördüğüm kadarıyla radikal enternasyonalist olmanın dışında belirgin bir renk taşımıyorlar. Millete bakışlarının sol kurucu rasyonalizme dayandığını fark edemiyorlar ve buna mukabil etnik ayrılıkçılığın ırkî kökenli müdafaasına sessiz kalmaları, liberal okulda toplumsal düzenin kendiliğindenliği argümanından bihaber olduklarının bir delili.

Bunun yanında, inanç hürriyetine dair keskin tavırlarına mukabil, “dindar siyasetin” ekonomi politiğini, “toplumsal düzen” kabulünü hiçbir şekilde eleştirmemeleri, tahlil etmemeleri de gene hareketin fikrî sığlığının bir göstergesi…

‘68 kuşağına yönelik eleştirilerinde de temel değerleri anti militarizm…

Temel tavırları” karşı olmak” ki bu da bu hareketin tipik bir sol ideolojik köken taşıdığı izlenimini uyandırıyor.
Herhangi bir fikri/felsefi bildirilerini göremediğim bu grubun temsilcisinin yazılarına baktığımda felsefesizliğin, sivri dillilik ve mübalâğalı bir tepkisellikle örtülmeye çalıştığını görüyoruz.

Etnik ayrılıkçılığın şiddet eylemlerini kerhen kınarken, “tadil edilebilir” bir devlet fikrini kesinlikle düşünmüyor görünmemesi bu felsefesizliğin ve aşırılığın bir örneği. Bu aşırılık ve hakların varlığını adeta devletin yokluğuna bağlamak izlenimi uyandıran fikirleriyle bu hareket temsilcisi, salt reaksiyoner bir anarşist tavır sergilediğini sanırım göremiyor.

Öte yandan gene meselâ bir ucundan aklamaya çalıştığı etnik ayrılıkçı şiddetin hedeflediği yapılanmanın, temel haklarla, demokrasiyle bağdaşır bir yapı olup olmayacağını hiç sorgulamıyor…

Bunun yanı sıra bu hareketin “ekonomipolitiğinin” ne olduğu açık ve net değil. Daha öne değindiğimiz gibi darbe karşıtlığı korporatist olmaya engel değildir ki ülkemizde “demokrasi” denince akla gelen nedense budur.

Biryandan ülke yönetiminde militarizme karşı olup bir yandan ekonomik kabulleri netleştirmemek açık bir tenakuz olmasa bile ciddi bir felsefesizliğe işaret eder.

Dolayısıyla salt şiddet karşıtı bir oluşumun bu kadar kolay liberal sayılması yanlış.

Popüler medya temsilcilerinin yazıları ışığında değerlendirdiğimizde, Genç Sivillerin fikirlerinin gündelik, agresif polemiklerden, “kötü durum senaryolarından” öteye gidemediğini söylemek mümkün ki bu tarz da solun tipik tarzıdır.

Öyle görünüyor ki Genç Siviller, ülkemiz medyasını besleyen sol PAF takımının apoletsiz B takımı olarak ağabeylerinin liginde bol gürültülü polemiklere imza atacaklar ama liberal camiaya ne gibi bir fikrî katkıları olacağını şahsen bilemiyorum…




2 Mart 2009 Pazartesi

Kadri'nin Götürdüğü Yere Git


Sırtını şafak Sezer’e dayayan bir film.

“Kutsal Damacana’dan” daha orijinal, daha yerli, daha oturaklı.

Aynı zamanlarda vizyona girdiği Recep İvedik2’den bence çok daha komik bir film. Çünkü bizi salt durumlarla değil, söz oyunlarıyla da güldürüyor.

Filmin oyunculuklarında Şafak Sezer, Cem Özer ve rol arkadaşı dışındakiler maalesef yerli yerine oturmuyor. Ahmet Mümtaz Taylan ve Alp Kırşan “oynamaya “çalışmış gibi duruyorlar. Belki burada senaryodaki tiplemelerinin etkisi vardır, bilemiyorum ama mesela o otel müdür olmasa film komikliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek.

Şahsen Recep İvedik2’den daha çok sevdim bu filmi. Gene bence tek eksiği, recep İvedik 2’nin sahip olduğu pazarlama desteğine sahip olamaması.

Zevkle seyredilecek ustaca işlenmiş, mizah geleneğimizle çok daha fazla bağdaşan bir yapım, herkese tavsiye ederim.
Yapım:
2008 ~ Türkiye
Tür:
Komedi
Yönetmen:
Onur Tan
Senaryo:
Uğur Uludağ
Yapımcı:
Cem Özer, Derya Karaköse
Görüntü Yönetmeni:
Riko , Reyhan Çetin
Müzik:
Özer Taşkın, Ercüment Vural

Recep İvedik 2


Birincisine göre eli yüzü biraz daha düzgün, daha derli toplu bir film…
Öykü daha bütünlüklü, kurgu daha akılcı.

Bunun dışında hâlâ kaba durum komedisinden beslenen vasat bir yapım.

Şahan Gökbakar ikinci bir Kemal Sunal olur mu? Bence olmaz ama başka bir tür komik idol haline geldi bile…
Bu arada şunu belirtmeliyiz ki aslında İvedik göründüğü kadar cahil değil... İçten içe sınıf atlama isteği taşıyan, yer yer beklenmedik yerlerde bilgisini konuşturan ( mesela suşi restoranında şarap degüstasyonunda) bir anti kahraman.
Buna mukabil, hesapsız ve dobra tavırlarıyla "İyiler daima kazanır!" diyen bir halk kahramanı... İçinde hüzne de yer bulan gizliden incelikli bir "adam".
Filmin ışığı, müziği, jeneriği, senaryosu, özellikli değil. Bu filme gülmek için gidilir, o kadar.

26 Şubat 2009 Perşembe

Doğmamış



Canım Hıristiyan'ların şeytan çıkarma ayinleri olur da Musevi’lerin olmaz mı?
Birinin aklına “Neden olmasın?” diye bir fikir gelmiş, bana göre Hıristiyan mitolojisinden çok daha zengin Musevi mistisizminden bir parmak tatmış ve tata!..

Öykü sıradan, fotoğraflar güzel.
Müzikler idare eder.

Bence en başarılı yeri jeneriği…

İçinde Gary OLDMAN’ın olduğunu söylesem inanır mısınız? Ama neden bu kadar sıran bir ikinci role razı olduğunu şahsen anlayamadım? “Leon’un” o muhteşem, kötü komiserinin bu filmde işgal ettiği yer bence önemsiz.

Güzel fotoğraflar, alışılagelmiş Hıristiyan teolojisinden azıcık farklı bir şeyler görmek için gidilebilecek bir film.
Yapım:
2009 ~ ABD
Tür:
Gerilim, Gizem, Korku
Yönetmen:
David S. Goyer
Senaryo:
David S. Goyer
Yapımcı:
Michael Bay, Andrew Form, Bradley Fuller
Görüntü Yönetmeni:
James Hawkinson
Müzik:
Ramin Djawadi
Filmin Websitesi:
www.theunbornmovie.net
Süre:
1 saat 27 dk

Türkiye’de Otoriterizm Ve İlerleme Çelişkisi


Şüphesiz her fert hayata belirli otoritelerin gözetiminde başlar ve hazırlanır.
Hem tabiatımızdan kaynaklanan hem de toplumsallaşmamızda gözetmemiz gereken sınırlar bize belli otoritelerce öğretilmeseydi, hayatta kalmak ve uyum sağlamak şansımız azalırdı.
Sorun, bizi hayata hazırlayan otorite ilişkisinin nereye kadar süreceğidir.
Batı medeniyetini tarihi bu soruya cevap verilmesiyle kırılma noktasını yaşamıştır.
Elde edilebilecek bütün bilgilerin, doğrunun, ahlâkın ebedî ve değişmez kaynağı olarak kilisenin kabul edilip edilemeyeceği sorusu, ferdin bizatihi bir değer olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.
Hiçbir insanın insanüstü bir otorite olamayacağı, her bir ferdin hayatının, varoluşunun korunmasının, otoritenin korunmasından daha önemli olduğu fikri batı gelişmesinin anahtarıdır.
Çünkü bu dönüşüm ile fertlerin gerek maddi gerekse manevi varlıklarının otoriteye karşı korunması sağlanmış ve daha önce ancak birkaç okumuşun bilgisine bağlı olan entelektüel hayat bir anda çeşitlenmiş ve hayatta kalmanın maliyeti ciddi şekilde düşmüştür.
Daha önce fikirlerinden dolayı kilisenin hışmına uğramaktan korkanların keşifleri ve icatları, sanat eserleri, üretkenliği ateşlemiştir.
Otoritenin sınırlandırılması düşüncesi, kişinin kendi varlığının maddî ve manevî yönlerine ve eserlerine kayıtsız şartsız sahip olduğunun kabulünü getirmiştir.
Böylece otoritenin meşruiyeti, ferdin varlığını sağlayan kuralların gözetimiyle ilişkilendirilerek sınırlandırılmıştır.
Bütün bu temel anlayışa “geçici otoriter anlayış” diyebiliriz.
Türkiye’nin batıdaki felsefi dönüşüme bigâne kalmasında birinci sebep şüphesiz matbaanın iki yüz elli gibi akıl almaz bir gecikmeyle kullanılmasıdır.
Aslında bu da daha temel bir sebebin sonucudur. O da batının büyük dönüşümünün dayandığı “geçici otoriter anlayışın” bizim toplumumuzda hiç bir karşılığının olmamasıdır.
Türk toplumu otoriter bir toplumdur.
Aile yaşantımızda başlayan otorite hayatımızın her döneminde başka şekillerde bizi kuşatır ve etkisi altına alır.
Yetişkinliğe kadarki dönemde bizi yönlendiren aile otoritesini yerini önce okul, sonra askerlik sonra bürokrasi otoriteleri alır. Bu yüzden mesela bizim toplumumuzda askere gitmeyeni adamdan saymamak gibi bir alışkanlık vardır. Burada murat, erkeğin, hayatın, bir emir almak ve emir vermek düzeni olduğunu öğrenmesinin sağlanmasıdır.
Bu davranış kalıbı askerlikle sınırlı kalmaz. Akademik hayat, doçent oluncaya kadar, akademik üstlerin emirlerine kayıtsız şartsız riayetten ibarettir. Hatta profesörlük dahi uzmanlık konularında kendi fikirlerini oluşturmak için kâfi değildir. Bilimsel yetkinliğin, “otorite” olmanın ölçüsü olan doktora maalesef özgün fikir oluşturmakta yetersizdir. Fikret BAŞKAYA ve Atilla YAYLA davaları bunun tüyler ürpertici örnekleridir.
Türkiye’nin cumhuriyet tecrübesi maalesef batının “geçici otoriter anlayışından” değil, yıktığını iddia ettiği mutlakî rejimin “kalıcı otoriter anlayışından ” sürekli beslenmiştir.
Mesele kimin otorite olduğu değildir, otoritenin sınırlandırılıp sınırlandırılamamasıdır. Herkesin daima birilerinin “öğrencisi”, “emri eri”, “ memuru”, “astı”, “asistanı” kaldığı bir memlekette fikrî gelişme durur.
Çünkü otoritenin, hayatın temel, vazgeçilmez ve değiştirilemez şekli olarak kabul edildiği bir memlekette önemli olan, korunması gereken, “değer olan” şey ferdin varoluşu değildir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de cari rejim ve toplumsal düzen hâlâ mutlakî bir özellik arz etmektedir.
“Artık Anaysa yapmak mümkün değildir!” gibi garip ve korkunç bir cümlenin milletin hakimiyet organının bir temsilcisince söylenmesi fevkalâde korkunç bir ironidir. Bu söz bize, hayatlarımızı değiştirmek konusunda “egemen” olmadığımızı, varoluşumuzun ancak şarta(otoriteye) bağlı bir değer ifade ettiğini en bayağı bir şekilde söylemektedir.
Yukarıdaki sözü zikreden siyasetçinin, Türkiye’ye “ilerleme hedefi” tespit eden bir partinin başında olması bir çelişki gibi görünebilir.
Oysa bunu bir çelişki olarak kabul etmemektedir, çünkü Marksist “ilericilik” ile gönüllü körleşmiştir. “Mevcut” her hal-ü kârda “kötü” olduğundan onu yıkacak, devirecek her muhayyel şey mutlaka iyi olmalıdır. Meçhul bir istikbalin altın devirleri hayali “ilericilik” adıyla “dayatılabilir”. Bundan dolayı, “ilerleme” adına yapılacak her türlü baskı meşrudur. Buna karşı duranlar da “gericiler”dir.
Sorun şudur ki “ilericiliğin” sürekli mevcudun reddine bağlanması geleneği ve etiği yok etmektedir. Bu bağlamda da fert kendine, toplumda kurallara dayanan bir yer edinmek yerine otoriteyle uyuşmaya yönelik yer edinmeye çalışmaktadır.
Ferdin varlığının otorite rızasına bağlanması, onun fikir üretiminin maliyetini son derece yükseltmektedir. Bu maliyet, doğrudan doğruya cezalandırılmayla toplumsal hayattan uzaklaştırılma, toplum nezdinde değersizleştirme, mesleki faaliyetin engellenmesi gibi çok ciddi yaptırımları içerdiği gibi maalesef bu gün artık ucunun,sınırlandırılamayan bürokratik oluşumlara dayandığı düşünülen cinayetleri de akla getirmektedir.
Ferdin varlığının otorite rızasına bağlanması, ferdin kendi ahlâkî ölçütlerinin geliştirmesini engellemekte ve onu salt tepkisel olarak yaşayan, otoritenin şartladığı reflekslerle hareket eden bir canlıya doğru iteklemektedir.
Böylece her gün otoritenin emirleriyle doğruları değişen Türk insanı, hayatı hakkında karar vermek sorumluluğunun ve hürriyetinin yani insan olmanın bilincinden gün geçtikçe daha uzak düşmektedir.
Böyle bir toplumda temel haklar düşüncesine hayat hakkı tanınmamaktadır.
Böyle bir toplumda kendini ifade etme biçimleri de otorite rızasına bağlandığından, kelime dağarcığı kısırlaşmakta, düşüncenin yapı taşları azalmakta ve felsefî inşa gün geçtikçe daha da zorlaşmaktadır.
Dolayısıyla kendini ifade etmek, el, kol hareketlerine, kabile mensubiyeti güdüsüne indirgenmektedir.
Burada mensubiyet, bilinçli bireysel tercihten ziyade taklit yoluyla geliştirilmektedir. Çünkü davranışın “normal” dayanaklarını ifade etmek kaabiliyeti dramatik biçimde tırpanlanmıştır.
Ahlâk “zarar vermemek iradesi” olmaktan ziyade “ otoriteye uyum gösterme kabiliyeti” olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Dolayısıyla herhangi bir ahlâkî ölçütü benimsemenin mümkün olabilecek en özgür şekli ancak cemaat mensubiyetiyle ortaya çıkmaktadır.
Çünkü “uyum göstermek” normunun geçerli olduğu en küçük toplumsal örgütlenme, cemaattir. Bu açıdan dindar cemaatleşmelerle, sol örgütlenmeler sergiledikleri bütün vitrin kavgalarına rağmen özlerinde birbirlerinin ayna görüntüsüdür.
Memleketimizde siyaset de çeşitli cemaatlerin, temel haklara müdahale edebilmek rekabeti olarak sürdürülmektedir.
Bu mücadele “doğruyu belirleme gücünü” elde etme mücadelesidir. Doğruyu otoritenin belirleyip ferde dayattığı bir memlekette felsefe yapılamaz. Çünkü böyle bir memlekette düşüncelere temel teşkil edecek ferdî değişmezlere sahip olmak mümkün değildir. Böyle bir memlekette, ferdin kendine belirlediği mutlaklar, doğruluğunu ısrarla savunduğu fikirler derhal “aşırılık”, “aykırılık”, “düşmanlık” olarak etiketlenir.
Böyle bir memlekette fikirlerin, kendilerinin bizatihi bir değeri yoktur.
Felsefenin böyle değersizleştirildiği bir yerde maddi gelişmenin de önü tıkanır. Çünkü her maddi ilerleme vasıtası öncelikle bir fikir olarak insan bilincinde filizlenir.
Dolayısıyla ilerleme muasır medeniyetin sonuçlarını veya vitrinini taklit etmekle sağlanamaz, ancak o “ilerlemeyi” sağlayan kurumları benimsemekle, içselleştirmekle sağlanabilir.




25 Şubat 2009 Çarşamba

Silmarillion’a Özürler…












Şurası bir gerçek ki Silmarillion, “Yüzüklerin Efendisi’ni “büyüten bir öğretmendir.
Yüzüklerin Efendisi bir tarihî roman, Silmarillion ise edebî bir tarihtir.
Aslında Tolkien burada daha geleneksel bir “anlatıcı” rolünde. Ateşin başında “Ama bu başka bir hikâyedir…” veya “ Ondan bir daha söz edilmedi..” diyen bir ak büyücü gibi… Belki o Gandalftır?..



Melkor’un ilk isyan kıvılcımının hem kalplerde hem de dünyada yarattığı büyük yangın bana şunu düşündürüyor: “Tarih, orduların muhteşem savaşlarından mı ibarettir, yoksa savaşları arzulayan kalplerin trajik hikâyelerinden mi?”
İçinden bir çok roman çıkabilecek çok yoğun bir kitap Silmarillion.



Silmarillion aynı zamanda “din” kurumunun oluşmasına dair bir tahlil gibi de görülebilir. İlluvatar veya Eru adlı yaratıcının tekliği bize Tolkien’in samimi bir Hıristiyan olduğunu gösteriyor.



Valar’ın insanlarca “tanrı” sayılmasına değinerek, paganizmin kökenlerini de kendince aydınlatıyor.
Star Wars, zaman içinde kendi genişletilmiş evrenini meydana getirirken Silmarillion’nun böyle olmaması acaba iletişimin şimdiki gibi yaygınlaşamamış olduğu bir zamanda yazılmasından mıdır?



Silmarilion ve Yüzüklerin Efendisi belki kendi adlarını taşıyan, “patentli” evrenlerini doğurmadılar onların yurdu olan “Orta Dünya” ile onların bağırlarından çıkan nice topluluğun kurucu kralları oldular.



Silmarillion’u okuduğumda Lord Acton’ın meşhur sözünü bir kere daha hatırladım:
“Güç, yozlaştırır; mutlak güç, mutlaka yozlaştırır…”



İnsanî hassasiyetimizi her daim bileyen klasiklerden biri olan Silmarillion’dan, daha önceki yazım için özür dilerim.