26 Ekim 2022 Çarşamba

Eski Bir Tablette Blog Kazımak

 Ne zamandır tabletten blog yazmamıştım.  Biraz zor ama zevkli. Bir kalem buldum. Ucunda tuhaf bir silikon parça var. 

Şimdilerde yeni bir makaleye başlamam gerekiyor ama hiç içimden gelmiyor. Kitap bir yerlere gidiyor ama bana havanda su dövüyorum gibi geliyor. Yine de blog yazmak güzel. 

21 Ekim 2022 Cuma

Çocuklar Gülünce

 



Bugün doktorayı bitireli bir hafta oluyor.

 

Dün bir sürü işi benim de akıl erdiremediğim bir organizasyonla bitirdim. “Başardım” demek çok iddialı olurdu.

 

Dün akşam Veryansın TV’de Antonio TABUCCHİ’nin bir öykü kitabını tanıttık. Program güzel geçti. Güzel kitaplardan duyduğumuz heyecanın paylaşılması insanın hoşuna gidiyor. Gelecek hafta  fakirin kitaplarından birini tanıtacağız, Serkan ÖZ sağ olsun.

 

 Bugün de elimin altında Carlos FUENTES’in “Kaygı Veren Dostluklar” adında bir kitabı var. Aslında kitabın adı “Kaygılandıran Dostluklar” olarak çevrilemez miydi?

 

Dün gece geç saatlere kadar Team Viewerla bağlanıp tezin son düzeltmeleriyle uğraştık ama ben çok uykusuzdum, yıkıldım, kaldım.

 

Bir yandan da son kitap çalışmamın ikinci cildi üzerinde fırsat buldukça çalışıyorum.

 

Sabah değerli jüri üyelerimden birini otogardan uğurladıktan hemen sonra bizim oğlanı okula bıraktım. Arabada şakalaştık, neşesi yerine gelir gibi oldu, bu da bana moral verdi.  Çocuklar gülünce dünya gülüyor.

 

19 Ekim 2022 Çarşamba

Ne Zamandır Yazamadık

 


Ağustostan bu yana bir şey yazmamışım, ne kötü.

 

Eh… Bu arada doktorayı bitirdik, çok şükür belki bu ayrılığın kârı o oldu.

 

O zamandan bu zamana neler oldu?

 

Kitap yazma işi epey aralandı. Eskiden günde bin kelime mutlaka yazardım, çok aksadı.

 

Veryansın TV’de düzenli programlar yapar olduk. Yeni Youtube kanalımda yayın yapamıyorum, bilgisayarımın kamerası bozuk gibi.

 

Ciddi bir eşiği atlamak insanı mutlu ediyor. Bakalım ileriki günlerde neler olacak?

 

Her zaman ciddi, felsefi yazılar yazamıyorum ama en nihayetinde burası bir “günlük”. O yüzden yazma   alışkanlığımı köreltmemek için  sık sık günlük yazmak istiyorum.

 

Şimdilik bu kadar.

9 Ağustos 2022 Salı

Türkiye’de Çocuk Toplum

 



Muktedirinden muhalifine kadar hemen hemen herkes Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni “yanlış” kurduğunu düşünüyor.  “Onlara göre” Türkiye’de sadece Türkler yok, Türkler bu toprakları Türk olmayanların rızası dışında elde edip bu ülkeye kurulmuş, yerleşmiş ve kendi egemenliklerini, iktidarlarını Türk olmayanlara dayatmış.

 

Bu ana fikir özellikle liberal politik doğrucular tarafından sözüm ona evrensel ilkelere dayanılarak savunuluyor.

 

Peki ama “Kurtuluş Savaşı” gibi gayet net ve inkâr edilemez bir mücadeleye ve bedele rağmen bu kadar gülünç ve saçma bir fikir nasıl toplumun muktedirinden muhalifine bu kadar geniş bir kesimde kabul görüyor?

 

Ya da bir başka şekilde soracak olursak iki kere ikinin dört ettiğini açıkça görebilen insanlar nasıl oluyor da “başka türlü var olması mümkün olmayan” Türkiye Cumhuriyeti’nin” yanlışlığı  gibi bir saçmalığı  yirmi yıldır hâlâ  düşünebiliyor?

 

Kestirmeden söyleyecek olursak Türk halkının matematik zekâsı gayet iyidir, kısa dönem menfaatleri gayet güzel algılar ve hesaplar. O halde bu kadar çok sorun nereden çıkıyor?

 

Bu sorun, Türk halkının ki “halk” terimi milletin şu anda yaşayan kesimini anlatmaktadır, henüz yetişkin olamamasıdır.

 

Türk halkı, meseleleri bir yetişkin gibi algılayamamaktadır.

 

Bir yetişkin meseleleri nasıl algılar?

 

Bir yetişkin meseleleri, o meselelerin içinde yerleştikleri ve yetiştikleri bağlama göre algılar. O bağlam meselenin da birbirine bağlı şartlarını ve kavrayışlarını içerir. Kısacası yetişkinlik bir “anlamlandırma” yeteneğidir. Anlamlandırma da kendi başına oluveren, gerçekleşiveren bir yetenek ya da yeti değildir.

 

Türk halkı bir çocuk toplumdur.

 

Çünkü her şeyi göründüğü gibi algılar ve görünene de çocukça tepkiler verir.

 

Çocuklarda tecrübe eksikliği ve “doğal masumiyet”, onların hatalarını hoş görmemizi sağlar. Onların dünyayı “olduğu gibi” görmeleri masumiyetlerinden kaynaklanır. Onlar aslında dünyayı gibi görmezler, “kendilerine göründüğü” gibi görürler. Masumiyetlerinin saflığıyla da en kestirme tepkiyi verirler.

 

Burada anahtar kelime “tepkidir”. Tepki, çocukların ve hayvanların hayata verdikleri hızlı cevapların genel adıdır. Çocuk, çevresine içindeki sevgi ihtiyacına veya yetiştirilme ortamında bulabildiği uyaranlara göre ancak bir tepki verebilir. Bu tepkinin özelliği, daha ziyade duyusal ve duygusal olmasıdır.

 

Çocuk tepkileri, duyuların üzerinden gelişen reflekslerden ibarettir. Çocukların refleksleri esnasında onların içinde farklı duygular da gelişir ve bu duygular onların ileriki tepkileri için de şartlayıcı olur.

 

Çocukluk gereğinden fazla uzarsa kişide bu duygulara bir bağımlılık gelişir. Kuvvetle muhtemeldir ki aynı duyguları sürekli hissetmek kişiye veya aynı şartlayıcılarla sürekli karşı karşıya kalan toplumlara belli bir haz bile vermektedir.  Söz gelimi “muhafazakâr”  halk kesimlerinin kuşaklardır, “Bir gecede cahil kaldık.”, “ Atatürk İngiliz ajanıydı.”, “ Lozan’ın gizli maddeleri var.”  Vs. safsataları bu kadar benimsemesi veya Kürtçülerin yıllardır aynı nefret söylemiyle etnik sömürü yapabilmelerinin sebebi de gene kuvvetle muhtemeldir ki bu.

 

Türk halkı dünyayı anlayamıyor, anlamlandıramıyor. Türk halkı çevresinde olup bitene bir anlam veremiyor. Peki bu onun “doğal” yetersizliği mi? Maalesef hayır.

 

Neden “maalesef” dedik? Çünkü Türk halkı dünyayı anlamayı ve anlamlandırmayı “istemiyor”. Türk halkı dünyayı bir çocuk gibi görmek istiyor. Bunun iki sebebi var: Türk halkı çocukluk masumiyetine sığınarak sorumluktan kaçmak istiyor. İkinci sebep de Türk halkı çocukların beslenme bağımlılığında ayrılamıyor, sürekli emzirilmek istiyor. “Nerede bu devlet?” sorusu, “muhtaç bir zihnin” en tipik sorusudur.

 

Türk halkı, çocukluğun geçici muhtaçlığından sıyırılamamış bir çocuk toplumdur. Türk halkı bağımlı ve duygusal olduğunu idrak edemeyen, tepkisel bir çocuk toplumdur.

 

Türk halkı işte bu yüzden sonuçları “algılar” ama sonuçları doğuran nedenleri “idrak edemez”.  İşin kötüsü şu ki Atatürk inkılâplarının Türk insanına kazandırmaya çalıştığı bütün yetişkinlik yetilerine de sırt çevirir. İşte bu yüzden Türkiye’de mantıklı bir tartışma yapmak, yanlıştan vazgeçip doğruya yönelmek, sebep sonuç ilişkilerini gözetmek,  doğru ve yetişkince bir duygudaşlık geliştirmek ve “zarar vermemekte (ahlâk) uzlaşmak” mümkün değil.

 

Daima çocuk kalmak isteyen, daima sorumsuz olmak isteyen, daima beslenmek isteyen (“Biz ekmeğimize bakarız.”) insanların tercihleriyle ne demokrasi yaşatılabilir ne de devlet. Türkiye’nin asıl problemi çocukluk masumiyetini ebediyen sömürmek isteyen bir toplumun yarattığı zehirli asalaklık ve enerji kaybıdır.

 

Millet olmayı idrak edemeyen bir çocuk toplum ne üretebilir ne egemen kalabilir. “Manda ve himaye kabul edilemez” kararındaki yetişkin vurgu, “Nerede bu devlet?”, “Devlet bize bakmii!” diye ağlaşan bugünkü çocuk toplum için anlamsızdır.

 

Millet olmayı idrak etmek istemeyen bu çocuk toplumda yaşlarına rağmen çocuk kalmış insanlarımız arasında ani duygusal tepkilerin, kavgaların, çatışmaların, cinayetlerin kısacası şiddetin bu kadar yaygınlaşması ve daha kötüsü, kutsanması, şaşılası şeyler olmasa gerek.

 

20 Temmuz 2022 Çarşamba

Estetik Sevmeyen Ölsün! ( Meylan’ın yeni kasedi)

 







İyi bir hikâye yazmak iyi bir film seyretmek gibidir.

 

Neden böyledir?

Çünkü ancak iyi bir film seyretmekten zevk  alabilen insanlar iyi hikâyeler yazablir?

 

Neden böyledir?

Çünkü iyi bir filmin nasıl yaratıldığına dair duygudaşlık ve akıldaşlık geliştirebilecek insanlar iyi hikâyeler yazabilir.

 

Esriklik ne güzel şey. Çünkü o… Eğrelti otunun kıvrımlı bileşik yapraklarının taze ve dayanıklı ümidinin idrak edilme  halidir.

Güzellikler yaratamayan insanların öldükleri bir dünya belki insan varoluşuna aykırı olurdu ama insan varoluşuna aykırı insanların ayıklanmasına da vesile olurdu.

 

Çok mu ırkçıyım ben?

 

Öyleyse sırf kendileri gibi sünni olmadığı için kafasını kestikleri kız çocuklarının kafalarıyla poz veren orospu çocuklarının insan olup olmadıklarını düşünmeye başlayalım.

 

Ne dersiniz?

 

 


12 Temmuz 2022 Salı

Vatanın Var Mı Senin Fesli Dayı?

 


Bir işgalciyi işgalci yapan, sadece sizin ülkenizde zorla bulunması değildir.

 


Bir işgalciyi işgalci yapan, sizden daha üstün olduğunu her an size dayatmasıdır.

 

Bir işgalciyi işgalci yapan şey, gerçekleştirdiği işgalin niteliğini inkâr etmemesi, üstelik de bunu yapabildiğini  size sizi aşağılayarak hatırlatmasıdır.

 

Bir işgalci, ülkenize girdiğinde, işgal ettiği toprakları “vatan” saymaz. İşgalci, işgal ettiği toprağı kullanılıp atılabilir bir mülk gibi görür, içindeki diğer her şeyi de.

 

İşte bundan dolayıdır ki vatan, üstünde namusumuzu, şerefimizi, varlığımızı barındıran bir yuvadır.

 

Oysa bugün artık halkımızın çoğu  için “vatan”, paylaştırılıp dağıtılabilecek bir “arsa fabrikasıdır.”

 

“ Seccademi serdiğim yer vatanımdır.” Diyorsunuz ya hani… Vatanınızı işgal eden biri size bir gün “ Seccadeni serdiğin arsa da senin seccaden de hatta sen de benim malımsınız!” derse  hiçbir seccade veya ibadet, dininizi, namusunuzu koruyamaz.

 

İşte bu yüzden “Şeriat gelsin de isterse Türkiye batsın!” diyen adamın sözleri alenen hayasızlıktır, vatansızlıktır.

 

Sorun şu: Senin umurunda mı?

4 Temmuz 2022 Pazartesi

Irk Ve Irkçılık Üzerine

 


Irk var mıdır? Varsa önemli midir?

 

Sanırım bugün Türkiye’nin toplumsal bütünlüğüne düşman olanların tartıştığı iki ana soru bunlardır.

 

Neden böyle? Çünkü “Türk diye bir ırk yok.” Diyenler, sözde Türk ırkçılığına karşı dururken aslında dünyayı, insanları nasıl gördüklerini  gayrı ihtiyari gösteriyorlar.

 

Evet ırk vardır. Çünkü aynı hayvan türü içinde kalıtsal/ırsî/genetik özelliklerinin fizik görünüşlerine yansımasıyla ayırt edilebilen alt türler,varyeteler vs. vardır. Söz gelimi at türü için Ahılteke, İngiliz, Andaluzyen vs diye bahsedilen “at ırkları” mevcuttur. Keza sığır türü içinde de mantafon, smental, holştayn vs. “ırklar” mevcuttur. Ve fakat bu sınıflandırma bitkiler için pek yapılmaz. Çünkü “ırk”, marjinal değeri nispeten daha yüksek olduğu kabul edilebilen türler için ayıt edici bir  olgudur.

 

O halde insanların da ırkları var mıdır?

 

Evet insan ırkları da vardır. Çünkü insan türü içinde de kalıtsal özelliklerinin,  fiziksel  görünüşü etkilemesiyle ayırt edebildiğimiz insan toplulukları vardır. Söz gelimi Afrikalı siyahiler,  çekik gözlü Asyalılar, “Kafkasyalı” tabir edilen beyaz insanlar vs. Yalnız dikkat edilmesi gereken nokta şudur: İnsan ırklarından bahsettiğimizde “belirgin ve neredeyse değişmez” bir takım biyolojik  unsurlardan bahsetmekteyizdir. Söz gelimi siyahi ırkın ten rengi ve kas yapısı, “sarı” (asyatik) ırkın düşük  direnci  vs.

 

Peki insanlar arasında ırka neden dikkat edilmez ya da insan ırklarına dikkat etmek kötü müdür?

 

İkinciden başlayalım: İnsanlar arasında ırka dikkat etmek kötüdür, çünkü insan kendi türüne “anlam ve önem” yükleyen bir canlıdır. İnsan türünün kendi türdeşlerine yüklediği anlam ve önem, bir “değer” olarak ortaya “insan haklarını” çıkarır. Yani hiç kimse bir başkasının kalıtına, ırsiyetine, genetiğine, bir sığır türünün genetiğine bakar gibi bakmaz, bakamaz. Peki ama insanlar bunu hiç mi yapmamışlardır?  Pek yakın zamana kadar yapmışlar fakat bunun bir çıkar yol olmadığını görmüşlerdir. Böyle yaparak yani birbirlerini kalıtsal özelliklerine göre sınıflayarak davranmanın, mevcut toplum oluşumlarını parçalayacağını görmüşlerdir.

 

O halde el yordamıyla tanıdığımız “ırkçılığı” şimdi daha açık tanımlayalım:

 

Irkçılık, insan türü içinde, kalıtsal özelliklerin, değişmez, mutlak belirleyiciliğine ve dahası üstünlüğüne inanmaktır.

 

Eskiden bu davranış bariz görüntü farklılıklarına dayandırılırken “bilimin ilerlemesiyle” daha derin kalıtsal “kanıtlara” dayandırılmaya çalışılmıştı.

 

Fakat görülmüştür ki “uluslaşma”, sağladığı siyaset ve toplum yapısıyla insanlar arasındaki ayırt edilebilme ölçülerini bir anda değiştirmiştir. Uluslaşmış toplumlarda artık “gözle görülür” farkların bir önemi kalmamıştır. Uluslaşmış toplumlarda artık “benzerliğin” ölçüsü artık ten rengi, kas kütlesi, alkol direnci veya akrabalık ilişkisi/kan bağı değildir.

 

Neden böyle oldu? Çünkü insan toplumu kendi fizik varlığını ve dahası “bilincini” sürdürebilmek için soyunu korumak ister. Demek ki insan türünün devamında fizik varlığı kadar bir de ve belki daha önemli olarak “bilinç” varlığı söz konusudur. “İnsanlığın” bir değer olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, insan toplumlarının ortaya konuşunda da artık kas kütlesinden, ten renginden, alkol direncinden ve kan bağından daha önemli, daha hızlı yayılabilen “değerler” ortaya çıkmıştır.

 

Uluslaşabilmiş toplumlar bunu daha erken idrak etmiş toplumlardır. Uluslaşma, kalıtlarla, genlerle kan bağıyla yeterince hızlı aktarılamayan “varoluş bilincinin” yani insan toplumlarının kimliklerinin, ortak değerler aracılığıyla yayılmasıyla meydana getirilmiş, yalnız insan toplumuna özgü olan bir beraberlik biçimidir.

 

Ulusşlaşma bir kere başladı mı artık “ayırt edilebilir” kan bağı ya da fizik görünüş farklılıklarına dönüp bakılmaz, bakılamaz. Aksi takdirde, değerlerde ve “kültürlerde” birleşmek için uzlaşmış bir toplum olarak ulus parçalanır. Ulus yalnızca eğreti bir değer ve kültür beraberliği değildir. Uluslaşma, kendi varlığını sürdürebilmek için siyaset birliği meydana getirmektir ki bu beraberliğin “silahlarla ve kan pahasına” korunacağı ortaya konmuştur. Dolayısıyla bir ulusu, izlenebilir kan bağına, görünebilir farklılıklara göre reddederek onu ırka dayanan bir şiddete boyun eğdirmeğe kalmak, o ulusa göre ihanettir, suçtur.

 

Eğer çevremizde “Falanca Türk değildi ama Türkçülük yaptı!” gibi cümleler işitiyorsak bu, kendisini gözle görülür farklılıklara veya izlenebilir kan bağına göre tanımlayıp ulusun geri kalanından ayırmak insan beraberliğini gözle görülür farklılıklara veya izlenebilir kan bağına dayalı şekilde biçimlendirmek arzusunun ifadesidir. Bugün meselâ Türkiye’de Türk Ulusu’ndan ayrı bir Kürt Ulusu olduğunu kan bağına, dile ve ırk benzerliğine dayanarak iddia eden herkes bu yüzden ırkçıdır.

 

Kendi varlığını ortak değerlere, tarihe ve bilince dayalı ortaya koyan Türk insanıyla, bunları reddeden, bunları aşağılayan insanlar mukayese edilemez.

 

Umarız şimdi “Türk diye bir ırk yok!” diyen insanın neden ırkçı olduğu anlaşılmıştır.