13 Mart 2010 Cumartesi

Hukuksuz Devlet Ruhsuz Beden


Ülkemizde kurumlar arası çatışmadan bahsedip duruyoruz.
Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden bağımsız ve bir birine denk üç diktatör gibi görmek bu yanlış kavrayışın temel sebebi.

Ülkemizde hukuk, bir mevzuat yığını ve yargı profesyonellerinin kanundan bağımsız kullanabildiği takdir yetkisi haline gelmiş vaziyette.

İktidar partisinin anayasa değişikliğini, Anayasa Mahkemesi’nin açıkça yetkilerini aşarak esastan bozması ve bu kararın kabul edilmesi ülkemizde hukukun ne derece geri bir anlayışla uygulandığının çok tedirgin edici bir örneği idi.
Buna mukabil iktidar, halktan aldığı geçici rızayı, kararlarının ve uygulamalarının doğal meşrulaştırıcısı olduğu kanaatiyle pot üstüne pot kırıyor.

Milletimiz iktidara, “yerindelik” belirleme yetkisi vermemiştir. Milletimiz iktidara, kendi adına kurumları, hukuka uygun olarak işletmek yetkisi vermiştir.
Bunu söylememizin sebebi de demokratik hukuk devletlerinde seçilmiş iktidarların halkın oyunun da üzerinde ve kendisine her adımda mutlaka müracaat edilmesi gereken hukuk ilkeleri ve kurallarıyla sınırlanmış olmasındandır.

Bunun yanı sıra, hükûmetler, toplumsal yapı ile oynamak, onu kendine göre yorumlayıp düzenlemek gibi bir yetkiye de sahip değildir. İktidarlara toplum mühendisliği yapsınlar, kendi takdirlerince yeni bir toplum yaratsınlar diye oy verilmez. İktidarlar, kendi memleketlerinde, hukuka temel teşkil eden örflere ve o örfün sahibi milletin değerlerine saygı ile de kayıtlıdır.

Türkiye’de iktidarın kendinde megalomani seviyesinde bulduğu hikmetle iktidar sarhoşu olmasının sebebi işte bu kayıt ve şartlardan bihaber olmasındandır.
Mevcut iktidar, kökenini halktan almakla beraber maalesef, ilkelerle kurallarla sınırlı ve farklılıklarını bu ilkeler ve kurallar içinde yaşayan bir şehir toplumundan gelmemektedir.

Bu sebepten dolayı da “farklılıkları” ilkelerin ve kuralların üstünde tutmakta farklılıklarla ilgili sağlam bir hukukî bakış geliştirememektedir.
Mevcut iktidar, gençlikleri, kendileri gibi olmayanları “kâfir”, “günahkar”,” münafık” vs olarak görüp de farklılıklara öfke kusmakla geçmiş bir neslin olgunluk dönemi haline dayanmaktadır.

Bundan dolayı da mevcut iktidar mensupları, farklılıkların zenginliğinden vs. bahsettiğinde aslında, geçmişinde farklılıklara duyduğu kin ve öfkeden dolayı yaşadığı dışlanmışlığın intikamını almaktan bahsetmektedir. Yoksa hakikatte kendisi, hâlâ kendisine benzemeyenden ciddi şekilde nefret etmektedir. Bunun en düşündürücü belirtisi de iktidar üyelerinin, kendilerine yöneltilen eleştirilere karşı ölçüsüz tepkileridir. Hâlbuki bu eleştiriler, iktidar olmanın bedelidir.

İşte Türkiye’de yasama ve yürütme organlarını elinde bulunduran zihniyetin, kapalı, köy uzantısı- gecekondu kökenli dağarcığı yüzünden ve bunun yanı sıra maalesef yargının kendini “bürokratik mensubiyet bilincinden” kurtaramamış olmasından dolayı, devletimiz “hukuka” dayalı şekilde çalışamamaktadır.

Yasama- yürütme ve yargı maalesef hukuku, “kanunların kendisine uyması gerektiği bir öz veya ideal” olarak görmemekte meseleyi mevzuat teknisyenliğine indirgemektedir.

Hal böyle olunca yargı erki kendisini bir tür “alternatif iktidar” gibi görmekte, seçilmişlerden tamamen ayrı ve dokunulmaz bir yapı içine kendini sokmak istemektedir.
İşin kötüsü Türkiye’de bütün “kurumlar” kendilerini dokunulmaz, değiştirilmez bir şey haline getirmeye çalışmaktadır.
İktidarın durmadan aldığı oy oranına atıfta bulunmasının sebebi de budur. İktidar bu tarzıyla insanların kendilerinin yapıp kendilerinin taptığı bir put haline gelmeye çalışmaktadır.

İktidar, hukuku hayatı kesip biçen bir tür teknisyenlik olarak gördüğü içindir ki kendisini “savcısı” ilan ettiği bir davada, masumiyet, suçun şahsiliği, şüpheden yararlanmak gibi ilkeler rahatlıkla göz ardı edilebilmektedir. Veya suç ihtimali kuvvetli şüphelilerin salıverilmesi gibi garabetlerin hükûmet desteğiyle yürütülmesi dahi eleştirilememektedir.

Mevcut şartlar altında Türkiye’de devlet, sadece onun faaliyet organı olan yasama, yürütme ve yargının fizikî varlığından ibarettir. İhtiyacımız olan şey ise bu organların birer zombiye dönüşmeden önce hukukun ruhuyla bilinçlenmeleridir. Yani temel haklara tam ve kesin bir riayette hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı bilinciyle…



11 Mart 2010 Perşembe

Avatar, Paganizmin Yükselişi Ve Anlam Arayışı



Aslında filmin omurgası “Suretler” ile aynı. “Sürücülerin” yönettiği taklitler üzerinden gelişen iki farklı varoluşçu hikâye ikisi de…
Avatar, modern bir Kızılderili hikâyesi…

Ama amacım burada Avatar’ı film olarak incelemek değil.
Avatar’ı var eden eğilimleri, insanların semavî dinlerle ilişkileri açısından incelemek…

İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor: Paganizm semavî dinlerin boşluğunu mu dolduruyor?

Sanırım bu soruya verilecek cevap “evet”…
Peki semavî dinler özlerinde eksik inanışlar mı? İnsanın inanç ihtiyacını karşılamaya yetmiyorlar mı?

Kim ne derse desin insanın en temel felsefî eylemi “inanmaktır”. İnanmak, hayatı kendisine göre yöneltmeye değer şeylerin varlığına hükmetmektir. Agnostikler, ateistler dahi en nihayetinde bir “doğru” inancına göre hareket ederler.
Şüphecilik inanmak eylemini yok edememiştir sadece zayıflatmıştır. Buna rağmen insanlar uğruna mücadele edecekleri şeyler olduğuna daima inanmışlardır.
Bu durumda paganizmin popülerleşmesi veya yükselmesinin sebebi ilk bakışta zannedildiği gibi inancın zayıflaması değildir.

Buradaki sorun, inancın muhatap bulamamasıdır.

Semavî dinler, çok tanrılı, pagan, putperest inançların cevap veremediği bir soyut alana tekabül ediyordu.

İnsanlar hayatlarının anlamına dair soruları, varoluşlarının sebebini semavî dinlerin varlığı ile cevaplayabiliyordu önceleri...

Semavî dinler öncesi iktidar meşrulaştırıcısı inanç kurumu, semavî dinler ile birlikte insanın iktidarlar, otorite üstü, korunması gereken bir varlık olduğu inancını aşılayarak insanlarda kendine saygı duygusunu geliştirmişti.
İnsanlar, dualarını duyacak, herkesten ve her şeyden üstün, iradesi eşsiz, rakipsiz bir kudretin varlığıyla huzur buluyorlardı.
Peki semavî dinler, nasıl odlu da zayıfladılar?

Burada iki sebepten bahsedebiliriz.

Birincisi bürokratikleşme ikincisi siyasallaşma…

Musevilik ve Hristiyanlık’taki ruhban sınıfına yani profesyonel din otoritelerinin teşkiline benzer şekilde İslâm aleminde de her biri birer küçük din halini alan mezheplerle din artık sıradan müminlerin tek başlarına inanıp icra edemeyecekleri , otoriteye müracaat edilmeksizin de yaşatılamayacak bir kurum halini almıştı.
Dine girişin tamamen kişinin iradesine bağlı olduğu ve özel bir cemaat töreni gerektirmeyen İslam bile git gide bir cemaat dini şeklini almıştı.

Bir de bunun üzerine dinlerin dünyevî otoritenin bir parçası haline getirilmesi ile dinlerin semavî dokunulmazlıkları adamakıllı yıpranmıştır.
Bu iki etken ile dinler ancak birer gelenek gibi yaşatılan, kaba aidiyet unsurları olarak sürdürülmeye başlanmıştır.

Zira semavî dinlerin “olgunlaşmasıyla” beraber ilahiyat tartışmalarının bitirilmesi, tek bir yoruma doğru yönelmek eğilimi çok ciddi şekilde kendini göstermiştir. Bu gün sıradan Müslümanlar itikadî mezheplerdeki Allah hakkındaki tartışmaların hiç birini bilmezler.

Dinlerin siyasallaşması ile evrensellikleri zayıflamış ve dinler artık çeşitli ideolojik çekişmelerdeki müşevvikler halini almışlardır.
Mesela sömürge karşıtı Kuzey Afrika önderlerinin İslam anlayışları, dinin sosyalizme/ kolektivizme dayanak olan bir otarşik ve bağımsız “ulusal” yapının meşrulaştırıcısı olduğu yönündedir.

Modern devirlerde İslam aleminde asla tasada ve kıvançta kardeşçe bir birlik sergilenememiştir. Meselâ Karabağ sorununda İslam âleminin kahir ekseriyeti suskun kalmıştır ...

Çünkü dinin siyasallaşması ile beraber, milletler arasındaki yabancılaşma daha da artmıştır. Bu açıdan meselâ İslamiyet’in milletleri aşan bir ümmet bilinci geliştirdiği iddiası ancak siyasal İslamcıların propagandaları arasında kendine yer edinebilmiştir. Bir Hıristiyan kulübü olduğu söylenen AB içinde dahi din ancak Avrupa’yı, Avrupalı olmayanlardan ayıran bir aidiyet nişanı olmaktan öte işe yaramamaktadır.

Dinin bürokratikleşmesi ile dinî inancın mahiyeti ciddi şekilde zayıflamıştır. Çünkü bürokratikleşme ile “şeklî” uygulamanın önemi muazzam şekilde abartılmış ve bu, aidiyeti belirleyecek hale getirilmiştir. (Burada belki “kurumlaşma” demek daha doğru olabilirdi ama “kurum” terimin çok daha geniş ve genel bir anlamı olduğu için semavî dinlerdeki örgütlenmeyi anlatmak açısından en güzel terim bence bürokratikleşmedir.)

Dolayısıyla din karşıtı bütün propagandalar dinlerin şekilciği üzerinden yürütülmeye başlanmış ve bu yolla din’in inanç temelleri de zayıflatılmıştır. Dinin mahiyetiyle ilgili tartışmalar bürokratikleşme ve siyasalaşma ile kesildiğinden bu tartışma alanının yerini, bağlamı saptıran din karşıtlığı almıştır.
Dolayısıyla din artık sıradan insan için basit bir aidiyet etiketi ve şekli uygulamalar alanı haline gelmiştir.

Bu, İslam ülkelerinde beliren radikal İslamcı hareketler için ve bilhassa onlar için böyledir. Bireysel haklar, İslamî anlamda kul hakkı gibi konularda yükümlülükleri ve sınırları gibi hiçbir şey düşünmeksizin şeklî bir şeriat devletinin yeterli olduğuna dair ilkel kanaat, zaman zaman açıkça inanç karşıtı olarak beliren seküler devlet baskılarıyla iyice keskinleşmiştir.
Burada da mesele bir güç savaşı halini almış ve sıradan insanlar için din artık iktidar mücadelelerinin bir aracından başka bir anlam taşıyamaz olmuştur.
Buraya kadarki tahlilin bir önemli sonucu da şudur.
Bir güç edinme aracı olarak saptırılmasıyla din, insanı tabiatın mutlak ve “yabancı” hâkimi haline getirmiştir.

İnsanın çevresine karşı sorumluluklarıyla ilgili İslam’daki ileri kabul dahi, siyasallaşma ve güç mücadeleleri içinde geri plana itilmiştir.

Böylece insan tabiattan kopartılmış ve onunla ilişkisinde yabancılaştırılmıştır.
Bir siyasî mücadelenin piyonu olmak dışında bir anlam ifade etmemeye başlayan dinî mensubiyet, insanın anlam arayışlarına cevap veremez hale gelmiştir. Onu hiç erişemeyeceği Tanrı ile hiçbir bağının olmadığı iddia edilen tabiat arasındaki Araf’ta kimsesiz bırakmıştır.

İşte modern “Yeni Çağ” (New Age) inançlarının yükselişinde kişinin kendi varlığının anlamını kendi başına aramak ihtiyacı yatmaktadır. Fert artık, bir takım adamların komisyonculuğunu yaptığı, önü kesilmiş tartışmalardan dolayı da anlaşılması iyice zorlaşmış bir üstün “antropomorfik” güce inanmaktansa kendisinin de bir parçası olduğu,kaderinde söz sahibi olduğu bir bütünlüğe ait olmayı daha huzur verici bulmaya başlamaktadır.

Elbette bu eğilimin batı ülkelerinde daha güçlü olduğunu belirtmeliyiz. Çünkü doğuda din hâlâ gelenekler içinde ciddi ve tartışılmaz bir yer bulmaktadır.
İşte Avatar, pozitivizmle dirsek temasın kesmeyen, bilinebilir temellere dayanan bir “rasyonel” inanç arayışına cevaptır.

Maalesef meselâ İslam âleminde modern devir inançlarına karşı kökten bir muhalefet ve akıl yürütmekten ziyade nakle dayalı ezberci bir anlayış dışında hiçbir cevap geliştirilememektedir.

Oysa semavî dinler, diğer inançlardan üstün kılan özellikleri doğrudan insanın varoluşuyla ilgilenmeleriydi. Bu derin kavrayış sayesinde semavî dinler tarihte eşi görülmemiş adanmışlıklarla yayılmışlardı.

Modern insan dine baktığında, kendisiyle ilgisiz, daha doğrusu kendisiyle ilgisi tamamen itaate yönelik olan şeklî inanç sistemleri görmektedir.

Şehirleşmemin çok gerisindeki İslâm ülkelerinde ise kapalı toplum/cemaat bağları sayesinde dine şekilci bağlılık hâlâ gücünü bir ölçüde korumaktadır.
Semavî dinlerin profesyonelleri eğer paganizme dönüş olarak gördükleri “Yeni Çağ” inanışlarının yükselişinden şikâyet ediyorlarsa bunun suçunu, modern insanın günah eğiliminden ziyade kendilerinin insana ilgisizliklerinde, şekilciliğe verdikleri aşırı önemde, güç ilişkilerine düşkünlüklerinde aramaları çok daha faydalı olacaktır.



10 Mart 2010 Çarşamba

Demokrasinin Menfaat Mutabakatının Gerçek Anlamı


Demokrasi tartışmalarında temsilin mahiyeti konusundaki belirsizlik, demokrasinin çok değişik anlamlarda kullanılarak istismar edilmesine yol açabilmektedir.

Temsilcilerini halkın “seçtiği” bir tek parti iktidarının da demokratik olduğundan tutun da çoğunluğun her türlü tasarrufundan ayrılabilmek için sayısal gücü kullanmaya varana kadar her tanımın temelinde bu belirsizlik yatmakta.
Demokrasi, en kaba tanımıyla yönetici değişikliğinin mutabakata dayalı ve barışçı yolla yapılabildiği bir rejim.

Burada sorun yöneticinin seçim şeklinden kaynaklanmıyor aslında… Sorun yönetim kelimesine yüklenen yanlış anlamdan kaynaklanıyor.

Burada yönetim kelimesini kullandığımızda kendiliğinden bir yönetici grubun toplum hayatındaki “güdücü” rolünden bahsettiğimizi sanıyoruz. Bu çok yaygın ve neredeyse mümkün olabilecek tek gerçek şekil sanılan bir algılama…
Bir de buna yaygın ve bir o kadar yanlış siyaset tanımı olan “Kaynakların dağıtım şeklini” eklediğimizde ortaya oy sayılarıyla sürdürülen bir hükümdarlık savaşı çıkıyor.

Bu anlayışın günlük hayata yansımasıysa menfaat gruplarının pasta paylaşımı için siyasi partiler aracılığıyla mücadele ettiği korporatist bir “dağıtıcı” devlet düzeni olarak karşımıza çıkıyor.

Demokrasinin kanaatlerin mi yoksa menfaatlerin mi temsiline dayandığına dair tartışmaların tamamı, toplumsal düzenin özünden habersiz yapıldıkları için aslında kısır kalmaya mahkûmdur.

Demokrasiyi “menfaatlerin temsili” olarak gören kesim menfaatlerin birbirleriyle doğal olarak çatıştığı fikrine dayanmaktadır. Öyleyse demokrasi çatışan menfaatlerin barışçı yollarla iktidar için yarışmalarından ibarettir.

Demokrasinin kanaat temsili fikrini savunanlar ise menfaatin anlamı konusunda ilk dönem faydacılarına dair ezberleri dışında hiçbir şey bilmemektedir.

Demokrasinin menfaate temsiline ait bireyci ve kolektivist yaklaşımların ikisi de menfaatin içinde yaşadığı toplumsal düzenin tabiatını göz ardı ederek onu ya bireyin veyahut kollektivitenin salt iyiliği olarak algılamakta.

Bu tartışmalarda eksik olan nokta, demokrasinin, kendisini sınırlayarak, yönetime, seçmenlere yol gösteren ilkelerden bağımsız bir şekilde var olduğunun sanılmasıdır.
Demokrasi, belli bir usul ve yetki sınırlamasına tabi tutulmadıkça kendi başına hiçbir değer ifade etmez. Yani onu elde etmemizi ve korumamızı önemli kılan şeyler demokrasiyi şekle sokan bir takım ilkeler ve kurallardır. Aksi takdirde o genellikle çoğunluk diktası ve özel bazı durumlarda da azınlık diktası olmaktan kendini kurtaramaz.

Demokrasinin çatışan menfaatlerin barışçı yarışı olduğunu sananların atladıkları veya hiç bilmedikleri nokta da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü demokrasiyi var eden, meşrulaştıran menfaat mutabakatı, menfaatlerin her konuda mutabık kalması anlamına gelmez!

Menfaat çatışması anlayışına göre demokrasi yoluyla seçilen yöneticiler menfaat gruplarının mücadelesinde güdücü bir rol oynar ve onlar arasında “adil” bir dağıtım yapmak için devlet gücünü kullanırlar.

Burada her bir menfaat grubunun oylar vasıtasıyla devlet idaresinde güç elde etmesiyle taleplerin meşruiyeti de sağlanmış olur.
Acaba gerçekten öyle midir? Bir talebin veya menfaatin meşruiyeti, onun savunanların sayısına mı bağlıdır?

Demokrasinin günümüzde yaygın anlayışına göre zaten partiler, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri vs tam da bu amaç için bir araya gelmiş insan birlikleridir.

Oysa bu anlayış baştan aşağı sakattır ve hukuk dışıdır.
Çünkü grup taleplerinin veya menfaatlerinin “diğerlerinin aleyhine” sağlanıp sağlanmadığı düşünülmeden bu tip taleplerin haklılığı ve meşruiyetinden bahsedilemez.

Demokrasinin menfaatçi anlayışında bireycilerin dahi yanıldığı şaşaladığı nokta burasıdır.

Devletin bir talep karşılama gücü olduğu bir düzende, menfaatin bireye mi, gruba mı ait olduğunu tartışmak açıkça anlamsızdır.

Mesele zaten devletin taleplere ve menfaatlere cevap vermemesi gerekliliğidir.
Çünkü bir kere talepleri karşılamak işine başladığında derhal günlük hayata müdahale etmeye, kendince “adil” bir takım düzenlemelerle, birilerinin menfaati için diğerlerinin aleyhine eylem kısıtlamalarına gitmeye başlar.
Burada atlanan nokta toplumun asgari bir menfaat uyuşmasını zaten sağlamış olduğu hakikatidir. Bu uyuşmanın özü, temel haklara riayet hususunda varılan kendiliğinden oluşmuş mutabakattır.

Hayat, mülkiyet ve hürriyet (ifade hürriyeti) hakları, dokunulmazlıkları, devredilmezlikleri ve vazgeçilmezlikleri konusunda toplumun kahir ekseriyetinin üzerinde mutabık kaldığı “menfaatlerdir”.

Kendilerine göre çok çeşitli menfaatler benimseyen insanların bir arada yaşayabilmesinin sırrı, bireysel menfaatlerin gözetilmesinde temel haklara yani temel menfaatlerin ihlal edilmemesi yönündeki kendiliğinden doğmuş mutabakattır. İnsanlar bu temel menfaatlere dokunulmayacağı yolunda edindikleri teminat ile ancak kendilerine ait menfaatler belirleyebilirler.Mülkiyet hakkının olmadığı bir yerde mülkiyetle ilgili bir menfaati hayal etmek saçmadır. Mesela özle mülkiyetin lağvedildiği herhangi bir ülkede bir insanın, kendisine ait bir ev ve araba almak hayali kurması, bunlarla ilgili yatırımlarından elde edeceği kârı hesaplaması da imkânsızdır.

İnsanlar yalnızca en temel menfaatleri olan temel haklarının korunması yönünde devletten görev beklerler. Günümüzde modern sosyalist bulanıklaştırma ve anlamsızlaştırma çabalarından dolayı devletin aslî fonksiyonları iyice sulandırılmış neredeyse anlamsız derecede arttırılmış ve en kapitalist bilinen memleketlerde dahi her şeyi “gütmesi” gereken devlet anlayışı kafalara kazınmıştır.

Dolayısıyla insanlar arasındaki menfaat çatışmaları ancak ikincil ve bireysel menfaatleri açısından var olabilir ki bu da temel hakların ihlali söz konusu olmadıkça müdahale edilmesi gerekmeyen bir sahadır. Yani hırsızlık etmeyen, yalan beyanda bulunmayan ve hayata kast etmeyen herhangi iki veya daha çok piyasa aktörünün menfaatlerinin çatışması, ne ahlâkî ne de hukukî olarak müdahale gerektiren bir sorundur. Devletin görevi menfaatleri mukayese etmek veya bunların yerindeliğini belirlemek değil, menfaatlerin temininde hukukun gözetilmesini sağlamaktır. Yani hırsızlığın, cinayetin ve yalanın önüne geçmektir.

Bir demokrasi, toplumun temelinin oluşturan en temel menfaat algılarını idrak edemiyorsa kendiliğinden bir çetelerin temsili sistemine dönüşmesi, neredeyse kaçınılmazdır.

Zira salt oy miktarına dayanan ve bundan dolayı menfaat dağıtabileceğini sanan bir yönetimin hukukla bağlantısı kalmamıştır. Hukukla sınırlandırılmamış her türlü idare de özünde bir çetedir.

Menfaat dağıtımı anlayışının iki sakat yönü vardır.

Birincisi neyin menfaat olduğuna dair, hiç kimsenin sahip olamayacağı Tanrısal bir iktidar hayaline yol açar…

İkincisi, bireysel veya grup menfaatleri arasında seçimler yaparak adaletsizliğe yol açar.

Sınırlı devletin ve daha önemlisi sınırlı demokrasinin gerekliliği yönetimlerin idrak açısından insani sınırlılıktan masun olamayacağı gerçeğine dayanır.
Yönetimin yapabileceği ve en adil kabul edilebilecek şey, temel menfaatlere ( hayat, mülkiyet ve hürriyet) dair toplumsal mutabakatın her hal-ü kârda korunmasını sağlamak bunun dışındaki bireysel menfaatlerin de bu mutabakat çevresinde temin edilip edilmediğini gözetmektir. Bu yapılmadığı takdirde oy sayısı bize adalet hakkında hiçbir fikir veremez. Çoğunluğun mutlaka âdil olacağını savunanlara Hitler’i başa getiren çoğunluğun yasama organından çıkan yasaları hatırlatmak isteriz.
















7 Mart 2010 Pazar

Bir İfade Hürriyeti Laboratuarı Olarak Facebook



Facebook, inanılmaz bir iletişim ortamı olarak balıklama daldı hayatımıza. İlkokul arkadaşlarımızı bulmanın ötesine taşan bir ifade imkânı sundu hepimize.
Sosyalleşme maliyetini düşürdü, iletişimi muazzam hızlandırdı.

Bunun yanı sıra ifade hürriyeti ile ilgili sorunların da hızlı şekilde ortaya çıkmasını sağladı.

İfade hürriyeti ile ilgili ilk akla gelen şey devletin keyfi sınırlamalarıdır ve buna karşı çıkmak hepimizin sorumluluğudur.

Buna mukabil, asıl göze çarpmayan şey ifade hürriyetine ferdî bakışlarımızdı ki bu, aynı zamanda ifade hürriyetine bakışımızın toplumsal karakterini de temellendiriyordu.

Facebook fikirlerin gruplar halinde ifade edilmesinde çok etkin şekilde kullanılır oldu ve hemen herkes bir şeyleri ifade etmenin birinci aracı olarak sayısı kalabalık gruplar kurmayı kendine hedef olarak seçti.

Facebook’ta grup kurmak bir çeşit histeri halini aldı… Fikirlerin meşruiyetinin, grupların karabalıklığından kaynaklandığı kanaatinin neredeyse toplumun genelinde hâkim olduğunu Facebook bize gösterdi.

Bu da bizim toplumumuzda aslolanın fikir değil de yığılmak olduğunu, toplumumuzun bir cemaatler birikintisi olduğunu açıklıyordu aslında. Birikinti demenin bir sebebi var: Bu cemaatlerin birbirlerini dışlayan, birbirlerini tanımayan kümeler olduğunu anlatmak için kullanıldı.

Dolayısıyla böyle bir toplumda fertten bahsetmek açıkça anlamsızdı. Fertten bahsetmenin önem arz etmemesi fikirlerin önem arz etmemesi anlamına geliyordu ki ferdin varlığının bizatihi değeri, onun kendini ifade edebilmesinden yani beynindeki elektrik sinyallerini ortaya koymasından kaynaklanıyordu. Aksi takdirde onun herhangi bir sansardan, kediden veya mimozadan bir farkı yoktur.
Peki ama bu bahsettiklerimizin ifade hürriyeti ile ilgisi nedir?

Facebook birbirinden çok farklı fikirlerdeki arkadaşlarımızın hepsinin, kendi kişisel sayfamızda kendi fikirlerini ortaya koymasına izin veren bir ortam da sunuyor bize.

Bu açıdan bakıldığında bir insanın arkadaş çevresinin genel fikrî eğilimi hakkında onun kişisel sayfası doğrudan ve birebir bilgi sunuyor.

Facebook öyle bir ortam ki kendi kişisel sayfamızda paylaştığımız her fikir doğrudan , eğer bir filtreleme işlemi yapılmamışsa, kendi arkadaşlarımızın sayfalarında da görülüyor. Facebookun ifade hürriyetine getirdiği en büyük katkı bu. Böylece varlığından haberimizin bile olmadığı bazı kişileri arkadaşlarımızın arkadaşları olmaları sebebiyle tanıyabiliyoruz.

Bu açıdan Facebook bizi bizimle baş başa bırakarak iletişimimizi kendi başımıza şekillendirmemizi sağlıyor.

Sorun şu: Biz bu iletişimden gereği gibi yararlanabiliyor muyuz veya iletişimin bu şekilde gelişmesinden memnun muyuz?
Kendi kişisel tecrübeme dayanarak söylemeliyim ki bu soruları “evet” diye cevaplayabilmemiz imkânsız.

İnsanlar kendi sayfalarında fikir paylaşmak hususunda kesinlikle son derece özgürlükçü. Bundan daha doğal bir şey olamaz çünkü zaten herkes en kısa zamanda fikrini arkadaşlarına ulaştırmak istiyor. Kendi fikirleriyle dünyayı şekillendirmek istiyor. İkna etmek, onaylanmak istiyor…

Gelin görün ki kendi fikirlerini başkalarının kişisel sayfasında öylece belirivermesini doğal kabul edenlerimizin çoğu, paylaşılan fikirlere veya esere eleştiri gelmesini pek de memnuniyetle karşılamıyor.
İşte ifade hürriyetine karşı toplumsal bakışımız da burada iyot gibi ortaya çıkıveriyor.

Bazılarımız bazı arkadaşlarının fikirlerini veya paylaşımlarını, filtreleyerek engelliyor ve soruna kendilerince çözüm buluyor. Tabii burada fikirlerini ve paylaşımlarını istemediklerini belli olmayacak şekilde engellemekle o insanı reddetmek arasında ne gibi bir fark olduğu sorusu vicdanlara hiç sorulmuyor. Bu durumda yapılması gereken nedir? Bu durumda eğer kişisel bir red var ise açık karşımızdakine bunu söyleyerek onu listemizden çıkarmak ve ondan gelen hiçbir şeyi de kabul etmemektir.

Bazılarımız da gelen eleştirileri, yorumları siliyor. Tabii bu daha çocukça bir şey… Zira ortaya atılan bir fikrin yüzlerce kişinin ekranında belirmesini yaratacağı etkileri düşünmeden isteyip sonra gelen cevapları silmek özünde ifade hürriyetine inanmamak demektir. Bu daha da kötüsü insanın varoluşuna karşı olmak demektir ki zaten faşizm, sosyalizm gibi toptancı ve baskıcı rejimlerin özünde hep bu ortak payda vardır.

Çocukluk şüphesiz masumiyeti açısından özlenir bir dönemdir. Ama öte yandan başkasına zarar verip vermemekle ilgili o ham bencilliği yüzünden dikkat de edilmesi gereken bir dönemdir.

Facebook’un ortaya çıkardığı gerçek sanırım o ki biz henüz bir yetişkinler toplumu değiliz. Konuşmayı seven ama yorumlanmayı ve eleştirilmeyi sevmeyen, etki etmeyi seven , etkilenmekten hoşlanmayan, benzerlerinden hoşlanıp farklılıklara tahammül edemeyen bir çocuk cemaatleri toplumuyuz.

Facebook kendi kişisel sayfalarımızla bize sanal bir fikrî mülkiyet alanı veriyor ve biz bu alana saygı konusunda hiçbir fikre sahip değiliz. Çünkü mülkiyeti kullanmanın sorumluluğu hakkında hiçbir fikrimiz yok! Çünkü başkalarının mülkiyeti ile ilgili yarattığımız dışsallıkların ciddiyetini idrak edemiyoruz.

Facebook toplumsal psikolojimizin geriliğini ve maddi geri kalmışlığımızın fikri kökenini anlamakta bize çok ciddi ve aydınlatıcı toplumsal veriler sunuyor. Zihni gelişmemiş bir toplumun ifade tarzlarının bir hulasasını ve halitasını enfes biçimde ortaya koyuyor. Görünen o ki ifade hürriyeti bizim toplumumuz için gerçek bir değer değil. Böyle bir toplumda demokrasi ancak sayısal çoklukların bir savaşı şeklinde yürüyebilir ki darbelerin ve etnik terörün hangi toplumsal şartlarda şekillendiği hâlâ anlaşılamıyorsa her şey için çok geç demektir.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Etnik Irkçı Siyaset Ve Demokrasi Çelişkisi


Ülkemizde çoğunluk içinde azlıkların kendilerini ifade etmek problemi, ifade hürriyeti ile egemenliği bölmek arasındaki sınırda özellikle belirsizleştirilmekte.
Herhangi bir grubun kendisini ifade edebilmesi için siyasî ve hukukî özerkliğin gerekli olduğuna dair bilhassa nevzuhur liberallerce yaratılan yanlış kanaat demokrasiyi sakatlıyor.

İfade hürriyetinin çoğunluğun “temel haklara saygılı” egemenliği altında korunması dışındaki seçeneklerin “azınlık” diktası yaratmak anlamına geleceği gözlerden ırak tutulmak isteniyor.

İşin bu kötülüğünün yanında bir de etnik ırkçı siyasetin kendi tabiatının demokrasiyle bağdaşmazlığı nedense görmezden geliniyor.
Demokrasi, farklı seslerin, tek bir egemenlik erki ile teminat altına alınmasıdır.
Demokrasi ancak farklılıkları barındırabilen toplumsal yapılarda işlerlik kazanabilir.

Farklılıkları barındırabilmenin de yolu bir kurucu çoğunluğun egemenlik hakkı ile kurduğu hukuk birliğidir.
Aksi takdirde ne olur?

Gayet basit şekilde bütün farklılıklar kendilerini “ötekilerden” ayırmaya çalışır. Nitekim örneğini ülkemizde de gördüğümüz şekilde etnik ırkçılığın hedefi, kendi varlığını, “ötekilerin” içinde barınmadığı bir saflık vasatında egemen kılmaktır.
Etnik grupların, kabilelerin, yapıları ciddi anlamda homojeniteye dayanır. Etnik grup var olma gücünü bu türdeşliğinden alır. Bu açıdan etnikçi siyasetçilerin ırk vurgusu çok keskindir.

Peki burada “homojeniteden”/ türdeşlikten ne anlamalıyız? Burada dilin ve ayırıcı özelliklerin korunması için mümkün mertebe kabile içinde kalan evlilik bağı oluşturma, “dilinin” kesinlikle ayrı ve özgün olduğuna dair bütün üyelerde yaratılan kesin inanç ve elbette hiçbir tarihle müştereki olmayan apayrı, saf bir tarih bilinci.

Bütün bu toplum psikolojisinin tercümesi “Kendimden başkasıyla beraber olmak istemiyorum!”dur.

Bu tahlili hayalci bulanlar, sömürgeci devletlerin, sınırlarını cetvelle çizdikleri sun’i devletlerin nasıl bir ayrışma sürecine girdiklerine bakmaları yeter de artar bile.

Bu devletler, kurucu bir millî çoğunluğa dayanmayan, nüfusları birbirlerine yakın kabileler veya etnik gruplar arasından, egemen sömürgecilerin seçtiği birilerinin iş başına getirildiği “harita devletleridir”. Ermenistan, Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen vs…

Ermenistan bunların içinde ne homojeni olmakla beraber, SSCB devrindeki durumu düşünüldüğünde ( ki sanırım SSCB’nin sömürgeci ve emperyal bir ülke olmadığını kimse iddia etmeye kalkmayacaktır) onun da bahsettiğimiz tanıma uyduğu görülecektir. Nitekim SSCB’nin yıkılmasından sonra, kendisine toprakları hediye etmiş gerçek ev sahiplerini soykırımla topraklarından uzaklaştırarak etnik saflaştırma yapmış bir katil ülke bu tanıma fazlasıyla uyar?

Bunların yanı sıra bir başka özelliği ile etnik ırkçı siyaset demokrasiyle bağdaşmaz: Lider tapınmacılığı…

Şüphesiz parlamenter demokrasilerin en berbat açmazlarından biri partilerdeki lider sultasıdır.

Buna rağmen gene de partiler, belli bir hukuk birliği teminatı altında alternatif politikalar sunabilirler.

Peki bilhassa ülkemiz örneğinde görülen etnikçi siyasetin lider tapınmacılığı ne seviyededir?

Burada “tapınma” kelimesinin bir mecaz olmadığını derhal fark ederiz.
Zira etnikçi siyasette lider her şeydir. İnsanlar, onun emirlerini ilâhî addeder ve tartışamazlar. Bu da etnikçi siyasetin kapalı toplum alt yapısının bir sonucudur. Bir somut kurallar ve ırk dayanışması olarak etnikçilik için fikir üretiminin tek kaynağı vardır: Lider! Bilhassa marksizmin şiddete dayalı değişim fikri, kendi içine kapalı ve farklılık düşmanı kabile yapılarının eylemciliğini “liderde” tecessüm ettirir. Her ne beklenirse liderden beklenir ki bu onu tanrılaştırmakla aynı anlama gelir.

Irk, dil ve kültür açısından aynileşmek dışında bir amacı ve dayanağı olmayan etnikçi siyaset için bütün bu konulardaki “birliğin” ifadesi liderdir.
Son iki yıldır bebek katilinin silahlı ve silahsız destekçilerinin, sıklıkla “önderliğin fikrinden” bahsetmeleri bu açıdan dikkat çekicidir.

Bu açıdan etnikçi siyasetin, kendisi dışındaki hiçbir toplumsal yapıyla herhangi bir ilişkisi yoktur ve olmamasına da bilhassa “önder” tarafından dikkat edilir. Etnik grubun, kabilenin tecrit edilmiş olması liderin tartışılmazlığını güçlendirecektir. Bu şekilde toplumsal tabanda kendini tecrit eden kabile veya etnik grup ir sonraki aşamadan “önderin” ayetleriyle hüküm sürdüğü kurtarılmış ve saf ülkesine kavuşacaktır.

Görüldüğü gibi etnik ırkçı kendi yarattığı yabancı korkusuyla egemen çoğunluktan duyulan nefreti körükleyen ve bunu da demokrasiyi yaşatan ifade hürriyeti hakkını istismar ederek yapan bir militandır.

Yapılmak istenen, demokrasinin istismarı ile çoğunluğun erkini anlamsızlaştırmak ve sonrasında kendi “saf” çoğunluğunu barındıracak önder sultasını tesis etmektir.
Etnik ırkçılığı ifade hürriyeti şemsiyesi ile koruyamayız. Çünkü etnik ırkçılık salt kültürel ir ifade hürriyetinin ötesinde bir siyasî bölünmeyi hedeflemektedir. İfade hürriyeti ise millî devletlerin kurucu çoğunluklarının egemenlik hakkı aleyhine kullanılamaz.

Bu açıkça ikiyüzlü demokrasi anlayışı ve lider tapınmacılığı ile etnikçi siyaset, toplumu demokrasi dışına çeken ilkel ve şedit bir iştir.

Eşitler arasında birinci bir çoğunluğu içlerine sindiremeyen etnik ırkçıların demokrasiden bahsetmelerine karşı en başta liberallerin ciddi eleştiriler getirmesi gerekirken millet düşmanlığı müşterekinde etnik ırkçılığın liberallerce desteklenmesi ülkemiz siyaseti açısından büyük bir utanç ve suç ortaklığıdır.

Bütün ideolojisi ve eylem şekli ile tipik bir marksist militan grup olan etnik ırkçıların hem toplum vicdanında hem siyaset arenasında hem de Türk Milleti’nin mahkemelerinde yargılanmasının zamanı gelmiş de geçmektedir. Demokrasi dışı bu ırkçı ve militan yapının “önderlerinin” Türk vatandaşlığı hakkı ile toplumumuzu tahrik etmeleri engellenmeli ve bu kişiler, vatandaşlıkla bağları koparılarak sınır dışı edilmelidirler. Aksi takdirde sözde “temsil yetkilerinin” yaratacağı toplumsal çatlağı tamir etmek mümkün olmayabilir.



26 Şubat 2010 Cuma

Federasyon Tarihî Bir Mecburiyet midir? Osmanlı Neden Yıkıldı?


Tarih denen bilgi ne kadar ilginç...

Bazıları Osmanlı’nın milliyetçilik yüzünden battığını, federatif bir yapıya bürünse, İngiltere gibi kalabileceğini söylüyor veya İspanya gibi…

Buna göre gene aynı noktaya gelmişiz ve bu sefer de federasyon gibi bir çözümü beğenmezsek gene dağılacakmışız.
Bu tahlilin mantığı şudur:
Devlet ancak zor kullanmaya gücü yetiyorsa birliğini sürdürebilir, buna gücü yetmiyorsa derhal gevşemeli, egemenliği paylaşmaya gitmelidir.
Öncelikle… Osmanlı zaten bir modern merkezî devlet değildi. Hükümdarın otoritesinin şeklen tanınması ve buna bağlı vergi mükellefiyetlerinin ( ki bazı eyaletler bundan bile masundu) yerine getirilmesi dışında bir katı bağlılık talep etmiyordu.

Peki Osmanlı’yı en zayıf zamanında bile bir dünya devi olarak ayakta tutan neydi? Bu gün bize bölünme tavsiyesinde bulunan ve bunu demokrasi sananların anlayamadığı şey işte budur.
Osmanlı, hâkim olduğu topraklarda, örneğine rastlanmayacak bir organizasyon ve hukuk birliği temin ediyordu. Dolayısıyla şeklen dahi olsa Osmanlı’ya bağlı bulunmak tebaaya bir hayat teminatı sağlıyordu.

Bu teminat çok önemlidir, zira sömürgeci Avrupalı’ların, toprak algılarından çok farklı bazı değerler içerir.

Bu değerlerden biri Osmanlı’nın, tuğrasının hüküm sürdüğü her yeri “vatan” bilmesidir.
İkincisi hakimiyetini hukuka dayamasıdır. Bu açıdan Osmanlı zaten aslında federasyoncu takımının anlayamadığı bir özerkliği yürütmekteydi.
Osmanlı’nın askerî açıdan zayıfladığı için bölündüğünü düşünen bu takıma Girit ve Mora isyanlarının nasıl bastırıldığı anlatılmalı.

Osmanlı’nın bölünmesinin sebebi işte bu algılama farkıdır.

Çünkü batılılar için sömürgelerin iktisadî değeri dışında bir anlamı yoktu. Dolayısıyla oralardan çekilmekle bir “vatan” kaybedilmiş olmuyordu. Sömürgeci Avrupalı’lar için sömürge toplumları asla “kardeş” ve eşit sayılmamışlardır.
Oysa Osmanlı hâkimiyetinin anlamı tebaaya “emanet” gözüyle bakmaktır ki bu Osman Gazi’den beri sürdürülen devlet geleneğidir.

Bundan dolayı, dinlerine ve geleneklerine zaten hiç karışılmadığı ve son dönemde topladığı meclisiyle zaten kendine göre şekillendirdiği gayet başarılı bir meşrutî yönetimle, şartlara intibak etmiş bulunan Osmanlı, bir anda dünyaya, kökü kendisinde olmayan bir mantıkla bakmaya zorlanmıştır.

Devlet geleneğini oluşturan mantık değiştirildiğinde, devletin işleyişi allak bullak olmuştur. Meşrutiyetin ve Teşkilat-ı Esasiye’nin ilânında unuttuğumuz nokta odur ki bir meşrutî meclis dahi, devletin dayandığı omurgayı inkâr edememiş ve devletin resmî dilinin Türkçe olduğunu kabul etmiştir.

Osmanlı, toplumsal renklerin, toplumsal özerkliğini siyasî özerklikten özenle ayrı tutmak siyasetinde, toplumsal özerkliğin, bir hukuk biriliği içinde yaşatılmasına büyük özen göstelmiştir ki zaten Ermeni, Rum ve cumhuriyet devri Kürt isyanları bu açıdan hafızalarımıza ciddi ihanetler olarak kazınmışlardır.

Osmanlı’nın yıkılışından milliyetçiliği sorumlu tutanlar iki açıdan haksız ve hatta nankördürler.
Birincisi devletin dayandığı aslî unsurun Türk olduğu zaten biliniyordu.
İkincisi “Türk’e dayanan” bir modern millî devlet arayışları ortaya çıktığında zaten Balkanlar elimizden çıkmış, Osmanlı’nın her eyaletinde, düvel-i muazzamanın nüfuz bölgelerinde etnikçi ayaklanmalar baş göstermiş idi.

Osmanlı’da kurucu unsur olan Türk’lerin şüphesiz “hâmi” rollerinden kaynaklanan bir üstünlükleri var idi fakat bu devletin rasyonel şekilde idaresine mani olmuyor, “işe yarar” her fert kökenine bakılmadan siyasette derhal istihdam ediliyordu.

Dolayısıyla Osmanlı “modern” devletlerin cetvelle çizdikleri veya tartıyla oluşturdukları idare mekanizmalarından ayrı, tecrübî bir metotla birliğini yürütüyordu.
Osmanlı’nın bölünmesinin sebebi, bu idare tarzının hava ve su gibi içselleştirilmesi ve ayrılıktan sonra da süreceğinin sanılmasıdır ki aynı mantık(sızlık) bu günde etnik ırkçılarca sürdürülmektedir.
Oysa Osmanlı’dan ayrılan hiçbir ülke daha sonra o yönetim tarzını sürdürememiş, Osmanlı emperyal mantığıyla, Avrupa sömürgeciliğinin arasındaki farkı çok acı tecrübelerle görmüştür. Dikkat edilirse ne Balkanlar, ne Ortadoğu ve ne Kafkaslar, Osmanlı’dan sonra istikrara kavuşmuştur. Buna Kuzey Afrika’yı da ekleyebilirsiniz.
Osmanlı, çok çeşitli topluluklara farkına varmadıkları, çevrelerini kuşatan, kökenini Türk geleneğinden ve İslâm’dan alan bir emniyet atmosferi sunmuştur. Bu ortamda etnik gruplar, kabileler dünyevi zorlukların hallinde kullanacakları bir siyasî ve adlî araç kutusunu hep hazır bulmuşlardı. Osmanlı’dan ayrıldıklarında bu araç kutusundan ve onu kullanan “görünmez elden” mahrum kaldılar.

Osmanlı, milletleşememiş toplumsal yapıların, bir devlet/ hukuk çatısı altında barınmalarına manevî bir anlam yükleyen, onların hepsini kendinden bilen bir devlet idi. Osmanlı, milletleşememiş yapıların taşıdıkları toplumsal gerilimi gayet iyi biliyor ve buna göre onlara muamele ediyordu. Osmanlı milletleşmemiş toplulukların devlet tecrübesinde yaşayacakları sukut-u hayalin de farkındaydı. Osmanlı, milletleşmemiş toplulukların belki de tarihte görüp görebileceği tek ve son hâmi idi.

Bu açıdan bakıldığında “modern siyasetin” ölçütlerini Osmanlı’ya uygulamaya kalkmak at anatomisinden hareketle insanı anlamaya çalışmak gibidir. Zira Osmanlı bürokrasisi, pek çok batılı devletin yeni yeni haberdar olduğu, kabul ettiği pek çok toplumsal grup için teşkilatlanmış çok ayrıntılı bir yapı gösteriyordu.

Bundan dolayı Osmanlı’nın toplumsal “kabullerinin” farkında bile olmayan batı devşirmesi okumuşlarımızın bize, batının kendi toplumsal yapısının neticesi olan “federasyon” şeklini önermesi normaldir ama sağlıklı değildir. Batının modern federasyonlarının derin tarihi kökleri vardır ve bugünün federasyonları ortaçağ derebeyliklerinin egemenlik alanlarından başka bir şey değildirler.

Kaldı ki batıda modern federasyonlar etnik kökenlere göre ayrışmanın değil, millî birliği, bir hukuk çatısı altında oluşturmanın aracı olarak kurulmuşlardır. Bunun en güzel örneği de ABD uluslaşmasıdır. Modern federasyonların hiç birinde ne resmî dil tartışılır ne de ülkeyi oluşturan millî kurucu çoğunluğun egemenlik hakkı.

Osmanlı’nın hukuka dayalı hâkimiyet anlayışını “kazanılmış bir hak” gibi görerek bunun ilelebet ve her şartta süreceğini sananlar Osmanlı yıkılınca enkazının altında kalarak en çok acı çekenlerdir. Bu günkü etnik ırkçılar da sahip oldukları Türkiye Cumhuriyeti teminatının, ırkçı bir kabile devletinde devam edebileceğini sanmaktadırlar. Tarihten asıl ders alması gerekenler, gelişmiş toplumsal yapıya dayanan Türk devlet geleneğine ırkçı saiklerle karşı gelenlerdir.







19 Şubat 2010 Cuma

Bize Irkçı Diyenler


Türkiye’de ırkçılık var mı?
Sosyalistlere bakarsanız var! Kendilerini hümanist sanıp da etnik ırkçıları destekleyen bir kısım liberal de aynı görüşte…

Yani? Türkiye’de bir ırkın diğerine göre üstün olduğunu savunan insanlar var! Irkçılığın bilmediğimiz başka bir anlamı varsa tanımımın düzeltilmesini istirham ederim.

Her şeyden evvel bir tanımın geçerli olabilmesi için sınırlarının belli olması lâzım. Birine “ırkçı” dediğinizde onun ırk üstünlüğüne atıfla hareket ettiğini söylemiş olursunuz.
Eğer bu tanımı genişletmeye kalkarsanız o zaman işin bütün mantığını ve dolayısıyla meşruiyetini de bozarsınız.

Irkçılıkla ilgili bu tanım genişletmesinin veya halk ağzıyla sündürmesinin şekli nedir?

Şudur:

Sosyalistler, nevzuhur ve vatansız bir takım liberaller ve etnik ırkçılar ırkçılığı “ayrımcılıkla” bir tutmaktalar.

Ama işin garibi ayrımcılığı da kendi anlamında kullanmayarak “sündürmekteler”…
Bunların karşı olduğu şey, toplumdaki fertlerin müşterek kabullerine göre bir “toplumsal öncelikler endeksi” oluşmasıdır.

Nedir toplumdaki fertlerin müşterek kabulleri? Aile, dil, müşterek cevap verme tarzı ( kültür), müşterek coğrafya ( vatan), müşterek sembol ( bayrak) vs…

Yukarıda adı geçen kamplar, bu değerlerin toplumdaki fertlerin kahir ekseriyetince benimsenerek, “diğer milletlerle” ilişkilerde “öncelenmesine ” ve kollanmasına “ırkçılık” diyor.
Buna göre meselâ “vatan”, aslında devletin zorbalığına giydirilen bir kılıf, bayrak anlamsız bir bez parçası, dil resmî otoritenin bir dayatması, kültür ise herkesçe kullanılan renksiz bir bardak…
Dolayısıyla bunların korunması demek, bunların ait olduğu “ırkı”, diğerlerinden üstün görmek anlamına geliyor.

Bu sahte hümanistlerin içine düştükleri açmaz şu ki birilerini durmaksızın ırkçı diye itham ederlerken ırkın bir mutlak hakikat olduğunu kabul etmeleri…

Yani üzerinde üstünlük iddiasının yürütülebileceği ırkların var olduğun kabul ettikten sonra bunların eşitliği hakkında konuştuklarını fark edemiyorlar. Ama zaten bu marksizmin bir hurafe olmasının diğer bütün sebeplerinden biridir de…

Kendilerinde hakaret ve itham imtiyazının var olduğunu sanan sosyalistlerin hiç biri bu güne kadar doğrudan “milliyetçi” sıfatıyla siyaset yapan bir partinin dahi hiçbir beyanında ırka atıf yapıldığını gösterememiştir.

Çünkü mezkur kampların hiç biri “millet” denen kendiliğinden doğmuş toplumsal yapıyı idrak edememiştir.

Burada liberallerin durumu daha içler acısıdır. Çünkü millet gibi “hukuk altında kendiliğinden benzeşmeyle” meydana gelmiş bir yapıyı anlayamamaları, Hayek’in evrimci rasyonalizmini de Nozick’in “ kendiliğinden oluşmuş emniyet sağlayıcı tekel” fikrini de hiç anlamadıklarının bir delilidir.

Türkiye’de siyasî tarih yazarlarının kahir ekseriyeti, tarihin kendisini anlamak yerine Marx’a tapınmayı şiar edindiklerinden olsa gerek “milletleşmeyi” anlayamamış, Türkiye’de gelişen siyasî milliyetçiliğin muhafazakâr özelliklerini görememiştir.

Türkiye’de doğrudan ırkçı olarak suçlanan Nihal Atsız dahil olmak üzere hiçbir Türk milliyetçisi, bizim yabancılaşmış okumuşların zannettiği gibi Alman tarzı bir genetik üstünlük fikrini savunmamıştır. Irkçılık, bir kalıtsallık üzerine inşa edilen üstünlük fikridir.

Milletleşmeyi anlamamış ve anlamamakta da ısrar eden yukarıdaki kamplar milletin oluşumunda “ırkın” bağlayıcılığının kalmadığını ve hiçbir Türk milliyetçisinin de bu yüzden ırkı esas almadığını görememektedir.

Bu hem toplumsal olarak ırkî bağları geride bırakan milletleşmiş bir toplum olmamızdan hem de sahip olduğumuz manevi değerlerin getirdiği sınırlamadan dolayıdır.

Fertlerin bir takım değerleri “öncelemesi” de ayrımcılık değildir. Çünkü insanlar zaten öncelik endekslerini kendileri belirleyebilmek için özgür olmak ister.

Bu açıdan Anadolu’yu kendi vatanı haline getirmiş, buraya kendi adını vermiş, mezarlarıyla, ibadethaneleriyle, edebiyatıyla, müziğiyle bu topraklara damgasını silinmez şekilde vurmuş Türk milletinin de kendi varlık belirtilerini öncelemek, kendi hakkıdır.


Türkiye’de Türk Milleti, kendi dininden dahi olmayan ama aynı vatanı paylaşan herkesi kendinden bilmiştir. Bu kabul cumhuriyetle birlikte daha da pekişmiştir. Zaten bu yüzden Ermeni, Rum ve Kürt isyanları milletimizin hatıralarında fevkalâde üzücü ve kırıcı yer almıştır.
Eğer Türkiye’de yabancılaşmış okumuşların bahsettiği gibi ırkçılık var olsaydı bu gün Türkiye’de hiç kimse “yabancılaşmak”, kendini ayırmak iddiasını güdemezdi. Çünkü o tip bir ırkçılık sadece sözle ifade edilmez. Öyle bir ırkçılık kendisini resmî şiddetle ortaya koyar ve hiçbir muhalif sese hayat hakkı vermez.

Bu açıdan, Türkiye’de zannedildiği gibi bir ırkçılık yoktur ne devlet katında ne de toplumsal hayatta.

Ama bu, Türkiye’de başka bir ırkçılığın var olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
O da etnik terörle kendisini var etmeye çalışan etnik ırkçılıktır.

Ne yazık ki yukarıda adı geçen kamplar etnik ırkçılığın varlığına dair bilinçli şekilde kördürler.
Etnikçi politikalar Türkiye’de açıkça ırk farklılığı üzerinden yürütülmektedir. Bu politikaların özü, etnik bir grubun ırkî ve lisanî farklılığından dolayı kendisini toplumun genel isminden ayırabilmesini , bundan sonra da siyasî olarak ayrılabilmesi inisiyatifini ele geçirebilmesini sağlamaktır.

Sosyalistlerin “hak” kavramını bilmemelerini normal karşılıyorum. Onların ideolojisinde, herkes için ve her zaman geçerli olan değerler gibi “mutlaklar” kategorisi olmadığından bunu anlayamazlar. Ama liberallerin hak kavramının “ırk ve lisan farklılığına dayandıran etnik ırkçılara itiraz etmemesi tam bir faciadır!

Etnik ırkçılar neden gerçekten ırkçıdır? Çünkü hak kavramını ırkî farklılığa dayandırmaktadırlar. Bu durumda ırkı bir saf kategori olarak düşünmekte, biyolojik bir özelliğe siyasî anlam yüklemekte ve bunu milletleşmiş bir egemene karşı terör uygulamakta meşru gerekçe olarak kabul etmektedirler.

Türkiye’de toplumun yapısında ırkî üstünlük veya aynilik fikrinin olmayışı etnikçi siyasetin ırkçılığını iyice ortaya çıkarmaktadır.


Dediğimiz gibi etnik ırkçılara kendi kabulleriyle ve yöntemleriyle cevap verilecek olsa bu gün Türkiye’de hiç birinin yaşamasına imkân kalmazdı. Büyük şehirlerin en mutena yerlerinde ev alan, mülk edinen, devlet dairelerinde istihdamda hemşehricilik yapabilen, ırkları sorulmaksızın seçip seçilebilen, siyaset yapabilen, ne sağlık ne eğitim-öğretim hizmetlerinde ayrımcılık gören insanların, sözde farklı ırktan oldukları için millî egemenliğimize karşı çıkmaları ve üstelik bunu silâhlı kalkışmalarla ortaya koymaları, evet bu gerçek bir ırkçılıktır.

Türkiye’de hak kavramının ırki farklılık gibi aşağılık bir ölçütle sömürülmesinin yanında bir de bu farklılığın resmî kimliklerle belgelenmesini istemenin ne anlama geldiğinin hâlâ görülememesi cidden dehşetengizdir.

Türkiye millî bütünlüğüne yönelik bu bayağı ve alçakça ayrımcılığı şimdilik toplumsal yapısıyla soğurabilmektedir. Ama etnik ırkçılığın şiddet desteği ve hak sömürüsü kendisini hümanist sayanlarımızca da kınanmadıkça bu durumun daha ne kadar sürdürülebileceği tahmin edilemez.






15 Şubat 2010 Pazartesi

TEKEL Ve Özelleştirme Üzerine Ahlâkî Bir Sorgulama


TEKEL işçileri gündemin en sıcak ve “dokunulmaz” konusu.
Zira bu meselede hakkı gözetmeye çalışmak çok zor.
Uğradıkları gerçekten insanlık dışı muameleden dolayı TEKEL işçilerinin yanında yer almak hepimizin müşterek refleksi oldu ve zaten tartışmalara da damgayı, bu muameleler vurdu.

Dolayısıyla olay en baştan peşin bir hükûmet karşıtlığı parantezine alındı.
Olayı tartışmayı zorlaştıran da zaten bu… Eğer TEKEL işçilerinin haklılığını sorgulayacak olursanız derhal hükûmet taraftarı, hatta emperyalist, işbirlikçi, “Soros çocuğu” vs sayılıyorsunuz, tahkir ediliyorsunuz.

TEKEL işçileri tartışmasına damgasını asıl vuran ise felsefesizlik.
Daha doğrusu tartışmada baş köşeyi kapan ve başka bir fikre de yer bırakmayan marksizmin felsefî tekeli…
Ahlâkın bayraktarlığını kendi kendine üstüne alan ve başka bir ahlâkî anlayışa da yer vermeyen marksizmin, dayanışma sömürüsü ile hepimizin bilincini rehin almasına şahit oluyoruz.

Tartışmaları rehin alan, tartışma alanını fikirlere kapatan Marksizm maalesef bize kendi ahlâkının ne olduğundan bahsetmiyor.

Zaten Marks’ın kendisi de bu tip bir normatif tanım getirmiyor.
Marksist ahlâk, “Burjuva olmayan her şey” olarak tanımlayabileceğimiz, ucu tamamen açık bir tepkisellikten başka bir şey içermiyor.

Bu kadar uzatmamın sebebi şu:
Önce bizi duygusal ve fikrî olarak esir alan şeyin ne olduğunu teşhis etmemiz gerekliliği…

Marx toplumu peşinen sömürenler ve sömürülenler diye ikiye ayırdığında şüphesiz uzun çalışma saatlerinden ve düşük ücretlerden yılmış işçiler için ele geçmez bir şablon sunuyordu.

Marksistlerin hiç sorgulanmadan kabul edilen “mücadele” fikrine göre işçiler mücadele ederek çalışma saatlerini kısaltmış, ücretlerini arttırmışlardı. Oysa bilmedikleri, bilmezden geldikleri, çalışma saatlerini kısaltanın ve ücretleri yükseltenin teknolojik gelişmeler olduğuydu. Ve bu gelişmelerin arkasında da yaratıcı zekâların fikir mülkiyeti ile korunan hakları vardı. Yani marksistlerin Prodhoun’dan beri “hırsızlık” saydıkları temel bir hak…

Yani bir milyon işçinin bir araya gelerek işverenleri tehdit etmesi, fabrikaları sabote etmesi veya hayatı felce uğratması, bir civatanın iki kat daha hızlı imal edilmesi için gereken hızı sağlamıyordu. Oysa teknolojinin gelişmesinden sonra vasıfsız işçinin emeği eski durumuna göre çok daha kabul edilir bir fiyata kavuşmuştu. Çünkü teknolojik gelişme ortalama vasıfsız işçinin kalitesini de yukarı çekmişti.

Marx’ın dünyayı katliamlara ve kana boğmuş ideolojisinin temelindeki “ahlâk” anlayışının çürüklüğü daha en başından ortaya çıkıyordu. Çünkü Marx’a göre kabul edilebilir bir ahlâkî düzen için kolektivistlerce “hırsızlık” sayılan mülkiyetin ilgası ( bunun üretim araçlarıyla sınırlandırılması, tamamen çocukça bir özür dileyicilik ve tevil çabasıdır) ve insanın hayatının maddî temellerinin fikrî inşalarından ayrılması gerekiyordu. Maddî temelleri eline geçirmiş bir proleter diktası altında zaten insanlar “doğru fikirleri” kendiliğinden geliştirecekti.
Marksistler, kolektif bir mülkiyet saydıkları TEKEL’in ne gerçek mahiyetini, ne maliyetini ve ne de varlık sebebini sorgulamaktadır.
Onlara göre “devletleştirilmiş” her şey toplumun malıdır, kolektiftir ve dokunulmazdır.

Onların hedefi, her türlü iktisadî teşebbüsü tedricen veya bir devrimle ele geçirmek ve devletleştirmektir.

O halde TEKEL örneğinden hareketle devlet iktisadî teşebbüslerinin gerçekten “ahlâkî” sayılıp sayılmayacağına bir bakmalıyız. Zira bizi, aksine düşünmekten alıkoyan ve düşüncelerimizi bastıran şey, meseleye “hak” adı altında, ahlâkî bir kılıf geçirilmesidir.

Ahlâk çok kısa ve genel ifade etmek istersek “Zarar vermemek iradesidir.”
Yani başkalarının temel haklarını ihlal etmemek iradesidir.
Nedir bu haklar? Hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti ( hürriyet) haklarıdır.
Bu durumda, kabul ettiğimiz ahlâk tanımı çerçevesinde TEKEL’in bizatihi varlığının ve onunla ilgili özelleştirme karşıtı mücadelenin haklılığını sorgulamaya başlayabiliriz.

TEKEL diğer bütün devlet iktisadî teşebbüsleri gibi ( Bunlara “kamu” yakıştırması tamamen kamuda sempati yaratmak dışında hiçbir işe yaramayan bir saptırmadır. Yoksa bu işletmelerin sahipliğinde kamunun hiçbir rolü yoktur.) devlet tarafından kurulmuş, varlıkları sürekli şekilde hazineden finanse edilen ve bu şekilde iflâs müeyyidesinden korunmuş kuruluşlardır. Sadece iflâstan korunmuş olmaları bile bu kuruluşların işletme olmadıklarının bir ispatıdır.
İflâstan korunmak ne demektir?

İflâstan korunmak demek, sermaye gelir dengesinin gözetilmesinden korunmuş olmak demektir. İflâstan korunmak demek kârlılık hesabı yapılmaksızın istihdam yapılabilmesi demektir. İflâstan korunmak, kısaca maliyetleri başkalarının sırtına yıkabilmek demektir.

TEKEL meselesinde özel olarak gündeme gelen şey de tam olarak budur. İşçiler “ne pahasına olursa olsun” işlerinde kalmayı, devlet bünyesinde çalışırlarkenki “haklarını” korumayı istemektedir.

Mesele şu ki maalesef ne işçiler ne de onları destekleyenler bunun ne pahasına olması gerektiğini düşünmemektedirler.

Dünyada özelleştirmeyi gündeme getiren şey zaten “ne pahasına olursa olsun” devlet kuruluşlarının çalıştırılmasının imkânsız olması gerçeğidir.
Çünkü kendinde sınırsız bir para kaynağı olduğu zehabına kapılan siyasî iktidarlar ve bürokrasi, toplumdan, toplu bir sempati ve mutabakat sağlamak uğruna , “kitlesel yatırımlar” yaratmak ihtiyacı hissetmekte ve akıl almaz büyüklükte kuruluşlar meydana getirmektedirler.

Bu durumda zaten millet, devlet eliyle kurulmuş işletmelerine sahibidir, ne de işletmecisi.

Oysa yukarıda bahsettiğimiz gibi devletin her adımının maliyeti ya iç ve dış borçlanmayla, ya vergilerle veya enflasyonla finanse edilmeli, karşılanmalıdır. Bu üç yoldan başka, devletin “ödeme” kaynağı yoktur!

Mesele şudur ki her üç yol da milletin cebinden para eksilmesine yol açmaktadır.
Üstelik bu eksilme milletin rızasıyla olmamaktadır! Yani milletin emeği, milletin rızası olmaksızın eksiltilmektedir! Bu durumun ahlâkî olup olmadığına bakacak olursak; devlet bizim mülkiyet hakkımızı açıkça ihlal etmektedir! Bunu bir başkası yaptığında ise adına “hırsızlık” denmektedir.

Millet, sözde kendisine ait kuruluşların ne finansman ne istihdam politikaları üzerinde söz sahibidir. Türk milleti, yan gelip yatan on dokuz işçinin, çalışan bir işçinin emeğini sömürmesine engel olamamakta, verimsiz çalışan işçileri kendi “işletmesinden” uzaklaştıramamakta üstelik onarlı kendi vergileriyle sürekli beslemeye mahkûm edilmektedir.

Çünkü devlet işletmeleri(!), piyasanın en şaşmaz terbiye edicisi olan iflâs kurumundan bağışık kılınmış ve bu yüzden şımartılmış kuruluşlardır.
Bu kuruluşların kâr amacı olmadan işletilmesi asıl bu yüzden ahlâksızcadır. Bu kuruluşlarda kâr gözetilmemesi, onları finanse eden milyonlarca vergi mükellefinin parasının bir değeri olmadığını söylemek demektir.
Özelleştirme “kâr” eden, varlık yaratan mucizevî ulusal işletmelerin peşkeş çekilmesi değildir.

Aksine emekleri vergilerle sömürülen milyonların emeklerinin içine akıtılarak hareket ettirilmeye çalışılan popülizm makinelerinin durdurulması demektir.
Özelleştirme, devlet eliyle yaratılan emek enflasyonunun durdurulması demektir. Çünkü devlet özünde bir değer taşıyıp taşımadığına bakmaksızın her emeği alacağını garanti ettiğinde meydana gelen şey tam olarak “emek enflasyonudur”. Ve bu a aynen para enflasyonu gibi hayatı pahalılaştırır. Bu durumda halk genel olarak daha fakirleşir.

Savaş gibi fevkalâde durumlarda yapılan fedakârlıklar, savaş müddetince geçerliyken, milleti, sırf politikacıların ve bürokratların popülizmleri uğruna sürekli bir fedakârlık haline sokmaya aslına bakılırsa en başta TEKEL işçileri karşı çıkmalı.

Hükûmetlere ve bürokrasiye “iş sahası açmak” gibi bir yetki ve hakları varmış gibi kudret veren de zaten “kolektif mülkiyetin” gerçek anlamda mülkiyetle ilgisizliğinin bir türlü anlaşılamaması ve ahlâkî geçersizliğinin gizlenmesidir.
İşte devlet iktisadî (!) kuruluşları çalışanlarının “ne pahasına olursa olsun” çalışma ve maaş güvencesi taleplerinin farkına varılmayan ahlâkî çelişkisi ve fecaati budur.












10 Şubat 2010 Çarşamba

AB mi, Darbe mi?

Türkiye uzun zamandır tuhaf bir açmazın içinde debeleniyor.

“Darbe mi, AB mi?” diye özetleyebileceğimiz bu açmaz “doğal” bir açmaz değil. Belki de tercihlerimizi aşan bir açmaz olmadığını söylememiz daha doğrudur.
Türkiye maalesef iktidar partisinin de dâhil olduğu bu kısır tartışmada darbeciler ve ABciler olarak iki kampa ayrıldı.

Bu ayrımı yapanlar da enternasyonalist solcular ve onların liberal camiayı enfekte eden uzantıları.

Yani aslına olmayan bir farklılaşmayı kendileri yaratıyor ve bunun bir gerçek olduğunu da ellerindeki basın gücüyle sürekli dayatıyorlar.

Öyle bir hava hâkim ki ülkeye AB taraftarlığı aynı zamanda etnik ırkçılık ve ayrılıkçılık, sosyalist devlet ( bunun yumuşatılmış hali “sosyal devlettir”), enternasyonalizm, Türk düşmanlığı taraftarlığı ile özdeşleştiriliyor. Liberallerin bu konuda maalesef herhangi bir etki ve yetkileri yok. Onlar ancak kendi camialarına sızan eski komünistlerin sözde hümanizmlerinin dümen suyunda çalkalanarak oradan oraya savruluyorlar.

Öyleyse bu iki durumun gerçekten kaçınılmaz olup olmadığını ciddi şekilde sorgulamamız gerekiyor.

Yani AB üyeliği gerçekleşmezse ülke askerî bir vesayete mahkûm mu olur ve bir ara rejim altında, hürriyetsizlik içinde mi yaşar?

AB üyeliği halinde ülkedeki etnik ırkçı siyasetin ayrılıkçılığı ve terörü nihayete erer ve ülke hızla kalkınır mı? Bu durumda dış ilişkilerimiz anında düzelir ve “sıfır ihtilaf” idealine ulaşır mıyız?

Bu tartışmaların özünde solcu eskisi nevzuhur liberallerin AB tapınmacılığı yatıyor. AB’yi sorunsuz, ideal bir çözüm mekânı veya aracı sanıyorlar.
Oysa AB, kuruluş amacını aşmış ve adeta otoriter sosyalist bir surete bürünmüş, tahrif edilmiş bir işbirliği.

Başlangıçta sadece işgücünün, sermayenin ve malların serbest dolaşımı amacıyla kurulmuş ve üye devletleri, kendi başlarına bırakan gevşek bir birlikken sonrasında “refahı paylaştırmaya” soyunan bir sosyalist bürokrasiye dönüşmüştür. Bu arada şunu belirtmeliyiz ki sosyalizmin bürokratik sulta dışında sivil bir şekli henüz icat edilememiştir. Çünkü siz ne zaman insanların gelirlerini ellerinden alıp da dağıtmaya kalkarsanız bunu yapmak için kaçınılmaz olarak büyük bir bürokrasi aygıtına ihtiyaç duyarsınız. İşte AET’nin tahrif edilmiş şekli olan AB de ülkelerin ekonomilerini Euro ile bütünleştirmeye kalktığında, kuruluş amacının aksi istikametinde, sosyalist ev içe kapanmacı bir hal aldı. Nitekim dikkat edilirse AB ülkelerine seyahat çok sıkı vize şartlarına taabidir.

AB’nin öz olarak yanlışlığının yanı sıra üyelerinin göçmenlere, serbest ticarete ve dolaşıma karşı birliğin amaçlarıyla hiç uyuşmayan tavırları, kendi içlerindeki ifade hürriyeti kısıtlamaları şunu göstermektedir ki AB kendi üyeleri için bile ideal bir medeniyet içeriği sunamamaktadır.

Yani AB, Türk adına ve millî egemenliğine düşman her enternasyonalistin sürekli telkin ettiği gibi bir “dünya cenneti” değil.
ABci kampın aşağılık duygusu o kadar derin ki AB’ye alınmak şartlarını yerine getirmenin “demokratikleşme” ve refah anlamına geldiğini söyleyecek kadar idraksizler.

AB’nin bizi içine kabul etmek için öne sürdüğü şartlar her şeyden önce standart şartlar değil. Bu şartlar ne gerçekten demokrasiyle ne de ekonomiyle ilgili.
Kendi içinde Yunanistan gibi bir faciayı besleyen AB’nin, dünyanın 16. Ekonomisi olduğu söylenen Türkiye’ye ekonomi dersi vermesi cidden anlamasız.
Kaldı ki dış ilişkilerimizi üyelik şartlarıyla ilişkilendirmesi de çok tuhaf. Bütün dünya Kıbrıs’ta müdahil olmaya çalışırken Türkiye’nin, Güney Kıbrıs’ın Yunan ordusu ve silahlarıyla donatılmasına sessiz kalmasını çözüm diye sunmak da bizim ABci kampın vatansızlığının bir örneği.


Kendi millî bütünlüklerinden zerre kadar taviz vermeyen İngiltere, Fransa ve ispanya’nın devlet politikalarını normal kabul edip de ülkemizdeki etnik ırkçılığın ve onun şiddet uzantılarının “demokrasi” içine alınmasını istemek herhalde ancak iki yüzlülük olarak vasıflandırılabilir?

ABci kamp kendini bir medeniyet temsilcisi gibi gösterirken, insan ilişkilerinin “kayıt ve şarta” tabi olduğunu, olması gerektiğini, medeniyet denen şeyinde tam bu kayıt ve şart altında ilişki kurmak anlamına geldiğini görmezden geliyor.

Buradaki “kayıt”, sadece bir şeylerin zapta geçirilmesi, belgelendirilmesi demek değildir. Burada, ilişkinin ilgi sınırlamasını anlatmakta kullanılmaktadır.
Gerek fertler gerekse toplumlar her türlü ilişkiyi rızaya dayandırmak isterler. Dolayısıyla rıza ilgisi olmaksızın şartlar ancak dayatmalarla ortaya konabilir. ABci kampın yaptığı da tam bu noktada AB ile ilişkilerde “Medenî AB karşısında terbiye edilecek Türkiye” gibi bir pozisyonu bize kabul ettirmek gayretidir.

Böyle bir durumu kabul etmeyenler de derhal “içe kapanmacı”, “BAASÇI”, “faşist”, “ırkçı”, “darbeci” diye yaftalanıyor.
Bu durumda meselâ; Kıbrıs’tan derhal çekilmeli, Irak Türk’lerinin kaderiyle ilgimiz kesmeli, Karabağ’daki Ermeni işgalini kabullenerek Ermenistan sınırımızı açmalı, Egede’ki Yunan kıta sahanlığı tezini kabul ederek Kuşadası’nda balık avlamaktan vazgeçmeli, boğazları uluslar arası bir yönetimin kontrolüne bırakmalı, etnik ırkçıların, uygun gördükleri yerlerde, ellerinde silahla seyahat hakkımızı engellemelerine izin vermeli ve hatta haritalarda “Ermenistan” ve “Kürdistan” yazılı bölgelerin oluşmasına ses çıkarmamalı ve böylece de “Eşit yurttaşlığa dayalı demokratik cumhuriyeti” tesis etmeliyiz…

Eğer bütün bunları kabul edilemez buluyorsak demek ki ülkemizde darbe yapılmasını, başbakanlarımızın asılmasını, ticaretin ve ifade hürriyetinin kısıtlanmasını arzuluyoruz, öyle mi?

AB’nin kötü örneklerini göstermek bir ispat metodu değildir, kabul.. Çünkü sui misal emsal olmaz. Buna mukabil, AB’nin kötü örnekleri, kuruluşundaki ideallerden nasıl sapıldığını, AB’nin zannedildiği gibi “iyiilği emredici” ve kadir-i mutlak bir “medeniyet tanrısı” olmadığını gösterir ki bu aynı zamanda bizdeki ABci kampın akıldışı taraftarlığının ve tapınmacılığının ispatıdır.

AB’nin değil ama AET’nin kuruluşundaki ilkeler, iktisadın tabiatına uygun ve gelişmeyi teşvik edici ilkelerdir ki bu ilkeler, kalıcı ve sağlıklı bir ekonomik büyümeyi hedefleyen her ülke için geçerlidir. Yani emeğin, sermayenin ve malların serbest dolaşımından herkes kazançlı çıkacaktır. Oysa AB, gerek üye ülkeleri dışa kapatarak gerekse üye ülkelerin kendi ticaret kısıtlamalarına sessiz kalarak tam da bizim ABcilerin bahsettikleri otarşizme yönelmiştir.

Peki böyle bir yapıya karşı olmak, darbeleri arzulamak, meşru hükûmetlerin iş başından silâhla uzaklaştırılmasını istemek demek midir?

Böyle bir mukayesede bulunabilmek için kesinlikle yanlış olan bir yöntemin değillemesinin kesinlikle doğru olan bir yöntem olması beklenir ki darbe karşıtlığının, yani kesin yanlışın değillemesinin AB taraftarlığı olmadığı, AB taraftarlığının yanlışlığı ile gösterilmiştir.

AB üyeliği kayda ve şarta bağlı olarak değerlendirilerek, doğruluğuna veya yanlışlığına bu şekilde karar verilebilir.

AB mutlak doğru olmadığına göre AB’ye kayıtsız şartsız üye olmak diye bir şey de söz konusu olamaz. Dolayısıyla AByi tartışmaya açmak ve reddetmek de darbeciliği kabul etmek anlamına gelmez. Önlerine geleni darbecilikle suçlayan eski solcuların, Merhum Menderes’in ve iki bakanının katliyle neticelenen öğrenci olayları ve basın yalanlarında, 9 Mart cuntasında ve ülkeyi kan gölüne çeviren 12 Eylül öncesi olaylarda nerelerde durduklarına bir bakmalarını şiddetle tavsiye ederim.







9 Şubat 2010 Salı

Devletçi Ekonominin İflâs Ettiği Nokta


Tekel işçilerinin durumunda aklın önünü kesen en büyük engel, şüphesiz polisin, teröristlere gösteremediği sertlikle olaylara müdahale etmesi oldu.
Bu durum bütün tartışmaya damgasını öyle bir vurdu ki artık Tekel işçilerinin “haksız” olması ihtimalinden bile bahsetmek cidden cesaret gerektiriyor.
Bu olayda iki tutum birbiriyle kötü bir sinerjiye girerek sorunun tartışılmasını imkânsızlaştırıyor.

Her iki tutumun da ortak özelliği nedensellikten alabildiğine uzak düşmeleri…
Bu iki tutumdan birincisi Marksist kampın tahrikçi yaklaşımıdır. Marksist kamp, “çalışanın” yanında olmak iddiası ile toplumun genelindeki ekonomik ilişkiler bütününü görmezden gelebilmek lüksünü kendine yakıştırıyor.
İkinci tutum, ekonominin maalesef “e”sinden pek de haberdar olmayan milliyetçi cephenin tutumu.

Bu iki tutumu birleştiren de milliyetçilerin iktisaden Marksist /kolektivist olunması gerektiğini sanmaları…
Bu iki kampın tekel işçilerinin eylemini eleştirenlere ettikleri hakaretler gerçekten yüz kızartıcı.

Tekel işçilerinin “haklılığı” sadece onların “işçiliğine” bağlanabilir mi?
Bu zaten Marksistlerin öteden beri vicdanları susturmak için kullandıkları tipik taktiktir.

Marksistlere göre işçiler sömürülen ve peşinen haklı, işverenler de sömüren ve peşinen haksız iki kamptır.

Her şeyden önce çalışma denen şey, emek satıcısının, emek müşterisiyle emek fiyatı üzerinde uzlaşarak ortaya çıkardığı bir mübadele işlemidir.

Dolayısıyla şunu görürüz ki emek de her iktisadî mal gibi bir maldır.

Emeğin iktisadî bir mal olmadığını iddia etmek onu daha mukaddes ve dokunulmaz kılmaz. Sadece emeğin mübadele hürriyetini ortadan kaldırıp fiyatlandırılması işinin emek simsarı sendikaların keyfi müdahalesine açık hale getirir. Sendikaların, emeğin hareketini engellediği, işsizliği körüklediği ve maliyetleri arttırdığı ekonomik bir gerçektir.

Emeğin kudsiyetini tanımak istiyorsak onun, satıcısına ait bir mal olduğunu ve sahibince özgürce mübadele edilebilmesini sağlamalıyız.

Elbette nedenselliği bir tür lüks olarak görerek düşünmeden , buğday için emek harcamadan ekmeği elde etmek, müteşebbisler ve kapitalistler olmaksızın çalışacak fabrika isteyenler için bu sözlerin hiçbir anlamı yoktur.

Muhtemelen derhal önümüze Tekel işçilerine dayatılan kanun maddeleri getirilerek, bu maddelerin neresinde “emeğin özgürce mübadelesinin” yer aldığı sorulacaktır.
Yazının amacı zaten iki yanlıştan bir doğru çıkmayacağını göstermektir.
Hükûmetle işçileri buluşturan ortak payda devletçi ekonomidir.
Hükûmet, emeğin mübadelesine kanun yoluyla müdahale etmekten vazgeçmek istemezken işçiler de devlet istihdamının sebebi belirsiz ve haklılığı tartışılır sürekli iş güvencesinden kopmamak istemekteler.

Eğer Tekel özelleşmiş ise işçilerin “kamu personelini” bağlayan bir kanunla istihdam edilmelerinin ne anlamı vardır? Çünkü sürekli bahsedilen 4C, 657 sayılı devlet memurları ile ilgili kanunun bir parçası.

Tekel işçilerinin 4C statüsüne itirazlarından biri “esnek çalışma” denen performansa dayalı ücret politikası. İşçiler performanslarına bakılmaksızın kendilerine eşit ücret ödenmesini istiyorlar. Devletçiliğin en ahlâk dışı tarafını da bu kör nokta oluşturuyor zaten. Çünkü “eşit işe eşit ücret” diyerek saklanmaya çalışılan bedavacılık, devlet işletmelerinin verimsizliğinin en büyük sebebi.
Buna mukabil, işçiler “fazla mesai” ödentisi almaktan da vazgeçmiyor. Oysa “fazla mesai” ödentisi tam da performansa dayalı ödemelerdir. Ve fakat işçiler herhalde "fazla mesaiden", ürün arttırmayı değil, fazla zaman geçirmeyi anlamaktalar?

Mevcut devletçi ekonomide hiç kimse “eşit işin” ne anlama geldiğini ne izah edebiliyor ne de bunun nasıl ölçüleceğini bilebiliyor. “Performansa dayalı” ücretlendirmede emeğin yarattığı değerin ölçülmesi söz konusu ki emekten yana olanların, neden hiç ücreti hak etmek üzerinde durmadıkları bu noktada merak uyandırıyor. Eğer bir işçi, aynı mesai saatinde akranı bir başka işçi kadar ürün ortaya koyamıyorsa, geçirdiği vaktin maliyeti git gide büyüyen bir zarar çıpası olmayacak mıdır?

Devletçi ekonomilerin iflasını kaçınılmaz hale getiren şey tam da minimum çalışmayla geçirilen ve minimum ürünle bitirilen “boş zamanların” yarattığı kümülatif maliyettir.

Emeğinin ürününe göre değil de geçirdiği zamana göre ücret alan bir işçi için temel müşevvik mümkün olduğunca çalışmadan zaman geçirmektir.

Devletçi ekonomi, sonsuz bir “kaynak” gibi görünen vergi havuzunun, nasıl çalıştıkları asla ölçülemeyen ve sadece belli bir zamanı belli bir yerde geçirmekle mükellef insanlara akıtılması anlamına geliyor.

Tekel işçileri maalesef alışageldikleri hayat standardının kimlerin emeğiyle ve vergileriyle sağlandığını göz ardı etmekteler.

Onlar kaynağının ne olduğunu hiç bilmek istemedikleri bir iş ve maaş güvencesini bize hak olarak sunarlarken bu hakkın maliyetini kimlerin yüklendiğine hiç dikkat etmemekteler.

Her şeyden önce Tekel millî bir işletme ve sahibi de Türk Milleti ise Türk Milleti’nin bu işletmelerde çalışan verimsiz işçileri işten çıkarmaya hakkı var mıdır, yok mudur? Ücretlerini kendi vergilerinden karşıladığı işçilerin, iyi veya kötü çalışmalarına bakmaksızın onları sürekli beslemek Türk milletinin mahkûmiyeti midir?


Bu güne kadar Türk Milleti maaşlarını cebinden karşıladığı işçiler üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunabilmiş midir?


Öyleyse Tekel işletmelerinin millîliğinin ne anlamı vardır? Buradaki “ulusal” veya “millî “ değer olmak, “kolektif olmak” anlamına gelmektedir ki iktisadî açıdan kolektif mülkiyet açıkça anlamsızdır.

Kârından ve zararından sorumlu tutulacak kimsenin olmadığı, iflâs denetiminden vergi zorbalığıyla bağışık kılınmış devlet fabrikalarının, iktisadî anlamda birer “işletme” olmadıkları herhalde açıktır.


İşçiler kamu “işletmeleri” yoluyla işverenleri olan milleti kendilerine mecbur etmekte, onun söz hakkını yok saymaktadır.
Çünkü her ne kadar muhatap hükümet de olsa o fabrikaları işleten şey, milletin alın terinden kesilen vergilerdir.


Mevcut durumda sol devletçi ekonomiyle zaten amaçladığı “proleterya diktatörlüğünü” fiilen hayata geçirmektedir. Yani proleteryanın keyfî egemenliği ve kanun/hukuk üstü mevkisi bir “hak mücadelesi” maskesi altında rahatlıkla yürütülmektedir.
İşçinin işvereni milletin söz hakkı tanınmazken, işçinin piyasada değip değmeyeceği belirsiz bir emeğe her istediği fiyatı biçebilmesi keyfiliği herhalde ancak “diktatörlükle” tanımlanabilir.


İş güvencesi talebi de daha iyi ve kaliteli emeğin piyasaya girmesini, emeğin rekabetini ve özgürce değerlenmesini engellemeye yönelik bir taleptir.
Marksist kamp belli bir kaliteyi tutturan işçilerin kovularak yerine ucuz işçi alınması yoluyla işsizler ordusunun korunduğu saçmalığını iktisat zannederken yetişmiş işgücünün verimliliğinin öldürülmesinin yarattığı maliyetin, acemi iş gücüne verilen düşük ücretin çok üstünde olduğunu maalesef hesap edememektedir.

Çünkü onlar “her şey sabitken” yanılsamasıyla yetişmiş işgücünün eksilmesiyle aslında kalitenin değişmediğini, üretimin hiç düşmediğini sanmaktadırlar.
Devletçi ekonomi de bu tip hesaplamalara karşı kör olduğundan verimliliğinin ölçülmesi imkânsızdır ki bunu bir de vergi havuzunun sürekli devletçe hortumlanması destekler.

Konu Tekel işçilerinin hangi kanun maddesinden nasıl yararlanacakları değildir. Asıl konu devletin milletin vergileriyle canının istediği gibi iş vermeye devam edip etmeyeceğidir.
Özel sektörde kâr ve zarar kapitaliste aitken devlet “işletmelerinde” kâr işçilere zarar da millete aittir.


Eğer işçiler boşa zaman harcamalarına imkân veren ve bunu, milletin aleyhine daha kârlı kılan bir çalışma rejiminden vicdanen rahatsız olmuyorlarsa zaten konuşulacak bir şey yoktur. Ki devletçi ekonominin bundan başka bir şey üretmesi de mümkün değildir.