15 Eylül 2009 Salı

Etnik Irkçı Siyasetin Kürt Sorununda Yeri Olabilir mi?


Kürt meselesinin çözümünde suçlanan genellikle iki kavram görüyoruz: Lâiklik ve milliyetçilik.
Bilhassa liberal yazarların akla yakın şekilde ortaya koydukları izahlara göre resmî lâiklik anlayışımız, toplumsal birleştiricimiz olan dinin, doğal gelişmesine engel olmuş ve bütünlüğün azalmasına yol açmıştır.

Türkiye’de sancılı bir laiklik algısının egemen olduğu büyük ölçüde doğru... Bu anlayış, toplumun “kendi uygulama şeklini” belirlemesine engel oluyor ve “cemaatleşmeyi” keskinleştiriyor.
Ama bu, Türkiye’nin etnik probleminde bana göre başat bir yer tutmuyor.
Gelelim diğer suçlamaya…

Buna göre devletin “kurucu” felsefesi “etnik” bir milliyetçiliğe döndürülerek Kürt toplumu yok sayılmıştır.

Bu söylem bir doğruluğun ancak bir kısmına tekabül etmektedir. Nedense bunu sürekli telaffuz edenler, şikâyet ettikleri tek parti diktasının Türk milliyetçilerine ettikleri ezayı görmezden gelmektedirler. Burada da “Bize yapılanı sayarız, gayrısı ele olsun..” diye ifade edebileceğimiz bir samimiyetsizlik göstermektedirler.

Bunun yansıra suçlanan Türk milliyetçiliğinin fikri kaynakları hiç incelenmeden, sürekli şekilde nazi özentisi tek parti politikalarının ısıtılıp öne sürülmesi de “bilimsel” etikle pek bağdaşmamaktadır.

Meseleye tarihi bir açıdan bakarak kökeni tespit ettiğini söyleyen bilhassa liberal yazarlarımız, meselenin nedense sadece cumhuriyetin inkârcı politikalarının eseri olduğunu söylemekten hoşlanıyorlar. Oysa İstiklâl Harbi ve öncesinde bilhassa büyük devletlerin Ortadoğu petrol politikalarıyla Kürt aşiretlerinin kaç defa isyan ettiklerini, bölgede Türk devletinin emniyetini kaç kere tehdit ettiklerini, bağlısı oldukları hukuk sağlayıcıyı kaç defa başka devletlerle anlaşarak yok saydıklarını nedense telâffuz etmiyorlar.

Kürt meselesi, tamamen masum ve mazlum bir topluma yönelik hiç yoktan ortaya çıkarılmış bir ırkçı ayrım politikasının eseri değildir. Bu sorunda etnik ırkçılığın ve ayrılıkçılığın “sorun olmak” sorumluluğundan kaçması mümkün değildir.

Bu meselenin tarihi kökeninde etnik ırkçı Kürt hareketlerinin eylemlerinin Türk toplumu ve devleti üzerindeki etkileri inkâr edilerek gerçekten Kürt toplumunun hayrına bir iş yapılabilir mi?

Görünen odur ki Türk devletinin bölgesel olarak zayıfladığı sanılan her devirde bölgede etnik ırkçı isyanlar baş göstermiştir. Mesele bu isyan “geleneğinin” devrin gereklerine göre meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.

Bu meselenin tartışılmasında ana nokta, Türk çoğunluğun iradesinin, izlenimlerinin ve ortak hatırasının etkisinin görmezden gelinmesidir. Bunun yansıra sürekli sosyolojiye aykırı şekilde türk adının devletin bir icadı olduğu safsatasının vurgulanması da etnik kimliğe karşı millî kimliğin reddi gibi bir ikiyüzlülüğü göstermektedir ki tartışmayı tıkayan esas sebeplerden birisi de budur. Millet realitesinin inkârının ırkçı bir temeli olduğu nedense özenle gizlenmektedir.
Çünkü etnik kimlik siyasetinin temeli ırkî farklılık iddiasına dayanmaktadır. Sınırlı bir bölgede sınırlı bir nüfusa ve sıkı akrabalık ilişkilerine dayanan etnik topluluğun teşekkül şartları ve anlayışı ile tarihî bir hukuk birliği altında oluşmuş heterojen ve büyük kültürlü bir toplumu anlamak mümkün değildir. Zaten etnik ırkçı ve onların destekçisi bazı liberal okumuşlar da bunu anlamak yerine peşinen reddederek tartışma alanında pozisyon üstünlüğünü elde etmeye çalışmaktadırlar.

Oysa etnik bir kimlik ne kadar gerçekse millî kimlik bir o kadar gerçektir. Bu, Türk adının cumhuriyetle yaratıldığı safsatasıyla örtülemeyecek bir hakikattir. Dünyada nüfusu iki yüz elli milyon civarındaki koskoca bir millî oluşumun varlığını, adını, cumhuriyetin ilanına bağlamak ne tarih felsefesiyle ne sosyoloji ile ama ne kötüsü ne de entelektüel namusla bağdaşabilir.
Ülkemizdeki etnikçi siyasetin temel sorunu, kendi kabileci mantığından sıyrılamamak, muhatabını kendisi gibi sanmaktır. Oysa Türkiye’de bir Türk “etnisitesi” yoktur. Bunun iki sebebi vardır, birincisi Türk adı gerek ırkî gerekse kültürel olarak büyük bir çeşitliliğe karşılık gelir, ikincisi de Türk varlığının, derin bir egemen devlet tecrübesiyle var olduğu, büyük bir coğrafî dağılımın bir parçası olmasıdır.

Dolayısıyla Türk adı altında pek çok etnik grup rahatça birleşmiştir ama Kürt adının öyle bir kapsayıcılığı yoktur. Bunun sebebi de daha önce belirttiğimiz gibi Kürt etnisitesinin çok sınırlı bir coğrafyada yaşadığı kapalı toplum tecrübesidir.

Bunu dile getirmemizin sebebi şudur: Türk denen heterojen toplumun “egemenlik” hakkının derin tarihi kökenleri ve meşru gerekçeleri vardır. Irkî homojenlik bu gerekçelerden biri değildir! Oysa etnikçi siyasetin yegâne meşruluk gerekçesi, hedef kitlesinin ayırt edilebilir bir genetik farklılığı olduğu iddiasıdır! Bu durumda varlığı, derin tarihi kökene ve çok daha soyut kavramlara dayanan bir kimlik ve bu kimliğin devletini ırkçı gerekçelerle reddetmek saçmalıktan öteye gitmediği gibi aynı zamanda da ahlâkdışıdır.

Türkiye’de derin bir ifade hürriyeti probleminin olduğu inkâr edilmez. Bu problemin pek çok muhatabından biri de şüphesiz etnik topluluklardır. Ama ifade hürriyetinin tek mağduru etnik topluluklar değildir.

Bu ifade hürriyeti sorunu sürekli etnik siyasetin ırkçı perspektifinden “devletin meşruluğuna” indirgenmeye çalışılmakta böylece meşruiyetini kaybeden devletten ayrılmak talepleri haklılaştırılmaya çalışılmaktadır.

Meselenin ihmal edilen diğer yanı, hukuk devletine ulaşmak idelinde etnikçi söylemin yeridir. Mesele bir hukuk devleti teşkil etmekse, yapılacak şey, hürriyetlerin bütün vatandaşlar için tanınmasını sağlamaktır. Dolayısıyla ayrımcılığa uğrayan vatandaşların varlığı, bir hukuk devleti arayışındaki her vatandaş için bir ayıp olmalıdır.
Buraya kadarki akıl yürütmemizde şunu görmekteyiz ki “hukuk devleti” vatandaşların çoğunluğunun olduğu kadar azınlığının da kimliklerine kör ve sağır olmalı, yani ne çoğunluğun ne de azınlığın “tedarik edicisi” olmalıdır. Bu kimliklerin ifade edilmesine ise kısıtlama getirmemelidir.

Oysa etnikçi siyaset “Biz farklıyız!” derken bu farklılığın, çoğunluğun egemenliğini tanımamak gerekçesi olduğundan bahsetmektedir ki meselenin özü de budur. Dolayısıyla neden toplum, ifade hürriyeti konusunda geniş bir mutabakattan bahsederken Kürt sorununun nasıl hâlâ var olabildiğinin cevabı budur.

Çünkü etnik ırkçılar gerçekte toplumsal mutabakatla ve bu mutabakatın niteliğiyle ilgilenmemektedir. Onlar yalnızca “Kürt adının temsili” söylemiyle çoğunluk iradesinden kopabilmenin derdindedirler. Aynı hukuk kurallarının herkese ayrımsız şekilde uygulandığı , hakların tam bir teminat alındığı ideal bir hukuk devletinde etnik siyasetin, etnik ayrımcılığa geçit vermemek dışında ne gibi bir pozitif temsili veya politikası olabilir? Zaten etnikçi söylemlerin temelinde hukuk devleti idealine yönelik bir siyasi ve hukuki birlik değil, “temsilin” , çoğunluktan ırki ve lisani gerekçelerle net şekilde ayrılabildiği federatif yapıdan tam bağımsızlığa kadar çeşitlendiği bir ırkçı otarşi emeli yatmaktadır. Zaten terör destekçisi etnik ırkçı siyasetçiler bunu açıkça ifade etmektedirler.

Unutulan şey, toplumun genelinde rahatsızlık yaratan ifade hürriyeti kısıtlamalarına rağmen toplumsal hayatımızın varisi olduğu kültürel kodların, bu kısıtlamaları kompanse etmesidir. Etnik ırkçılar son olarak bu dengeleme davranışını bozarak kendi toplumsal ayrılıkçı görüşlerini hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Toplumdaki çatlamanın maliyeti üzerinde en ufak fikirleri yoktur. Hesapları, maliyeti ,nefret ettikleri Türk çoğunluğa yıkarak hem maddi refahtan kopmamak hem de çoğunluk iradesinden ayrı şekilde yaşayabilmektir. Oysa bu ikisi ayrılamaz.
Bugün Türk toplumunun, etnik teröre rağmen etnik ırkçılığın tavrına aynı şekilde cevap vermemesinin en büyük sebebi kendi egemenlik alanı hakkındaki ve bu alanı yaratan kültürel kodlarına duyduğu derin güvendir.

Türk milleti kendi egemenlik alanında meşru hak taleplerinin karşılanması konusunda zaten duyarlı olduğunu her kamuoyu araştırmasında göstermektedir. Buna rağmen bir Kürt sorunun varlığında ısrar etmek bu sorundan nemalanarak Türk adının inkârını sağlamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Türk milletinin kendi topraklarındaki egemenlik hakkı ne sosyolojiye ve tarihe aykırı bir takım marksist ulus kuramlarıyla ne de etnik ırkçılığın zulüm söylemleriyle ortadan kaldırılabilir.

Bir hukuk devletinde, yani fertlerin her birinin ayrı ayrı gerek devlete gerekse kabadayılara karşı hakkının teminat altına alındığı bir devlette etnik problem sadece ifade hürriyetinin sürekli denetlenmesinden ibaret kalacaktır. Türkiye’nin gitmesi gereken yön, her ifade hürriyeti talebine bir siyasî bağımsızlık vermek değil, bu taleplerin şiddet içermedikleri müddetçe kısıtlanmamalarıdır.
Peki Türkiye’deki etnik siyaset acaba bu yönce bir hukuk devleti için mi uğraşmaktadır? Yoksa “hak talebi” adı altında çoğunluk iradesinin inkârına yönelmekte, bu şekilde kendince bağımsızlık istemekte ve bunun için şiddeti de meşrulaştırmakta mıdır?
Buraya kadar etnik ırkçı söylemin mantığının çarpıklığını ve ahlâk dışılığını dile getirirken aynı zamanda şunu da söylemek istedik.

Ülkemizde etnik siyaset, bahsettiği “haklar” söylemiyle bağdaşmayan ırkçı ve saldırgan bir örgütlenmedir. Çünkü ifade hürriyeti taleplerinin muhatabı olan devleti tanımamakta ve kendi meşruiyet sahasını, kurucu egemen çoğunluğa şiddete ve tehdide dayanarak yapmaya çalışmaktadır.

Mevcut etnikçi siyaset ile Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü mümkün değildir. Çünkü meselenin kapsamı ve bağlamı konusunda belirleyici olmaya çalışan etnikçi siyasetin teorik temeli ve benimsediği şiddet metodu zaten hukuk devleti idealine aykırı ve ahlâk dışıdır.



14 Eylül 2009 Pazartesi

Y a Etnik Terör?


“Demokratik açılımda” mangalda kül bırakmayanların, vicdanlarını nasıl sığdırdıklarını anlayamadığım bir mesele var; o da etnik terör.

Ortada açıkça ırkçı ve ayrılıkçı bir örgüt var. Her ne kadar “Biz ayrılmak istemiyoruz!” dese de aslında” Canımız istediğinde ayrılabilme istiyoruz!” diyorlar.

Yani? “Bu topraklarda sizin iradenizi yok sayıyoruz. Bu topraklarda bizim irademizin belirleyiciliğini kayıtsız şartsız tanımazsanız, askerlerinizi ve sivillerinizi öldürmeye devam edeceğiz!” deniyor.

Peki bu şiddet ve tehdit tavrı “açılımcı” okumuşlarımızı neden hiç rahatsız etmiyor?
Türkiye daha demokratik bir ülke olmalı mı? Şüphesiz evet! Herkesin, her bir vatandaşımızın “şiddeti açıkça davet etmeden” kendini ifade edebilmek hürriyeti artık yerleşmeli mi? Şüphesiz evet!

Peki Türkiye’de sözüm ona demokratik hak talep edenlerin bir ırkçı terör örgütünü bizim muhatabımız daha doğrusu “patronumuz” olarak dayatması neden “açılım” meraklılarının vicdanını hiç rahatsız etmiyor?

“ Kürt sorunu terör sorunu değildir!” diyen açılımcılarımızın iyi niyeti etnik siyasetçilerce sürekli istismar ediliyor ve bu iki sorununun aynı şeyler oldukları sürekli empoze ediliyor.

Eğer Kürt kökenli Türk vatandaşlarının bir ifade hürriyeti sorunu var ise bu şüphesiz hepimiz için bir vicdanî yaradır.

Ama Kürt kökenli Türk vatandaşlarının ifade hürriyeti sorununun çözümü için etnik terör bir metot ve teröristler de muhatap olarak dayatılıyorsa o zaman kimse “çözümün” önündeki engelin ne olduğunu tartışmamalı. Bu engel etnik terördür. Yani? Herhangi bir fikri, şiddet, korku ve tehdit ile kabul ettirmeye çalışmaktır.

Kürt kökenli vatandaşlarımızla etnik terörü aynileştirdiğiniz anda ki etnik ırkçı siyasetçilerin yapmaya çalıştığı budur, o vakit kimse “açılım” denen şeyin samimiyetinden şüphe duyulmasına kızmamalı.

Açılımda CHP ve MHP’nin yok sayılmasını demokrasinin gereği sayanların “PKK’nın yok sayılmasının gereğinde” neden ısrar etmediklerini anlamak imkânsız. Kaldı ki bu iki parti Türkiye Cumhuriyetinin iki meşru ve resmî siyaset aktörü ya PKK?

Görünen o ki etnikçi siyasetçiler Türk devletinin hukuk ve emniyet sağlayıcı otoritesini açıkça reddetmekte, etnik terör örgütünü kendi “askerleri” olarak görmektedirler. Bu durumda hâlâ Türkiye’de siyaset yapabilmelerine rağmen bize “demokrasi” dersi vermelerinin de radikal açılımcıları hiç rahatsız etmemesi mide bulandırıcı. TBMM’nin bir üyesinin Türk ordusu dışında bir örgütlenmeyi meşru kabul etmesi normal olarak “vatana ihanettir”.

Bu süreçte yapılan en büyük kötülük kavramların içinin boşaltılması ve eylemlerin muhakeme edilmesinin engellenmesidir. Bundan dolayı DTPli siyasetçilerin her beyanlarında açıkça görülen “ihanet” cevapsız kalabilmektedir. Etnik ırkçılar, zaten bizim devletimizi ve millî irademizi tanımadıkları için yaptıklarını ihanet olarak görmemektedirler de diğer “açılım” meraklıları bu sorunda kendilerini hangi tarafa ait hissetmektedirler; bunun seçimini bir an önce yapmalıdırlar. Eğer zaten Türkiye Cumhuriyeti’ne herhangi bir bağlılık hissetmedikleri için kendilerini “hain” olarak görmeyenlerin meşruiyetinden bahsedebiliyorlarsa o zaman “kendini bağlı hissetmeyen” herkesin eline silah alıp ayrılık talep etmesin meşru kabul edip etmediklerini de söylemeliler.
Sorunun çözümü bellidir:

Etnik terör örgütü son üyesine kadar bertaraf edilmelidir.
Etnik terörü açıkça destekleyenler derhal vatandaşlıktan çıkartılmalıdır.

Etnik terörü desteklemenin insanî ve ahlâkî anlamı üzerinde kafa yormak istemeyenler için bunlar şedit çözümler gibi görünebilir. Ama “çözümün” kapsamı sorunu “tanımlayanlarca” yani etnik ırkçılarca belirlenirse, aynı kişiler yaptıklarının ceremesini çekmeyi de kabul etmelidir.




11 Eylül 2009 Cuma

“Demokratik Açılımın” İçini Doldurmak:

Etnikçi Siyasetin Liberal Bir Eleştirisi

Bir memleketin ahalisine karşı devletin adaletsiz davranması şüphesiz memleketteki huzuru bozan ve devlete güveni zayıflatan bir olaydır.

Bu adaletsizliğin derecesine göre vatandaşlar farklı tepkiler verir. En nihayetinde, vatandaşların hayat haklarına tecavüze yeltenen bir devlet, “devlet” olmak vasfını kaybetmiş, bir zorbalar güruhu haline gelmiş demektir.

Burada önemli olan “hak ihlalinin “ derecesidir. İnsanın canını korumak için, saldırganı öldürmesi meşru kabul edildiği halde, nefis müdafaanın sınırlarını aşan güç kullanımında cezadan bahsetmek mümkündür.

Bir memleketin problemleri “tartışılırken” iki noktaya mutlaka riayet etmek gerekir.

Bunlardan birincisi “tartışmanın” zor kullanımı tehdidi altında yapılmaması.

İkincisi tartışmanın felsefi zemininin sağlanması.

Ülkemizde maalesef devletimizin “fert” algısı, “tehdit”, “başı bozukluk”, “karmaşa” gibi kavramların çağrışımlarıyla yüklüdür… Geleneğimiz “vasi” devleti kutsayan ve kullanan bir sosyal yapıdan neşet ettiği için ki aslında bu, karşılıklı bir etkileşimdir, “kendini ifade eden fert” bizim için yabancıdır ve yabancı olduğu için de tehlikelidir.

Bu yüzden son on beş yıldır, batı literatürünün temelini oluşturan “sivillik” muhafazakârımızdan sosyalistimize kadar hemen hepimize “bölünmeyi”, “çatışmayı” çağrıştırmaktadır.

Bütün bu menfi duruma rağmen ülkemiz, sokaklarında maaşlı yarı gönüllü milislerin gezip rejim bekçiliği yaptığı otoriter ülkelere kesinlikle benzemiyor.
Bizim göçebe ve “faydacı” kültürel kodlarımızla, ferdi mümkün mertebe yok saymaya eğilimli devletin tutumunun üstünden atlamayı becerebiliyoruz.

Ama bu esneklik veya “faydacılık” kolaycılığı aynı zamanda tartışmalarımızın felsefî bir zemine oturmasını engelliyor. Oysa kullandığımız devlet mekanizması modernizm döneminin bir ürünü, yani bakımının, onarımının , tadilatının kendi parçalarına ve mekanizmasına göre yapılması gerekiyor. Bu benzetme, çoğu okura fazlaca fizyokrat gelecektir şüphesiz fakat, “sebep- sonuç” kanunu, bizi tercihlerimizle bağlı kılmaktadır. Tetiği çekmeyi tercih ettiğinizde merminin bir yere zarar vermesinden sorumlu olacaksınızdır.

Ülkemizde etnik ırkçı “siyasetin” çıkmazı işte bu felsefi kaçınılmazlıktır.

Etnik ırkçı siyaset ( ki siyasetlerini temelindeki “farklı ırka mensup olmak” kendilerinin sürekli tekrarladığı bir ifadedir…) felsefi bir belirsizlikten yararlanabileceği kanaatiyle hareket etmektedir.

İşin kötüsü bu felsefi belirsizliği liberallerimiz dahi görmezden gelmektedir.
Felsefi bir belirlilik niçin gereklidir?

Çünkü meselâ “haktan” bahsettiğiniz anda “hak” kavramının anlamını ve çağrışımlarını da yanınıza çağırmışsınız demektir.

Dolayısıyla eğer kelimelerin anlamlarının bağlayıcılığı gibi bir şeye inanıyor isek, lisanî bir sorumluluk almışız demektir. Bu sorumluluk aynı zamanda söze dökmek fiilinin sonuçlarından kaynaklanan bir sorumluluktur. Bu yüzden kullandığımız kelimelere çok dikkat etmeliyiz. Aksi takdirde, şiddeti öven ve davet eden ifadelerden dolayı hiçi kimsenin ceza almaması gerekirdi. Oysa bu gün bırakalım şiddeti, bir topluluğa yönelik açık nefret ifade eden cümlelerin, kelimelerin dahi sorumluluğu ile karşı karşıyayız.

İşte bu noktada etnik ırkçı siyasetin söylemlerinin hangi felsefî tercihe dayandığının, bu tercihin, toplumu barış içinde ayakta tutacak, şimdiye kadar keşfedebildiğimiz en iyi yöntem olan liberal demokrasi ile bağdaşıp bağdaşmadığını gözden geçirmeli ve onu muhakeme etmeliyiz.

Etnik ırkçı siyaset, sürekli “Kürt halkının demokratik haklarından” bahsetmektedir.

Bu kısacık ifadenin açılımı, açılımın niteliği konusunda bize şaşırtıcı bilgiler verecektir.
En başından başlarsak ifadedeki “Kürt halkı” kavramının anlamı veya dayanağını gözden geçirmeliyiz. Bu kavram veya olgunun dayanağı nedir? Bu dayanak, bit kolektif kabul müdür, bir ırkî farklılık mıdır, yoksa her ikisi birden midir?

Elbette kendine bir ad verilmiş, belli bir tarihsel serüven yaşamış bir bir insan topluluğu olarak herkes Kürt toplumunu bilmektedir.

“Kürt” adındaki bağlamsal değişikliğe kimse dikkat etmediği gibi toplumsal geçişliliği engellemek için bu değişiklik sürekli göz ardı edilerek toplumun ayrışması hedeflenmektedir.

Elbette bütün “sermayesi” farklılık asabiyeti olan bir siyaset pazarlamacısı için “değişim” korkulu bir şeydir. Çünkü onun sermayesi, “farklılığın” değişmeden kalmasıdır.

Temeli diyalektik materyalist Marksizm olan etnik ırkçı hareket için “ezilmişlik”, “sömürülmüş” kalıplarına artık sığmayan bir toplum gerçeği, kendisine yöneltilmiş herhangi bir muhalefetten çok daha tehlikelidir.

Liberal demokrasinin, ferdin toplumdaki çeşitli gruplar arasındaki ( sınıf kavramı artık açıkça anlamsızdır. Ancak ve yalnız, kanunlarla kendilerini toplumdan ayırmış ve bu yüzden belli bir bilinç ve menfaat birliği oluşturmuş kısıtlı bürokrasi için kullanılabilir...) serbest geçişliliğine imkân sağlayan yapısı ile etnik siyasetin “Kürt” tanımı felsefi açıdan uzlaşmazdır. Çünkü liberal bir demokraside bir insanın “farklılığının” onun “menfaat artışında” herhangi bir önemi ve yeri yoktur.

Çünkü etnik ırkçı siyaset pazarlamacısına göre toplumun geri kalanından “gözle görülür” şekilde ayırt edilemeyen bir topluluğun siyasetinden “kâr etmek” mümkün değildir. Burada etnik siyaset pazarlamacısının tek dayanağı somut akrabalık/kan ilişkisidir. İşe alınırken veya herhangi bir iş bağlantısında veya otobüse binerken ırkımızın farklığından bahsetmek, sadece çağdaş liberal demokrasi açısından tutarsızlık değil, insani ilişkiler açısından bile büyük bir ayıptır.

Buna ilaveten etnik ırkçı siyaset, kendi pazarlama hareketine “soyut” bir yön katarak meşruiyet kazanmaya çalışmakta ve ortaya “dili” getirmektedir. Buna göre farklı bir dili konuşan bir toplumun “ayrılığının” mütalâa edilmesi kaçınılmazdır.

Sorun şu ki farklılık “ayrılmayı “gerektirmemektedir. Herhangi bir farklılığın kendini diğerlerinden izole etmek hakkından bahsetmek, “toplum “denen heterojen yapının zaten varoluş sebebini kabul etmemektir.

Toplum, soyut kurallar etrafında bütünleşmiş, bu kurallara mutabakat dışında aynîlik taşımayabilecek fertlerden oluşur. Oysa etnik ırkçı siyaset kendini kaçınılmaz şekilde “farklılık kollektivitesi” ile tanımlamaktadır. “ Farklılığın “kurallardan bağışık olmayı gerektirdiğini söylemeye çalışmaktadır. Bunu da “kuralların” içinden çıktığı toplumu reddederek yapmaktadır. Bu sadece o toplumu yok saymak değildir, o toplumun “belirleyiciliğini reddetmek”tir.

Oysa bu belirleyicilik sosyolojinin tabiatındandır. Her kültür kendine göre bir çekim merkezidir. Bazı kültürler, tarihin çok daha eski dönemlerine dayanan, kendi etrafında çok daha büyük bir iştirak sağlamışken , diğer bazı kültürler, mahallî ve sınırlı kalmışlardır. Bu, kendiliğinden ve sürekli yürüyen bir süreçtir, durdurulması da imkânsızdır.
Etnik ırkçı siyaset bu değişimden çok korkmakta ve bu doğal değişimi sürekli “asimilasyon”, “baskı”, “inkâr” diye nitelendirerek durdurmaya çalışmaktadır.

En başta belirttiğimiz gibi devletimizin “farklılık “algısının yarattığı çok ciddi sorunlar veya açtığı derin yaralar mevcuttur.

Ama vaka etnik ırkçıların reklam etiğinden çok daha derinden akmaktadır. Bu derinlik, sosyolojik değişimin karşı konulmaz akışındadır.

Etnik ırkçıların bütün inkârlarına rağmen memleketimizde gelişen ulaşım imkânları,kör topal ilerleyen demokrasimiz, sağlığı tartışılmakla beraber büyüyen ekonomimiz ve en önemlisi, batı tarzı ir ayrımcı/ırkçı kod içermeyen büyük Türk kültürü sayesinde Kürt kökenli yurttaşlarımız, yabacı güçlerce sürekli istismar edilen hallerinden hızla sıyrılmış ve “Türkler” için dahi zaman zaman sıkıntılı kullanılabilen “ifade hürriyeti” dışında değişme iradesini kullanabilmeye başlamışlardır.

Mevcut hal acaba liberal bir demokrasinin gereklerine mi daha yakındır, yoksa etnik ırkçı siyasetin “sınıfsal durumlara” dayalı, rölativist etikli, iki dilli ve “salt faydacı” Marksist felsefesine mi?..

Şu düşünülebilir: “ Hayır! Etnik ırkçı siyaset Marksist olmak zorunda değildir!”
Elbette böyle bir mecburiyet yoktur.. Ama o zaman etnik siyasetin şimdiki söyleminden vazgeçmesi gerekir. Bu köklü bir felsefÎ değişimdir ki bu durumda mevcut etnik ırkçılığın hiçbir anlamı ve önemi kalmaz. Bu durumda etnikçi siyaset, “ırkçı” renginden vazgeçip, pazarlama sektörünü değiştirmelidir ki bu da müşteri kaybı anlamına gelir.

Ciddi ve fikrî namuslu bir demokrasi tercihi, hedef kitlesinin, kendi sosyolojik tercihlerine saygı duymayı, değişimden korkmamayı, kültürel etkileşimin her kültürü kazançlı kıldığını söyleyebilmeyi gerektirir. Bu açıdan bakıldığında ülkemizdeki etnik ırkçı siyasetin felsefî rotası liberal demokrasinin “toplumsal düzen” çizgisinden apayrıdır. Ne yazık ki bu fark liberallerimiz tarafından bile göz ardı edilmektedir.
Görüldüğü gibi “Kürt halkından” bahsedildiğinde mevcut sosyolojik hal ile etnik ırkçılığın toplumsal tasavvuru birbirinden ayrı düşmektedir.

Gelelim “demokratik haklar” söylemine…

Bu söylemin en baştaki sakatlığı, daha kötüsü içerdiği kastîlikten kaynaklanan ahlaksızlığı, “hak” kavramını sulandırmasıdır.

Hak kavramına çeşitli yaklaşımlar mevcut şüphesiz. Bu yaklaşımları sanırım iki ana başlıkta toplamak mümkün. Bazıları onu fert temelinde ve menfaat açısından tanımlarken bazıları da otoritece va’z veya lütfedilen iyilikler olarak anlamak eğiliminde…

Bu iki yaklaşımın temel farkı şu:

Hakkı, ferde dayalı ve menfaat temlinde ele alan anlayış, hakkın doğumdan kaynaklanan, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir menfaat olduğunu savunuyor. Bu açıdan, bırakalım farklı bir insan olmayı, hayvan ve bitkilerin dahi sadece “varoluş” alanında, canlılık göstermelerinin dahi onlar için belli menfaatler olduğu soncunu çıkarabiliyoruz. Bir köpeği durduk yere öldürmek veya gerekmedikçe bir ağacı kesmek medeni memleketlerde en azından ayıplana işler…

Diğer anlayış ise hakkı , “toplumsal düzenin” sağlayıcı otoritenin, toplumsal hayatın sürmesine engel olmayacak şekilde, insanların takip etmesine izin verdiği iyilikler olarak kabul etmeye eğilimli.

Birinci anlayış, “bütün insanların” asgari müştereki olacak üç hak tespit ediyor: Hayat, mülkiyet ve hürriyet ( ifade hürriyeti)

Birinci anlayışın asgari müştereki belirleme çabası aynı zamanda “hak” kavramının anlamını belirlememiz için bir “anlam sınırı” ve meşruiyet sahası yaratır. Bu şekilde bu en temel menfaatlerimizin, herhangi birinin veya topluluğun keyfi kararından korunduğunu ve aşkın olduğunu anlıyoruz.

Bu aynı zamanda, hangi menfaatlerin “hak” sayılabileceğine dair bize bir mikyas kazandırır.

Menfaatlerin bu mikyasa göre hak kabul edilip edilmemesi çok önemlidir, aksi takdirde “herkes için” geçerli bir “âdil davranıştan” bahsedemeyiz.

Temel haklar yaklaşımı bize, hakkın tespitinde, sarsılmaz bir nirengi sağlarken, hakka otoriter bakış, “sağlanan menfaatlerin” belirsizliği ile maluldür. Bu, menfaatlerin doğal değil de sağlanan iyilikler olduğu anlayışıdır. Dolayısıyla hangi menfaatin hak olduğu ile ilgili keyfi bir karar dışında elimizde bir mikyas yoktur. Bu gün hak sayılan bir menfaat yarın sayılmayabilir.

Etnik ırkçı siyasetin sakatlığı buradadır. Onun “demokratik haklar” dediği şeyin bağlamını ve anlamını belirlemek imkânsızdır. Çünkü burada “demokrasinin gerektirdiği ifade hürriyetinden” mi yoksa belli bir nüfus grubu olarak ayrı bir “demokrasi” veya egemenlik alanı geliştirmekten mi bahsedildiği meçhuldür. Bu belirsizlik etnik ırkçı siyasetin beslenme alanıdır. Burada da etnik ırkçılık, Marksist kökeninin iki dilliliği ile müşterek bir iyiliği istismar etmektedir.
“Hak” kavramının anlamını sündürmeye başlayıp da her menfaati dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez hale getirmeye kalktığınızda herkesi herkesin kölesi haline getirirsiniz ki bu mümkün olamayacağına göre, dereceli bir kölelik sistemi ile hürriyeti yok edersiniz.

Bu yaklaşım, menfaatlerin haklaştırılmasıyla meydana gelecek “dışsallıkların”, “komşuluk etkilerinin” inkâr edilmesini gerektirir.

İfade hürriyeti, şiddeti doğrudan çağırmadıkça veya haksız bir itham ve hakaret içermedikçe kimseye zarar vermeyen ve kimsenin karşılamakla mükellef olmadığı bir menfaat iken meselâ etnik ırkçıların “demokratik hak” dedikleri şey bundan tamamen farklıdır.

Çünkü, bir kere etnik ırkçı siyaset hak talebini ırkî ve lisani farklılığa dayandırarak, herkes için geçerli olan temel haklardan ayrı haklara sahip olduğunu, olması gerektiğini söylemektedir. Bu söylemi ile “hakkın” insan olmaya değil de “farklı” olmaya dayandığını iddia etmektedir. Bunun yanı sıra talep ettiği “demokratik” hakkın egemenlik kullanma sonucunu kimin karşılaması, yüklenmesi gerektiğini düşünmemektedir. Etnik ırkçılığın kullandığı “ayrı egemenlik sahası” ( ki liberallerimiz tek iyi yönetim biçimi imiş gibi sürekli lanse etse de) belki tam bağımsız olmasa da federatif bir yapı iken bile bunun yaratacağı komşuluk etkisinden dolayı sorumlu tutulmak istememektedir. Öte yandan kendisi için istediği demokratik hakların, demosun çoğunluğuna hiç danışılmadan kendisine verilmesini istemektedir.

Burada “demokratik haklar” söyleminin kastî muğlâklığını bir kere daha hatırlatılarak bu terimin hem ifade hürriyetini hem siyasi ayrılığı anlatmak için kullanıldığını, dolayısıyla, tamamen itiraz edilemeyecek bir temel hakkın istismarı anlamına geldiğini söylemeliyiz.

Şüphesiz temel haklar herkes için geçerli ve otoriteler üstü, menfaatlerdir. Oysa siyasî egemenlik böyle değildir. Demokrasiyi bizim için en iyi yapan, temel haklar kavramının gözetilmesiyle gelişmiş olan bir “çoğunluk egemenliği” olarak rızamızı mobilize etmesindendir. Bir insanın ifade hürriyetini kullanmasıyla, çoğunluğun siyasi egemenliğini inkâr ederek, kendi silâhlı gücünü oluşturmaya kalkması aynı şeyler değildir. Ayrı bir silhlı güç kurmak dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir menfaat değildir.

Devletimizin “ifade hürriyeti” konusundaki otoriter eğilimine yazının daha en başında getirdiğim eleştiriyi bir kere daha hatırlatarak hiçbir vatandaşımızın ifade hürriyeti ile ilgili keyfi sınırlamaların benimsenemeyeceğini bir kere daha belirtmeliyim.

Elbette hiç kimsenin temel hakları çoğunluk rızasına bağlı değildir. Ama öte yandan hiçbir temel hak da çoğunluğun meşru egemenliğini yıkmak için kullanılamaz.

Bunun yanı sıra etnik ırkçıların etnik nüfusun farklılığına dayandırdıkları “demokratik hak” kavramı tam da bu kabul yüzünden “demokrasinin keyfiliğine” açık hale gelmektedir. Bu söylem, belli bir nüfusa sahip her grubun temel haklar dışında “yasama hakkından” bahsetmektedir ki bu durumda çoğunluk nüfusu aynı söyleme dayanarak kendi belirleyiciliğinin daha üstün olduğunu iddia ederek, nüfusa ve farklılığa dayalı hiç bir hakkı tanımadığını söyleyebilir.

Görüldüğü gibi etnik ırkçılığın tabiatı icabı pazarlama stratejisinin “usulü” ile liberal demokrasinin piyasa davranışı ölçüleri birbirinden ayrı düşmektedir.

Ve bu tartışmalar esnasında uyulması gereken şiddetsizlik şartına baktığımızda etnik ırkçıların, “devletin meşru güç kullanma” tekelini tanımaması ve kendi silahlı örgütlerini tanımaları ile aslında “tartışmanın” daha en baştan batıl hale geldiğini görüyoruz.

Elbette bir devlet kendi zor kullanma gücünü, vatandaşlarının temel haklarını çiğnemek için kullanmamalıdır. Buna mukabil, zaman zaman meydana gelen ihlallerin hesabının sorulabilir olduğu, hâlâ çeki düzen verilebilir bir haldeki bir devletin toptan inkârı, kendi vatandaşları için mümkün değildir.

Böyle bir devletin yani “tâdil edilebilir” bir devletin güç kullanma tekelinin reddi, o devletin varoluşunu reddetmektir ki bu da reddeden kişiyi, devletin korumakla mükellef olduğu vatandaşlarının düşmanı haline getirir.

Bu durumda elinde silâhıyla bizim temel haklarımızı reddeden bir insan veya grupla nasıl “tartışılabilir?”

İşte etnik siyasetin ikinci çarpık belirsizliği budur. “Siyaset” alanına silâhı sokarak sözü değil, gücü egemen kılmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki gene hukuk felsefesi açısından inanılma bir brikimin temsilcisi olan liberallerimiz etnik ırkçı siyasetin “şiddetsizlik” şartına uygunluğunu sorgulamamakta ve bu sayede etnik ırkçı siyaset zımnen bir meşruiyet sahası kazandığı propagandasını yapabilmektedir.

Temel haklarda tam bir teminat sağlanması halinde bile etnik terörün bir “ayrı” teminat olarak kalacağı yönündeki korkun etnik ırkçı beyanlar maalesef devletin emniyet sağlayıcı tekelinden bahseden liberallerimiz için bile bir uyarı teşkil etmemektedir.

Sonuç olarak ülkemizdeki etnikçi siyaset, ırkçı, kolektivist söylemiyle, liberal demokrasi ile bağdaşmayan bir yapı sergilemektedir. Liberal demokrasinin diğer bütün tercihlerden farksız bir şey olduğunu sananlarımız için bu belki önemsizdir. Fakat temel haklar konusunda liberal demokrasinin gösterdiği hassasiyetin eşsizliğini idrak edenlerimiz için etnikçi siyasetin ırkçı ve kollektivist söyleminin toplusal barışımız için ne korkunç bir tehdit olduğu, ortadadır.








8 Eylül 2009 Salı

Ne Sihirdir Ne İstatistik…


İhsan Dağı Gerçekle İlgileniyor mu?

İstatistik ciddi bir iş.
Bir şeyleri saydınız mı , onun hakkında artık reddedilemeyecek bazı hakikatlere vakıf olmuş sayarsınız kendinizi. İhsan Dağı yeni yazısında ülkede Türk’lerin Kürt’lerle beraber yaşamak isteğinin daha az olduğunu bir kamuoyu araştırmasına dayanarak kendince gösteriyor. Yazıyı bölüm bölüm inceleyelim:

Kürt meselesini, bu meseleyi yaratanlar 'ayrılıkçılık' olarak niteledi. Kürt kimliğini öne çıkaranlar ya 'şaki' idi veya 'bölücü'. Devlet meseleyi böyle 'paketledi' ve halka böyle anlattı.
Resmî söylem zaman içinde, terörün de etkisiyle toplumu derinden etkiledi.
Sonuçta öyle bir tablo çıktı ki, tam bir garabet. Seta-Pollmark araştırmasına göre Türk kökenlilerin % 71'i Kürtlerin ayrı bir devlet istediğini düşünüyor. Bilgesam'ın bulgularına göre ise bağımsızlık isteyen Kürtlerin oranı % 10.


Kürt meselesi bu paragrafa göre aslında Türklerin bir uydurması, paranoyası veya adına her ne derseniz. 1800lerden bu yana 39 Kürt isyanından bahsediliyor. Hadi diyelim son çatışmalarda kültürel haklar vs hedefti ki hedefin bağımsızlık olduğunu PKK daha en başında söylüyordu. Yani Kürt’lerin ayrı bir devlet isteğiyle Türk devletine silah çekmeleri bir yanılgı değil. Dolayısıyla kendini Kürt’lerin temsilcisi olarak sunan ve buna da kendi etnik grubundan hiçbir istatistiksel itiraz yükselmeyen bir terör örgütünün hedefleri konusunda İhsan Bey Türk halkının acaba ne düşünmesini beklerdi? Sorulacak asıl soru şu: Neden bağımsızlık talebi olmayan %90lık çoğunluktan PKK’ı açıkça kınayan hiçbir ses duymuyoruz? Dolayısıyla “bağımsızlık isteyen %10” bulgusu hiç de anlamlı görünmüyor. Bu çelişkiden dolayıdır ki Türk halkının kahir ekseriyeti samimiyetsizliği fark edebiliyor.

İşte Türkiye'nin sorunu bu: Kürtlerin ne istediğine dair 'olgu' ile 'algı' böylesine farklılaşmış. Nedeni ne olursa olsun Türkler arasında bir 'bölünme korkusu', Kürtlere yönelik bir 'güven' erozyonu var. Sorunun düğümlendiği yer burası; düğümün çözüleceği yer de... Türkleri kim ikna edecek Kürtlerin ayrılmak istemediklerine? Peki, Türkler Kürtlerle birlikte yaşamak istiyorlar mı?

Nedeni ne olursa olsun…” böyle bir ifade kullanılabilir mi? Bu ülkenin askerini öğretmenini kundaktaki bebeğini katleden ve bağımsızlık isteyen sonra ağız değiştiren ama en nihayetinde isteklerini Türk toplumuna silahla ve tehditle kabul ettirmeye çalışan ırkçı bir terör örgütü var ortada ve İhsan Bey “Nedeni ne olursa olsun…” diyebiliyor. Daha başka ne gibi bir neden arzularlardı bilmem ama Türk devletine silah çekmiş bir örgütü hem hiç kınamayıp hem de bağımsızlık istemediğini söyleyen bir topluluğun güven erozyonu yaratmasını, yadırgamak saçma olmaz mı? İhsan Bey’in PKK sempatizanı veya militanı bir komşusu olsa acaba bu kadar rahatça güven erozyonundan bahsedebilir miydi? Büyük şehirlerde ulaşımı kesen, devlet araçlarına zarar veren, can ve mal güvenliğine tecavüz eden etnik ırkçı örgüt militanları cirit atarken İhsan Bey aynı toptancılıktan dolayı acaba neden etnik siyasetçileri suçlamıyor?

Öneğin, Türklerin % 57'si Kürtler hakkında 'iyi kanaat' sahibiyken Kürtlerin % 86'sı Türklere yönelik 'iyi kanaat' taşıyor. Türkler arasında Kürtlere ilişkin 'kötü kanaat' taşıyanların oranı % 25. Türklere yönelik 'kötü kanaat' sahibi Kürtlerin oranı ise %7.

Bunda şaşacak ne var anlayamadım. Ülkedeki Kürt nüfusun zaten yarıdan fazlası batıda yaşıyor, iş kuruyor, mal mülk ediniyor. Hiç kimse de onlara bu konuda ayrımcılık falan uygulamıyor ve zaten uygulamamalı da… Neden batıda yaşayan Kürt kökenli bir yurttaşımız bir Türk’ten rahatsız olmalı ki? Buna mukabil memlekette sayıları on binleri bulan şehit verilmiş ve bu şehitler, kendilerini Türk adından silahla, kanla ayırmak isteyen insanların yüzünden verilmiş… Bu sayıları olduğu gibi ortaya koyup da “Türkler bölünmeyi daha çok istiyor!” demek bu hakikatleri hiç görmemek demektir. Bu sayıları böylece ortaya koymak demek şehitlerle, şehit aileleriyle dalga geçmek demektir.


Benzer bir sonuç, karışık evliliklere yönelik tutumda da çıkıyor. Bir Kürt'ün evlilik bağıyla yakın akraba olmasından rahatsız olup olmayacakları sorusuna Türklerin % 70'i 'hayır, olmayız' diyor. Rahatsız olacağını belirten Türklerin oranı % 24. Türk'le evlilikten rahatsız olmayacağını söyleyen Kürtlerin oranı ise % 87. Rahatsızlık belirten Kürtler % 11. Bu rakamlar genelde iyi. Son 25 yıllık sıcak çatışmaya rağmen hâlâ birlikte yaşamaya, evliliklerle akraba olmaya ciddi bir direnç yok. İki halk sosyal ilişkiler zemininde ayrışmış değil.
Ancak yine de dikkatinizi Türk kökenlilerin nasıl farklılaştıklarına çekmek istiyorum. Türklerin dörtte biri Kürtlerle evlilik yoluyla akraba olunmaktan rahatsızlığını beyan ediyor ki az değil.


Araştırmada gene doğu ve batıdaki yerleşimlere bakılıp bakılmadığından bahsedilmemiş. Terörün Türk toplumuna ne ifade etiğini göz önüne almazsanız bu rakamlar sadece ırkçı veriler olarak kalır. Acaba ırkçı terörün söylemlerine benzer bir söylem Kürt toplumunda geçerli olduğu kadar, nitekim etnik ırkçı terör destekçisi bir partinin aldığı oy oranı belli, Türk toplumunda geçerli olsaydı sonuç ne olurdu? Bundan dolayı Türk toplumunda, maneviyatı hiç tanımayan açıkça ırkçı ve ,ayrılıkçı bir terör örgütünün , kendi etnik grubundaki samimiyetsiz suskunlukla güçlenen temsil imajının göz önüne alınmadığını sanırsanız bu tip rakamlarla rahatlıkla Türk toplumunu suçlamanız mümkündür.


Ayrıca, Türklerin % 75'i, Kürtlerin ise % 92'si diğer etnik grupla 'yakın arkadaş' olabileceklerini belirtiyor. Yakın arkadaş olamayacağını söyleyen Türkler % 19, Kürtler ise % 6. Yani arkadaşlığa sıcak bakmayanların Türkler arasındaki sayısı Kürtlere göre üç kat fazla.
Bu tablo Kürtlerin birlikte yaşama isteğinin Türklerden daha yüksek olduğunu gösteriyor. Devletin neredeyse son yüz yıldır yürüttüğü 'Kürt siyaseti'nin yarattığı bütün olumsuz sonuçlara, binlerce faili meçhule, yasaklanan Kürtçeye, boşaltılan binlerce köye, yaşanan büyük iç göçe ve bunun getirdiği yoksulluğa ve yoksunluğa rağmen Kürtlerin birlikte yaşama iradeleri çok 'değerli'.



Daha evvel de sebebini belirttik biraz daha açalım. “Türk’le yakın arkadaş olmakla Kürt’le yakın arkadaş olmak” arasındaki sosyolojik farkı göz önüne almadan bu rakamlar ancak etnik ırkçılığın kindarlığına bir mesnet teşkil etmekte anlamlı olabilir. Her şeyden evvel şehirleşmeyle dahi önüne geçilemeyen bir kapalı toplumda bu tip bir arkadaşlık “dışarıyla temas”, geleneklerden bir kopuş, özgürleşme, çeşitlenme anlamına gelir. Türk toplumu büyük kültürün toplumudur ve etnisiteyi aşan bir heterojenitenin vasatıdır. İlişkileri daha gevşek, gelenekleri daha esnek, davranış çeşitliliği daha fazladır. Türk toplumunda, açık bir huzursuzluk yaratmayan herkes için yer vardır.

Etnik toplumda ise geleneğe ve akrabalığa sıkı bağlılık esastır. Şehirleşmeyle beraber evliliklerin artması, ve Kürt toplumunda, nispeten daha açık topluma duyulan özlemin, büyük kültüre özenmenin sonucudur, bu açıdan büyük kültür mensubu için küçük kültürle temasta özendiriciler çok daha azdır. Hele bir de araya açık bir isyan ve kan girmişse, büyük kültürün toplumsal hayatında ciddi bir huzursuzluk başlar. Kendini ancak gelenek ve akrabalıkla ifade edebilen bir topluluğun bir de söze kendi temsilcilerinin şiddetine karşı suskunluğu ciddi bir rahatsızlık kaynağı haline gelir. Bu arkadaşlık verilerinde de “sorumluluk” zımnen ve kasten Türk adına yüklenmektedir.



Sonuç: Türkiye'de yaklaşık % 20-25'lik bir Türk kitlenin Kürtlerle birlikte yaşama iradesinde bir gevşeme gözlemleniyor. Türkler arasında 'ayrılıkçı' fikirler daha yaygın. CHP ve MHP'nin Kürt meselesine yaklaşımları bu kitleyi daha da büyütebilir. Siyaseti bu kesimlerin 'kötü kanaatleri', 'rahatsızlıkları', 'sosyal mesafesi' ekseninde yaparsak Türkiye'yi böleriz.
Devletin neredeyse yüz yıldır yürüttüğü yanlış Kürt siyaseti Kürtlerin Türklerle birlikte yaşama iradesini ortadan kaldırmadı, ama Türk halkının sosyal ilişkilere yansıyan olumsuz tutumları ve dışlayıcı tavırları Kürtleri bu ülküden koparabilir. A. Turan Alkan'ın dünkü uyarısını dikkate alalım: 'Bir ülkeyi, milliyetçilerinden başka kimse bölemez'


Hayır. İhsan Bey bu araştırmayı bu şekilde yorumlayarak açıkça Türk toplumunu itham ediyor. Bahsettiği gibi bir ayrılma isteğinin toplumsal sonuçlarını hayal bile etmeksizin, Türk halkına böyle bühtan etmesi ahlâkla bağdaşmıyor.

Türk toplumunda “beraber yaşama iradesinde” bir zayıflama olsa veya açıkça ayrılmak gibi bir fikir yerleşmiş olsa bu gün şehirlerde çok ciddi çatışmalar olurdu. Neden İhsan Bey çatışmaların otobüs yakmaların hep belli mahallelerde olduğundan hiç bahsetmiyor? İhsan Bey ve benzerlerinin yapmak istediği sanırım şu: Türk toplumunun kültür kodlarında olmayan ırkçı bir ayrımcılığı, birtakım yanlı ve yanlış verilerle sürekli yoktan var etmeye çalışmak ve en sonunda yarattıkları şiddet ortamında hümanist haklılıklarını kendilerine ispat etmek.


Meselâ sürekli Türk bayrağına saldırılan, barikatlar kurulan, mafyalaşılan, etnik mahallelerin dehşetini sorgulamak ve anlamak yerine, komşusuna helva götüren ama olaylardan tedirgin olan Ayşe Teyze’den ayrılıkçı militan yaratma gayreti başka nasıl bir patoloji ile açıklanabilir?
Devletin yüzyıldır yürüttüğü Kürt siyasetinde yanlışlıklar vardır kabul de yüz küsur yıldır, kullanıldıklarını itiraf eden, Şeyh Sait’ten Apo’ya kadar eli kanlı etnik ırkçıların bu işte hiç mi kabahati yoktur?





5 Eylül 2009 Cumartesi

Hangisini Yok Etmeli? Milleti mi? Devleti mi? Yoksa İkisini de mi?

Mustafa Erdoğan’a Bir Eleştiri
Mustafa Erdoğan, son yazısında ulus devletin medeniyet karşıtı bir şey olduğundan bahsediyor. Yazıdan bölümlere, eleştirerek bir bakalım:

“…Türkiye’de şöyle tuhaf bir durum var: Resmi makamların olağan söylem ve tutumlarında hemen hemen daima etnik (Türkçü) bir hassasiyet yansır ama aynı makamlar kritik zamanlarda veya sorulduğunda Türkiye’nin eşit yurttaşlığa dayanan sivil bir cumhuriyet olduğunu söylerler. Bu etnik duyarlılık dış politikada bile etkilidir. Nitekim, Azerbaycan’la “bir millet iki devlet” olmamızın Ermenistan’la iyi ilişkiler kurmamızın önündeki en büyük engeli oluşturmasında bunu gördük.

Türkiye eşit yurttaşlığa dayanan bir cumhuriyet değilse eşitsizlik ispat edilmelidir. Temel hakların kullanımında, ifade hürriyeti ile ilgili toplumun genelini rahatsız eden bazı uygulamalar var mıdır, yok mudur? Türkiye’de etnik grubundan dolayı seyahat hürriyeti kısıtlanan kimse var mıdır? Mülk edinmesi engellenen kimse var mıdır? İş bulması /kurması engellenen kimse var mıdır? Siyaset yapamamış kimse var mıdır? “Kürt nüfusun yarıdan fazlası batıda yaşıyor! Denebiliyorsa eşitsizlikten bahsetmek ahlâkla da bağdaşmaz.

Öbür yandan Ermenilerle veya diğer milletlerle ilgili sorunumuz,varlığımıza yönelik tehditlerden dolayı vardır. Her ne kadar Mustafa Bey bilmese de Azerbaycan ve Anadolu Türk toplumları aynı milletin parçalarıdır,dolayısıyla ailemize yönelik tecavüzlere beraber sahip çıkmamız anormal değildir. Mustafa bey’e göre aslında sorun, bizim topraklarımızda gözü olmayan, hak iddia etmeyen, Türk toprakları üzerinde yakın zamana kadar soykırım yapmamış barışsever bir topluma, sırf milliyetçilikten dolayı düşman olmamızdır. Kanla yazılmış bir ilişkiler tarihinden bu kadar bihaber olmak mümkün müdür?Öbür yandan Azerbaycan ile bir millet olduğumuzu söylememiz Mustafa Bey’i neden rahatsız etmektedir? Eğer kendisi hiçbir millete mensup değilse, kendini bir millete mensup hissedenlerle neden ilgilenmektedir?

Devam edelim:
Türkiye’nin resmi söyleminde bana en ters gelen şey, ulus-devletin Türkiye bakımından olgusal durumu ifade eden bir kavram olmanın ötesinde, insanoğlunun gelişme çizgisinin en “ileri” aşamasını temsil eden, kendi başına “iyi” bir şeymiş gibi görülmesidir. Dahası, Türkiye’de sağ ve sol kanadıyla devletçi-milliyetçiler “ulus-devlet”i kutsal, “mübarek” bir şeymiş gibi görüyorlar. Gerçekte ise, ulus-devlet denen siyasi örgütlenme biçimi modern çağın en fazla iki yüzyıllık tarihi bulunan, tesadüfi bir ürünüdür. Feodal toplumsal-siyasal formasyonlardan, imparatorluklardan ve şehir cumhuriyetlerinden farklı olması da, ulus-devleti otomatik olarak onlardan daha iyi yapmaz.

İnsanoğlunun gelişme çizgisi nedir? Bir liberal olarak bunu tanımlamalıydı Mustafa Bey. Ama sanırım akademik unvanının onu, bizim gibi ölümlülere izah etme ve önerme eziyetinden koruduğunu düşünüyor olmalı. Milletleşme onun kast ettiğini düşündüğüm manada ilerleme çizgisinin bir sonucudur.. Çünkü , aksi kendi “cemaatine” defalarca söylenmiş olmasına rağmen anlamamakta ısrar etiği üzere, millet “homojen” bir topluluk değildir! Millet ortak hukuk arayışının birleştirdiği kavimler cem’idir.
Mustafa Bey ve cemaatinin( Bunu sosyolojik anlamda söylüyorum, “şeriatçı” vs anlamında değil..) hiçbir tanımlama ve aksiyom ortaya koymaya gerek görmeksizin, ortaya konan tanımları peşinen reddetmeleri işin hakikatini, tabiatını değiştirmiyor. Nozick’in “Devletin kendiliğinden, rakip emniyet örgütleri arasındaki doğal seleksiyon ile tekelleşmesi” nazariyesi, aynen Sadri Maksudi’ye atfen kullandığımız “ Bir hukuk çatısı altında teşekkül etmiş kavimler cem’i” tanımıyla örtüşmektedir!

Bu durumda milletleşme zaten hukuk sağlayıcı ihtiyacının, farklılıkları bir çatı altında birleştirmesi demektir. Bu olay esnasında bu farklılıklar kendiliğinden o sırada egemen olan büyük kültüre doğru bir benzeşme göstermiştir.

Ulus devletin tesadüfiliği ifadesi bu açıdan bilimsel değildir. Milletleşme bir modern devlet uydurması değildir! Eğer insanlar bireysel haklarının en az maliyetle korunması yönünde deneme yanılma yoluyla buldukları “devletleşme” metodunu benimsemişlerse, bu metodun doğal sonucu, bu toplumların bir arada yaşama durumunun yarattığı ortak kimlik ve benzeşme olacaktır. Bu neden böyledir de bu toplumlar bir arada ama izole şekilde yaşamamıştır? Çünkü gerek siyasî otoritenin yürütülüşü gerekse egemen kültürün büyüklüğü, “büyük kültür yörüngesine” çekilmeyle sonuçlanmıştır. Bundan kaçmak mümkün müdür? Elbette mümkündür ama bunun maliyeti, beraber yaşamanın faydalarını kesinlikle aşar.

Her şeyden evvel “ulus devlet” terimi problemli ve açıklayıcılığı zayıf bir terimdir, teleolojiktir. Bu terim, ulus diye ırken ve kültürel olarak homojen kitleler kabulüne dayanan bir terimdir. Bu açıdan işin tabiatını açıklamakta başarısızdır. Çünkü ne milletler, ulus devlet tamlamasındaki uluslara benzerler ne de devletleri bu şekilde teşekkül eder. Millet ulus devlet tamlamasındaki homojen kitle olmadığı gibi bir milletin bünyesinde oluştuğu devletin de bu homojenliği gerektirmesi söz konusu değildir.


Mustafa Bey’in açıkça Marksist paradigmalara(Hobsbaum) dayanan ve teleolojik “ulus” yaklaşımı bir bilimsel izah olarak değil ancak akademik provokasyon olarak işe yarayabilir. Bu açıdan “ulus devlet” bir karşı slogandan başka bir şey değildir ve sloganlarla bilim yapmaya kalkmak da abesle iştigaldir.

Doğrusu “Millî devlettir.” Millî devlet ile imparatorluğu ayıran nedir? Sadece hacimleridir. Çünkü çok milletli, kavimli imparatorluklar dahi mutlaka bir kurucu millî unsura dayanır. Rus imparatorluğu bünyesindeki çok sayıdaki kavme rağmen bir Rus devletiydi. Osmanlı, bir Türk devletiydi…

Millî devletin “modern” anlamdaki karşılığı “demokrasidir!”. Yani? Egemenliğin milletçe kullanıldığı hukuk devleti rejimi! Modern kullanım milleti doğurmamıştır, egemenliğin zaten var olan millete devrini öngörmüştür.( “Ön görmek” kehanette bulunmak değil,şart koşmaktır, bu arada…) Bu açıdan millî devletlerin modern halleri imparatorluklardan vs daha “gelişmiş” addedilir.

Kanaatimce, ulus-devletin “insanlık durumu”nun gerekleriyle en iyi bağdaşan özellikleri kendisinde toplayan bir model olduğuna inanmamız için haklı nedenler yoktur. Bu yargıyı, sadece Türkiye gibi etnik-kültürel ulus anlayışına dayanan ulus-devletleri değil, siyasi birliği yurttaşlık temelinde tanımlamak iddiasında olan ulus-devletleri de göz önünde tutarak veriyorum. Aslına bakılırsa, “etnik-kültürel ulus” ile “sivik-siyasal ulus” arasında nitelik değil sadece derece farkı vardır. Çünkü, her ikisinde de, ulusal benliği “biz” ve “öteki” temelinde tanımlayan ve “biz”i yüceltirken “öteki”nin aşağılayan, en azından dışlayan bir öz vardır.”

Paragrafın özü, millî devletin “ötekileştirmeye dayandığı ve bu yüzden inanlık durumlarına çözüm getiremeyeceğidir. Önceki paragraflarda milletleşmenin,yani hukuk birliği iradesinin nasıl “kendiliğinden”( Hayek’i çevirmiş bir insanın, milletleşmeyi bir “icat” olarak kabul etmesi beni hep dehşete düşürmüştür…)b ir benzeşmeye yol açtığını yukarıda izah etmiştik. Bu benzeşme kaçınılmazdır. Bazı engelleyici faktörler yavaşlatsa da benzeşme, beraber yaşamanın asgari şartıdır.
Bu yavaşlatıcı faktörlerin en başta gelenleri dinler ve dillerdir. Bu faktörlere rağmen “Türk Ermen’ilerinden, Alman veya Rus Yahudi’lerinden bahsedebiliyorsak bu, benzeşmenin doğallığını bize gösterir. Bu benzeşmeden dolayı, millî devletler ( ki ABD bu sürecin hızlandırılmış bir örneğidir) içlerinde birbirlerinden tamamen izole olmuş ve düşman ötekiler barındırmaz! Yakın tarihin bütün etnik provokasyonları zaten işin bu tabiatını tahrip etmek için girişilmiş “ötekileştirme” gayretlerinden ibarettir. Dolayısıyla zaten bir hukuk birliği kurmak iradesi göstermiş kavimler, bu benzeşmeden sonra siyaseten ayrılsalar bile, benzeşme, kültürel belirleyici olarak muhakkak hayatlarına tesir edecektir. Yani millî devletin kendi bünyesinde Mustafa Bey’in zannettiği gibi işin tabiatından kaynaklanan bir “ötekileştirme” problemi yoktur!

"Biz”i etnik-kültürel temelde tanımlamakla, söz gelişi insan hakları ve demokrasi gibi evrensel değerleri “Amerikan değerleri” olarak tanımlamak veya “Büyük Devrimin idealleri”yle (Fransa) tanımlamak arasında sonuçta fazla bir fark yoktur. Amerika’nın son yıllarda iyice belirginleşen saldırganlığının arkasında da, kendi milliyetçiliğini bu değerleri yaygınlaştırma iddiasıyla kamufle edebilmesi yatmaktadır. Amerika’nın ulus anlayışının içe dönük yönünün bizdeki gibi marazi bir etnik vurgu içerdiğini söylemek haksızlık olur; ama bu, Amerika’yı oluşturan muhtelif toplulukları bir arada tutması öngörülen “sivik” değer ve ideallerin esas olarak “New England püritanizmi”nden esinlenen WASP değerleri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.”


Paragrafın özü “Biz diye bir şey yoktur!”dur. Ferdin varoluşuna saygısından dolayı, Mustafa Bey şüphesiz takdir edilesi bir hassasiyet göstermektedir. Fakat gene görmezden geldiği sosyolojik realiteyle kurucu rasyonalizmi birbirine karıştırmak hatasına düşmektedir. Bütün liberal birikimine rağmen “kolektif haklara” kapı açmaya çalıştığı makalesinden sonra “Bizin” tamamen kurmaca olduğunu iddia etmesi zalim bir çelişki ama ne yapmalı? Birbiriyle hiçbir arada yaşamak istememiş, dolayısıyla hiçbir zaman hukuk birliği için gönüllü olmamış toplumlar zaten doğal olarak benzeşmen uzak kalmış ve ayrılmış toplumlardır.
“Biz”, devlet denen, insanların kurmadığı ,uzaydan gelmiş bir zorlayıcı olan devletin icat ettiği bir şey değildir. Mustafa Bey’in, mesela annesi, babası, kardeşleri, emmi oğulları, emi oğullarının çocukları, eşi tarafından hısımları ve hatta hısımlıkların hısımlıkları arasında hissedilen aidiyet hissinin ifadesidir. Etnik problemde sıkça ortak aileler değerine vurgu yapılmasının sebebi de budur. “Biz” doğal benzeşmenin yarattığı, ortak değerleri paylaşmanın, faturada basılan şirket niteleyicisidir. Dolayısıyla her devletin kurucu milleti, benzerlerini “biz” diye tanımlayan fertlerden oluşur.O “biz” Berlin’de patates bira cehenneminde yüzümüzü güldüren dönerci, Newyork’ta suratındaki gülüşle bizi gariplikten kurtaran fayton sürücüsü veya taksi şoförünün kartvizitidir. “Biz” özü itibariyle düşmanlığı gerektirir mi?
Eğer “ben” özüm itibariyle diğerinden farklı bir bireyken “ötekini” yok etmeksizin onula beraber yaşayabiliyorsam, bunun hayatta kalmanın en ucuz yolu olduğunu anlayabiliyorsam, milletler neden kendiliğinden düşman olmalı? Milletleri kanlı mücadelelere sürükleyen iktidar savaşlarından, ferdi hırslardan bahsedebiliriz. Ama bu “bizin” veya onun kurduğu devletin tabiatının kötü olduğu anlamına gelmez. “Bizin” yanlış yönlendirilebildiği veya tarihsel olarak kültürel kodların güç ilişkileri ile “bizleri” mücadeleye ittiği anlamına gelebilir.
“Devletçiliğin” ( ki bu da aslen modern devirler terimidir) hukuk birliğini ifsat ediciliğinden bahsedebiliriz belki ama bu, “devletin”, bir takım kavimlerin hukuk birliği iradesi ve ihtiyacı ile oluşturulduğu gerçeğini değiştiremez. Hulasa kötü olan “biz” değil, şekli ne olursa olsun herhangi bir iktidar veya otorite tarafından bu kabulün ifsat edilmesidir. Hukuk devleti ideali de zaten “bizin” barışçı ve âdil varoluşunu sağlamak için gözetilir.

“Ulusu ister etnik-kültürel, isterse sivik-yurttaşlık temelinde tanımlasın, ulus-devletin “insanlık durumu”yla en bağdaşmaz olan yönü, sıkı sıkıya kenetlenmiş, birlikçi bir toplum tasavvuruna sahip olmasıdır. Kendi “ulus”larını başka “ulus”lardan -kavramsal ve fiziki olarak- tecrit etmesi, onları merkeziyetçi ve vesayetçi bir kontrole tabi kılması ve uniform değerler aşılama yoluyla onları türdeşleştirmesi sayesinde de bu tasavvuru aşağı yukarı gerçekleştirmiş bulunuyorlar. Onların ulus adını verdikleri bu tasavvur “cemiyet” olmaktan çıkmış, neredeyse “genişletilmiş bir cemaat”e dönüşmüştür. Kısaca, modern uluslar aslında modern cemaatlerdir. Bununla övünmemiz değil, aksine dövünmemiz gerekir.”


Yukarıdaki bütün paragraflar devletin en temel insan ihtiyacına bir cevap olarak meydana getirildiğini dolayısıyla benzeşmenin sebep veya zorlama değil bir netice olduğunu anlatmaya ayrıldı. Dolaysıyla, devlet denen şeyin önce “bir şekilde” meydana getirilmesi, uzaydan düşmesi veya sokaktan bulunması ve sonra “ Hadi şimdi hepiniz yeknesak bir kütle olun!” diye devletin insanlara emretmesi diye bir süreç yoktur.
Millî devletlerin birbirlerinden ayrılmasını izolasyon olarak nitelemekse çok naif ve çocuksu görünüyor. Bu tıpkı “Neden bütün aileler ayrı evlerde yaşıyor!” demek gibi bir şey… Aileler kan bağıyla oluşturuldukları halde kardeşlerin gerek fiziksel gerekse psikolojik olarak ayrı fertler olmaları dahi türdeşliğin ancak enternasyonalist bir paranoya olabileceğinin en güzel örneğidir. Zaten büyük bir hukuk birliği altında kaynaşmış kavimlerin türdeşliğinden bir ihtimal olarak bile bahsetmek bilimsel şüpheciliğe ve belirsizlik şartına aykırıdır.
Devletler insan tabiatının yetersizlikleri ve gereklerinden bağımsız ve üstün olamayacakları için toplumu "kuramazlar"! Buna teşebbüs eden devletler zaten ne gariptir ki entarnasyonalizmi gerçekleştirmeye çalışan devletler olmuşlardır. Milleti insanlık durumuna karşı sayıp onun üstünde bir birlik kurmaya çalışan devletler, benzeşmenin sınırlılığıyla karşılaşmışlardır. Millî devletler kendiliğinden doğan benzeşmelerin mümkün olan en üst sınırlarında yer alır. Mustafa Erdoğan cemiyet derken neyi kast ediyor anlamıyorum ama her ferdinin ayrı bir dil konuştuğu, benzeşmenin hiç olmadığı, “biz “kelimesinin telaffuz edilmediği bir insan beraberliğini kast ediyorsa kurucu rasyonalist ve ütopist Marksistlerle arasında ne gibi bir epistemolojik ve metodolojik fark olduğunu bize ayrıca izah etmeli…

Hasıl-ı kelâm: İnsnan , “eyleminin” keşfettiği en düşük maliyetli bir arada yaşama şeklinin ( ki devletçilik onu, vergilendirme hırsıyla ifsat etmeden önce) sosyolojik sonuçlarını görmezden gelmek belki enternasyonalist ütopyalarımız için sıcak bir battaniye olabilir ama işin tabiatını anlamamıza yardım etmez. İş bu kadarla kalsa gene iyidir. En nihayetinde pasif bir başarısızlık olarak bir köşeye atılabilir. Ama insan tabiatının gereklerinin, eyleminin kendiliğinden doğmuş sonuçlarını reddederek siyaset v’az etmenin sonucu kesinlikle hesap edilemeyen ve istenmeyen diktatörlükler olacaktır. Millî devletler barışçı yönetilebilir ama milleti inkâr eden devletler ancak parçalanma, kaos ve şiddet doğurur.

Türk Liberalleri İfade Hürriyetine Gerçekten İnanıyor mu?

Kendini liberal kabul eden biri olarak bu soruya müspet cevap verebilmem çok zor.

Herhangi bir fikir okulu ile mensuplarının tutarsızlıklarını kesin biçimde ayırmamız gerektiği kayıt ve şartıyla düşünüyorum.

Dolayısıyla liberal okulun normları ile mevcut durum arasındaki çelişkilerin teoriden değil de “davranıştan” kaynaklandığını iddia ediyorum.

Liberal düşüncede doğrudan şiddeti çağıran ifadeler dışındaki her fikrin, ne kadar aykırı olursa olsun ortaya konulabilmesi esastır. Norm, “şiddetsizliktir”.

Ülkemiz ifade hürriyeti açısından maalesef çok da iyi bir karneye sahip değildir.
Bu durumdan “paternalist” veya “vasi” devlet yaklaşımını sorumlu tutabiliriz. Toplumun kendi başına yürümesi yerine, kendisine biçilen role uymasını emretmek gibi sığ bir “yönetim” anlayışını olabilecek tek yönetim tarzıymış gibi kafamıza çakan da bu yaklaşımdır.

Buraya kadarki tespitimizin bizi götürmesi gereken sonuç nedir? Devletin kategorik bir kötü olduğu, yani özünde bir kötülük olduğu mudur? Bu bir ölçüde doğrudur ama “bir ölçüde”… Sınırları konmamış, şartları belirlenmemiş iddialara, önermelere düşmemek için daima âzâmî dikkat sarf ederek bu soruyu cevaplamalıyız.

Liberal düşüncenin, düşünme biçimi, “Hangi şartlarda? Sorusuna sıkı sıkıya bağlıdır, bağlı olmak zorundadır. Çünkü toplumsal düzen tasavvurunda diğer hiçbir okulda bulunmayan şekilde hukuku vurgulayan bir okulun rastgele konuşması mümkün değildir.

Türk liberalleri bu gün bu sınırlara uymadan düşünmekte ve konuşmaktalar…
Bunun en basit ve maalesef şiddetli örneği etnikçi siyaset/ terör ilişkisindeki tutumlarıdır.
Buraya kadar sergilediğimiz tutarsızlıklarının en kötü neticesi, kendi içlerine kapanmaları, okullarını, hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden etnikçiliğin ipoteği altına sokmalarıdır.

Toplumsal düzenin kendiliği, devletin barışçıl bir doğal hal üzre tesisi gibi temel argümanlarına rağmen etnikçiliğin kapalı toplum tasavvurunu dayatmaktaki ısrarları çok ciddi bir çelişkidir ve maalesef bu konulardaki felsefi eleştirileri de son iki yıldır kulak arkası etmekteler.
Türk liberalleri içinde yerleşen “entenasyonalizm” maalesef millet kavramını kökten reddeden “militan” diyebileceğimiz kadar sert bir tür. Bunu son zamanlarda kullanılan “Militan demokratlık” benzeri kullanıyorum.

Öte yandan Türk liberalleri etnikçi siyaseti bütün tutarsızlıkları ve saptırmaları ile kabul eden çarpık bir hümanizm ile kendini tartışılmaz bir hale getirmeye çalışıyorlar…

Gerek etnikçiliği ve doğrudan bağlandığı terörü liberal değerler açısından eleştiren fikirlere kapalılığı gerekse kendi tutumlarının tutarlılığını yönelik sorgulamaları kaale almamaları ile bu gün Türk liberalleri, 80 öncesi radikal sol örgütlere has bir kapalılık, bağnazlık ve militanlık imajı çiziyorlar.

Bu iddialarımızı, millî egemenliğimizin açıkça tehdit edildiği son iki yılda bu tehdide karşı tutumları ile ispatlayabiliriz. Bu dönemde liberal okulun yazılarının neredeyse tamamı “milleti” yok sayan ama etnisiteyi doğal kabul eden ve bu yüzden milletle ilgili her kavramı da yok sayan yazılardan oluşuyor. İçinde yaşadığı toplumun değerlerinden habersiz ve çoğu zaman bunları basit siyasi kurgular gibi göstermeye çalışan, milleti sevgisini faşizm ve ırkçılıkla doğrudan suçlayan yazıların çokluğu, etnikçiliği eleştiren yazıların yanında muazzamdır.
Bu tutum, farklı düşüncelerin liberal değerlerle zenginleştirilme imkânını ortadan kaldırmış ve liberalizmi kabileciliğin ve “cemaatçiliğin” ezberci müdafii durumuna indirmiştir. Buradaki “cemaatçilik” salt dini cemaatçilik değildir.
Türk liberalleri görünen o ki Türk solunun geçmişteki hizipçilik ve “cemaatçilik” çıkmazına düşmüş ve bu çıkmazda kendi ezberlerine dayanan bir amentüyle düşünce dinamizmini yitirmiştir. Mevcut halde, Türk liberalleri, etnikçi kinlerin tekrarlanmasıyla “ifade hürriyetini” sağladığı illüzyonuyla kendini avutan, okulunun düşünce dinamizmini israf eden, etnikçilerin temelsiz argümanları dışındaki fikirleri, fikir dahi kabul etmemeyi normal karşılayan ve bu yüzden de çözüm üretmekten uzak bir vatansız hümanistler derneği gibi durmaktadırlar.
.





4 Eylül 2009 Cuma

Liberallere Sorular, Eleştiriler


Diğer liberaller beni pek sevmez, bilirim. Etnikçi değil de milliyetçi olunca kafadan ırkçı sayarlar adamı.

Biri de bana şunların cevaplarını verse çok memnun olacağım, gerçi elli defa kendilerine sordum ama…

1- Anayasasında kurucu milletinin adı geçmeyen bir devlet var mı? Veya herhangi bir milletin adıyla anılmayan bir Anayasa biliyor musunuz?

2- Bir devletin hukuk devleti olması, yani bütün vatandaşlarına eşit mesafede durması için, devleti kuran milletin adının resmi metinlerden silinmesi şart mıdır?

3-Hangi silahlı gücün meşru olduğunu düşünüyorsunuz? (Sorum anarkoliberaller değil...)
a- Meşru silahlı gücün, kanunsuz bazı eylemlerinden dolayı, bu gücün tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini mi düşünürsünüz?

b- Eğer meşru silahlı gücün bazı üyelerinin ferdi kanunsuzluklarından dolayı eline silah aldıklarını iddia edenleri meşru sayıyorsanız, herkesin kendi hakkını zorla aramasını da kabul eder misiniz?

4- "Bombalar savaşın bir parçası!" "Kürt halkının üç önderi vardır, Apo, Barzani ve Talabani!"sözlerini bu güne kadar kaç liberal yazar eleştirdi?
5- Federasyon, bir hukuk devletinin tek mümkün şekli midir? Federasyonda bazı vatandaşların federatif bölgelere girişinin keyfî şekilde ysaklanması ihtimaline karşı ne önerirsiniz?1963-79 arası Ray Cahrles'ın Georgia eyaletine girişinin eyalet meclisince yasaklanması gibi...
6- “Haklar” farklılıklardan mı, insan olmaktan mı kaynaklanır? Her farklılığın kendini ayırabilmesi bir hak mıdır?
7- Türkiye üzerinde hak sahipleri kimlerdir?
8- Demokrasi nedir? Her isteyenin haksızlığa karşı silahla müdahale edebildiği bir yönetim biçimi mi? Yoksa temel haklara kesin bir riayet kaydıyla yürütülen çoğunluk idaresi midir? Etnikçi demokrasi anlayışını bunlardan hangisine koyarsınız?
9- Etnik ayrılıkçıların, “uzlaşmaya” varılsa bile PKK’nın silah bırakmaması gerektiğini söylemelerini bu güne kadar kaç liberal yazar sorgulamıştır, eleştirmiştir?
10- “Vatandaşlık” sizce ne demektir? Bu kelimenin kökü olan “vatanın” sizce anlamı nedir?
11- Vatandaşlığın hukuk sağlayıcı bir devleti tanımakla ilgisi var mıdır?
12- Hukuk sağlayıcı olmaktan çıkmış, bir zorba yönetim haline gelmiş devletler dışındaki devletlerin hukuk sağlayıcılığı sizce tanınması ve kendisine uyulması gereken bir meşruiyet midir?
13- Ülkemizdeki etnikçi siyasetin, modern devlet anlayışınızla uygunluğunu gösterebilir misiniz? Mevcut etnikçi siyasetin “haklar” söylemiyle liberal haklar söylemini bağdaştırabiliyor musunuz?
14- Herhangi bir hakkın savunulmasında ihlal edilen hakkın derecesiyle orantılı bir savunma yapılması gerektiğini düşünür müsünüz? Mevcut durumda ülkemizdeki etnik terörü bu mikyasla kaç liberal yazar eleştirmiştir?
15- Ülkemizde günlük hayatta, etnik kökenlere göre bir toplumsal veya siyasal kısıtlama ve ayrımcılık görüyor musunuz? Bir etnik grubun yarıdan fazlasın ülkede dağıldığını, kendine iş kurabildiği, evlenebildiği, mülk edinebildiği bir hakikat midir? Bu hakikatlere göre etnik terörün varlığını kaç liberal yazar eleştirmiştir?
16- Ülkemizde Türk olmanın herhangi bir imtiyaz sağladığını söyleyebilir misiniz? Türk olduğu için öce muayene edilen, bankada sırada öne geçen, önden ekmek alan, otobüste önce oturan insanlar var mıdır?
17- Ülkemizde toplumsal hayatta “Buraya köpekler ve falancalar giremez!” tarzı bir ayrımcılıktan bahsedebilir misiniz?
18- Milliyetçiliği bir çocukluk hastalığı olarak gördüğünüzü biliyoruz, neden toplantılarınızda sürekli etnikçi / kabileci siyasetçi ve düşünürleri konuk ettiğinizi öğrenebilir miyiz? Milliyetçilik bir hastalık da etnikçilik normal bir tutum mudur size göre?
19-Etnikçiliğin varoluş gerekçelerini insani ve doğal buluyor musunuz? Eğer buluyor iseniz millî olanın neden “yapay” olduğunu açıklar mısınız?
20- Milletin homojen bir bütün olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sizce millet doğal olmayan bir kavram mıdır? Muhtemelen farklı genetik kökenlerden gelen insanların aynı millet adıyla anılması sizce bir anlam ifade ediyor mu?
21- Millet sizce genetik bir homojenite midir? Etnik ayrılıkçılığın ırkî farklılık argümanını bugüne kadar eleştirdiniz mi?
Bu soruları sormamızın sebepleri şunlardır:
Ülkemizde sözüm ona bir etik bir dayanakla düşündüğünü iddia eden belki de tek grup olan liberallerimiz dahi, olayları kendi ideolojilerince bütün olarak eleştirmemiş ve bundan vicdanen sorumluluk duymamıştır. Muhtemelen bu soruları bu sefer de görmezden geleceklerdir. Öte yandan aynı Marksistler gibi liberaller de ezberledikleri “kutsal metinleri” naklederek düşünmek sorumluluğundan kurtulmaya çalışmaktadır.
“Ekollerini” etnik ayrılıkçılığın sömürüsüne açmakta beis görmemekte fakat meselâ milliyetçileri dinlememekte ısrar etmekte ülkemizde, var olmayan bir Nazi eğilimini ısrarla yaratmaya çalışmaktadırlar. Bunun sebebi de maalesef içinden çıktıkları milleti hiç tanımamaları ve ellerindeki fikri malzemeyi sindirmek yerine ezberlemeyi tercih etmeleridir.
Bu açıdan onlar bu toprakların yabancılaşmış okumuşlarından ileri gidememekte, sözleri de toplumumuzun vicdanında hiçbir yankı bulmamaktadır. Elbette bu sorulara başkaları da eklenebilir. Ülkemizin problemlerine belki de en uygun çözümleri üretebilecek bir düşünce ekolü, çoğunluk üyelerinin bu yabancılaşmış tutumu yüzünden daha en başta çöpe atılmakta…

2 Eylül 2009 Çarşamba

Hayko’yu Nere Koyalım?




Onu Rum diye biliyordum.

Ermeni imiş.


Barbarız, göçebeyiz, kıyıcıyız ya… Hani illâ damarlarımızda Avrupaî bir ırkçılık bulunmalı ya…
Öyleyse Hayko’yu nereye koyalım? İçinde yetiştiği büyük kültürü böyle benimsemiş, kendini bizden biri bilen bir yurttaşımızı ne yapalım?
Türk adını iyi tanımayanlar, ecnebi yapımı “ötekileştirme” ayıbını zorla üstümüze yapıştırmaya çalışıyorlar.


Bazı konularda problematiklerimiz aynı olmakla beraber biz Avrupalı değiliz. Bizim gettolarımız yoktur. Dolayısıyla ötekiyle farkımızı bilmekle beraber, onun varlığını, fiilinden bağımsız şekilde kendimize düşman bilmekliğimiz de yoktur.

Eğer öyle bir kültürel kodumuz olaydı, bu gün Anadolu’nun “genetik çeşitliliğinden” bahsolunamazdı. Bugün Anadolu Türk toplumunun “çeşitli” genetik kökenlere sahip olduğu söyleniyorsa bu insanı sağımlık inekten farklı gören, rahmetli nenemin “O da “Allah Allah” diyor yavrum…” diyerek hürmete lâyık kabul eden bir tutumun eseridir.

İşte böyle bir toplumun toprağında Hayko kardeşimiz de pek çok ses sanatçısına taş çıkartacak kadar güzel “nesef” okuyor. O Pir Sultan’ın nefesini, düşman “Turkes”in şarkısı diye görmemişse biz nasıl olur onu “öteki” biliriz?

İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor: "Ermenistan’da yerleşmiş böyle bir Türk sanatçısı var mı?"

Maalesef yok.

Çünkü iki toplumun oluşma biçimi çok farklı. Biri cihan imparatorlukları kuran geniş ve hazımlı bir büyük kültürel mirasa, diğeri, varlığını bir baş düşmana bağlamış, “karışırsa” yok olacağını sanan bir cemaat anlayışına dayanıyor.

Bizim için insanın kanı değil, dünyaya bakışı ve mahlûkata muamelesi esastır. Türkmen ereni Pir Sultan’ın nefesini okuyup da gönlünü gönlümüze açan Hayko’nun, Karabağ katillerinden farkını biz biliriz. Pir Sultan’ın nefesi, Türk toprağında, bağrı bereketli rüzgârlar gibi eserken kim bizi bölebilir?

Ağzına, kalbine sağlık Hayko kardeşim….

1 Eylül 2009 Salı

Kimin Sınırı, Kimin Sorunu?


“ilişkilerin normalleştirilmesi” diye bir tabir sürekli telâffuz ediliyor. Burada bir normdan bahsedildiğine göre bu normun kime göre tespit edildiğinin de belirtilmesi gerekiyor.
Ermenistan Türkiye ilişkilerinde normlara aykırı bir durum var ise bu durumun nasıl ortaya çıktığına, bundan kimin sorumlu olduğuna bakmak icap etmez mi?

Gerçi artık bir sorun hakkında yazanların tamamı “nasıl ortaya çıkmış olursa olsun…” diyerek çözüm üretmeye soyunuyor ama bu arada “hukuk” denen şeyin katledildiğine kimse dikkat etmiyor.

Oysa “çözüm”, sorunun meydana geliş biçiminden bağımsız şekilde üretilemez. Hele ortada bir hak ihlali var ise rastgele “çözümleri” öne sürmeniz hepten batıldır.
Ermenistan ile ilişkilerimizi “anormalleştiren” başlıca problem Yukarı Karabağ işgalidir. Birinci Cihan harbi’ndeki Ermeni mezalimi, ASALA terörü dahi Ermeni’lere bakışımızı değiştirmemişken Yukarı Karabağ’ın işgali, soydaşlarımızın varlığına doğrudan yönelmiş bir tecavüz olduğundan bizden haklı bir tepki görmüştür.

Ermenistan hududunun açılmasından bahsettiğimizde, hududun neden kapatıldığı, bu kapatma işinin hangi norma dayandığı da kendiliğinden anlamsız hale geliyor.
Ermenistan ile ilişkilerimizde anomalinin müsebbibi Ermenistan’dır. Anomalinin ortadan kaldırılmasından öncelikle Ermenistan sorumludur.
Silâh kullanarak komşusunun topraklarını işgal etmiş, üstelik tartışılmaz bir soykırım uygulamıştır.

Burada yapılan, diplomatik bir manevra, haklılığı tartışılabilir bir davranış değildir. Ermenistan açıkça suç işlemiştir.
Dolayısıyla ortada açık bir suç varken “normal” diplomatik temastan bahsetmek, akıldan, izandan ve daha kötüsü insanlıktan bihaber olmak anlamına gelir.

Uluslar arası ilişkileri, ahlâktan, normdan, değerden, hukuktan bağımsız bir reel politik alan sayan allamelerin bakış açısından dahi bu durumun adı, büyük bir kendini bilmezlik ve aczdir.
Ahlâksız bir reel politik açısından bile düşünecek olursak bizim bir parçamız sayabileceğimiz ve menfaatlerimiz açısından bizim için çok daha faydalı bir memlekete yönelik tecavüzü kesin şekilde reddetmemiz ve bu tecavüzü ortadan kaldıracak tedbirleri tavizsiz şekilde uygulatmamız gerekir.
Rusya’nın, Kafkaslardaki sınırlarını, nüfuz bölgeleri sağlayarak ve bir başka ülkenin iç mücadelelerine doğrudan taraf olarak yeninde kurmaya çalışırken yaptığı buydu.
“Türk” adından hiç hazzetmeyenlerin dahi içlerinde kaldığını ümit ettiğimiz bir nebze insanlık, hukuk ve ahlâk ile ortadaki haksızlığı idrak edeceğini düşünüyorum.
Hem Türk’ten hazzetmeyip hem de uluslar arası ilişkileri basit güç dengeleri olarak kabul edenlerin de Ermenistan’ın haddini aşan tavrını değerlendirebileceğini umuyoruz.
Ama görünen o ki hükûmetimiz, hangi milletin menfaatini, adını, tarihini müdafaa edeceğini bilmiyor.
Sözde ideolojisi zaten Türk adından memnuniyetsizlik üzerine kurulu bir siyasi oluşumun hele Karabağ gibi bir problemde, hakkı savunmasını beklemek safdillik olurdu.
Haktan taviz verilemez! Hak’tan verilen taviz, katliamın katilin yanına kâr kalması, maktulün itibarını kaybetmesi demektir. Maalesef Türkiye hükûmeti, ne sözde ideolojisindeki “kul hakkı”nı gözetebilecek kadar ahlâklı ne de güç dengelerini gözetecek kadar basiretli davranabilmiştir.
“Çözüm” maçı kendi elimizle hediye etmek değildir. Çözüm katili beraat ettirip davayı bitirmek değildir. Çözüm, ahlâken doğru bulduğumuz davayı kazanmaktan başkası olamaz. Tabii bunun için en başta “ahlâk” ve hukuk gibi değerlerimizin olması lâzım…