7 Şubat 2015 Cumartesi

Vekilli Kekin Dayanılmaz Cazibesi

Bir yazımda de belirttiğim gibi aslında siz hiçbir şey bilmiyorsunuz.Ben arkadaşlarımı topladım, onlara reislik ediyorum.

Ben ve cemaatim ki siz sosyoloji cahili MHP düşmanı Atsız takımı ve okumamış sentezciler benim söylediklerimi anlayamazsınız.

Ben Merhum Türkeş'e "dayı" derdim.  Dolayısıyla kimse Türkeş'i benden daha iyi tanıyamaz.

Ben arkadaşlarımı topladım, onlara reislik ettim.

Ağabeylerime karşı çok saygılıyım. Birlikten kuvvet doğar. Onun için daima arkadaşlarımla beraber hareket ediyorum.  Bizimle beraber hareket etmeyen herkesi hemen hain olarak yaftalıyoruz.

Eh bir grup Allah sever Müslüman Türk genci olduğumuzdan karşımızda herhangi birinin hiç bir şansı yok.

Ağabeyler bize katılmayan insanların, ancak " ajan" olabileceklerini söylüyorlar. Çevremizde Allah'a şükürler olsun ki bu tip tek başına konuşup da ajanlık eden fazla kişi yok!

Ayrıca ağabeyler, onların istedikleri gibi yaymaya devam edersek siyasette bizi çok parlak günlerin beklediğini söylediler.

zaten biz epey entelektüel bir grubuz. Bizim sosyetemiz kimsede yok!

Cahil milliyetçileri adam edeceğiz. Partinin işine yaramayan fitneci, Allahsız Türkçü tipleri de sileceğiz.

Biz Allah ve insansever maneviyatçı, Müslüman gençleriz. Milliyetçiliği adam etmek icin hocalarımızın tam desteğini aldık, elhamdülillah.

Azıcık sabrettik mi, biraz
 da söz dinledik mi, inşallah milletvekiliği en fazla on yıl içinde, çantada keklik.

O zamana kadar siz cahillere tahammül edeceğiz artık




4 Şubat 2015 Çarşamba

Ebedî Gerinin Yönü: Doğu



Bertrand Russel “Sorgulayan Denemeler” adlı kitabında makineleşmeyle ilgili olarak “ …Daha alt düzeyde duygularına hitap eden  yayınları kolaylaştırırlar” (1) der. ( Tahmin edebileceğiniz gibi  şu anda okuduğum kitaptır)

Sosyal  medya ortamlarının birinde, metroda kitap okuyan Japon kızları ve ellerinde son model akıllı telefonlarıyla Türk gençlerini beraber gösteren bir görsele rastladım.

Son olarak  sanalağ üzerinde pornografik sayfaların, Müslüman ülkelerde  inanılmaz boyutlarda olduğu sık sık telâffuz edilir, oldu. İslâm’a karşı batının önyargısına bağlayıverecek olsak da mesele o kadar basit değil.

Matbaanın yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde,   erotik/pornografik  kitapların veya dergilerin yaygın olarak basıldığını öğrendiğimde de çok şaşırmıştım. Demek ki modern uygarlığın kurucularında da  bu  cinsel açlık yaşanmış.

Bütün bunlardan ne çıkarmalıyım, ne anlamalıyım?

Bertrand Russel, “sanayii devrimini” yapan bir milletin mensubu. (İnsanları güdülerine göre yargılayan sığ ve ikiyüzlü  “Marksist ahlâka” göre onu reddedivermek elbette pek kolaydır… Marksist,  normatif ahlâkı başka bir yazıda düşünmeli… İlginç konudur.) O makineleşme hakkında düşünürken, makineleşmeyi yaratan zekâların düşünüş biçimlerini, felsefelerini birebir yaşayarak eleştiren bir insan. Dolayısıyla bizim gibi arabayı, elimizde tespit gibi taşınan bir uzaktan kumandayla çalıştırılan bir itibar nesnesi falan olarak görmüyor.

Beni düşündüren makineleşmenin, bugünkü yaygın kullanımıyla teknolojinin, “daha alt düzeyde duygularına hitap eden yayınlarla ilgisi… Aslında tam olarak bu da değil… Çünkü teknoloji bunu kendi başına yapmıyor. Yani hiçbir bilgisayar insanlara kendiliğinden bir porno sayfası hazırlamaz.

Batıda pornografi başlı başına bir sektör… İnsanlar bu işten ciddi paralar kazanıyorlar.

Müslüman toplumlar/toplulukların teknolojiye  ciddi bir katkıları yok. Kapitalist seri üretim ( ki böyle söylenince hemen arkasından “insanlık dışı” gibi bir kötüleme beklemek neredeyse refleks olmuştur…) her bir  birim tüketim malını, git gide daha ucuza mal ettiği için de Müslümanların teknoloji üretmek, yaratıcı süreçlere katılmak gibi bir heves duymalarını beklemek şu saatten sonra zor görünüyor. Teknolojinin yaratıcıları gerek maliyetleri düşürmek gerekse yaratıcılıktan duydukları zevkle her gün yeni yöntemler icat ediyor bu icatlarla yeni imkânlar keşfediyorlar. Bunu yaparken  ilk zamanlarda  yaygın pornografi ile kendisine gelir elde etmiş matbaanın birikimini, mirasını kullanıyorlar.

Akıllı cep telefonlarının mucitlerinin toplumlarında insanlar, birbirlerinin fikirlerinden aldıkları ilhamlarla yepyeni düşünce çerçeveleri çiziyor, yeni icatlar için bambaşka bilimsel önermeler ortaya koyuyorlar.

Oysa büyük bir Müslüman nüfus barındıran doğu, elindeki akıllı cep telefonundan dünyanın en aykırı porno sitelerine rahatlıkla girebilirken bütün bunlardan habersiz bir yaşam sürdürüyor…

Belki de doğuyu artık yeniden tanımlamalıyız. Doğu salt kültürel bir yön veya çerçeve değil artık. Doğu, insanı var eden uygarlık anlayışının birey kavramına, bu kavrama dayalı özgürlük, hukuk ve saygı kurumlarına karşı toplumsal direnç geliştirmiş, bütün insan beraberliklerinin genel adı veya yönü.

Doğunun en doğusundaki Japonya ve Güney Kore’de belki şirketler hâlâ eski kabile geleneklerine göre idare ediliyor ama toplumsal düzen, yani devletle bireyin  ilişkilerinde kabileciliğin yerini açıkça liberal demokrasini normları ve kuralları almıştır. Telif hakları, fikir mülkiyeti bu ülkelerin kültürel üretiminde de ciddi bir şekilde kendisini gösteriyor.

Doğunun uygarlığa katılması, batılılaşmayla oluyor. Belki içlerine, eskiden bilmedikleri pek çok aykırılık ve belki “ahlâksızlık” da giriyor ama kabileciliğin güce dayalı ikiyüzlülüğü yerine bireyin sorumluluğu anlayışıyla yaratıcılık için özgür bir ortam oluşturabiliyorlar.

Buna karşılık petrol zengini Arap ülkelerinde satın alınan en son teknoloji ne bir özgürlük ortamı yaratabiliyor  ne de hukuk devleti… Çünkü Arap toplumunun batınınki gibi sürdürebildiği ve dahası geliştirebildiği bir entelektüel mirası yok. Dolayısıyla doğu, teknolojiyi tuzluk  gibi kullanmaktan fazlasıyla tatmin olan bir  ilkel insan beraberliği olarak yaşamını sürdürüyor.
 
Buna karşılık, ellerindeki akıllı cep telefonlarını durmadan kurcalayan “Müslüman gençlerin” kaçta kaçının, o cep telefonlarındaki elektronik kitap seçeneğini kullandığını şahsen çok merak ediyorum.

Bütün bunlar bana doğunun bu üretim çağında, matbaanın icadından sonra meydana gelen ve aradaki kapanamayacak kadar derin bilgi ve felsefe mirası yüzünden ebediyen kendi başına gelişemeyeceği düşüncesini uyandırıyor. Elbette toplumsal olaylarda “çizgisel bir nedensellik” aranmaz ama “başımıza gelenler” de belli davranışlarımızın ve bunların “birikimlerinin” bir sonucu olmalı gibime geliyor.

1) Russel B.; "Sorgulayan Denemeler"; Shf:92: TÜBİTAK Yayınları:2005



3 Şubat 2015 Salı

İradesiz Canlıların En Lâtif Cinsi



Kadın üzerindeki tartışmalar bazen bana korkunç geliyor.

Çünkü bu tartışmaların hiçbirinde kadın “irade sahibi” bir canlı olarak görülmüyor. Kadın ya Tanrı’nın veya erkeğinin hizmetinde bir  cins olarak kabul ediliyor.

Öyle ki bu iki sahip arasında, sınırlı bir  yetkiyle hareket edebilen ama sonsuz bir  “namus sorumluluğuyla” yüklenmiş olarak görülüyor.

Türkiye Cumhuriyeti,  insanın kanun önündeki eşitliği ilkesine göre kurulmuş bir devlet.  Cumhuriyet bize, kadın  veya erkek olmamız fark etmeksizin,  egemenlik alanındaki her türlü vatandaşlık hakkından ayrımsız   olarak yararlanabileceğimizi  söylüyor. Bu, tamamen Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün eseri.

Cumhuriyetin “kanun önündeki eşitlik”  imkânı, Türk vatandaşlarının, etnik kökenlerinden, inançlarından ve cinsiyetlerinden bağımsız olarak kendi fayda dizinlerini oluşturabilmelerini ve buna göre özgürce hareket edebilmelerini sağlıyor.

Burada tek bir şey gerekiyor: İrade!

Cumhuriyet bize hareket edebilecek imkânları veriyor ama o imkânları kullanıp kullanmamamız konusunda, bizi zorlamıyor. Nitekim özgürlükçü bir hukuk devletinde, olması gereken de budur.

Cumhuriyetin akılcı kuruluş felsefesinde, özgürlük de sorumluluk da bireyin ellerine bırakılıyor. Cumhuriyet, insan iradesinin, gönüllü de olsa bir başkasına devrini hukuk ve ahlâk dışı buluyor. Bundan dolayı da öğrenime özel bir önem veriyor.

Kadın, Cumhuriyet’in  en önemli  medeniyet göstergesi ve hedefi. Kadına irade sahibi olduğunu, “Hayır!” diyebileceğini gösteren, Cumhuriyet.

Cumhuriyet, belli başlı bazı toplumsal kurumları sürdürürken  kadının konumuyla ilgili bütün bakışları alt üst ediyor. Dinin, ( Artık hiç kimse dinin özünde, kadın erkek eşitliğini va’z ettiğini söyleyerek kendini teselli etmeye çalışmamalıdır…) bir kurum olarak kadını erkeğin eksik türü olarak sınıflandırdığı artık inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü din bir kurum olarak kadına “irade” sahibi bir rol tanımaz. “Kadının çalışmak mecburiyetinde olmaması” kadına tanınmış bir hak değildir. Bu, kadına erkek tarafından  bir rol biçilmesinin, hayattaki yerinin erkek tarafından belirlenmesi gerektiğinin ifadesidir. Dinin,  kadın özgürlüğüyle ilgili bundan başka da bir “hak” söylemi yoktur. Çünkü din, bizatihi “erkek anlatımlı” ve “erkek merkezli” bir kurumdur. ( Sadece bu bile onun, “va’z edilen bir inançtan” ziyade “icat edilmiş” bir kurum olduğunu gösteremeye yeter.)

Dindarlık, dini günlük hayata olduğu gibi uygulamaksa ki öyledir, herhangi bir dindarın, dinin kadına biçtiği bu rolü reddetmesi tartışması çok zordur.

Çünkü din bir kurum olarak kadını bir kere  “erkekten eksik” bir canlı türü saydığı anda, zaten onu “cüz’i irade” dışına itmiştir. Böylece “irade” sadece erkeğe nasip edilmiş bir “ilâhî nimet” halini alır. Din adına savaştığını söyleyen şeriat hayalcileri sürekli “bilek zoruyla” elde edilmiş cariyelerin hayalleriyle güdülenirler. Öyle ki bu dünyada olmazsa öbür dünyada, din adına gösterilen hırçınlık mutlaka kadınların sınırsızca kullanıldığı bir cinsel nimetler deniziyle ödüllendirilecektir. Şimdiler de adına “seks cihadı” denen sapkınlık bu beklentisini daha fazla erteleyemeyen ve ölmeye de pek gönlü olmayan riyakâr korkakların icadı olarak  “din piyasasına” sunulmuştur.

Burada hiç sözü edilmeyen şey ise kadının iradesidir. Hiçbir “cihatçı”, herhangi bir kadına, cinsel ilişki için rızasını sormaz. O sadece gücünün yettiği kadını, gücünün yettiği herhangi bir mal gibi alır ve “kullanır”.  “Kadınlar sizin tarlanızdır…”  diye ağızlara pelesenk edilmiş hadis de bu sapkınlığın tartışılmaz aklayıcısıdır.

Din denen kurum, insanlara yepyeni bir toplumsal getirmemiştir. Çünkü herhangi bir “toptan ve standart toplumsal düzen” tasarımı söz konusu olamaz. Din adına kabul edilmiş toplumsal düzen, peygamberin sürdürülmesinde sakınca görmediği Arap örfünün bazı parçalarıyla daha sonra bu denetimin de ortadan kalkmasıyla kindar bir canavar olarak geri  dönen, cahiliye dönemi Arap örfünün ta kendisidir. Dolayısıyla Müslümanlar arasında Müslüman toplumlara ait olduğu sanılan kadınsız, müdahaleci, baskıcı şer’i rejimler, bu ilkellikten başka bir şey değildir.

Hal böyle olunca,  kenar mahalle dindarlığının siyasetinin kadının iradesine seslenmesi de söz konusu olmuyor. Çünkü  kenar mahalle dindarlığı, kadını ancak gözden ırak tuttuğunda, kendisini güvende hisseden cahiliye Arap’ı hayranı  kitlelerin “din” anlayışı. Şunu bir kere daha tekrarlamakta fayda var: Din,  ancak bu şekilde var olabiliyor. “Bundan başka bir din” maalesef yok. Çünkü İslam adına konuşacak olursak; din denen kurumu oluşturanlar, bizatihi cahiliye Araplığını Allah ve peygamber adına  kutsayanlar… İslâm tarihindeki “aydınlanmacı” bir takım çıkışlar, zaten kurumsallaşan ve “din”  haline gelen inancın, kültürel donukluğuna ve hırçınlığına rağmen ortaya konan teşebbüsler.

Buraya kadarki tahlillerimiz uluslaşmış bir toplumda, “başka tercihlerin” yapılabildiği özgür toplumsal düzen içindeki dinin konumuyla ilgiliydi.

Kürtler gibi uluslaşamamış topluluklarda durum daha da vahimdir.

Çünkü uluslaşmış toplumlardaki kültürel çeşitlilik, kapalı toplumsal yapılarda bulunmuyor. Dolayısıyla “birbirinden farklı bireyler” diye bir  kavram bu topluluklarda ortaya çıkamıyor.  Hayata karşı verilen savaşta ve belki de hayatları savaşmaktan ibaret olan topluluklarda, otoriteye “Hayır!” diyebilecek birinin varlığı sadece hayaldir Bir de böyle bir toplumsal yapının dinle güdülendiği düşünülürse… Kürt toplumsal yapısında, kadının erkeğin oyuncağı olması sadece bu yapının doğal  hiyerarşisinden kaynaklanmamaktır. Bu hiyerarşik yapının büyük ölçüde dinle tahkim edilmesi etnik erkek egemen kültürün kökeni konusunda önemli bir açıklama sunmaktadır.
 
İşte Türk Cumhuriyeti, bütün bu ilkel düşünüş biçimlerine karşı toplumu, “irade sahibi” bireyler olarak yapılandırmışken irademizi bu noktadan geriye, kabileci ilkelliğe gitmek için kullanmış olmamız ürkütücüdür. Kadınlarımızın irade sahibi eşler olmaları yerine, “Erkekleri tarafından beslenen damızlık  zevceler/cariyeler” haline getirilmesi büyük ölçüde Müslüman erkek ilkelliğinin ürünüdür. Dinin, erkeğe dair “Kadının yerine karar veren üstün cins” anlayışı, kadınımızın iradesini  sakatlıyor. Kadınlarımıza, Arap örfüne göre örtünerek hangi  ilkel  toplumun sembollerini benimsediklerini bıkmadan usanmadan anlatmalıyız. Bunun kalıcı çaresi ise kadının kendi başına düşünen ve karar veren, “Hayır!” diyebilen irade sahibi  bir insan olduğunu, kızlarımıza öğretmek…



1 Şubat 2015 Pazar

Şehvetin Ve İktidarın Volkanlarında

 Türkiye’de dinci ve etnik ilkelliğin kadın  trajedisi

“…Dünyada hiç bir erkeğin Abdullah Öcalan kadar kadınları peşinden koşturamadığını, yürütemediğini ve onların ruhuna giremediğini söyleyen Sema Irmak, "Şu anda İmralı'da müzakere masasındaki sayın Abdullah Öcalan'a bu kongremizi atfediyoruz….” (1)

“…Toplantıda son olarak konuşan Mahalle Kadın Kolu Başkanı Nuran Yıldız'da Ak Parti'ye üye olmanın Başbakan Recep Tayip Erdoğan 'a nikahla bağlanmak olduğunu vurgulayarak tüm partilileri bu seferberliğe davet etti…” (2)

İkisi de haber. Yani bir fantezi, önyargı veya kurmaca falan değil.

İkisi de birer  tapınma biçimi.

İkisi de paganik birer tapınma biçimi…

İkisi de otoriter bir ruh halinin  göstergesi….

Dahası ikisi de  bahsedilen kişilerin yaptıkları göz önüne alındığında, sado mazoşist bir sapkınlığın belirtisi.

Sadizmin kökeni açık. Bu insanlar kadın , çocuk demeden herkesi öldürmeyi sadece gerekli bulmuyor, bundan sapkınca bir zevk de alıyor. Bu artık bilinen bir gerçek. İşin mazoşizm yönü  biraz daha incelenmeli….

Bu ruh hali muhakkak  incelenmeli. Çünkü dinin  ahlâkî normlarını cinsellik korkusuna bağlamasıyla aslında ayna görüntüsü olarak cinsel sapkınlığı  meşrulaştırma çabası içine girdiği  artık  herkesçe biliniyor sanırım.

İşin ilginç yanı “töre cinayeti” denen suçların, ensestin,  çocuk tecavüzlerinin, fiilî livatanın en fazla olduğu bölgelerin etnik  terör ve sözde etnik siyaset odaklarının da  bir lidere “cinsel karizma” rolü biçebilmesi.

Kürt toplumunda, bireyin hiçbir değeri yok. Bu toplumsal yapı içinde birey, insan olmasından ötürü korunmaz; sadece  kitleye getirdiği ek refahtan dolayı korunur. Kalabalık aile/ aşiret yapılarıyla Kürtler  fiziksel imkânları paylaşmak için  her türlü güce ihtiyaç duyan bir topluluk. Bu yüzden de gerek çatışmada nefer üstünlüğü gerekse  iş gücü açısından büyük nüfusa ihtiyaç duyan bir topluluk.  Ölçüler bunlar olunca herhangi bir aşiret üyesinin “birey” olması  aşiretin hayatiyeti açısından  tam anlamıyla bir zehir etkisi yaratıyor.
Peki Kürt toplumundaki bu yapı acaba Marksist/Stalinist bir örgüt olan PKK da giderilebilmiş mi?

Elbette hayır. Bütün hayatları “ağa” ve aşirete tapınmak ve onlar için mücadele etmek olan insanların bir anda kendilerini Marx’ın “özgürleştirici” ideolojisine açarak birey olmalarını beklemek safdillik olurdu ki zaten ne Marx’ın ne de Stalin’in böyle bir arzusu veya hedefi vardı.

PKK, aşiret kitleleşmesinin yerine örgütü, ağa figürü yerine Apo’yu koyan  ateist/ Yezidi bir terör örgütü.

Örgüte katılan kadınlarda, aşiretçiliğin, kadını yerleştirdiği ikinci sınıflıktan kurtulup aydın ve mücadeleci bireyler olmak isteği, herhalde ortak… Yaşları daha küçük olup da telkinlerle veya kaçırılarak gelen kadınlar dışında  son birkaç yıldır  basınımızda yaratılmaya çalışılan “PKK’nın entelektüel savaşçı amazonları”  algısı bunu sağlamaya yönelik gibi…

Apo o denli aşkın bir figür olarak sunulmaktadır ki örgüt üyelerinin, karşılarında konuşan adamın tam bir psikopat olduğunu anlayabilmeleri bile mümkün değildir. Apo bir korkaktır. Çünkü bir zorbadır. Otoriter kafa yapısı, onu güçlünün köpeği, zayıfın sahibi yapmaya  yöneliktir.  Kibirlidir çünkü korkak olduğunu bilmekte ve bunun yarattığı kalıcı ve derin aşağılık kompleksini ancak  kibirle yenebileceğini sanmaktadır. Sözlerindeki tutarsızlıklar, meseleyi sürekli  “ben merkezli” bir evrende  görmesi hep onun karmaşık ve hastalıklı ruhunun birer göstergesidir.

Bütün bu hastalıklı belirtiler birbiriyle o kadar iç içe girmiştir ki ağalarına tapınmaktan kurtulmak isteyen kadınlar için yepyeni ve üstün bir “süper ağa” figürü olarak ortaya çıkmaktadır. Örgüt içinde kadın militanlara  yönelik hayvanca tavırları defalarca gündeme gelmesine rağmen  örgüt militanları onu toplumsal yapılarından bir kaçış aracı olarak görmekte ama bambaşka ve cidden sapık bir “ağa” figürüyle karşılaşmaktadır.

Dinci partinin kadın kollarında ise erkeğin mutlak ve aşılamaz iktidarının din (Tanrı) tarafından onaylandığı inancı, aşılamayan bu otoriteye karşı bir tür “fahişe rahibe” psikolojisinin gelişmesine sebep oluyor. Tanrı’nın, kutsalların kutsalının mekânında, tanrıya hizmetin  bütün ahlâk kurallarından kurtularak edilmesi gibi bir ruh halidir bu.

Çünkü erkek madem ki yaratılışın başlangıcıdır ve özüdür, tanrı’dan sonraki en büyük saygıyı hak etmelidir. Kaldı ki eğer bir erkek bir de Tanrısal bir lütufla bir otorite kazanmışsa onun artık her türlü günahtan masun sayılması dinin gereğidir. Dolayısıyla kendisine  karşı zaten hiçbir direnç imkânı bırakılmamış bu üstün yaratılmışın bir de Allah indinde tanınmış bir otoritesi varsa, onun sıradan erkekleri sınırlayan her türlü ahlâk kuralından   masun sayılması kadar doğal bir şey olamaz.

Dolayısıyla mantıksal olarak açıkça tutarsız,  ruh hali dengesiz, katı otoriter, sevgisiz, ve şefkatsiz bir figür aslında dinciliğin kafasındaki “intikamcı”, “öfkeli”, “kahredici” Tanrı figürünün dünyaya inmiş hali gibidir. “Ona dokunmak peygambere dokunmak gibidir….” “ Allah’ın sıfatlarını üstünde taşıyor!” gibi akla ziyan zevzeklikleri benimseyerek bunlara hiç itiraz etmeyen bir kişilik yapısı,  kendisinin  tanrı’nın erkeklere sunduğu bir tatmin aracı olarak gören kadın kitlesi arasında kelimenin tam anlamıyla bir insanlaştırma/antorpomorfizm nesnesi yaratmıştır.

Bu iki figür da bu gün hukukun temel manti olan Anayasayı açıkça beraber yapmak arzusunu dile getirmiştir. “Apoya sormadan olmaz…” mealinde sözler, dinci partini bireysel çıkışları olarak görmek yanlıştır. Bu “Tanrısal liderin” arzularının neferlerce  ifade edilmesidir.

Kadını etnik veya dini baskıyla ezen iki hareket de ondan kendisine  bir cinsel sömürü aracı çıkarmaya çalışıyor ve bunu başarıyor da…
 
Apo’ya ya  da dinci partini liderine kendisini “nikâhlı saymak” sınırsız bir zevk arayışının ifadesi değil.

Kadınlar ruhlarını, tapınılası erkek figürlerine teslim ederek aslında kadınlıktan kaçmaya ve intihar etmeye çalışıyor. Çünkü biliyorlar ki irade sahibi bir kadın olmak, ne etnik Kürt otoritesinde ne de  bir şer’i düzende mümkündür.  Bundan dolayı o liderlerde  kendisini gösteren tanrısal otoriteye, bir volkana atlar gibi  kendilerini teslim ederek o insanlara artık daha fazla şiddet ve kötülük imkânı vermemek arzusunun bir ifadesi bu. “Yandığımda benden geriye kötülük yapabileceğin hiçbir şey kalmayacak!” demenin bir diğer söyleyişi aslında…

Kadına kendi başına var olabilmek imkânını veren Türk Cumhuriyeti’nde, hâlâ bu denli umutsuz kadınların var olması gerçekten esef verici. Daha üzücü olan ise o kadınların kendi iradelerine sahip çıkmak yerine sahte Tanrıların yanardağlarında, şehvet ve iktidar lavlarında kendilerini yok etmeye  gönüllü  olmaları
















2)      http://ohaber.com/-ak-parti-li-olmak-basbakan-a-nikahla-baglanmaktir--h-315194.html

27 Ocak 2015 Salı

Olgular mı Önermelerden Önermeler Mi Olgulardan?

 Popper’ın  Objektif Önermeler Sorununa Bir Eleştiri
Şimdiye kadar ki gerçeklikle ilgili "bilimsel" diyebileceğimiz
 ifadeler yanlışlanabilir olmalıdır;
 yanlışlanamaz olanlar da  zaten  gerçeklikten bahsetmez.
Popper ,Tarski’nin önermeler için getirdiği “Olgulara karşılık gelen cümle”  tanımlamasına karşı çıkıyor. Bunun ancak dilin “resim” gibi bir şey olması durumunda geçerli olacağını oysa dilin böyle bir şey olmadığını savunuyor. (Buradaki resim “birebir  ve doğrudan tasvir/betimleme” anlamında  olmalı?)

Nesnellik ve objektivizmle ilgili olarak öz yaşam öyküsünün 31. Bölümünde bu tezi savunuyor.(1) Bu durumda “resim gibi bir diliniz” yolsa olgulardan ve önermelerden bahsetmeniz açıkça” saçma oluyor.

Ama… Olgular ve önermelerle ilgili bir “aşkın dil”e sahipsek sorunun aşılabileceğinden yani ancak o zaman “ Önermelerin olgulara karşılık gelebileceğinden” bahsedebilirmişiz. (Nedense buna “metadil” denmiş. Bu tip bulanık lâtiince  nitelemelerden açıkçası hiç hoşlanmıyorum).

Bunu da şöyle açıklıyor : “Bir önermenin bir dildeki “tasviri/ betimlemesi” o dildeki tercümesine karşılık geliyorsa ; ancak o zaman o önerme, orijinal dildeki olguya karşılık geliyor demektir.” Somutlaştıralım: “Almanca bir önermenin İngilizce’deki tasviri, İngilizce’deki tercümesine karşılık geliyorsa o önerme Almanca’daki olgusuna karşılık geliyor demektir.”

Buna örnek olarak da şu cümleyi gösteriyor: “Almanca’daki “Gras” “ ist” ve “grün” kelimeleri ancak  ve ancak çimenler yeşilse olgulara karşılık gelir.” ( Almanca, “Çimen yeşildir” anlamına geliyormuş, orijinal  cümle).

Burada karşımıza daha en başta iki sorun çıkıyor. Herhangi bir dili bir diğerinin “aşkın dili” saymak otoriter bir tavırdır, bir değer yargısı taşımaktadır. Bu durumda objektivizm kişisel yetmezliklerden uzak bir nedenselcilik ise bu değer yargılarıyla ya da “aşkın”  göreceliğiyle nasıl bağdaştırılabilir?

Herhangi bir dilin bir diğerinin “aşkın dili” olması neye göre belirlenecektir? Popper  önermelerin olgulara karşılık gelmeyeceği fikrinde “dilin yetersizliğini” zımnen kabul ediyor. Ama sorun şu ki dilin yerine gene kendi içinde yetersiz sayılabilecek başka bir dili koymaya kalkıyor.

İkinci sorun da dilin tabiatına dair kabulüdür.

Dikkat edilirse  aşkın dille “ Önermelerin olgulara karşılık gelmesinin” şartını koyarken tasvirden/betimlemeden bahsediyor. Peki ama bir  önermenin veya olgunun kelimelerle tasviri ne demektir? Yani Almanca “Gras” kelimesinin İngilizce’deki “tasviri/betimlemesi”  özü itibariyle neye karşılık gelir? Kimse kızmasın ama bu Almanca bir olgunun, “İngilizce resmini yapmak demektir.” Bir tasvirden bahsettiğinizde, dilin yetersizliklerinden kurtulmazsınız. Burada aklıma gelen şey şuydu işin açığı ki bu paragrafları okumadan önce aklıma, entelektüel tartışmalardaki zemin ve bağlam sorunlarını yaratan kişisel yetersizliklerden , okuma yönlerinden ve ikisinden kaynaklanan karşılıklı anlam karmaşalarından dolayı gelmişti…

Bir dil içinde belki bütünüyle mantığa yönelik bir alt dil yaratamayabilirdik ama kelimeleri kullandığımız bağlamları önceden açıklayarak onlara verdiğimiz veya verebileceğimiz yeni ve objektif anlamlar bulabilirdik. Böylece belki bir üst dilsel düzlem yaratabilirdik ki ben Popper’ı böyle anlamak isterdim.

Bu durumda bile “başka bir dile muhtaç olmak”  gibi bir şeye gerek kalmaz. Kaldı ki bir başka ulusun dilinde “çimen” kelimesi bile olmayabilir!

Bu durumda Popper’ın küçümsediği “anlam” sorusu gündeme geliyor. Çünkü Popper,  bir dil ile başka bir dil arasında “aşkınlığa” dayalı bir ilişki kurarken bunu tamamen ve kaçınılmaz olarak anlama dayalı yapıyor. Yani “ Şeyler hakkındaki tanımlamalarınızın bir önemi yoktur. Hiç kimse bir şeyin ne olduğunu kesinlikle tanımlayamaz!” derken diğer yandan bir  önermenin doğruluğu için bir başka dildeki “mutlak tanıma”, kendisini mutlak şekilde bağlanmaktadır.

Oysa sorun şu ki en nihayetinde, bütün önerdiği, “Kelimelerle resim yapmaktır”.

Olguların  ne olduklarını veya önerme denen şeyin ne olduğunu herhangi bir dilde anlatamıyorsak, bunlar bir başka dile dayanarak anlatabilmek nasıl mümkün olabilir?  Orta Afrika’da bir kabile üyesinin “önermeye” karşılık gelen bir kelimesi yoksa “önerme” denen şey anlamsız mı olur? Ya da “Çimenler yeşildir.” Önermesinin İngilizce’de “tasvir edilmesi” ve sonra İngilizceye çevrilmesiyle  gerçekte ne elde edilir?  Hiçbir şey!

Portakal kelimesinin aslında bir meyveyi değil de şemsiyeyi anlattığını iddia edebilirsiniz. Bu durumda biri bir şemsiyeyi göstererek meselâ “Hayır  “portakal” kelimesi aslında bunu anlatır!” dediğinde ona nasıl cevap vermeliyiz?

Sorun şudur: Popper “Mutlak gerçekliğin tanımlanamayacağını söyler”. Bu belki doğrudur ama biz “aklımızın erdiği ve duyularımızın el verdiğince” bir “anlamlandırmayla” hayatta kalırız. Bu anlamlandırma “mutlak gerçeğe” karşılık gelmeyebilir ama en nihayetinde bu anlamlandırma sayesinde var olabildiğimiz tartışılmaz şekilde yani “objektif şekilde” gerçektir! Herhangi bir deli, kendisini kartal sanabilir ve damdan atlarsa düşüp ölür. Kendisini kartal zanneden ve gerçekten kartala dönüşen bir insan görmedikçe de biz kartal olmadığımızı ve uçamayacağımızı bilerek damdan atlamaz, hayatta kalırız. Bu da “İnsanlar kartal değildir!” önermesinin “olgulara” karşılık geldiğini gösterir. Kaldı ki Popper bir dille ilgili bir tasvirden bahsederken  önermeye olgudan önce önce yer vermektedir. Her şeyden önce Almanca’daki “Gras” kelimesinin ifade ettiği olgunun varlığını tartışmalıyken bunu yapmamakta fakat daha sonra yaptığı  İngilizce tasvirler Almancadaki önermeyi  sınamaktadır. Eğer olgular yok ise önermeler için kullanılacak “şeyler” neler olmalıdır? Popper  bunun cevabını veremediği içindir ki bu noktada objektivizme bakışı eksiktir, dahası yanlıştır.

1)      Popper,K.R.: Bitmeyen Arayış;:Shf.201: Plato Yayınları:2006



25 Ocak 2015 Pazar

Marx’ın İnsansız Değer Eşitliğine Naif Bir Bakış

Aynı malın "soyut emekten" ve  "sonut emekten" kaynaklanan
 değişim ve kullanım değerlerinin var olduğunu söylemek
bal gibi metafiziktir ama kimin umurunda?


Marx mübadelede bir “değer eşitliği” durumunu öngörmüş/şart koşmuştur. Buna göre “Değişim/mübadele değerleri eşitlenmiş mallar birbirleriyle mübadele edilebilir.”

Bu düşünüş doğru mudur?

Bu düşünüş, “değerin değişimden önce var olduğunu” kabul eder. Öyle ki zaten maddede içkin halde bulunan “değer”,  bir şekilde ortaya çıkar ve o ortaya çıktığında da insanlar hangi malların mübadeleye gireceğine, “değerlerin denkliğine göre” karar verir.

Dikkat edilirse bu açıklamada malları üreten ve sonra mübadele eden insanların bütün yaptıkları, “Zaten var olan bir mübadele emrini yerine getirmeleridir.”

Emek değer hipotezinin aritmetik temelini teşkil eden hesaplamada emeğe biçilen fiyatı esas alır ve sonra üretilen malın satış fiyatı ile yaptığı mukayeseden, emeğin sömürüldüğü sonucunu çıkarır.

Burada emek fiyatıyla mal fiyatı arasında daima sabit bir oran olacağını düşünür. Aksi takdirde anlık fiyatlandırmalarla bu tip bir sömürü çıkarsamasına gitmesi mümkün değildir.

Yanlışlığın başlangıcı,  bir üretim faktörü olan emeğin esas aldığı fiyatının zaten eleştirdiği mübadele sitemince belirlenmesidir. Marx  emeğin fiyatından hareket ederken onun zamanla değişebilen bir değere sahip olabileceğini hiç düşünmez. “Nitelikli emek” düzeltmesi dahi bunu karşılamaktan, açıklamaktan uzaktır. Çünkü bugün “arzu edilir bir nitelikle” donanmış emeğin gelecekte  aynı  fiyattan alıcı bulup bulamayacağını düşünmemiştir.

Bunun önemi nedir? Bunun önemi şudur ki emekte fiyatlandırmanın, diğer mallara göre daha yavaş işlediğini anlayamamasıdır. Bu da şu anlama gelir:

Bir işçi bir haftalık toplam üretimi için belirli bir ücret alıp  üreticiye, kapitaliste   bir risk stoğu yüklerken üretilen malların satışında risk stoklanmaz, ya gerçekleşir ya da gerçekleşmez. Risk stoğu nedir? İşçinin, kapitalist tarafından alınan emeğinin ancak ücret dönemlerinde ortaya çıkan kâr-zarar muhasebeleştirilmesi durumudur.  İşçi çalıştıktan sonra ücretini haftalık olarak alır.

Kapitalist, normal bir üretim hızıyla çalışan işçiye ancak malların üretimi gerçekleştikten sonra  emeğinin karşılığını verir.

Sorun  şudur ki işçinin sözleşmeyle belirlenmiş  ücreti üretimi  gerçekleştirdiği için  mutlaka ödenmelidir.( Sözleşme ihlallerini sui misal olarak göreceğimizden aksi örnek saymamız mümkün değildir.)  Peki ama işçiden emeğini satın alan kapitalistin satmaya çalıştığı malın talep görüp görmeyeceğini kim söyleyebilir? Bunu hiç kimse söyleyemez. Kapitalist/işveren kendince bir tahminle bir üretim bandı oluşturarak  emekten yana belli bir tercih  kullanmıştır.

Marx bu tercihi yaparken kapitalistin, mal  içindeki “saklı emekten” yararlandığını söylemektedir. Sorun şudur ki kapitalistin malı alıcı bulamayabilir de.  Bu durumda “malın içindeki emeğe” ne olmaktadır? Hiçbir şey olmamaktadır. Çünkü onun bedeli sözleşme gereği ya önceden ya da haftanın sonunda mutlaka ödenmiş olmaktadır.

Bu bize neyi gösterir?

Herhangi iki malın üretim zamanlarına bağlı objektif  değer eşitliğini tespit edebilseniz dahi bunun mübadelede hiçbir önemi olmayacaktır. Bir kilo bulgurun, emek değer hesabıyla iki yüz elli gram kahveye eşit olduğunu söylemenizin kahve ve bulgur takası yapacaklar açısından anlık bir önemi olabilir ama hiçbir müşteri kahve veya bulgur alırken sizin uzun uğraşlar sonunda keşfettiğiniz bu sözde eşitliği umursamayacaktır. En nihayetinde kendisine adeta tapılan “emekçinin”  bu iki metanın üretiminde ücretlendirilmesi da farklı olacaktır.

Bu durumda mallar mübadeleye birbirlerine karşı takaslanmak üzere girmezler. Çünkü böyle girerlerse belki kendilerine göre eşit miktarlarda takas edilebilirler ama bedeli parayla hesaplanan ücretin karşılığının hesaplanması imkânsız hale gelir.

Marx burada iki şeyi atlamıştır:

Birincisi para iktisadının  mal değerleri arasındaki  standart değer etkisini tam anlayamamıştır.

 Emeği paraya göre fiyatlandırıp “mübadele değerlerini”   üretim zamanlarına bağlı olarak birbirlerine göre “değerlendirmesi” elmayla armudu toplamak demektir.  Ne emek, fiyatı kapitalistin tek yönlü dayattığı  bir üretim faktörüdür ne de fiyatlar malların içlerinden çıkıveren  “doğal ve verili” ölçülerdir.

İkinci olarak da herkesin, hem üretici hem tüketici olduğunu anlayamamıştır. Bu da herkesin almak veya satmak istediği mallarda, başkalarının  fayda sıralamalarıyla kaçınılmaz şekilde  bağımlı olmasıdır.

Emek  kapitalistçe alınırken diğer mallar müşterilerce alınır. Bir mal özelliği taşımasıyla emek de arz ve talebe göre değerlenir. Emeğin her zaman, ihtiyaçtan fazla olacağı kehaneti bu açıdan tam bir saçmalıktır. Çünkü insanlar fişe takıldıklarında, her işi aynı verimle yapabilecek robotlar değildir. İnsanların çocuklarını en nitelikli ve az bulunur mesleklere yönlendirmeleri emeğin arz ve talebe göre değerlenmesinin en büyük kanıtıdır.

 Meselâ hiç kimse bir doktor emeğinin yüz şoför emeğine denk olduğunu falan iddia etmez. Oysa Marx’a göre  emek tipleri arasında da bu tip “değerlemeler veya mukayeseler” yapılabilmelidir.

Marx emeği kutsarken işin içindeki insanı ıskalamış bir idealisttir. En büyük zararı da problem hakkındaki  bu insansız ve yanlış akıl yürütmesinin idealaştırılmış olmasıdır.



Ahlâkı Yok Eden Din


Dindarın “ daha ahlâklı” olması gerektiğine dair kabulümüz  geleneksel bir içgüdü olarak içimize o kadar yerleşmiştir ki bunu tartışmak ciddi çatışmalara yol açabiliyor.

Günümüzde dinci siyasette, Müslümanlar arasındaki şiddet vakaları ve ahlâkî yozlaşma,   artık sorunun, dinin uygulanmas
ındaki yerindelik tartışmasının ötesine geçtiğini gösteriyor.

Sorun ahlâkın anlaşılmaması olduğu kadar aynı zamanda din kurumunun ahlâkla yaşadığı varoluşsal  çelişkiye dayanıyor.

Oysa hepimiz dini, ahlâkın kaynaklarından biri hatta birincisi saymaz mıyız?

Belki de ahlâkın tanımından başlasak sorunu daha kolay çözeriz. Çünkü aslolan ahlâklı davranmaktır. Bütün öğretiler, ahlâklı davranmanın psikolojik güdülenmesini sağlamaya çalışır.

O halde ahlâk nedir? Ahlâk , zarar vermemek iradesidir.

Zarar vermemek de diğer bireylerin hayat, mülkiyet ve hürriyet  temel haklarını ihlâl etmemekten ibarettir. Yani ahlâk verili bir emir değildir. Ahlâk  bireye ait  bir seçimdir. Bunun yanı sıra ahlâk, yapmaktan ziyade yapmamayı tercih etmeye dayalı “negatif emir kategorisinde” bir koddur.

Nitekim kadim Ortadoğu inançların temelinde, altı üstü on tane “negatif emir” vardır.

Tanrı inançlarının temelinde, varoluşun nihaî gerçekliği Tanrı’dır.  O iyiliğin  ve varoluşun kaynağıdır. O sonsuz merhametli yaratıcıdır. Ve bizim ona inanmamızı, varoluşu idrak etmemiz için ister. O sonsuz merhametinin bizim tercihimizde tecelli etmesini ister. Böylece  onun varlığı sadece emrindeki canlılarda değil, kendisininkine benzer bir iradeye sahip olan tek canlıda da yani insanda da tecelli edecektir.

Böylece ahlâk inanç veçhesinden varoluşa uygunlukla  özdeşleşir. Diğer taraftan ahlâk, insan varoluşunun fiziksel şartları olan temel hakların korunması açısından da “varoluşa uygunluk” ile özdeşleştirilebilir.
Peki ama din kurumunun bütün bunlarla ne ilgisi vardır? Din maalesef bu konularla ilgilenmez.

Din kurumu için ahlâk, ancak  din   otoritelerince belirlenmiş belli şekil şartlarına ve hikmetinden sual olunmaz  “pozitif/belirleyici” emirlere uymaktan ibarettir. Din, bu emirlerin gerçek mahiyetleriyle de varoluşa uygun olup olmadıklarıyla da ve gerçekten temel hakları koruyup korumadıklarıyla da ilgilenmez.

Neden böyledir? Çünkü din,  bireylerin Tanrı’yı idrak etmek için kabul ettikleri inanç temellerinin ötesinde, Tanrı ile onlar arasında aracı olmaya soyunanların yorumlarıyla şekillendirdikleri yapay bir kurumdur da ondan. İnanç ne kadar sade ve “negatif sınırlayıcıysa” din tam tersi o kadar çetrefilli ve “pozitif/buyurgan ve belirleyicidir”.

Din, inancı  kendi iktidarlarına yıkılmaz, tartışılmaz bir dayanak  yapmak isteyenlerin icat ettikleri bir kurum. Nitekim peygamberlerin  din  olarak vaz ettikleri  inançların, onların ölümünden hemen sonra  yıkıcı ve kahredici birer şeriat rejimine dönüşmesi bunun kanıtıdır. Nitekim örtünme emirlerinden, cinsellikle ilgili kılı kırk yaran içtihatlara kadar din profesyonellerinin uğraştığı sayısız konunun,  ahlâkın kendisiyle hiçbir ilgisi yok. Bu yüzdendir ki kadınlara baş örttürüp onları parası ya da bileği kuvvetli olanların cinsel iştahlarına meze eden insanların temel hakların din ile ihlal edilmesine kalp huzuru ile sessiz kalması da bu yüzden.


Din ayrıca  vaz ettiği “ahlâkla” ikiyüzlülüğü ve gösterişi teşvik ediyor. Din nazarında “ahlâklı” görünmek ahlâklı olmaktan daha makbul. Çünkü artık dine mensubiyet başlı başına bir erdem kabul ediliyor ve bunu göstermekse itibar edinmenin en güvenceli yolu oluyor. Yaptıkları  yardımları siyaset için reklâm eden dinciler, bunu kişisel ahlâksızlıklarından dolayı yapmıyorlar. Din kurumunun bizatihi âmir/ buyurgan emirler kategorisine uydukları için iyilikle gösteriş yapmakta beis görmüyorlar.

Artık açıkça görünüyor ki dinin,  müminlere ahlâk olarak verecek hiçbir şeyi yok. Çünkü din ve din profesyonelleri artık  ne müminlerin inancını ne de o inancın zarar vermemek iradesi olarak ahlâkla ilgisini umursuyor. Din ancak  ve yalnız kendisine kayıtsız şartsız bir itaati hedefliyor ki bunun “iman” olarak  adlandırılmasının cezasını hepimiz çekiyoruz.







23 Ocak 2015 Cuma

Doğruluk Ve Hakikat



Bana öyle geliyor ki bu iki kelimenin eşanlamlı kullanılması kadar felsefeye zarar veren şey pek azdır.

Sanırım bunun sebebi, bu iki kelimenin ortak bağlamını oluşturan “intikal/erişim mantığıdır”. İntikal kelimesi daha ziyade bir yer değişimi olarak düşünülmekle beraber “varılacak yere varmak” anlamındadır. Bu durum bir hedefe “erişmek” anlamına gelir. Dolayısıyla intikal için “erişim”  eşanlamlısını da öneriyorum.

Doğruluk ve hakikat kelimelerindeki  intikal/erişim mantığı  nasıl çıkarsanır?

Doğruluk ve hakikat terimleri özcü/idealist terimlerdir, mutlaklık  içerirler.  Peki ama bu terim eş anlamlı mıdır?

Doğruluk ve  hakikatle ilgili sınamalar bu terimlerin eş anlamlı olmadıklarını gösteriyor.

Bütün önermeler, “doğrulukları” açısından sınanabilen cümlelerdir. Sorun şuradan kaynaklanmaktadır.  Doğruluğun bir tutarlılık olarak kabul edilebilmesi için tutarlılığın, “ kendisine göre” belirleneceği bir  mutlaklığa ihtiyaç vardır. Aksi takdirde  doğruluk veya yanlışlık konusunda “hüküm verilemez.”

Doğruluk sınamasının günlük hayattaki en kesin uygulaması mahkemelerdir. Yani “hüküm” salt felsefi veya mantıksal plânda kalan, bağlayıcılığı olmayan bir lafazanlık değildir.

Doğruluk sınaması bir keşif yolculuğudur. Hüküm ise varılan noktadır. Doğruluk sınamasında yürünen yol bizi  hükme ulaştırır.

Peki ama hüküm neyi ifade eder? Bir şeyin doğru olduğunu söylemek aynı zamanda “gerçek” olduğunu söylemek değil midir?

Doğrulukla gerçeklik arasındaki fark, bir konu hakkında birden fazla doğrunun var olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bir sorunla ilgili birden fazla doğrunun olması genellikle doğrunun göreceli olduğu, dolayısıyla  “anlamsız” bir ide olduğu şeklinde yorumlanır. Bu çıkarım, hüküm vermekten kaçınan  rölativistlerin pek severek kullandıkları bir çıkarımdır.
Peki ama bir şeyleri sürekli nitelemek, yargılamak, övmek için kullanılan terimleri haklılaştırmak hata ispat etmek kaygısı ne anlama gelmektedir?

Bütün bu gayretler bir yandan aslında yargılamanın imkânsızlığını “ispatlamaya” çalışmak ama bu ispat çabasının bile tek başına bir mutlaklık arayışı olduğunu inkâr etmekten başka bir şey değildir.

“ Yargı yanlıştır”  veya “Mutlak yoktur!” demek başlı başına metafizik  dayanımlı  idealist söylemlerdir ve kendileri birer yargıdır. Çünkü bu önermelerin aksiyomatik sayılması talebini de içerirler. Yani rölativistler bir yandan her şeyin, her hükmün bir bakış açısından ibaret olduğu dolayısıyla tek bir bakış açısı olmadığı için tek bir hüküm verilemeyeceğini söylerlerken bunun “verili bir gerçek”  olması gerektiğini söylemiş olurlar.

İşte bu noktada yolumuz “gerçeğe” gelip çatmaktadır.

Rölativistler doğrunun bakış açısına bağlı olduğunu söylerlerken gerçeğin de bu açıdan göründüğünü dolayısıyla “gerçeğin asla bilinemeyeceğini” düşünürler.

Sorun şu ki “gerçeğin asla bilinemeyecek” olması fikri dahi   hakkında bilgi yetersizliğimize işaret eden bir gerçeği ima etmektedir. Eğer bu da söylenmek istenmiyorsa o zaman rölativizm bize “gerçeğin var olmadığını” söylüyor demektir.

Gerçek yoksa bütün arayışlar boşunadır. Çünkü hayat, bir sorun çözmek işidir. Sorun çözmekse ya bilinmeyeni ortaya çıkarmak ya da çelişkileri ortadan kaldırmak işidir. Her iki çabanın da temelinde “ Varlığın var olduğu”  kabulü yatar. Varlığın, var olması, “gerçeklik kavramının” var olmasına imkân verir.

İdealizme boş bir şey gibi bakanlar dahi, bir hükme varmanın, var olanların birbirinden ayrı olmaları gerektiğini inkâr edemez. Bu da  her bir varlığın başlı başına bir “kimlik” taşıması anlamına gelir. “ Değişmeyen tek şey değişimdir!” demek varlıkların kimliklerini ortadan kaldırmaz.

Değişim, var olanın, kendi kimliği dahilinde sahip olduğu veya gözlendiği değişik görünümlerinden ibarettir. Şüphesiz bir derede aynı şekilde ikinci kere yıkanamayız. Ama sonuçta dere ikinci bir anda dereden, söğüt ağacına veya diğer bir diğer  anda da  piyango biletine vs dönüşmez. O halde var olanların varlıklarının belirli bir görünümü vardır. Bu görünüm onların bizim için “kimliklerini” oluşturur. Bu kimliklerin ortak görünümleri onları bir “idea” içinde düşünmemizi sağlar.  Belki bütün atları temsil eden  bir ideal at çizemeyiz. Ve belki bütün atlar birbirlerinden farklıdır. Buna rağmen bir atı gördüğümüzde, bir at gördüğümüzden emin olabiliriz. Atın zamanla görünümünün değişmesi dahi onu bir at olmaktan çıkarmaz.
 
O halde  hakikatle ilgili elimizde iki temel veri bulunmaktadır: Varlık ve kimlik.

Aklımıza, kanatlı atlar, grifonlar , tepegözler gibi “hayalî varlıklar” gelebilir. Bunlar sırf biz onları hayal ettiğimiz için var mıdırlar? Nitekim şizofreni hastaları, aklımıza  gelemeyecek halüsinasyonlar  görmekte ve bunları gerçek sanabilmektedirler. Peki ama şizofrenleri  nasıl olup da “hasta” olarak niteleyebiliyoruz?

Onların hayallerinin “gerçek” olmadıklarını söyleyebiliyoruz.

Veya bir mahkemede “maddi kanıt” denen şeylerle “gerçeği” ortaya çıkarmaya çalışabiliyoruz.

Bütün bunlar, basit bir görecelik bahanesiyle ortadan kaldırılamayacak bir şeye işaret ediyor. Kim nasıl bakarsa baksın hep orada olan ve en nihayetinde bir takım işaretlerle, kanıtlarla varlığı açıkça görülen bir varlıktan bahsediyoruz: Hakikatten/gerçekten!

O halde kim nereden nasıl bakarsa baksın,  varlığı  ortadan kalkmayan ve kimliği tartışılamayan bir varlık, gerçek…

O halde, “Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye, “Hakikat” diyebiliriz”.

O halde doğruyu nereye koymamız icap eder. Bu keşif yolculuğunda, “doğru”, hakikatten ayrılıp bir yerlerde cebimizden mi düşmüştür?

Elbette hayır… “Doğruluk, hakikate/gerçeğe ulaşan yolun kendisidir”.

Bu ne demektir? Bu, doğru yoldan gitmediğimizde, hakikate/gerçeğe ulaşamayacağız, demektir. Bir gerçeğe ulaşmak için birden fazla yol olması, gerçeğin varlığını ve tekliğini değiştirmez.
Hakikat, farklı konularda ulaşılan nihaî tartışılmaz olmak hasebiyle tektir.  Farklı konuların farklı hakikatlerinin olması, bu hakikatlerin ortak bir hakikat kimliği ile tanınmaları gereğini değiştirmez.

Doğru, hakikat arayışında bizi ona götüren yol olduğu gibi aynı zamanda hakikatin, inkâr edilemez parçası anlamına gelir. Hakikatin inkâr edilemez parçası, bir yargılamada kanıt/delil anlamına gelir. Kanıtın varlığı, hakikatin varlığını gösterir. Çünkü bir varlığın “kanıt” olması, onun mutlak  ve tekil bir varlığın yani hakikatin, tartışılmaz bir göstericisi olduğu anlamına gelir. Eğer bir öncül bir “doğrunun parçası” değilse onu “tutarsız” saymamızın sebebi budur.

Doğrunun hakikatle ilişkisi mutlaktır. Doğrunun herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmaması bunu değiştirmez. Bu durum  aynı zamanda hakikatin birden fazla parçası olmasının kendisidir. Bir testiyi kırdığınızda, parçalanır ama bulabildiğiniz parçaları bir araya getirdiğinizde, eksik kalanlara rağmen parçaların bir testiye ait olduğunun ortaya çıkması bunun gibidir.

Doğruluk gerçekliğin mutlak  bir parçasıdır ki bu matematiğin oluşturulmasını  sağlamıştır.  Çözülmüş her problem, sayılar kümesinin varlığıyla tutarlılık gösteren ve onun sayesinde  cevaplanan bir önermedir. Matematik mutlak bir soyutlamadır ki bu, dünyayı algı yanlışlarından uzak anlayabilmenin mutlak yoludur. Ve  bizatihi matematiğin varlığı, metafizik ve idealdir. Yoksa  biri çıkıp “İki denen şeyi kim, nerede görmüş?” diyebilir.  “İki” bir gerçeğin mutlak parçası olduğu içindir ki matematik dünyayı anlamamızı sağlayan  bir dil olarak işe yarayabilmektedir.

Bir   teoriyi “bilimsel” yapan şey,  sınırları dahilinde   test edilebilmek imkânıdır”, der Popper. Bilimde  gerçeklik asla bütünüyle anlaşılamamasına rağmen bir hipotezin yanlışlanabilmek  imkânı, onun  bizi hakikate ulaştırmak gücünü sınayabilmemiz anlamına gelir ki bu bile bir  takım kavramların, bir bütün olarak anlaşılabilecek bir hakikatin parçaları olduğunu kabul etmek demektir ki Popper idealizme ne kadar saldırırsa saldırsın, savunduğu şey, açıkça idealizmdir.

O halde  hakikatin bilinemeyeceğine dair görecelik alaycılığı, tam bir safsatadır.  Çünkü hakikat yoksa hiçbir şey yoktur.







21 Ocak 2015 Çarşamba

Tümevarımın Hiyerarşisinde Din



Hepimiz dünyayı anlamaya çalışıyoruz. Beklentilerimize veya merakımıza göre hepimiz, onun içinde en az acıyla yaşayabilmek için onu anlamaya çalışıyoruz. Onun içindir ki “her şeyin başı sağlık!” diyoruz.

İyi de “dünyayı anlamak” ne demek?

Dünyayı anlamak, onun varoluşundaki düzenlilikleri keşfetmek demek.

Dünyanın varoluşundaki düzenlilik de içindeki her şeyin kendisine taabi olduğu bir kurallar  sisteminden bahsetmek demek.

Hal böyle olunca  karşımıza “din” çıkıyor. Din bize ağaçtan düşen yapraktan, ekinlerin bitmesine kadar her şeyi gözeten bir yaratıcının varlığını va’z ediyor veya biz öyle düşünmeye eğilimliyiz.

Böyle düşünmek eğilimimiz,  “din” denen kurumun otoriter yapısından kaynaklanıyor.

Otoriter bir yapı,  kabaca, âmir-memur  ilişkisine dayalı oluşturulmuş bir yapıdır. Yani herkesin emir verdiği ve emir  aldığı bir itaat sistemine göre oluşmuş bir yapıdır bu. Nitekim  yaratılmışların bir hiyerarşisinin içinde insanın en üst sıraya konması, daha sonra Allah’tan başlayarak sıradan mümine uzanan bir emir komuta zincirinin oluşturulması  bu yapının işaretleridir.

Şüphesiz yaratıcı, yaratma gücünden dolayı kategori dışı olarak düşünülecektir.

Ama onun dışındaki hiçbir varlık için neden bir “üstünlük” sıralaması yapmamız gerektiği belli değildir.

Bu otoriter yapı başlı başına sorunlu bir  düşünüş olmakla birlikte inanç sahiplerinin inançlarıyla din arasındaki çelişkilerin başlangıç noktasıdır.
 
Çünkü yaygın olarak “yok etmemek” hususunda  bir eğilim sergileyen insanların, kendilerini herhangi bir hayvandan neden daha “üstün” görmeleri gerektiğine dair bir şüphelerinin olması gayet doğaldır ki çevreci hareketlerdeki temel sorun da budur.

İş bir “egemenlik” sorunu olarak düşünüldüğünde de neden bazı insanların, diğerlerine ne yapmaları gerektiğini söyleyebilmesi gerektiğinin cevabı, “inancın” içinde bulunamamakta. O cevap ancak bir hiyerarşi zinciri tanımlanarak bir din oluşturulmuşsa verilebilmektedir. Kaldı ki herhangi bir cevabın bir sorunun içeriğini açıklayabilmesi gerekirken aslında dinin “cevapları” sorunumuzu çözmemekte  daha da karmaşıklaştırıyor.

Bunun yanı sıra otorite oluşumu  doğruda doğruya yukarı doğru artan bir  sorumsuz yetkililik durumunu doğuruyor.

Böyle bir otorite oluşumunda, Tanrı mutlak  ve sorumsuz  hâkim varlık.

 Peygamberler “günahsızlık” sıfatlarıyla insanlar arasında “yargıdan” bağımsız görünen, seçilmişler…

“Veliler”,  manevi yetkinlikleri peygamberden aşağı ama sıradan müminlerden daha fazla olan “ikincil seçilmişler”…

Âlimler  gayret ile belli bir fetva yetkisini kazanmış “seçkinler”…

Ve imamlar ( sünni din görevlileri) da ilmihal bilgisi ile sıradan müminden üstün olan  son sıra seçkinler…

Bunlar bize neyi gösteriyor? Bu otoriter yapı, hayatın her noktasına müdahale edebilmeyi mümkün kılıyor. Böylece bu hiyerarşiye dahil olanlar , hayatın her bir noktasından hareketle yukarıya doğru süren bir otorite sistemiyle şekillendirip dini meydana getiriyorlar.

Bu hiyerarşik sistemde sıradan müminin din bilgisinin yetersizliği, ondan bir fazlasına ve daha sonra bir fazlasına müracaat etmeyi zorunlu kılıyor. Mükemmel bir imana ulaşmanın yolu,  ancak hayatın her bir alanında “dine uygunluğun” sağlanması için bu hiyerarşiye mutlak bağlılıkla ilişkilendiriliyor.

Bu hiyerarşide sıradan bir müminin, Allah’ın varlığını ve birliğini anlayabilmesi imkânsız görünüyor. Çünkü bu hiyerarşide Allah, birbiri ardınca gelen büyüklüklerin birincisi ve en büyüğü olarak görünüyor.

Ve bu hiyerarşi hiç bitmeyen ve sürekli büyüyen bir “tanımlama” halini alıyor.

Bu  tanımlama, hem hiyerarşi üyelerinin niteliklerinin açıklanması hem  bu açıklamaların meşruiyetinin açıklanması hem de “din” adına yapılıyor.

Böylece “din” görünürde “yoruma açık”, “üzerinde düşünülen” bir kurum gibi gösteriliyor.

Oysa böyle değil. Çünkü hiyerarşide, bir üst basamağın “hikmetini” anlamak yetkisi, hiç kimseye verilmemiş. Herkes, üstünden aldığı “emri” astına iletiyor ve buna “tebliğ” deniyor. Tebliğ  edilen şeyler, hiyerarşide, aşağı doğru inildikçe artıyor.  Tebliğ edilenlerin sayıca artması aşağı doğru bir emir halinde artan “yorumlarla” oluyor. Hiyerarşinin kutsallığıyla bu yorumların her biri, hiyerarşinin en yukarısındaki kaynağın gücüne sahip oluyor. Böylece “Şeyhin vekilinin elini öpmek, şeyhin elini öpmek, şeyhin elini öpmek de peygamberin elini öpmek olarak kabul ediliyor.”

Hayata  ve inanca dair her seferinde biraz daha fazla büyüyen yorum kümesi, artık herhangi bir mutluluk veya adalet amacı gütmeksizin yalnızca kendi başına var olabilmek adına daha da büyütülüyor.  Hangi gıdaların yenmesi gerektiğinden, televizyonun izlenmesine kadar hayatın her anının eksiksiz bir “tanımının” yapılması için her gün uğraşılıyor. Çünkü biliniyor ki aslında hiyerarşide kendisine “vekalet” yoluyla Tanrılık verilmiş hiç kimse dünyayı bir bütün olarak  tanımlayıp biçimlendiremez.

Burada,  hiyerarşinin bir “Tanrı vekaleti” sistemi olduğunu görüyoruz. Bu vekalet sisteminde “Kur’anın açıklamadığı” yerlerin her seferinde bir fazla hadisle veya içtihatla doldurulması ile “eksik bırakılmış uluhiyetin  ve vahyin tamamlanacağı” düşünülüyor.

Mevcut “din”,  son vahyin indirilmesiyle tamamlandığı söylenen “dinin” (“Bugün size dininizi tamamladım” (Maide/3)) aslında eksik olduğu ve ancak sayısız yorumlarla tamamlanacağı veya tadil edileceği kanaatine dayanan, Talmudsal bir kurum. Bu tümevarımsal cinnet sona ermedikçe  dinin insanlara umut ve mutluluk getirmesi mümkün değil.





16 Ocak 2015 Cuma

Dile Dinden Ne Dilersen!



Müslümanlar dinlerinden ne beklerler?

Bu mühim bir sorudur, çünkü intihar bombacılığına varan aşırılıklar daima belli bir beklenti ile meşrulaştırılır.

O beklenti cennettir.

Peki cennet nedir?

Cennet Kur’an’dan anlaşıldığı kadarıyla “Altlarından ırmaklar akan ve erkeklerin tertemiz eşlerle ödüllendirildiği” bir sonsuz zevkler diyarıdır.

İslâm öncelikle bir tevhit yani birlik inancıdır. O inancın  temeli Allah’ın bir ve benzersiz  olduğuna inanmaktır.

Bu inanç, insanların karşılıksız vermek ve sevmek konularında  kafalarında bir hikmet aydınlığı yaratabilecek yegâne anlayıştır. Bir mümin için “inanmak” evreni sonsuz bir merhamet ve cömertlikle yaratan Tanrı’nın varlığını ve   lütfunu her zaman hatırlamaktır.

Dolayısıyla mümin için  iman, sonunda  elde edilecek bir kazanç, ödül vs gözetilmeksizin edinilmiş, anlaşılması zaten mutluluk verici ve kendi başına bir ödül olan büyük bir nimettir.

Mümin Allah’a onun  vaat ettiklerinden dolayı inanmaz.

Mümin Allah’a, varoluşun ve iyiliğin mutlak ve aşkın olduğu  sezgisinin vardığı nihai varlık olduğu için inanır. Böylece hayatının gelip geçici bir hiç olmadığını bilir.  Geçmişten gelen bir yüce anlamı içinde bugün barındırıp iyi bir ahlâkla bu mirası geleceğe taşıyan bir varlık olmasının Tanrı’nın bir hikmeti olduğunu düşünür. Böylece mümin varoluşunun anlamı ile ahlâkını temellendirir. Ahlâklı olmanın doğrudan varoluşun kendisi olduğunu bilir.

Peki din öğretiminde iman ve ahlâk insanın Tanrıdan gelen varoluşuyla mı ilgilendirilir? Maalesef hayır.

Din denen kurum bize, imanın, nihayetinde, cinsel ve besinsel  zevklerle  ödüllendirilecek bir “taraftarlık” olduğunu söyler. O taraftarlık da bir tür slogan gibi kullanılan Kelime-i tevhit ile belli edilir.

Tevhit inancının özünde bireyin, başkalarına göstermeye mecbur olmadığı bir kabullenmeyle iman ettiği düşünülür.

Oysa  din kurumu, imanın, “edille-i şeriye” ile gösterilmesi gereken bir şey olduğunu bize  öğretmektedir.  Din, bize inancımızı belli etmemizi emrettiği içindir ki meselâ  “Kâfirlere benzememek”  adına  Arapça bir giyim tarzını, dinî bir etiket olarak kullanmak riyakârlığını benimsiyoruz. Dinin, inancı negatif yasaklarla veya pozitif emirlerle görünür kılması fark etmez. Her halükârda “dinin belli” edilmesi, “imanın onaylattırılması” anlamına gelir  ki bu, din kurumunun içimize soktuğu  bir fitnedir.

Hal böyle olunca din, birbirlerinin kokusunu ve dokusunu  tanıyan, benzer bir görünüm ile dinlerini belli eden insanların ortaklığı haline geliyor. Ve din artık bunu “imanın” yeter şartı sayıyor. Neden? Çünkü din, belli bir görünüm ile ayrışmayı, ayrışma ile düşmanlığı, düşmanlık ile savaşı ( cihat) ve savaş sonunda da kendi egemenliğinin kurulmasını (şeriat) hedefliyor.

Dinin müminden istediği, varoluşun kaynağından gelen esirgeyici ve cömert sevgiyi en büyük mükâfat olarak bilmesi değil.

Dinin müminden beklentisi yalnızca, kendisine emredilmiş şekillere uyması sonra bu şekilleri çatışma pahasına başkalarına kabul ettirmesi.

Bunu da yaptırabilmek için en ilkel  yönteme başvuruyor: Cezalandır veya ödüllendir.

Cezaları tanımlarken ahirette, insanın tekrar bedenlenerek bu beden üzerinden maddi bir acıya duçar olacağı söyleniyor.

Ödüller de gene bu  bedenin, bu dünya da akla bile getirilemeyecek cinsle zevklerle doyurulacağı vaadi ile duyuruluyor.

Dolayısıyla “iman”, dine göre, sayısız huri (veya gılman ki kadınların cinsel zevklerine dair hiçbir vaadin olmaması bene hep ilginç gelmiştir),  su gibi şarap ve geniş evlerle tasvir edilen cennete gitmek için dinin şekillerinin en ince ayrıntısına kadar uygulanması ve başkalarına da gerekirse zorla uygulatılması anlamına geliyor.

Yani bir şekil benzerliğini ne pahasına olursa olsun tesis etmek,  bu şekil benzerliği içinde herkesi aynı  fiillere zorlamak, bu zorlamanızı kabul etmeyenleri yok etmek için ne pahasına  ve nasıl olursa olsun savaşmak sonra da bütün bunları yapıp ölçüsüz zevkin makamına erişeceğine inanmak; bunu “eşi ve benzeri olmayan tek Tanrı’ya inanmanın gereği” olduğunu söylemek, “dindir”!

Din, kişide   ertelenmiş bir zevk beklentisi yaratarak ( ki bu aslında açıkça  hedonist bir faizciliktir.) bu dünyada bu bedel için her şeyin mübah olduğunu söyleyen güdüleyici bir kurumdur.

Din meselâ hiç kimseye  “Sayısız kitabın bulunduğu”, “ Sınırsız sinema salonlarının olduğu”, “ Her gün konserlerin verildiği” bir cennet vaat etmiyor.

Bugün dinin güdüleyici ödül tasavvuru, tamamen Arap kabileciliğinin ihtiyaçlar hiyerarşisine  cevap verir gibidir: Su, ev,  her türlü cinsellik…

Müminin Tanrı’dan beklentisi acaba onun varlığı  ile umudu ve hayatın her  türlü zorluğuna karşı ebedi bir teselliyi bulması mıdır?..

Yoksa belli şartlar karşılığında, Tanrı’nın “borcu” olarak edinilmiş  bir şehvet ve ziyafet  dünyası mıdır?

Şurası da unutulmamalıdır ki mümin, Tanrı’yı kendisine “borçlu kılmayı” düşünemez.
 
Müslüman ise ki bu etikete herkes sahip olabilir, (“Bedeviler, inandık dediler; de ki: İnanmadınız ve fakat Müslüman olduk deyin.” Hucurat 14)  Tanrı’dan, yaptıklarının karşılığını bekler yani Tanrı’yı kendisine borçlandırabileceğini sanır. ( Günde belli bir sayıda sağa ve sola bakarak cenneti edinmeyi beklemenin yanlışlığı Kur’an’da şüphesiz yazılı… Sorun, “dinin” artık Kur’anla bizi birey olarak baş başa bırakmamaktaki kalıcı ısrarıdır).

Bir inancı belli bir kalıp, katı bir kurum, zorlayıcı bir  manifesto ve “ilâhi  ticaret hukuku” haline getirenler bizleriz. Kendi beklentilerimizi  inancın sırtına yükleyip de böylece bir “din” icat etmekten vazgeçmedikçe ulaşılmaz beklentilerin peşinden mutsuz olmaya mahkûmuz demektir.