15 Kasım 2014 Cumartesi

MHP'ye Rağmen Bir Türkçülük Mücadelesi İçin Basit Bir Manifesto


Türk sağı kabaca iki kanattan oluşur: Dinciler ve milliyetçiler.

Bu ayrım aslında yanıltıcıdır. Çünkü bugün artık  adına “milliyetçi” denen kesimin “milletten” anladığı da büyük ölçüde dini mensubiyete dayanan bir beraberliktir. Ayrıca artık milliyetçilik   dine göre şekillen bir hayat tarzını arzulayanların , felsefesi olmayan bir politik  tavrından ibarettir.

MHP’nin kuruluşunda emeği geçmiş bazı büyüklerimiz MHP’nin  aslında dinci olmadığına hâlâ yürekten inanıyorlar.

Hakikat bu mu? Maalesef hakikat bu değil.

Ama bizim asıl sıkıntımız bu da değil.

Dincilerin nakle dayanan ezberci ve vahşi  politik anlayışlarına özenerek onlar gibi olmaya uğraşan ve bunun toplumdan yana olmak, onun değerlerini benimsemek olduğunu sanmak ancak belirli bir sürecin sonucu.

Bu süreç, MHP’nin, kitleleşmek arzusuyla gerçek milli değerlerin yerine İslâmcılığın sembollerini koymasıyla başlamıştır.  MHP’nin sembol olarak Bozkurt yerine üç hilali seçmesi, yönünü Türkçülük yerine ümmetçiliğe çevirdiğinin ilk işaretidir. Osman Yüksel Serdengeçti ki kendisinin milliyetçi bir fikirle gerçekten alâkasının ne olduğunu asla tartışılmamıştır,  kendi dağarcığının alamayacağı kadar büyük bir entelektüel mirasın heba edilmesine sebep olanların sanırım başında gelmektedir.

Daha sonraları Namık Kemal Zeybek’in başını çektiği “eğiticiler” grubunun milliyetçi gençlerin kafasını Arap özentisi köylü Müslümanlığı ile doldurması, belki kısa vadede MHP’ye bir sempati kazandırmıştır. Ama bunun uzun vadeli sonucu, hapishaneden çıkınca kafasına sarık saran ve en nihayetinde kitlesel siyasal İslâm’a payandalık eden tarikatçı insanlar olmuştur.

Burada söz konusu olan asıl büyük sorun, MHP’nin aldığı bu dinci melezi çarpık şekillenmeyi doğal, olması gereken ve değiştirilemez bir vakıa/olgu olarak görmektir.

Çünkü MHP’yi bu haliyle kabul etmeye ve ettirmeye çalışmak hem  fikir namusu tanımayan eyyamcı  dincilikle aynı metodu benimsemeye hem de genel anlamda milliyetçiliğin fikri olarak ölmesine sebep olmakta.

MHP bugünkü haliyle milliyetçilik iddiasında bulunamaz. Anayasa’dan Türk adının çıkarılmasına karşı gösterdiği tepki dışında, MHP’nin bugün Türk Milleti’nin hürriyet ve refahı için gerekli olan akılcı, medeni ve laik  bir siyaset felsefesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Peki ama  sırf barajın  azıcık üstünde bir oyla ve sürekli dinciliğe destek vererek var olmaya çalışan bir partinin, milliyetçi oyları daha fazla sömürmesi mümkün müdür; dahası ahlâkî midir? Elbette bu mümkün değildir, olmamalıdır ve ahlâkî de değildir.

MHP’nin bugün geldiği nokta, Türkçü bilinci sürdürmek yerine “halkın anlayacağı” düşünülen köylü ve daha sonra kenar mahalle dindarlığını milliyetçiliğe giydirmek gayretinin neticesidir.

Peki bu ilanihaye  böyle gidemeyeceğine göre ne yapılmalıdır?

Yaygın görüş MHP’nin en büyük milliyetçi parti olduğu ve yerine  kitlesel bir başka partinin kurulamayacağıdır.

Siyasi kutuplaşmanın, tarihimizin hiçbir döneminde olmadığı kadar keskinleştiği dahası kemikleştiği bir dönemde bu endişe yersiz değildir.

Bu durumda MHP dinci cehaletin ve siyasi dalkavukluğun  çıkmazına terk mi edilmelidir? Gerekirse bu da yapılmalıdır. Çünkü Türk Milliyetçiliği herhangi bir partinin yarı okumuş yöneticileriyle  dinciliğin kolaycılığına saplanmaktan memnun  kaygan ve kaypak bir tabanın ellerine bırakılamayacak kadar önemlidir.

O halde ne yapılmalıdır?

Türk Milliyetçiliğinin cahil kitlelerin dindarlığına sürüklenmesiyle başlayan süreç iyi okunmalıdır. Çünkü bu süreç başlarda halkın dini duyarlılığını gözetmek gibi görünmüş olsa da daha sonra adam akıllı milliyet kavramının dayanağını dinden aramak taassubuna dönüşmüştür.
Yapılması gereken sürecin tersine  çevrilmesidir.

Bugüne kadar zamanımız dinci  melezi siyasetçilerce israf edilmiştir. Nerede ne yapmaları gerektiğine ancak rakiplerine bakarak karar veren fakat on yıl sonrası için hiçbir kalıcı siyasi söylem ve felsefe geliştirmemiş siyasi kadrolar, milliyetçiliğin bugünkü enkazından sorumludurlar.

O halde Türk Milliyetçileri MHP’ye mahkûm olmaksızın kendi başlarına toplumu bilinçlendirmeye çalışmalıdır.

Bunun için her bir Türkçü/ Türk Milliyetçisinin ( çünkü MHPliler bugün açıkça ümmetçi ve şeriatçidir) toplumun bilincine en hızlı şekilde ulaşacak iletişim vasıtalarından  yararlanmaya başlaması gerekmektedir ki bunun  da başında sanalağ geliyor.

Sanalağda sosyal medyanın kullanımında en başta gelen sorun sosyal medya bağlantılarının sınırlı bir tanıdık kesiminden oluşması.

Bunun aşılabilmesi için de her Türkçü’nün sanalağda kişisel ilgi odakları  oluşturmasına gayret edilmelidir. Bunlar mesela bedava ve kolay olmalarından dolayı sanalağ günlükleri/bloglar olabilir.

Veya  bir dergi mahiyetinde olabilecek ortaklaşa açılmış  ağ sayfaları, zamanla kurumsallaştırılabilir.

Bazı haber siteleri  gerek telif gerekse iktibas yazılarla  çalışmaktadır fakat Türkçülerin artık daha fazla fikir üretimine ihtiyaçları vardır.

Bu fikir üretiminde de siyasal ezberin ötesine geçilmelidir. MHP bir kitle hareketi olmak için uğraşmıştır ama Türkçülüğe hiçbir ideolojik içerik kazandıramamıştır. Zaten partilerin işi fikir üretmek değildir. Onlar  kurulmuş fikir çerçevelerini halka birer proje olarak sunarlar ama  derinlikten yoksundurlar. Ancak slogan düzeyinde  kolay yutulan fikir paketleri üretebilirler. Eğer  ciddi bir entelektüel birikimdn yararlanmıyorlarsa bu sloganlar ancak basit iman cümleleri olarak kalırlar. “Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” gibi saçma sapan bir sloganın, milliyetçiliğin gereği sanılması bundandır.

Sosyal medya basit bir iletişim vasıtasıdır ve hızlı haberleşmeyi sağlar ama bu yolla fikir üretmek mümkün değildir.

Türkçüler acil olarak ideolojik dağarcıklarını zenginleştirecek şekilde okumalar yapıp bunlardan elde ettikleri kanaatleri  kendi sanal ağ ortamlarında  ortaya koymalaı ve ondan sonra sosyal medyayı bunları duyurmak için kullanmalıdırlar.

Milliyetçiliğin bu  en kazına bir günde ulaşılmadığına göre onun ihyası da bir gün de olmayacaktır ama buna bir an önce başlanmalıdır. Türkçülerin ideolojik  donanımlarını güçlendirmek için MHP’nin onayına ihtiyaçları yoktur!

Bugün MHPye zarar vermemek  için akılların ve vicdanların susturulması Türk milliyetçiliğini hem içerik olarak yoksullaştırmakta hem de ahlaken onu büyük bir korkaklık, tavizkarlık ve riyakârlık izlenimine  batırmaktadır.

MHP’yi bekleyecek ne zamanımız ne de enerjimiz vardır.

Her Türk Milliyetçisi, artık kendi aklı ve vicdanıyla kendi imkânı ve bilgisi dahilinde bildiklerini, tecrübelerini ve kanaatlerini en hızlı şekilde insanlara ulaştıracak ortamları kurmakla mükelleftir.

Başkasına uymak sadece koyunlar için bir mazeret olabilir, Bozkurtlar için değil!





11 Kasım 2014 Salı

Bir Yorum Bin Musibete İşaret Edebilir


Milliyetçiliği Nakşilerden mi Nurculardan mı öğrendik?
Önce Müslüman olup olmadığını,Allaha iman edip etmedigine söyle Nevin Ersoy Çelik.Eğer Müslüman olup bu ancak ateist ve İslam düüşmanı yaratıkların yazabileceği hezyanlarından dolayi külliyen kafir oldun.Yok ateist ve İslam düşmanı biri isen ozaman da Türk Milliyetçisi olamiyacağın gibi,Türkde olamazsin,zira Müslüman doğup İslama düşman olan dejenere tipler olsa olsa Allahsız Ulusalcı Perinçek pisliğinin sevdalılarından biri olup Türkün azılı düşmanıdırlar.Bu vesileyle her iki katagoride de patolajık ruh halini taşiyan bu mürtedlerle ' Hıra dağı kadar Müslüman ,Tanrı dağı kadar Türküm' imanına sahip Ülkücülertin işi olmaz.TTK

Yukarıda, fakirin Haberiniz.com’daki  bir yazısına gelen yorumu hiçbir değişiklik yapmadan aktardım.
Bana göre yazının ideolojik ve psikolojik olmak üzere iki önemli yönü var.
İdeolojik yönü, yorum yazarının Türk Milliyetçiliğinden ne anladığı ve neden böyle anladığını gösteriyor.

Psikolojik yönü ise bugün kendisini Türk Milliyetçiliğinin yegâne sahibi sanan, kendilerine “ülkücü” diyen siyasi milliyetçilerin,  dünyaya ve insanlara hangi ruh haliyle baktıklarını göstermek açısından önemli.

Yorum yazarı, paragrafın bütününden anladığımız kadarıyla başka bir yorum yazarını ve elbette  söz konusu asıl yazıyı, milliyetçiliğin  “ölçülerine” göre eleştiriyor. Peki yorum yazarının milliyetçilik ölçüsü ne? Paragraftan anlayabildiğimiz kadarıyla  yorumcu tek bir ölçü kullanıyor: Din!

İnsanların dine yakınlıklarını, akıl yürütürken dine verdikleri önemi gözettiğini görebiliyoruz. Bu arada şunu da görüyoruz: Yorum yazarı din konusunda da tartışılmaz bir otorite olarak ahkâm kesip insanların imanlarını ölçebiliyor.

Peki Türk Milliyetçiliğinde ölçü nedir? Şahsen bir “ideoloji” olarak görmesem de bireysel  ideolojik tercihlere yön vermesi ile ideolojik bir boyutu olduğu kesindir.

Peki bir ideolojiyle   hangi yolla ilgileniriz? Elbette akılla. Bir muhakeme işi olarak ideolojinin akılla ilgisi, onun eleştirilebilmesine dayanır. Bir muhakeme işinin yönlendiren bir anlayış olarak milliyetçilik de şüphesiz akılla savunulur ve akılla geliştirilir.

Peki bu yaklaşımın içinde “Değiştirilmez naslara ve nakillere dayalı olduğu iddia edilen ve savunulan ”  bir tavır olan dinciliğin yeri olabilir mi? 
Dincilik, içinde akla ve muhakemeye yer veren bir anlayış değildir. Bunu bu yazının neresinden çıkarsıyoruz? “Önce Müslüman olup olmadığını,Allaha iman edip etmedigine söyle…”  cümlesinden. Yorum yazarı, bir başka yorumcunun akıl yürütmesini eleştirirken, akıl yürütmenin tutarlılığından ziyade, yorumcunun imanıyla ilgileniyor. Bu, dini,  akıl yoluyla kurumuş bir  büyük önerme olan ideoloji yerine koymak yanılgısıdır.
Yorumun hiçbir yerinde ,  eleştirilen hangi metinse; onun yanlışlığının sebebini izah etmek gayretinden eser yoktur. Çünkü yorumcunun ideolojik bir bilgisi ve görgüsü yoktur. Ama dini ideoloji sanmak yanılgısı ortadadır.
Yazının ikinci sakat yönü psikolojisidir.
Yorumcu, eleştirdiği yorumcuya daha ilk cümlede saldırmaktadır. Bu saldırısında, bir Müslüman olarak diğer insanlardan duyduğu doğal üstünlüğü çekinmeden ortaya koymaktadır. Yorumcunun daha ilk cümlesi otoriter bir kişiliğe işaret ediyor. Yorumun geri kalanında bu ruh hali dinin  bir gereği olarak meşrulaştırılıyor, “aklîleştiriliyor”. Yorumcu muhakemede açık gerçekleri ve bu gerçeklere işaret eden delilleri kullanmak yerine alabildiğine saldırgan ve yargılayıcı davranmayı, kendince ahlâkî bir gereklilik olarak görüyor.

Burası önemli çünkü her ne kadar kendisini bir Türk Milliyetçisi veya “ülkücü” olarak tanımlasa da özünde, din adına kelle kesen ve dindeki fanatizmlerini gurur vesilesi sayan IŞİD vs ile aynı psikolojiyi paylaştığını göremiyor.

Yorumcu bütün bir paragrafta,  akıl baliğ bir insanın ahlaki tercihine bırakılmış bir dini, kendi uhdesinde ve mülkiyetinde sanacak kadar benmerkezcidir.

Ayrıca yorumcu,  kendi ölçülerini koskoca bir dinin ölçüsü sayabilecek kadar da kibirlidir.
Yorumcunun dünyaya bakışı ise tümüyle gerçeklikten uzak ve nevroz izlenimi uyandıracak kadar  yabancılaşmıştır.

Peki bunun münferit bir aşırılık olduğunu söyleyip konuyu kapatabilir miyiz? Maalesef bunu yapmamız mümkün değil.

Çünkü yorumcu zımnen kendi kişiliğinde ve tutumunda, bütün bir siyasi camianın zihniyetinin tezahür ettiğini iddia ve ilan ediyor. Buna bireysel bir iddia diyebiliriz belki ama yorumun içindeki “milliyetçi” ve “Türk” kelimelerini çıkardığımızda  geriye salt  siyasal İslamcı /şeriatçı  bir metin kalıyor.

Bu yorum metni, Türk milliyetçiliğinin, kurucularının akılcı ve medeniyetçi çizgisinden nerelere sürüklendiğini açıkça gösteriyor. Bugün   milliyetçilik, artık yorum yazarının zihniyetini, ve bakışını paylaşan kitlelerin elinde alabildiğine tahrif  ve istismar edilmektedir.

Milliyetçi oyların neden dinciliğe kaydığını merak edenler için bu yorum önemli bir numunedir.

Ama  siyasetin, oy ticareti olmanın ötesinde  ahlâkî bir mücadele olduğunu düşünenler  için hayatı dinleştirmeye kalkmanın,  insanı insanlıktan nasıl çıkardığını göstermesi açısından önemli….

4 Kasım 2014 Salı

Subliminal Kürt Delikanlılarının Harman Olduğu Ekran!


Tweitter’da epeyce bir yazdım ama dayanılacak gibi değil…
Dizilere bakıyorum, en sevilenleri, eli tabancalı feodalite artıklarının cinsel fantezileri ve çocukça şiddet özentileri üzerine kurulu vıcık vıcık ajitasyon metinleri… “Höt!” dediğin yerde silâhına sarılan, facia Türkçeli bir sürü Kürt “babayiğidi” âleme, ahlâk ve cesaret dersi veriyor, iyi mi?

Bu da bize “mertlik” diye pazarlanıyor!

Komşusunun  ineği yüzünden kan davası başlatan kültür, 20. YY’ın efsanevi icadında, baş köşeye çörekleniyor aga!

Edward Murrows’un hayatıyla ilgili “İyi Geceler, İyi Şanslar” adlı filmde Murows, televizyonun salt bir eğlencelik olmaması gerektiğine dair tarihi bir konuşma yapıyordu.

Şüphesiz eğlenmek çalışıp didinen yorgun insanın en büyük hakkı.

İyi de aklı fikri abisinin dul karısına sarkıp “emanet” diyerek yatağa atmak olan,  altındaki en lüks arabalara rağmen hayattan sürekli şikâyetçi olan, elinin erdiği her yeri yakıp yıkmak için mazeret arayıp duran, şiddet ve şehvet düşkünü kompleksli  Kürt kabadayılarının tiplemeleriyle eğlenmek nasıl oluyor? Bir eli çükünde diğeri tetikte bekleyen mağara adamı kıvamındaki tiplerin sürekli, tükürür gibi Türkçe konuşmalarından nasıl bir eğlence devşirilebilir?

Ne iş yaptıklarını anlayamadığımız, bazısı  bütün öküzlüğü ile karmaşık holdingler yönetebilen, bir kısmın kaçakçılığı bile mertçe “hazmettirilen” tipler bunlar.

Televizyonda seyrettiğimiz tiplerin gerçekleri, zaten sokakları savaş alanına çevirmiyor mu? Serap’ı yakan uşaklar o tiplerin özenti  bebeleri değil mi? O halde burada eğlence falan yok. Burada açık  ve fevkalâde berbat bir tüccarlık var. O da kafamızda ucuz yollu bir Kürt hayranlığı ve daha kötüsü korkusu yaratmak çabası.


“Sen de iyice ırkçı oldun!” denebilir de bu adamların Kürtlükleri gözümüze her isimleriyle sokuluyor! Karılarının, bacılarının adları hep Kürtçe!  Yani artık Kürtlerin şiddet düşkünü insanlar oldukları imajı, eğlence sektörünün en  popüler ürünleriyle zaten hepimize kabul ettiriliyor. Eğlence sektörü Kürt dalkavukluğuyla kendince süreç vs oluşturmaya çalışıyor olabilir ama bilinçaltına yolladığı  mesajlar hiç de o kadar sevimli değil.

31 Ekim 2014 Cuma

SÖYLENMELER




Bir ülke ki, nerede ve nasıl yapılanır sanız yapılanın...Yaşama ; sevinç ve şevkle tutunmak için uğraşın didinin, beyninizi donatın, vicdanınızı eğitin, kendinizi eğin bükün, sorgulayın her sabah gün doğumun da umutla hayata merhaba deyin, çiçek, böcek, her canlının yaşam hakkı önünde diz çökün... Nafile !

Eğer insan olduğunuzun farkında iseniz ve bu yolda hayata dair bir tasarımınız varsa yaşadığınız ülkenin yaşam koşulları ile paralel bir ruh haliniz olmak zorunda. Üstelik hiç bir şey yapamamak gibi bir handikap içinde huzursuzluğu da yaşamak zorundasınız. Çekip gitmek bir çözümmüş gibi görünse de aidiyetlerden kopmak ve yabancı bir kültür içinde yoğrulmak kolay bir iş değil. Üstelik bir de bir kaç nesil ikinci sınıf vatandaş olmak da cabası

Dönelim memlekete ; Madenler Başbakana bağlı (yasa çıkarmışlardı ), bakanın biri diyor ki kapatılması gerekti ama aracılar vasıtası ile açılıyor tutamıyoruz...İyi mi ? Maden sahibine göre doğal felaket! Diğer bakan yok değil, sorumlular bulunacak diyor. . Nerede bulunacak ? Papua Yeni Gine'de mi?
Bir yıl önce TEMA aman su basacak kapatın madeni diye rapor veriyor, olmuyor, altı ay önce iş müfettişinden ceza ve benzer bir rapor...Yok !  Kapatmıyorlar çünkü siyasete bedava linyit gerek. Bitmedi ! Sabah körü işçi taşıyan midibüs 22 kişilik ama 46 kişi ile kara yolunda seyrediyor ve kara yoluna taşıdığı insanların yarısını gömüyor. Bunu nasıl açıklarsınız ?
Sorumlusu bulunacak diye mi? Biz ne eğitimi alıyoruz, hayattan ne anlıyoruz, nerede ne için çalışıyoruz ne üretiyoruz ne yiyoruz ne içiyoruz bu dünyaya nasıl gelip nasıl gidiyoruz nasıl bu kadar tesadüfen yaşıyoruz anlamak yine güç.

Derken ; . Üstüne şerefsizin biri, pazarda eşi ile gezinen 28 yaşında bir askeri sırtından vuruyor ve de bu olağan oluyor, devamı gelecek mesajı yayılıyor, adresler tespit ediliyor vs. Neymiş ? TC ile görüşmeler ve tavizler istenilen düzeye gelene dek bu böyle sürüp dikkat çekilecekmiş. Zaten bir kısım şehirlerde paralel devlet denetimi kurulmuş, özerklik için acil adım bekliyorlarmış.
Hukümetin en güçlü adımı ne ? Yarısı eski artistlerden kurulu akilleri sağa sola gezdirmek. Hayır artist olur da; aktivist olur, ne bileyim toplumsal bir beyanatı olur amenna...

İnsan yaşamın inceliklerini ve devinimini göremese, anlayamasa sanki daha iyi olacak. Hiç değilse gömecek kendini hayatın karamsar ve umutsuz acı tablosuna ve gününü bekleyecek. Yada umurun olmayacak kadar bihaber olacaksın... Oysa iyi yaşaya bilmek için yeterince bolluk ve güzellik varken,  umursamazlık,sorumsuzluk ve aptallık nedeni ile bu denli acı yaşanabilmesi bu denli yanlış yapılabilmesi açıklanabilir değil.

Dünyanın bu köşesinde olanları artık aptallık ile açıklayamıyorum.Bu kadarı kasıt olsa gerektir. Güç sahipleri, halka aptal olduğunu haykıra haykıra her şeyi alenen yapıyor.Bu olsa olsa kör gözüm kör parmağına aptal yerine konulmanın daniskasıdır. ( Bu arada '' daniska'', Danimarka malı demek bir zamanlar ülkemize sattıkları mallar halkımızca, pek beğenilmiş, her bir şeyden iyi anlamında dilimize yerleşmiş :)) Gel de sevme .Yok ben iflah olmam...)

17 Ekim 2014 Cuma

Cehaletimizin Prangası

Ne halk biliyor kime niye oy verdiğini ne de iktidarın ne yaptığından haberi var.

Sanalağ iletişimini resmen yasaklamak dinci iktidar için bile imkansız. Onun için twitter üzerinde "şiddeti eleştirilere" "Beş yıla kadar hapis cezası" düşünülüyormuş.

Memlekette PKK militanları CMUK'dan , herhangi bir Türk vatandaşındandaha iyiyararlanabiliyor, camnın istediği gibi şiddet uyguluyor.

Bu yetmezmiş gibi polis şiddeti degayet keyfi şekilde tepemize biniyor..

Görünen o ki şiddet tekeli, elinde silah bulunduran herkesçe rahatlıkla paylaşılıyor

Ama eleştirinin "Şiddetlisi' anlaşılan o ki suç teşkil ediyor?

Peki "Halkımızı sokağa çıkmaya çağırıyoruz!" diyenlerin şiddet histerisi ne oluyor? Bu suç değil mi?

Türkiye'de suçlar hukuka göre belirlenmiyor, hükümetin keyfine göre belirleniyor.

AKP seçmeni menfaat, kin, taassup vs.sebeplerle hükümeti destekledikçe, boynundaki pranganın daha da sıkılaştığını fark edemiyor.

Türkiye'yi boğan öldürücü cehalet işte bu!

16 Ekim 2014 Perşembe

Esbab-ı mucibesi kendinden menkul Astım Bronşiale


         Okuma gözlüklerinin üzerinden bakan gözlerinde, biraz merak bir parça da bıkkınlık vardı. Bilmiyordu işte, bilemezdi. Karşısında oturan adamın, bütün tetkikleri normal görünüyordu, alerjisi testlerinde de bir sorun yoktu, aile geçmişinde de astım yoktu ama adam astım bronşiale idi işte. İlla da bir sebep gerekmiyordu tanıya.
Usanmış ama terbiyeli bir sesle:
-Bir neden olması gerekmiyor bazen hastalık, allerjik zeminde gelişmiyor. Dedi.

      ..... Solukları düzensiz hissediliyordu, odayı ay ışığı aydınlatmıştı, kardeşinin küçük bedeni parlak saten yorgan altında hareketsiz bir yumru gibi yükseliyordu  .Belli belirsiz kıpırdadığını hissetti, yavaşça seslendi;
- Uyudun mu ? Hasan…
- Ihh ıh, uyumadım abla
- Hııı,sen bu evin hikayesini biliyor musun ?
 - Hangi hikaye ?
- Suss, dinle…
- ? !
- Çıtırtıları duyuyor musun ?
- … ? Duymuyorum.
- Sessiz ol ,bak !
- Ahh , evet duydum, uğultu gibi.
- Hişşşşt,sesiz ol!
- Korkuyorum, böyle söyleme...
- Tamam ,hadi uyu o zaman hikaye falan yok .
- Peki, korkmuyorum anlat.
- Olmaz, hemen yetiştirirsin bizimkilere.
- Söz veriyorum söylemeyeceğim, hiçbir şey.
- Bak anlatırım ama ,evin sırrını başkalarına söylersen ömür boyu sırrın sahipleri seni rahat bırakmaz, başına dert alacaksın.
- Nasıl yani ?
- Sırın bekçileri hep soluğun da bekler, nefes alıp verirken sırasını bozar,bir türlü bir düzen tutturamazsın,bir yavaş, bir hızlı bir az bir çok gibi…
- Tamam, söylemeyeceğim, hadi anlat .
- Peki; Yıllar yıllar önceydi,şu az ileride vali konağının olduğu yerde bir kabile yaşardı, erkekler avlanır, kadınlar kazan kaynatırdı, baharda keçileri koyunları arkadaki dağa götürürlerdi, her taraf yemyeşildi, aileler küçük çadırlarda yaşarlar, elbiselerini kendileri dokur, ayakkabılarını kendileri dikerdi, çocuklar buraya kadar koşar türlü oyunlar oynarlardı.
- Kızılderili miydiler?
- Hayır, tıpkı senin, benim gibiydiler.
- Sonra?
- Sonra, bir gün burada bu evin olduğu yerde büyük bir şenlik düzenlediler, Ay ışığı o gece yoktu, tıpkı bu gece gibi, çok büyük bir ateş yaktılar etrafında toplanıp yediler, içtiler, eğlendiler,çocuklar bile yorgunluktan bir köşeye kıvrılıp kaldı. sabaha karşı ateşleri de sönmüş, soğuk bir rüzgar çıkmıştı. Dörtnala gelen atların sesleri önce uğultu sonra yer sarsıntısına dönüştü. yalnız kara gözlerin ışıltısında parlayan kılıçlardan oluk oluk kan aktı, işte burada o kabile çok derinlere gömüldü. Duyduğun çıtırtılar yaktıkları ateşin hala arada bir alevlenmeye çalışan sesi.

- Peki,atlılar? Onlar dedelerimiz mi? 
- Hayır, değil! Bu hep tekrarlandı, toprak kat kat kabile doldu, herhalde en son gelenler dedelerimiz.
- Ben kimseyi öldürmeyeceğim abla.
- İyi edersin! Hadi uyu Hasan. Nefes aldığını düşünme...
Kimseye anlatmayacaksın söz verdin unutma! Kim bilir, belki ben anlatırım.

30 Eylül 2014 Salı

Ucuz olsun peşin olsun, basit olsun benim olsun,hemen olsun !


Ego:

        Toplumumuz için kullanmak istediğim bu yargı ( ki beni topluma karşı yargıç pozisyonuna alır ve hak verilirse ego yükselir. ) ne yazık bir çok zahmetli tecrübelerden sonra edinilmiştir.
Bu ülkede herkes sizi dinleyebilir hak verebilir hatta birlikte çalışıyor olabilirsiniz ve de yanınızda savaşabilir fakat, işte cümle buyurun :       Her zaman, hemen, şimdi teklif edilen bireysel ikbali uzun vadede topluluğa yayılabilecek ikbale tercih eder. Ucuz olsun, basit olsun ama benim olsun. Uzun vadede şahsına ait olacak kazanç ilk tekliften ne kadar yüksek olursa olsun bu peşincilik ve kolaycılık her türlü eğitim seviyesinde aynı rağbeti görür.


 Hayatımız seçimlerimiz değil midir ? Peki bu seçim biçimi bizden ne alır ne verir ? :

      Evet ilki peşindir. Tasarılarınızı planlarınızı, yolunuzu terk ettiğiniz anda hemen alırsınız bu bir statüdür, maddi olanaktır yada hazdır, her neyse...Bir topluluğun iyileşmesi ve gelişmesi olanağına rağmen tercih etmişsinizdir ama o topluluğun geleceğini yok ettiğinizi fark etmezsiniz. İşin enteresan tarafı içinden çıktığınız topluluk erozyona uğradığında sizin ikbaliniz de anlamsızlaşacaktır.
İkinci tercih uzun vadeli ve meşakkatlidir, başarı şansı yüksek olsa da risk barındırır ancak başarırsanız topluluğun bekası ve sizinde ikbaliniz söz konusudur. Öncelikle gücün,hakkınızda alacağı kararlara mantıklı ve rasyonel reddiyeler oluşturmanız gerekecektir, sonra başka bir çözüm bulup öngörülerinizle olacakları karşınızdaki dirence izah etmelisiniz. Kolay olmayabilir ama analitik bir düşünce, olaylara makro ve mikro bakış açısı alt yapı, kültür bilinci, ve öngörü ile planlama yapıldığında başarı şansı yüksektir. Doğrudur, yola çıkmak için, risk alabilen bir savaşçı olmanız gerekir.

Yarar:


      Orta yaşlarını tamamlamış bir nesil için yararı olmayacaktır çünkü uzun bir vadeden söz ettim. Binaenaleyh ikinci yolun nasıl hazırlanacağını ve neden tercih edilmesi gerektiğini sonrakilere anlatmak yararlı olabilir. İkinci yol, bir süreçtir getirisi katlanarak büyür zira insan da yol içinde gelişmektedir, karşılaşılan her problem, yeni bir yaratıcılığı ve bilgi edinme gereksinimini doğurur..  Burada da herkes pay alabilir. İkinci tutum, onu misyon edinen kişilerden, ait olduğu topluluğa ve oradan ulusun bekasına varacak bir paradigma izler.
      Şunu da hatırlatmakta yarar vardır, hemen peşin olan çıkarın ucu kapalıdır.Hepsi göründüğü kadardır ömür boyu sürse dahi eğer siz bu iktidarı zayıf ve aciz bir topluluk içinde kullanıyorsanız nihayetinde o topluluğa hitap edebilirsiniz ve aidiyet bağınız sizi her geçen gün aşağı çekmeye devam edecektir.
İkinci yolu başarırsanız, güçlü ve onurlu bir topluluğun doğal lideri olabilirsiniz, kazandırır ve kazanırsınız.
İkinci yolun başarı şansı,gerçek anlamda demokratik, devletin kendi sınırları içinde ve alanında bulunduğu ikna edilebilir bir konumda yer aldığı, vatandaşa her konuda aynı mesafede olan bir hukuk devleti içinde kolay ve olağandır.


      Devşirme bir demokrasi ve günlük değişen hukuk kuralları ile çalışan merkantilist müdahalelerin olduğu devlet yapısı içinde güçtür ama başarılamaz değildir.


Önemli olan, yolu peşin ve ucuz satmamaktır.

28 Eylül 2014 Pazar

Hayatla Savaşan Dincilik Ve Demokrasi


Dinciliğe karşı sürekli dinin özüne dair savunmalar geliştiriliyor. “İslâm aslında bu değil… İslâm’da bu işin hikmeti şu…” tarzı savunmalarla dincilerin aklına hitap edilmeye çalışılıyor.

Sorun dinciliğin akıl dışı özü.

Dincilik zaten akıl yerine körü körüne bir imanı benimsemiş insanların tavrı. Dolayısıyla onların herhangi bir yeni problem hakkında  kendi akıllarını kullanmak gibi bir yeteneği ve arzusu yok.

Dincilik her soruya aynı cevabı vermek demek. Dincilik hayatı dine  hapsederek yaşamak demek.

Dincilik modern liberal demokrasinin bütün temel kabullerini fütursuzca kullanıp bunlardan meşruiyet devşirmeye çalışıp  sonrasında liberal demokrasiyi rafa kaldıran bir Arap ikiyüzlülüğü.

Dincilik, bu yüzden tartışmaların akılla yapıldığı, iknaya dayalı hür seçimler rejimi olan  demokrasi ile bağdaşmayan bir kabul.

Dincilikle din ekseninde, akılcı din yorumları yöntemiyle baş etmek mümkün değil.

Çünkü dinciler zaten dini, bir “akıl alanı” olarak görmüyor. Dinciler için “din” içine girildiğinde çıkılamayan, çıkılmaması gereken bir siyasal parti, “hizip” ve kör bağlılık/ sadakat alanı. Böyle bir alanın mensuplarına, bağlılıklarını sorgulamaları gerektiğini  söylemek nafiledir. Çünkü zaten bu kör sadakatin temelinde aklı  bir fitne unsuru olarak görüp susturmak arzusu yatıyor.

Demokrasilerde insanlar fikirlerini özgürce değiştirebilirken dinciler, bırakın dini mensubiyeti değiştirmeyi, kıl kadar bir farklı düşüncenin gelişimini bile fitne ve küfür olarak görebilen aşırıcı insanlar.

Bu insanlar  sizin dinin özüyle ilgili samimi düşüncelerinizle vs ilgilenmiyor.  Bu insanların bütün arzusu sizi kendi bildikleri gibi yönetmek. Onlarla dini terimlerle konuşmak tartışmayı onların  kör ve akıl dışı kabullerinin zeminine çekmek oluyor.

Demokrasi bu yüzden dinciliğe izin veremez.

Dincilik gibi bireyi  kabul etmeyen, hayatı, ancak din ekseninde ve topluca yaşanan bir sürü yaşantısı olarak gören bir anlayışın, barışçı  yönetim değişikliği rejimlerinde yani demokrasilerde bir yeri olamaz.

Çözüm dinciliğin liberal demokrasilerin argümanlarını, yöntemlerini kullanmasını engellemektir. Dinciliğin toplumsal düzeni demokrasi yoluyla değiştirmesini  engellemektir.


Dinciliğin siyasal alanda yasaklanması bu yüzden demokrasinin, bireyin ve barışın korunması açısından elzem.

26 Eylül 2014 Cuma

80 Öncesi bir apolitik ten 78 kuşağı algısı

                Kaba bir tabirle 78 Kuşağını devrimciler, ülkücüler ve hiç bir halttan anlamayan boş kafalı egoistler olarak sınıflamak mümkün.Ben o boş kafalı egoistler denim, bunu size, açıkça işin başında ifade edeyim.

           Bu meyanda izlenimleri gözlemleri aktarmak ve akabinde olanlara yorum getirmeye çalışmak istiyorum.
           78 kuşağı ne yazık ilk ve orta öğrenimini kötü bir Milli Eğitim Programı içinde aldı. Soru sormak, merak etmek, ödev dışında bilgi edinmek abesle iştigaldi. O kuşağa mensup biri olarak, doğru dürüst Türk yada Dünya klasiği okumaya yönlendirilmedik. Türkçe, ailelerimiz olmasa günlük ihtiyaçları talep etmenin ötesine geçemez durumda idi. Okullarda öğretilmesi gereken dil bilgisi, gramer yada imla adına ne derseniz, yanından bile geçilmedi. Kuşağımı şimdi görüyorum, iki, dört, beş noktanın cümlenin başında devam anlamında olabileceği ancak cümlenin sonunda asla kullanılamayacağı gibi bir bilgiye sahip değil. Cümlenin sonuna ya tek nokta yada üç nokta koyabilirsin desen en hafif tabirle ukala oluyorsun. Dahi anlamında ki; de, da,ki, soru kipindeki mi, mı, mu nasıl yazılmalı bilmiyor, suçu yok, zira öğretilmedi. Bu neden sorun olsun derseniz? İmla hataları okumak zahmetine giren şahsın metni, yanlış anlama ihtimalini artıran bir durum diyebilirim.
         78 kuşağının başka bir yanlış algısı Türkçe'nin okunduğu gibi yazılan yada yazıldığı gibi okunan bir dil olduğu sloganı. Türkçe üzerine bu kadar söz neden ? Şundan; Bir ulusu ayrıştırarak parçalamak istiyorsanız dille oynayın. Dili anlaşılmaz hale getirmek, sözcüğün her beyinde anlamını farklılaştırmak işine afazi diyoruz. Aynı dili konuşup başka bir şey anlamak budur işte.Öyle bir ortam oluşturun ki halk ozanlarını gençlik anlamasın, eskiler ölsün yeniler yetişmesin.
        
         Bizim zamanımızda üniversite dedikleri, orta öğretimden hallice fiziki şartlara sahip çoğunlukla arkaik bilgilerin ezberletildiği, hiç bir araştırma ve yayının olmadığı, bir çok fakülte ve yüksek okulun aylarca kapalı kalıp sınavlarda açıldığı kütüphaneden yoksun hatta ders kitabından yoksun adı var olan kendi olmayan kurumlardı! Bunu geçelim...

          Devrimciler, 68 kuşağının söylemleri üzerinde yükselen, onların tersine, şiddet kullanmaktan ve hatta silah kullanmaktan imtina etmeyecek ve yaşanacak güzel günleri devrim sonrasına ertelemiş bir gençlikti. Taraftar bulmak kolaydı, sessiz, sade ve idea sız gençler akıl ve duygularını ideolojinin determinizmine teslim etme cesaretini gösterdikleri anda güce eklemlenip saygın genç sınıfına katılıyorlardı. Kaza en bir gün nezarete gidip ertesi gün militan gelen arkadaşlarımı biliyorum.         Mensuplarının ne kadar Marx, Engels yada sosyoloji ve felsefe okuyarak yada Stalin'in kaç kelle aldığı konusunda bir fikirleri olarak ideolojiye teslim olup olamadıkları meçhulümdür. Devrimi, bu denli içselleştirdikleri ne göre en azından henüz Türkçe'ye çevrilmemiş, çevrilse dahi bulundurulması yasak olan '' Das Kapital '' i üç beş sayfa okusalar iyi idi. Vardı da okumadılar mı ? Hayır, ülkede neredeyse Cin Ali ve Ayşegül serisi dışında kitap yasaktı.

           Ülkücüler ise Türk milliyetçiliği fikri ile yola çıkmış muhafazakar olmak kaydı ile bağımsız, eşitlikçi bir ülkünün peşinde şiddete sarıldılar. En büyük dehşetleri S.S.C.B tarafından işgal edilerek asimile edilmekti. Onlar kimliklerini ve vatanlarını muhafaza edebildikleri sürece  var olacaklarını düşündüler ancak batı dillerinde arzu ettikleri kavrama karşılık bulunamadı. Kaba, ırkçı, entelektüel birikimden yoksun ve faşist olarak isimlendirildiler. Bu gün faşizmi tanımlayan kavramın, '' Nasyonel Sosyalizm'' olarak adlandırılması da hoş bir ironidir.

         78 kuşağının aktif gençlerinden bir grup, aşk, eğitim, felsefe, aile ve sosyal bir insanın ihtiyacı olan her şeyi devrim sonrasına ertelerken diğer grup, muhafaza edebildiği sürece bunları yaşayacağı kanaatinde idi. Aralarında elle tutulur ve gözle görülür bir nefretten başka bir ilişki göremedim. Üçüncü grup zaten beyinsiz ve aşağılık burjuvaydı.
          
           İnanılmaz acılar çektiler, ruhsal olanlar mı ağırdı fiziksel olanlar mı tartışma götürür ! Ölüm bile yumuşak bir hal almıştı belleklerde...Bu üç noktanın arasına yüzlerce kitap sığdırabilirsiniz.Binlerce evlat acısı ve binlerce işkence!
           Aynı silahla vurulduklarını yıllar sonra öğrendiler.Üzerinde durmadılar.

          Bir sabah, bıçakla kesildi olaylar, bir sağdan bir soldan gibi bir eşitleme ile kurbanlar kesildi ihtilal ile... Ve fakat bu kuşak ve ebeveyni, pek emin değilim ama %98 gibi bir halk oyu ile senaryo içindeki celladının  her buyruğuna evet dedi.
          Çok kısa bir gözlem aktarmak istedim ama uzun oldu, bundan sonrasını kısa keseyim, on yıl önce ülkede 78 kuşağı meclise geldi, iktidar ve muhalefet oldu.Seçmen konumunda ki 78 kuşağı ne iktidara sıcak ne muhalefete mecburiyetten oy kullanıyor.Ülkenin ahval ve şeriatı böyle giderse ki öyle görünüyor; planlanan toplum mühendisliği, ayrışma, ötekileşme, bölünme sanırım yine çoğunluklu bir referandumla kabul görecek, biz 78 li ler yaza denk gelirse deniz kıyısında oluruz...
Kışa, Allah Kerim.


Pekiii yok mu idi söylenecek güzel bir söz 78 kuşağına ? Evet vardı ; Gençtiler, güzeldiler, temizdiler,ertelediler, yaşayamadılar ve hala kendilerini kandırmaya devam ediyorlar!

23 Eylül 2014 Salı

Azerbaycan'da Gelişen Rus Bağımlılığı Ve Kırılan Türklük Bilinci

Azerbaycan’da Arap ümmetçiliği ve yobazlığı ile sosyalist enternasyonalizmi Türkçü milliyetçiliğini boğuyor.

Azerbaycan, çocuklarıyla Rusça konuşan genç ailelerle doluyor.

Azerbaycan Türk milletleşmesine yabancılaşıyor. Bu biraz da Türkiye ile koşutmuş gibi geliyor bana. Çünkü Türkiye Türk milletleşmesinin çağdaşlaşma ve hukuk devleti idealiyle ilgisini anlayamamış, toplama şehirli, kenar mahalleli yabancılaşmış kitlelerin ellerine düşmüş vaziyette.

Azerbaycan Elçibey’in Türkçe konuşan büyük Türk ülkesi olmak yerine  eski Rus sömürgesi rolünü benimsemiş görünüyor.

Dolayısıyla meselâ Atatürk’e bakışlarında da “ortak ata” kabulünden ziyade “Rum” kökenli, Türkleşmiş bir yabancı izlenimi kafalarda yavaş yavaş yerleşiyor gibi görünüyor.

Rus egemenliğinin ortadan kalkmasıyla belki görünüşte bir bağımsız devlet elde edilmiş ama o devletin egemeninin toplumsal kimliği sanıldığı gibi “Türk” değil.

Günlük konuşma dilinin yarısı Rusça olan, çocuklarıyla Rusça konuşmayı medeniyet sayan insanlar, SSCB öncesi feodal, bölünmüş,  yerelci, hemşerici, millet altı mensubiyet şuuruna geri dönmüş görünüyor.

Bu açıdan da bilhassa komünist partisi devrini yaşamış neslin Türk egemenliğine karşı Kürt ayrılıkçılığında milliyetçi, Türkçü bir tavır sergileyemediklerini, Türk olmanın önemini kavrayamadıklarını görüyorum.

Onlar Rus egemenliğinde , Rus boyunduruğunda  bir enternasyonalizmi hümanizm sanan bir nesil. Dolayısıyla dünyada, ikinci bir dile muhtaç olmaksızın yaşayabilen, milletleşmiş bir Türk topluluğu fikrini anlayamıyorlar. Maalesef o kuşak ve onların çocukları, egemenliğin, bağımsızlığın, hukuk birliği ve kanun önünde eşitlik ideali ile ilgisini anlayamıyor.

Bunun en büyük sebeplerinden biri kanaatimce şeriatçı propagandanın Fethullah Hoca okulları veya Suudi/Vahabi  elleriyle toplumu uyuşturması.  Azerbaycan’ın laiklikle ilgisinin zayıflaması,  dinci ihanetin Türkiye’deki iktidarıyla  kendiliğinden meşrulaşıyor.

İkinci olarak büyük ölçüde feodal beyliklerin köylü sosyolojisine SSCB döneminde bile bağlı kalan bir topluluk olarak Azerbaycan’ın uluslaşmada Türkiye Türklüğünü ve Atatürk’ü değil de Lenin’i ve Rusları örnek alması.

Azerbaycan’daki SSCB devri Türkçü aydınlanmacılık maalesef ilkesiz bir zenginlik tutkusu ve  Rus hayranı,  bağımlı bir benlik ile kırılmış durumda.  Azerbaycan da Türkiye gibi karnı doyduktan sonra  kimin başa geçtiğini önemsemeyen koca bir köylü  topluluğu  olmayı millet olmaya tercih  ediyor…