5 Eylül 2009 Cumartesi

Türk Liberalleri İfade Hürriyetine Gerçekten İnanıyor mu?

Kendini liberal kabul eden biri olarak bu soruya müspet cevap verebilmem çok zor.

Herhangi bir fikir okulu ile mensuplarının tutarsızlıklarını kesin biçimde ayırmamız gerektiği kayıt ve şartıyla düşünüyorum.

Dolayısıyla liberal okulun normları ile mevcut durum arasındaki çelişkilerin teoriden değil de “davranıştan” kaynaklandığını iddia ediyorum.

Liberal düşüncede doğrudan şiddeti çağıran ifadeler dışındaki her fikrin, ne kadar aykırı olursa olsun ortaya konulabilmesi esastır. Norm, “şiddetsizliktir”.

Ülkemiz ifade hürriyeti açısından maalesef çok da iyi bir karneye sahip değildir.
Bu durumdan “paternalist” veya “vasi” devlet yaklaşımını sorumlu tutabiliriz. Toplumun kendi başına yürümesi yerine, kendisine biçilen role uymasını emretmek gibi sığ bir “yönetim” anlayışını olabilecek tek yönetim tarzıymış gibi kafamıza çakan da bu yaklaşımdır.

Buraya kadarki tespitimizin bizi götürmesi gereken sonuç nedir? Devletin kategorik bir kötü olduğu, yani özünde bir kötülük olduğu mudur? Bu bir ölçüde doğrudur ama “bir ölçüde”… Sınırları konmamış, şartları belirlenmemiş iddialara, önermelere düşmemek için daima âzâmî dikkat sarf ederek bu soruyu cevaplamalıyız.

Liberal düşüncenin, düşünme biçimi, “Hangi şartlarda? Sorusuna sıkı sıkıya bağlıdır, bağlı olmak zorundadır. Çünkü toplumsal düzen tasavvurunda diğer hiçbir okulda bulunmayan şekilde hukuku vurgulayan bir okulun rastgele konuşması mümkün değildir.

Türk liberalleri bu gün bu sınırlara uymadan düşünmekte ve konuşmaktalar…
Bunun en basit ve maalesef şiddetli örneği etnikçi siyaset/ terör ilişkisindeki tutumlarıdır.
Buraya kadar sergilediğimiz tutarsızlıklarının en kötü neticesi, kendi içlerine kapanmaları, okullarını, hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden etnikçiliğin ipoteği altına sokmalarıdır.

Toplumsal düzenin kendiliği, devletin barışçıl bir doğal hal üzre tesisi gibi temel argümanlarına rağmen etnikçiliğin kapalı toplum tasavvurunu dayatmaktaki ısrarları çok ciddi bir çelişkidir ve maalesef bu konulardaki felsefi eleştirileri de son iki yıldır kulak arkası etmekteler.
Türk liberalleri içinde yerleşen “entenasyonalizm” maalesef millet kavramını kökten reddeden “militan” diyebileceğimiz kadar sert bir tür. Bunu son zamanlarda kullanılan “Militan demokratlık” benzeri kullanıyorum.

Öte yandan Türk liberalleri etnikçi siyaseti bütün tutarsızlıkları ve saptırmaları ile kabul eden çarpık bir hümanizm ile kendini tartışılmaz bir hale getirmeye çalışıyorlar…

Gerek etnikçiliği ve doğrudan bağlandığı terörü liberal değerler açısından eleştiren fikirlere kapalılığı gerekse kendi tutumlarının tutarlılığını yönelik sorgulamaları kaale almamaları ile bu gün Türk liberalleri, 80 öncesi radikal sol örgütlere has bir kapalılık, bağnazlık ve militanlık imajı çiziyorlar.

Bu iddialarımızı, millî egemenliğimizin açıkça tehdit edildiği son iki yılda bu tehdide karşı tutumları ile ispatlayabiliriz. Bu dönemde liberal okulun yazılarının neredeyse tamamı “milleti” yok sayan ama etnisiteyi doğal kabul eden ve bu yüzden milletle ilgili her kavramı da yok sayan yazılardan oluşuyor. İçinde yaşadığı toplumun değerlerinden habersiz ve çoğu zaman bunları basit siyasi kurgular gibi göstermeye çalışan, milleti sevgisini faşizm ve ırkçılıkla doğrudan suçlayan yazıların çokluğu, etnikçiliği eleştiren yazıların yanında muazzamdır.
Bu tutum, farklı düşüncelerin liberal değerlerle zenginleştirilme imkânını ortadan kaldırmış ve liberalizmi kabileciliğin ve “cemaatçiliğin” ezberci müdafii durumuna indirmiştir. Buradaki “cemaatçilik” salt dini cemaatçilik değildir.
Türk liberalleri görünen o ki Türk solunun geçmişteki hizipçilik ve “cemaatçilik” çıkmazına düşmüş ve bu çıkmazda kendi ezberlerine dayanan bir amentüyle düşünce dinamizmini yitirmiştir. Mevcut halde, Türk liberalleri, etnikçi kinlerin tekrarlanmasıyla “ifade hürriyetini” sağladığı illüzyonuyla kendini avutan, okulunun düşünce dinamizmini israf eden, etnikçilerin temelsiz argümanları dışındaki fikirleri, fikir dahi kabul etmemeyi normal karşılayan ve bu yüzden de çözüm üretmekten uzak bir vatansız hümanistler derneği gibi durmaktadırlar.
.





4 Eylül 2009 Cuma

Liberallere Sorular, Eleştiriler


Diğer liberaller beni pek sevmez, bilirim. Etnikçi değil de milliyetçi olunca kafadan ırkçı sayarlar adamı.

Biri de bana şunların cevaplarını verse çok memnun olacağım, gerçi elli defa kendilerine sordum ama…

1- Anayasasında kurucu milletinin adı geçmeyen bir devlet var mı? Veya herhangi bir milletin adıyla anılmayan bir Anayasa biliyor musunuz?

2- Bir devletin hukuk devleti olması, yani bütün vatandaşlarına eşit mesafede durması için, devleti kuran milletin adının resmi metinlerden silinmesi şart mıdır?

3-Hangi silahlı gücün meşru olduğunu düşünüyorsunuz? (Sorum anarkoliberaller değil...)
a- Meşru silahlı gücün, kanunsuz bazı eylemlerinden dolayı, bu gücün tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini mi düşünürsünüz?

b- Eğer meşru silahlı gücün bazı üyelerinin ferdi kanunsuzluklarından dolayı eline silah aldıklarını iddia edenleri meşru sayıyorsanız, herkesin kendi hakkını zorla aramasını da kabul eder misiniz?

4- "Bombalar savaşın bir parçası!" "Kürt halkının üç önderi vardır, Apo, Barzani ve Talabani!"sözlerini bu güne kadar kaç liberal yazar eleştirdi?
5- Federasyon, bir hukuk devletinin tek mümkün şekli midir? Federasyonda bazı vatandaşların federatif bölgelere girişinin keyfî şekilde ysaklanması ihtimaline karşı ne önerirsiniz?1963-79 arası Ray Cahrles'ın Georgia eyaletine girişinin eyalet meclisince yasaklanması gibi...
6- “Haklar” farklılıklardan mı, insan olmaktan mı kaynaklanır? Her farklılığın kendini ayırabilmesi bir hak mıdır?
7- Türkiye üzerinde hak sahipleri kimlerdir?
8- Demokrasi nedir? Her isteyenin haksızlığa karşı silahla müdahale edebildiği bir yönetim biçimi mi? Yoksa temel haklara kesin bir riayet kaydıyla yürütülen çoğunluk idaresi midir? Etnikçi demokrasi anlayışını bunlardan hangisine koyarsınız?
9- Etnik ayrılıkçıların, “uzlaşmaya” varılsa bile PKK’nın silah bırakmaması gerektiğini söylemelerini bu güne kadar kaç liberal yazar sorgulamıştır, eleştirmiştir?
10- “Vatandaşlık” sizce ne demektir? Bu kelimenin kökü olan “vatanın” sizce anlamı nedir?
11- Vatandaşlığın hukuk sağlayıcı bir devleti tanımakla ilgisi var mıdır?
12- Hukuk sağlayıcı olmaktan çıkmış, bir zorba yönetim haline gelmiş devletler dışındaki devletlerin hukuk sağlayıcılığı sizce tanınması ve kendisine uyulması gereken bir meşruiyet midir?
13- Ülkemizdeki etnikçi siyasetin, modern devlet anlayışınızla uygunluğunu gösterebilir misiniz? Mevcut etnikçi siyasetin “haklar” söylemiyle liberal haklar söylemini bağdaştırabiliyor musunuz?
14- Herhangi bir hakkın savunulmasında ihlal edilen hakkın derecesiyle orantılı bir savunma yapılması gerektiğini düşünür müsünüz? Mevcut durumda ülkemizdeki etnik terörü bu mikyasla kaç liberal yazar eleştirmiştir?
15- Ülkemizde günlük hayatta, etnik kökenlere göre bir toplumsal veya siyasal kısıtlama ve ayrımcılık görüyor musunuz? Bir etnik grubun yarıdan fazlasın ülkede dağıldığını, kendine iş kurabildiği, evlenebildiği, mülk edinebildiği bir hakikat midir? Bu hakikatlere göre etnik terörün varlığını kaç liberal yazar eleştirmiştir?
16- Ülkemizde Türk olmanın herhangi bir imtiyaz sağladığını söyleyebilir misiniz? Türk olduğu için öce muayene edilen, bankada sırada öne geçen, önden ekmek alan, otobüste önce oturan insanlar var mıdır?
17- Ülkemizde toplumsal hayatta “Buraya köpekler ve falancalar giremez!” tarzı bir ayrımcılıktan bahsedebilir misiniz?
18- Milliyetçiliği bir çocukluk hastalığı olarak gördüğünüzü biliyoruz, neden toplantılarınızda sürekli etnikçi / kabileci siyasetçi ve düşünürleri konuk ettiğinizi öğrenebilir miyiz? Milliyetçilik bir hastalık da etnikçilik normal bir tutum mudur size göre?
19-Etnikçiliğin varoluş gerekçelerini insani ve doğal buluyor musunuz? Eğer buluyor iseniz millî olanın neden “yapay” olduğunu açıklar mısınız?
20- Milletin homojen bir bütün olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sizce millet doğal olmayan bir kavram mıdır? Muhtemelen farklı genetik kökenlerden gelen insanların aynı millet adıyla anılması sizce bir anlam ifade ediyor mu?
21- Millet sizce genetik bir homojenite midir? Etnik ayrılıkçılığın ırkî farklılık argümanını bugüne kadar eleştirdiniz mi?
Bu soruları sormamızın sebepleri şunlardır:
Ülkemizde sözüm ona bir etik bir dayanakla düşündüğünü iddia eden belki de tek grup olan liberallerimiz dahi, olayları kendi ideolojilerince bütün olarak eleştirmemiş ve bundan vicdanen sorumluluk duymamıştır. Muhtemelen bu soruları bu sefer de görmezden geleceklerdir. Öte yandan aynı Marksistler gibi liberaller de ezberledikleri “kutsal metinleri” naklederek düşünmek sorumluluğundan kurtulmaya çalışmaktadır.
“Ekollerini” etnik ayrılıkçılığın sömürüsüne açmakta beis görmemekte fakat meselâ milliyetçileri dinlememekte ısrar etmekte ülkemizde, var olmayan bir Nazi eğilimini ısrarla yaratmaya çalışmaktadırlar. Bunun sebebi de maalesef içinden çıktıkları milleti hiç tanımamaları ve ellerindeki fikri malzemeyi sindirmek yerine ezberlemeyi tercih etmeleridir.
Bu açıdan onlar bu toprakların yabancılaşmış okumuşlarından ileri gidememekte, sözleri de toplumumuzun vicdanında hiçbir yankı bulmamaktadır. Elbette bu sorulara başkaları da eklenebilir. Ülkemizin problemlerine belki de en uygun çözümleri üretebilecek bir düşünce ekolü, çoğunluk üyelerinin bu yabancılaşmış tutumu yüzünden daha en başta çöpe atılmakta…

2 Eylül 2009 Çarşamba

Hayko’yu Nere Koyalım?




Onu Rum diye biliyordum.

Ermeni imiş.


Barbarız, göçebeyiz, kıyıcıyız ya… Hani illâ damarlarımızda Avrupaî bir ırkçılık bulunmalı ya…
Öyleyse Hayko’yu nereye koyalım? İçinde yetiştiği büyük kültürü böyle benimsemiş, kendini bizden biri bilen bir yurttaşımızı ne yapalım?
Türk adını iyi tanımayanlar, ecnebi yapımı “ötekileştirme” ayıbını zorla üstümüze yapıştırmaya çalışıyorlar.


Bazı konularda problematiklerimiz aynı olmakla beraber biz Avrupalı değiliz. Bizim gettolarımız yoktur. Dolayısıyla ötekiyle farkımızı bilmekle beraber, onun varlığını, fiilinden bağımsız şekilde kendimize düşman bilmekliğimiz de yoktur.

Eğer öyle bir kültürel kodumuz olaydı, bu gün Anadolu’nun “genetik çeşitliliğinden” bahsolunamazdı. Bugün Anadolu Türk toplumunun “çeşitli” genetik kökenlere sahip olduğu söyleniyorsa bu insanı sağımlık inekten farklı gören, rahmetli nenemin “O da “Allah Allah” diyor yavrum…” diyerek hürmete lâyık kabul eden bir tutumun eseridir.

İşte böyle bir toplumun toprağında Hayko kardeşimiz de pek çok ses sanatçısına taş çıkartacak kadar güzel “nesef” okuyor. O Pir Sultan’ın nefesini, düşman “Turkes”in şarkısı diye görmemişse biz nasıl olur onu “öteki” biliriz?

İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor: "Ermenistan’da yerleşmiş böyle bir Türk sanatçısı var mı?"

Maalesef yok.

Çünkü iki toplumun oluşma biçimi çok farklı. Biri cihan imparatorlukları kuran geniş ve hazımlı bir büyük kültürel mirasa, diğeri, varlığını bir baş düşmana bağlamış, “karışırsa” yok olacağını sanan bir cemaat anlayışına dayanıyor.

Bizim için insanın kanı değil, dünyaya bakışı ve mahlûkata muamelesi esastır. Türkmen ereni Pir Sultan’ın nefesini okuyup da gönlünü gönlümüze açan Hayko’nun, Karabağ katillerinden farkını biz biliriz. Pir Sultan’ın nefesi, Türk toprağında, bağrı bereketli rüzgârlar gibi eserken kim bizi bölebilir?

Ağzına, kalbine sağlık Hayko kardeşim….

1 Eylül 2009 Salı

Kimin Sınırı, Kimin Sorunu?


“ilişkilerin normalleştirilmesi” diye bir tabir sürekli telâffuz ediliyor. Burada bir normdan bahsedildiğine göre bu normun kime göre tespit edildiğinin de belirtilmesi gerekiyor.
Ermenistan Türkiye ilişkilerinde normlara aykırı bir durum var ise bu durumun nasıl ortaya çıktığına, bundan kimin sorumlu olduğuna bakmak icap etmez mi?

Gerçi artık bir sorun hakkında yazanların tamamı “nasıl ortaya çıkmış olursa olsun…” diyerek çözüm üretmeye soyunuyor ama bu arada “hukuk” denen şeyin katledildiğine kimse dikkat etmiyor.

Oysa “çözüm”, sorunun meydana geliş biçiminden bağımsız şekilde üretilemez. Hele ortada bir hak ihlali var ise rastgele “çözümleri” öne sürmeniz hepten batıldır.
Ermenistan ile ilişkilerimizi “anormalleştiren” başlıca problem Yukarı Karabağ işgalidir. Birinci Cihan harbi’ndeki Ermeni mezalimi, ASALA terörü dahi Ermeni’lere bakışımızı değiştirmemişken Yukarı Karabağ’ın işgali, soydaşlarımızın varlığına doğrudan yönelmiş bir tecavüz olduğundan bizden haklı bir tepki görmüştür.

Ermenistan hududunun açılmasından bahsettiğimizde, hududun neden kapatıldığı, bu kapatma işinin hangi norma dayandığı da kendiliğinden anlamsız hale geliyor.
Ermenistan ile ilişkilerimizde anomalinin müsebbibi Ermenistan’dır. Anomalinin ortadan kaldırılmasından öncelikle Ermenistan sorumludur.
Silâh kullanarak komşusunun topraklarını işgal etmiş, üstelik tartışılmaz bir soykırım uygulamıştır.

Burada yapılan, diplomatik bir manevra, haklılığı tartışılabilir bir davranış değildir. Ermenistan açıkça suç işlemiştir.
Dolayısıyla ortada açık bir suç varken “normal” diplomatik temastan bahsetmek, akıldan, izandan ve daha kötüsü insanlıktan bihaber olmak anlamına gelir.

Uluslar arası ilişkileri, ahlâktan, normdan, değerden, hukuktan bağımsız bir reel politik alan sayan allamelerin bakış açısından dahi bu durumun adı, büyük bir kendini bilmezlik ve aczdir.
Ahlâksız bir reel politik açısından bile düşünecek olursak bizim bir parçamız sayabileceğimiz ve menfaatlerimiz açısından bizim için çok daha faydalı bir memlekete yönelik tecavüzü kesin şekilde reddetmemiz ve bu tecavüzü ortadan kaldıracak tedbirleri tavizsiz şekilde uygulatmamız gerekir.
Rusya’nın, Kafkaslardaki sınırlarını, nüfuz bölgeleri sağlayarak ve bir başka ülkenin iç mücadelelerine doğrudan taraf olarak yeninde kurmaya çalışırken yaptığı buydu.
“Türk” adından hiç hazzetmeyenlerin dahi içlerinde kaldığını ümit ettiğimiz bir nebze insanlık, hukuk ve ahlâk ile ortadaki haksızlığı idrak edeceğini düşünüyorum.
Hem Türk’ten hazzetmeyip hem de uluslar arası ilişkileri basit güç dengeleri olarak kabul edenlerin de Ermenistan’ın haddini aşan tavrını değerlendirebileceğini umuyoruz.
Ama görünen o ki hükûmetimiz, hangi milletin menfaatini, adını, tarihini müdafaa edeceğini bilmiyor.
Sözde ideolojisi zaten Türk adından memnuniyetsizlik üzerine kurulu bir siyasi oluşumun hele Karabağ gibi bir problemde, hakkı savunmasını beklemek safdillik olurdu.
Haktan taviz verilemez! Hak’tan verilen taviz, katliamın katilin yanına kâr kalması, maktulün itibarını kaybetmesi demektir. Maalesef Türkiye hükûmeti, ne sözde ideolojisindeki “kul hakkı”nı gözetebilecek kadar ahlâklı ne de güç dengelerini gözetecek kadar basiretli davranabilmiştir.
“Çözüm” maçı kendi elimizle hediye etmek değildir. Çözüm katili beraat ettirip davayı bitirmek değildir. Çözüm, ahlâken doğru bulduğumuz davayı kazanmaktan başkası olamaz. Tabii bunun için en başta “ahlâk” ve hukuk gibi değerlerimizin olması lâzım…

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Uzlaşma İmkânı Üzerine

Uzlaşma söylemi gerçekten moda tabir olarak çok kullanılmaya başlandı. Buna rağmen “uzlaşmanın” felsefesi ve bu felsefeye göre tarafların durumları dikkate alınmaksızın genellikle kavram etnik ayrılıkçılığın meşrulaştırılması için istismar ediliyor.
Uzlaşma, eski tabirle mutabakat, bir konu üzerinde “uygunluk” anlayışlarının tamamen olmasa da asgari şartlarda aynılığının beyanı anlamına geliyor.

Bu da mutabakat masasına oturan fertlerin değerlerinin bir noktada buluşabilmesini gerektiriyor.

Yani değerleri ve bu değerleri ile yürüttükleri yargıları apayrı olan fertlerin veya grupların mutabakata varması mümkün değil!

Ayn Rand bu konuyu gayet güzel özetliyor. “… Aynı tarafta olanların mutabakatı, tarafları zenginleştirir, farklı tarafların mutabakatında taraflardan biri yok olur..” diyor. Buradaki yok oluş, fiziken ortadan kalkmak veya artık kendine ait değerlerinin telaffuz edilememesi, savunulamaması anlamına gelir.

“Taraf” kelimesi de rölativist ve teleolojik Marksist eylemcilikle iyice bayağılaştırılıp sulandırıldığı için artık inanlık dışı bir uzlaşmazlığın veya çatışma arzusunun çağrıştırıcısı haline getirildi.

Ama kaçınamayacağımız bir şekilde değer yargılarımız ve seçimlerimizle “taraflar” meydana getiriyoruz. Bu da kendiliğinden, uzlaşmazlık noktalarımızın meydana geldiğini gösteriyor. Biri doğuya,diğeri kuzeye gitmek isteyen iki kişi, meselâ belki peynir sevmek konusundaki ortak zevkleriyle bir uzlaşmaya varabilirler ama onları ayıran, yolculuklarının istikametine dair seçimleridir. Bu yolculuklarında ulaşmayı arzuladıkları hedeflerin farklılığı da kategorik olarak bir “uzlaşmazlıktır.”

Bu durumda gidilecek hedef konusunda mutabakata varmaları demek, apayrı yönlerden ve hedeflerden biri konusunda ortak fikre varmaları demektir. Eğer taraflar kuvvet kullanmamak kaydıyla ve salt mantıkla ikna yolunu seçerler ise bu mutabakatın sonucunda gidilen hedef iki yerine bire inecek ve taraflardan birinin hedefi benimsenecektir.
Dolayısıyla mutabakat veya uzlaşı için dikkat edilmesi gereken iki şey tarafların yani farklı yol haritaları seçmiş fert veya grupların benimsedikleri ortak değerlerin olup olmamasının yanında, mutabakatın sağlanma şekli konusunda anlaşıp anlaşamadıklarıdır.

Türkiye özelinde düşünecek olursak etnik ayrılıkçıların savundukları değerler ile kurucu çoğunluğumuzun değerleri arasında bir müştereklik olup olmadığına öncelikle bakmalıyız. (Burada bir parantez açarak etnik ayrılıkçıların sürekli hatırlattığı bürokratik eziyet, bu memlekette, bürokrasinin dediğini sorgulayan herkese uygulanmıştır. Bu açıdan, bu muamele ayrımcılık için bir temel teşkil edemez.)
Türkiye’de her ne kadar tek bayrak ve dil konusunda mutabık kaldıklarını iddia etseler de “federasyon” veya tam bağımsızlık söylemleriyle gündem belirlemeye çalışan ve bu yüzden de “ayrılıkçı” olarak nitelenen insanların temel değeri “etnisitedir”… Bu değeri ülkenin kurucu çoğunluğuna da kabul ettirerek haklılık veya meşruiyet kazanmaya çalışmaktadırlar.

Sürekli “Türk etnisitesinden” bahsederek, sosyolojinin bütün doğal farklılıklarını inkâr ederek, büyük , heterojen bir kültürel ve ırkî demografik yapıyı, kendi hallerine indirgemeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla mukayesenin yasasını ihlal etmekte ve bunu bilerek yapmaktadırlar. Nitekim, içinde “Türk” kelimesi geçmeyen bir anayasa konusundaki ısrarları bu çarpıtmanın sonucudur. Kahir ekseriyeti kendini Türk kabul eden bir memlekette Türk realitesini yok sayarak kendi realitelerini dayatmaya çalışmaları her şeyden önce “değerler” konusunda ayrılığın bir delili.

Etnik ayrılıkçılığın meşrulaştırma gerekçeleri olan dil ve ırk ayrılığı, Türk toplumu için bir aynı şekilde birer değer kabul edilmemektedir. Çünkü “Türk” dendiğinde, şimdilerde en yoz ve bayağı şekilde ırkçılıkla ortaya konan ve ayrılıkçılarca benimsenen genetik çeşitlilik zaten bu olgunun içinde kalmaktadır. Etnik ayrılıkçıların ayırıcı birer değer olarak gördükleri ve etnik kelimesiyle ifade ettikleri bu bayağı ırk olgusu bizim için ayırıcı bir değer değildir.
Asırlardır aramızda meydana gelen soy karışması, birleşmesi, kenetlenmesi de bir diğer ayrılıkçı değer olan “dil” ile ilgili her türlü mülahazayı geçersiz kılmaktadır.

Etnik ayrılıkçıların gün geçtikçe daha hırçın hale gelmesinin sebebi “değer” olarak öne sürdükleri şeylerin, bizim için ayırıcı vasfının bulunmamasıdır.
Bürokrasinin herkese çeşitli şekillerde bazen şiddet ile uyguladığı “ayrımcılıkların” bu ayrılıkçı değerlerle doğrudan ilgisi yoktur.

Eğer var ise mutabakata temel tekil edecek “değerler” neler olmalıdır? Bir yanda koskoca bir millî yapı ve bu yapının yanında gayet önemsiz kalan ırkî ve linguistik farklılıklar diğer yanda bürokrasi tarafından herkese bir şekilde uygulanmış “ayrımcılık”.

Burada dil ve ırkı ısrarla benimsemek mutabakat oluşturmaya yetmez. Şeylerin “neliklerinin” farklılığı onların mutlak şekilde ayrı durmaları için yeterli sebep değildir. Kaldı ki burada insan toplumlarından bahsediyorsak bunun sonuçlarını gözetmeksizin konuşmak çok büyük vebal getirir.

Tarafların mutabakat için ortak değeri bürokrasinin vatandaşlara karşı ayırımsızlığı ve hesap verebilirliği olmalıdır. Bunun için de bir tarafın diğerinden ayrılması veya kendi içine kapanması gerekmez. Bunun için tadil edilmesi gereken bir müşterek yapı olduğuna dair önce bir ön mutabakat sağlanmalıdır.
Peki “uzlaşmadan” bahseden etnik ayrılıkçılar bunun için neyi öne sürüyor? Devletin kurucu çoğunluğunun hiç telaffuz edilmediği bir ortamı… Peki modern ve arzu edilir bir demokraside, bu şart kabul edilebilir mi? “ Her vatandaşın temel hakkına tam bir riayet şartıyla, çoğunluğun belirleyici olduğu” bir rejimde çoğunluğun yok sayılması üstelik de bunun “millet “ realitesinde hiç yeri olmayan ırkî ( doğrudan doğruya genetik) farklılıkların varlığına dayandırılmaya çalışılması, bu farklılıkları aşan kültürel benzeşmelerin ve kendiliğinden oluşmuş sosyolojik kimliklenmenin inkâr edilmesi, üzerinde mutabık kalınabilecek değerler midir?

Değerler konusundaki ayrılıktan daha kötüsü, mutabakatın şekli üzerinde… Etnik ayrılıkçılar bir yandan “demokratik” sıfatını ağızlarından düşürmüyorlar ama öbür yandan etnik terörü, stepne olarak kullanmaya devam ediyorlar. Devlet güçlerinin vakt-i zamanında yapmış olabileceği kanunsuzlukların araştırılması ve cezalandırılması her Türk vatandaşının ortak vicdanî endişesidir hiç şüphesiz. Burada aslolan “bizim devletimizi” hukuk içine çekmek, hukukla tahdit etmek, hukukla tadil etmektir.

Bu tip şiddet uygulamaları devlet adına yapıldıklarında gene şüphesiz daha şiddetle cezalandırılmayı hak ederler. Mesele şudur ki bu kanunsuzlukları cezalandıracak olanın da “devlet” denen zor kullanma tekeli olmasıdır. Bu tekel hususunda mutabık kalınmadığında haksızlıkların giderilmesi konusundaki metot ayrılığı ciddi toplumsal çatlaklara yol açabilir.
Eğer her haksızlığa uğrayan eline silâhı alıp kendi hakkını aramaya kalkarsa ortada ne barınmamıza, ne ticaret yapmamıza, ne tahsil terbiye görmemize imkân verecek bir emniyet hali kalır. Bu halin sağlayıcısı devlettir.
Hak kavramını da kolektif bir olguymuş gibi ortaya koyarak insanların “cemaatlerinden” ayrı birer varlık olmasının mümkün olmadığı Marksist kabulünü olmazsa olmaz bir mutabakat maddesi gibi dayatmaktadırlar.
Etnik ayrılıkçılar “haklar” adıyla bu durumu da istismar etmekte, hukukun benimsediği hak arama metotlarını açıkça reddederek devlet dışındaki bir şiddet uygulayıcısına meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. Bu durum “hak” değeri üzerinde bir başka uzlaşmazlık noktası yarattığı gibi hak arama metodu hakkındaki uzlaşmazlığı kapanmayacak şekle getirmektedir.
Etnik ayrılıkçılar “uzlaşmayı”, kendilerinin sorgulanamaz keyfî arzularının kayıtsız şartsız kabul edilmesi olarak sunmakta ve bunu da borazanlığını yaptıkları teröristlere dayanarak yapmaktalar.

Herhangi bir tartışmayı bu şekilde sürekli güç tehdidine dayanarak sürdürmeye çalışmanın adı “uzlaşma” olamaz. Bu tip bir uzlaşmada, taraflardan diğerinin de aynı “şiddet” seçeneğini kabul etmesi halinde “tartışmaya” esas teşkil eden ilke ve haklar ortadan kalkar ve gerçekten taraflardan biri ortadan kaldırılarak “uzlaşmaya” varılır.

Etnik ayrılıkçıların terimleri bu kadar hoyratça istismar etmelerinin somut sonuçları konusunda ciddi şekilde kafa yormaları gerekiyor. Çünkü en nihayetinde bu “tartışmaların” somut sonuçları konusunda somut davranışlar sergilenecek ve o zaman “çizilen” yol haritasıyla varılacak yer, etnik ayrılıkçıların hiç istemediği hedefler olacaktır.



27 Ağustos 2009 Perşembe

Elimizdeki Devlet Bu

Elimizdeki devlet bu…
Durmadan tekrarlanan “Ya asimilasyon ve baskı politikaları?!” denerek ortaya konan kin var ya…
12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi insanın kanını donduran bir yermiş, kabul… Peki aynı dönemde Mamak nasıl bir yer?
Orada tutuklulara “Türk” oldukları için iltimas mı edilmiş?
Elimizdeki “devlet” bu!

Ya bu devleti düzelteceğiz veya düzelteceğiz. Her haksızlığa uğrayanın eline silâh aldığı bir hali, geçmişin toprağına kin ekerek var etmek “hakka hizmet etmek” değildir!
Etnik ayrılıkçılık “kin gütmek” hakkını kendinde buldukça, bölmeye çalıştığı toplumun “kinini” de kendine yönelttiğinin farkında değil mi?
Etnikçilerin kinleri “hak” sayılıyor ama şehidinden dolayı Apo’ya kızanların öfkesi “faşizm” öyle mi? Bu hangi vicdana sığıyor?

Zaten mesele, etnik ayrılıkçıların bize karşı, vicdanımızı bir silâh olarak kullanmaları… Bizim vicdanımızdan vazgeçemeyeceğimizi biliyorlar ve terörle her istediklerini kabule zorluyorlar. “Ayrılmak istemiyoruz!” diyorlar devleti kabul etmiyorlar. Devleti kabul ettiklerini söylüyorlar, “Liderimiz Sayın Abdullah Öcalan’dır!” diyorlar. Bu dilemma, ahlâksızlığın , vicdansızlığın sınır tanımaz iştahının bir delili…

Vicdandan vazgeçmek demek etnik terörün metotlarını benimsemek demektir. Sokaklara çocukları acımadan sürenlerin en büyük “avantajı” zaten oyunu kuralsız oynayabilmeleri… Onlar, zaten ahlâkın sorumluluğunu kabul etmedikleri için ahlâkı sırtında taşıyanları sömürebiliyorlar. “Diyarbakır cezaevi ne oluyor o zaman?” diyeceklere cevabımız : “Lânet olsun bu memleketin evlâdına eza etmiş herkese!” olur.

Vicdandan ayrılmadığımız için etnik ırkçıların ve bebek katilinin söylemlerini kullanmıyoruz “Bilmem kaç milyon bir ayaklanırsa..” gibisinden tehditler savurmuyoruz.

Bu devlet hepimizin, onu tadil etmek de hepimizin sorumluluğu.
Elimizdeki devlet bu!

25 Ağustos 2009 Salı

Çözümlerden Çözüm Beğen: Ev Yıkarak Ev Sahibi Olunur mu?

Hayat Ansiklopedisi’nde “Antakya” maddesinde yanılmıyorsam, bir illüstrasyon vardı. Resimde Büyük İskender, elindeki kılıçla, çözülemeyen bir düğümü çözüyordu.

Bu “çözüm” genellikle “ne pahasına olursa olsuncu” fikirlerin meşrulaştırma gerekçesi olmuştur.

Elinde “tanrısal” bir güç olduğunu sananlar genellikle bu tür “çözümleri” pek sever.
(Her müşkülde devlet babadan medet umulmasından dolayı, devletçiliğin semirip vergilendirme ile bizi fakirleştirmesinin sebebi de budur, ama bu başka bir yazının konusudur.)

Geçen günlerde başbakanımızın, “Ne pahasına olursa olsun bu meseleyi çözeceğiz!” mealindeki çıkışı bana bu hikâyeyi hatırlattı.

Bedelin ne olduğu ve onu kimin ödediği düşünülmezse böyle lâflar etmek kolaydır. Bedelini başkasına ödettiğiniz şeyler için istediğinizi söyleyebilirsiniz.

“Açılımcıların” etnik ayrılıkçı tarafı ve “çözümcü” tarafı için de aynı şeyler geçerli.
Her seçimin kaçınılmaz bir sonucu getireceği, kaçınılmaz bir bedeli olacağı kanunundan kaçmaya çalışmak her iki kamın da asgari müştereği…

Açılımcıların “çözümcü” tarafı kendilerine karşı yükselen tepkilerle frene basa basa gidiyor ama gitmeye de devam ediyor.

Etnik ayrılıkçıların ise uzlaşma anlayışı, kendilerinin dediğine kayıtsız şartsız teslim olunmasından başka bir şey değil. Ya onların dediklerini yapacağız veya kan gövdeyi götürecek. Bu tehdidi “siyaset” diye pazarlayanların herhangi bir hukukî sorumluluk taşımamaları, borazanlığını yaptıkları katilleri daha da cesaretlendiriyor. Yakalandığında Türk devletine hizmet edebileceğini söyleyen, dizlerinin bağı çözülmüş bebek katilinin bu gün “ 40 milyon Kürt ayaklanırsa ne devlet kalır ne ordu” diyebilmesi dahi bizi uyandırmıyorsa sebebi, sebep- sonuç kanununu unutmamızdır.

Etnik terörün ortaya çıkış sebepleri ortaya konarak, bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğunu söyleyenleri zaten dinliyoruz.

Mesele şu ki “çözüm” diye sunulan şeylerin istenen sonucu doğurup doğurmayacağı hususu hiç düşünülmüyor.

Etnik ayrılıkçılara, istedikleri “hakların” verilmesi halinde terör örgütünün kendini feshedip etmeyeceği soruluyor, bunun söz konusu olamayacağı açıkça söyleniyor.
Bu durumda kendisinden “çözüm” beklenen tarafla, temsilci taraf ayrı kabul ediliyor demektir.

“Çözüm sizin borcunuz ama ne yapacağımıza biz karar veririz!” demek açıkça bizden ayrı olduğunu kabul etmek demektir.
“Çözüm” aynı taraftakiler için söz konusu bir sonuçtur. Sadece nitelik açısından değil, siyaseten de ayrı taraflar, uluslar arası ilişkilerde kendiliğinden potansiyel düşmanlardır. Bundan dolayı müttefiklerin bile ayrı siyasi sınırları ve orduları vardır.

Bundan dolayı “çözümün” çerçevesi hususunda anlaşılamazsa ulaşılacak sonuçlar da “çözümden” ziyade savaşa kaymaya başlar. Bazıları bu savaşın zaten yıllardır sürdüğünü söyleyebilir ama eğer “çözüm” için öne sürülen etnik ayrılıkçı dayatmaların, “Türk’ten” ve Türk devletinden ayrı mecrada sürdürülmesi inadı devam ederse bebek katilinin salyalı ağzından savurduğu tehditlerin cevabının büyüklüğünü hiç kimse tahmin edemez.

“Kendi evimizdeki” problemleri, evimizin içinde tartışmakla, tetikçi tutup da ev halkını tehdit ederek “çözüme” ulaşmak aynı yere varmaz. Sonuçlardan ayrı olarak bu tutumlardan ikincisi zaten temelden ahlâk dışıdır.

Eğer kendinizi ev halkından saymıyorsanız, tetikçinizin sayesinde evi idare edebileceğinizi söylüyorsanız o zaman ev halkından sayılmazsınız. Ev halkından sayılmadığınız zaman da mutfağı, banyoyu, misafir odasını ancak ev sahibinin izniyle kullanabilecek misafir haline gelirsiniz ve artık salonda ayağınızı uzatıp gönlünüzce televizyon seyredemezsiniz. Eğer hem ev halkının huzurunu kaçırıp hem onları reddedip hem de tetikçi marifetiyle televizyon keyfi sürmek isterseniz de kulağınızdan tutulup dışarı atılırsınız. Ev ile ilgili “hak” iddialarınız ancak o evin içindeki haksızlıkları evin meşruiyeti çerçevesinde yargıladığınız zaman geçerlidir.

Kendi evinizi yapmak istiyorsanız bir arsa bulur ve oraya yaparsınız. Kendi ev halkınızı inkâr ederek evin geri kalanını yok sayarak evi yıkıp da ev sahibi olmaya kalktınız mı canınız yandığında kimseye kızmamalısınız.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Bir Toplumsal DüzenManifestosu Denemesi II


Tartışmaları kilitleyen en önemli argüman toplumlar için genel geçer doğru algılarının bulunamayacağı argümanıdır.
Bu görecelik argümanına göre, bir toplum için “doğru” olan diğerleri için olmayabilir.
Bu argümana göre meselâ kültürel kodlarının temelinde “yağma” yatan bir toplumun, endüstri toplumu olarak mutlu yaşayamayacağı neredeyse kesindir. Veya mutlaka endüstri toplumunun gereklerini kendine göre eğip bükecektir.
Elbette her toplumun endüstri toplumu olmasının gerekip gerekmediği sorulabilir. Endüstri toplumları gerçekten “en doğrusunu” bulmuş toplumlar mıdır?
Pigmeler veya bizim için ciddi bir sorun teşkil eden “mülkiyeti” hiç tanımadan mutlu yaşayan toplumlar yok mudur ve onların “medeniyeti” yok mudur?
Bu soruları aslında birinci bölümde cevaplamaya başlamıştık.
“Batılı” standartları doğal kabul eden toplumlar için doğal olan sorunlar gerçekten başka toplumlar için “doğal” değildir.
Toplumların nispeten çok daha ayrı veya izole yaşadıkları dönemler için bu soruyu cevaplamak kolaydı. Kültürel etkileşimin ve değişimin az olduğu dönemlerde Toplumların nispeten çok daha ayrı veya izole yaşadıkları dönemler için bu soruyu cevaplamak kolaydı. Kültürel etkileşimin ve değişimin az olduğu dönemlerde toplumların değer yargılarının kendi kendilerine yeterliği bizi tatmin edebilirdi.
Günümüzde de izole yaşayan, kültürel etkileşimden uzak kalmış toplumlar için gelişmiş toplumların standartlarından masun olmak doğal karşılanabilir.
Önümüzde büyük sorun çözülmeyi beklemektedir.
Kültürel etkileşimden kaçamayan toplumlar için değer yargılarının değişmemesi mümkün olabilecek midir?
Bu, dünyanın kahir ekseriyeti için geçerli bir sorundur artık.
Çünkü ne kadar uzak kalmak istersek isteyelim “farklı” kültürel kodlarla maddî ve manevî alış verişe çoktan girmişizdir.
Bir “alış veriş” âni bir eylem değildir. Kimse bir alışverişin sonuçlarından kaçmaya muktedir değildir. Bu ister gönüllü bir mübadele ile ister bir savaşla olsun, toplumların birbirleriyle her teması karşılıklı değişmeleri doğurur.
Bu değişmelerin en önemli sonucu toplumların “sorunsallarının” birbirine açılmasıdır.
Bu açılma genellikle doğrudan olmaz. Çatışma zeminini oluşturan kültürel kodların tanınması ile yani “cevapların” tanınması yoluyla olur.
Coğrafyaların toplumlar arasında ciddi bir engel teşkil ettiği dönemlerde nispeten düşük nüfuslu ve kapalı toplumlarda hayatta kalmaya yönelik gene nispeten çok daha somut kuralların varlığı topluluğun “farklılığının” bir işareti olarak önemseniyordu.
Sebebi ne olursa olsun, bazı toplumların keşif ve fetih yoluya dünyaya açılmaları “izolasyon” eşitliğinin bozulmasına yol açmıştır.
Rızaya dayalı mübadelenin insanlıkla beraber varolduğunu bilmemize rağmen, yağmanın da insanın dürtülerinden biri olması , bu yolla da olsa kültürler arası ilişkilerin, “dönüştürücü” bir sonuç doğurduğu gerçeğini değiştirmez.
Nitekim 18.yy’ın ikinci yarısında yağmaya dayalı ilişkilerin gerçek bir refah yaratamayacağı basiretinin “Milletlerin Zenginliği” ile ortaya konmasıyla İngiltere’de ciddi bir dönüşüm gerçekleşmiştir. 20.yy’ın ortasına kadar süren sömürgecilik anlayışına rağmen refahın kaynağının üretim ve mübadele olduğunun kabülü, modern iktisadın doğmasını sağlamıştır.
En başa dönecek olursak, insan eyleminin kökeninde değişmeyen bir değiştirme arzusunun var olduğu gerçeği bizi insanın bir otomat veya hayvan olmadığı sonucuna ulaştıracaktır. Hiç değişmediklerini sandığımız ilkel kabilelerin av araç gereçlerini nasıl geliştirdiklerini düşünecek olursak, insanın amacının, hayatta kalmayı sağlayacak içgüdülerin otomatizminin yokluğunu sürekli bir gelişme ile doldurmak olduğunu da görebiliriz.
Tekerleğin bulunuşu insanlık tarihinde, gelişme arzusunun ilk radikal ifadesidir. Tekerleği hiç bulmamış toplulukların varlığı bu kuralı değiştirmez. İnsanlık tarihinde hiçbir teknoloji geliştirmemiş, hiçbir topluluk yoktur.
Bu durumda, her toplum kendinde var olan “dünyayı değiştirmek” arzusu ve ihtiyacına yönelik farklı cevaplar geliştirmiştir.
Devam edecek…



23 Ağustos 2009 Pazar

Bir Toplumsal Düzen Manifestosu Denemesi I

Toplum ve düzen kelimelerinin taşıdığı kudretli çağrışımlardan kaynaklanan bütün riskleri peşinen kabul ederek düşünmeye başlıyorum.

Belki en sonda söylenmesi gereken bir başka şeyi en başta belirterek tartışıyorum. O da medeniyet ile ilgili bir tarife teşebbüs edildiğinde, toplumsal düzen ile ilgili bütün tartışmaların “batıya” atıfla yapıldığı itirazının herhangi bir tartışmayı veya hükmü geçersiz kılamayacağıdır.

Çünkü “tartışma” zaten başlı başına bir kategorizasyon, ve hüküm vermek işidir.
“Tartışma” bir yanlışın ve bir doğrunun var olduğu kanaatine göre yürütülen akıl rekabetidir.

Bu açıdan “tartışma” belli determinasyonların mukayesesi demektir.

Toplumsal düzen tartışmalarında önümüze dikilen en büyük engel doğuda İbn-i Haldun ve Kaşgarlı Mahmut gibi düşünürlerin konu hakkında düşünmüş olmaları bu konunun doğunun da ilgi alanı olduğuna dair itirazlardır. Böylece tartışmada doğunun hiç de eksik veya batıl olmadığının altı çizilmeye çalışılır.

Bu bir yere kadar doğrudur. Bu, “doğunun” kendi doğru ve yanlış anlayışını billurlaştırmaya çalışan düşünürlerinin gayretleri açısından gurur vericidir.

Öbür yandan maalesef “doğu” bu fikrî cehtin kurumsallaşabildiği bir ortam yaratamamıştır. Felsefenin fıkıh ve tasavvuf karşısında gerilemesi ve bir tür “küfür” uzantısı gibi görülmesi İslâm medeniyetinin fikrî köklerinin zayıflamasına yol açmıştır. Felsefenin, sorgulayıcılığının iktidara kadar uzanma riski batıda dahi çoğu zaman ciddi bir sorun teşkil etmiştir.

“Medeniyet” teriminin genel geçer bir ölçüsünün olamayacağının altının sürekli çizilmesi, “farklı” medeniyetlerin var olduğunun söylenmesi bizi herhangi bir çözüme yaklaştırır mı?

Veya toplumsal problemlerin çözümünde bize yardımcı olur mu?

En nihayetinde “medeniyet” bir çözüm tarzları çerçevesidir ve bu açıdan kültürle yakından ilgilidir.
“Çözümler” sorular veya sorunlarla ilgilidir. Her şeyden önce çözülmesi gereken soruları veya sorunları gerektirirler.

Tartışmalarda medeniyetin, “ en az enerjiyle en fazla çıktıyı” olması halinde Pigmelerin batı insanından daha mutlu olduğunu, bu durumda batılının medeniyet tanımının hiç de genel geçer olamayacağı argümanı sıkça işittiğim bir argümandır.

Sorun şudur ki Pigmelerin toplumsal yapılarının karşılaştıkları sorunlar ile modern batılının sorunları aynı değildir.

Öte yandan “sorunu” doğuran şey değişimdir. Değişemeyen bir toplumda sorunun olmaması doğaldır. Pigmeler veya Aborjinler gibi “tarıma” geçme imkânı olmayan toplumların belli bir aşamadan ileri gidememeleri, iş bölümünün onlarda ortaya çıkamamasına ve sorunların da kendiliğinden ortaya çıkmamasına sebep olmuştur.

Tarıma geçebilmek şansına sahip olan toplumların tarıma geçmeleri tesadüf müdür?
Elbette hayır. Çünkü insan davranış gösterir, eyleme geçer.
Yani “daha iyi bir durum” için sürekli gayret gösterir. Bu, insan varoluşunun tek şeklidir.
“Mevcut durumdan daha iyisi” insana özgü bir tercihtir. İnsan hayatta kalmanın ötesinde ihtiyaçlara sahiptir.

Eylem durumu değiştirmek ihtiyacının bir sonucudur.
Bundan dolayı da mevcut durumu nihai bir mutluluk ânı olarak görüp yerinde sayan hiçbir insan topluluğu yoktur.

Sosyalizm bunu yaratmaya çalışmış ve bütüncül olarak uygulandığı her ülkeyi bir tür tımarhaneye çevirmiştir.

Toplumlarda medeniyet ayrımının iki büyük insan eyleminde toplandığını sanırım söyleyebiliriz.

Yağmaya dayanan medeniyetler ve mübadeleye dayanan medeniyetler.

Burada şunu belirtmeliyiz ki tarihsel olarak bu iki eylemi de içinde barındırmayan hiçbir medeniyet yoktur.

Sorun, zaman içinde hangi davranışın medeniyetin belirleyicisi haline geldiğidir.
Veya şöyle söyleyelim: İhtiyaçları giderme sorunu karşısında hangi kültürlerin daha ziyade yağmayı, hangi kültürlerin mübadeleyi benimsediği sorunu karşımıza çıkacaktır.

Zira bu tercihin maddî sonuçları bilhassa 18. yy sonundan itibaren çok hızlı görülmeye başlamıştır. Bu tercihler toplumsal düzenlerin, sorunlara cevap verme gücünü ve maddî ilerlemenin hızını doğrudan belirlemiştir.
(Devam edecek)
….

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Ne İstiyorsunuz Hemşerim?

Bir açılım histerisidir sürüp gidiyor…

Açılım isteyenler hümanist, istemeyenler veya onu sorgulayanlar doğrudan “faşist”!
Açılımdan murat ne? Hiçkimse bilmiyor. Bununla anlatılmak istenen herhalde etnik bir grubun daha aktif siyaset yapması, hatta adı Türk olan millî egemenden bağımsız şekilde karar alabilmesini sağlamak?

Burada göz ardı edilen, hatta görmezden gelinen, telaffuz edilmediğinde de yok olacağı sanılan iki husus var:

Birincisi dünyanın geri kalanında olduğu gibi devletimizin de belirleyci bir millî iradeye dayandığı ve o iradenin adının “Türk” olduğu.

İkincisi temel hakların kullanımında dönem dönem sıkıntı yaşansa da ayrımsızlığın var olması.

İster silâh kullanın ister kullanmayın, bir ülkeyi kuran büyük kültüre ve nüfusa karşı çıkarak zorla veya demokratik yolla o memleketin “şeklini” değiştiremezsiniz. Bir memleketin şeklini ancak o memleketin egemen toplumu belirler, bu hem bağımsızlığın hem demokrasinin gereğidir. Bu şekil hem siyasi egemenliğin coğrafî sınırlarını hem de idare şeklini ihtiva eder.
Bu, “temel haklara” müdahale etmek yetkisini ihtiva etmez! Yani çoğunluğun, azınlığın Tanrısı olduğunu göstermez.

Temel haklara riayet edilen bir memlekette de “egemenin” belirleyiciliği hiç kimseyi rahatsız etmez, etmemelidir.
Türk adını taşıyan egemenin nasıl adlandırılacağı da Merhum Mustafa Kemal tarafından gayet güzel belirlenmiş.

Peki etnik ırkçılık/ayrımcılığın temel rahatsızlığı nedir? İşte bu Türk adıdır, kimliğidir. Meselenin kökeninde bir kere Türk adının belirleyiciliğine karşı durmak vardır.
Peki bu karşı duruş meşru mudur?
Değildir.

Çünkü nasıl etnik kimliklerin sırf kendilerini bir kimlik olarak görmek hakları varsa, onları gerek kültürel gerekse ırki çeşitlilik açısından çok aşan millî kimliğin ifadesi de meşru bir haktır ve millî devlet, bu hakkın en kristalize halidir.

“Egemenlik” millet varlığının yeryüzüne duyurulması demektir.
Egemenlik bir şartla kısıtlanabilir. O da egemenin temel haklara riayetle kayıt altına alınamaması halidir. Bu durumda “egemen”, zorbadan başka bir şey değildir ve onun devleti de devletlik vasfını kaybetmiş demektir.

Türkiye’de durum böyle midir?

İşte ikinci şart burada karşımıza çıkmakta.
Türkiye’de dileyenin dilediği yere gitmesinin, yerleşmesinin, çalışmasının, mülk edinmesinin engellendiği bir ortam mı vardır? Türkiye’de insanlaırn temel haklarının kullanımının etnik sebepten dolayı engellenmesi söz konusu mudur?

Türkiye’nin temel problem, bürokrasinin sadece etnik gruplara değil, kendi emrine uymayan herkese uyguladığı ifade hürriyeti kısıtlamasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına ve hukuk birliğine uyarak bu tip bir kısıtlamaya karşı mücadele etmek ayrı şeydir, bunu bahane ederek ayrı bir yasama erki istemek bambaşka bir şey…

Etnik ırkçı/ayrılıkçıların, çözüm için öne sürdükleri bütün “taleplerin” temelinde kendilerini birşekilde “Türk’ten” ayırabilmek imkânı yatıyor.

Bir yandan bunun sosyolojik imkânsızlığını görüyorlar ama bunun aynı zamanda hukuken ve siyaseten de ayrışmayı imkânsızlaştırdığını fark ettikleri için durmadan Türkiye Cumhuriyetinin silâhlı düşmanlarının sözcülüğünden vazgeçmek istemiyorlar. Amaçları sosyolojik gerçekliği, “Türk” coğrafyasının tabiatını silâh tehdidiyle değiştirmek.

Artık “Türk” kimliği içinde istediği gibi seyahat edip iş kurabilen, Anadolu’nun batısında servet edinmiş hemşehrileri varken bir yandan ayrı durmayı bir yandan da “vatandaşlığın” nimetlerinden yararlanmayı istemeleri yüzünden vatandaşın nefret odağı haline geliyorlar.
Siyasetlerini Türkiye Cumhuriyetini “hasım” kabul ederek yapmaları Marksist faydacılık ve rölativizmlerinden dolayı kesinlikle vicdanlarını rahatasız etmiyor.

Eğer bu devleti düşman kabul ediyorsanız, onun organları içinde yer almaz, onun “hukuk sağlayıcılığını” tanımaz, onun onayladığı tapuları kullanmazsınız.
Eğer fiilen mal mülk edinebiliyor, iş kurabiliyor, canınızın ve malınızın emniyetinden Türkiye Cumhuriyeti’ni sorumlu tutuyorsanız, bu devleti kuran Türk milletinin egemenliğini tartışamazsınız. Hele onun egemenlik hakkını bölemezsiniz.

Nüfusunun yarısı batıda yaşayıp da Türk egemenliğinin hukuki teminatından sonuna kadar faydalanan bir etnik grubun, memleketin bir kısmı hakkında Türk egemenine danışmadan söz söyleme, irade uygulama hakkı yoktur, olamaz.

Hukukun, bütün vatan sathında bazen aksayarak da olsa uygulandığı bir memlekette, yerel ağız farkını ayrılık sebebi haline getirmeye kalkarsanız, memleketin, her köyüne kadar paramparça olmasının yolunu açarsınız.

Şimdilerde Emre Aköz’ün bir türlü anlayamadığı ve “Türk bölücülüğü” dediği şeyin özü budur. Hem idarî/siyasî bağımsızlığın hem de vatandaşlık konforunun bir arada olamayacağını ve bunun hangi sosyolojik kırılmaya yol açacağını idrak etmek istemeyen başta liberaller olmak üzere Türkiye’nin ez cümle hümaniterleri bu yüzden ne gibi bir vebal taşıdıklarını da bir türlü anlayamıyorlar.

Yarın, adı “Türk” olan bir vatandaşın, düne kadar kendi memleketi bildiği nir vilayetin sınrında, poşulu, sakallı, kalaşnikoflu adamlarca kimlik kontrolüne uğraması, memleketinin bir yerinin artık ancak “özerk yönetimin” iznine taabi olduğunu öğrendiğinde, “etnik” komşusu hakkında ne düşünmesini bekliyorlar?

Şu saatten sonra eğer, istanbul’daki bir Kürt iş adamına “İşini kapat, defol git!” diyemiyorsak ki demememiz de gerekir, bu tamamen etnik ırkçıların düşman olduğu hukuk birliğimiz sayesindedir. Eğer iş hayatımız kendiliğinden ve etnik farklılıkları umursamadan yürüyebiliyor ise “açılımcılar” bilmelidirler ki artık açılım sonucunda meydana getirilecek “federe”, “özerk” veya adı her ne ise bir şekilde hukuken ayrılmış bölge ve o bölgeye mensubiyet gerçekten güven bunalımlarına yol açacaktır. Çünkü “açılımcıların” ısrarla göz ardı edip de çor çocuğun kanına giren adamlarla vicdanen aynı vebalin altına girmelerinin o menfur sebebi kim ne derse desin hep ortada kalacaktır.

Devletimize silâh çeken adamların ve onların destekçilerinin vatandaşlık hakları yoktur, olamaz. Dolayısıyla hem devleti silâhla tehdit edip hem de “siyaset”yapmak en başta “ahlâksızlıktır. Hem vatandaşlığın konforundan yararlanıp batıda servet edinip hem de Diyarbakır’da kimsenin karışamadığı bir devletin hayalini kuranlar bu açıdan iyi düşünmeli…

Zira iş sadece siyaset masasında olup bitmez, eli silâhlı köpeklerin devlete silâh çekmesini siyaset sananlar da yarın vatandaşın öfeksine maruz kalabileceklerini baştan kabul etmeli…