28 Ekim 2022 Cuma
Trafik Yogası
27 Ekim 2022 Perşembe
Iyi Hikâyeler Yazmak
26 Ekim 2022 Çarşamba
Eski Bir Tablette Blog Kazımak
Ne zamandır tabletten blog yazmamıştım. Biraz zor ama zevkli. Bir kalem buldum. Ucunda tuhaf bir silikon parça var.
Şimdilerde yeni bir makaleye başlamam gerekiyor ama hiç içimden gelmiyor. Kitap bir yerlere gidiyor ama bana havanda su dövüyorum gibi geliyor. Yine de blog yazmak güzel.
21 Ekim 2022 Cuma
Çocuklar Gülünce
Bugün doktorayı bitireli bir hafta oluyor.
Dün bir sürü işi benim de akıl erdiremediğim bir organizasyonla
bitirdim. “Başardım” demek çok iddialı olurdu.
Dün akşam Veryansın TV’de Antonio TABUCCHİ’nin bir öykü
kitabını tanıttık. Program güzel geçti. Güzel kitaplardan duyduğumuz heyecanın
paylaşılması insanın hoşuna gidiyor. Gelecek hafta fakirin kitaplarından birini tanıtacağız,
Serkan ÖZ sağ olsun.
Bugün de elimin
altında Carlos FUENTES’in “Kaygı Veren Dostluklar” adında bir kitabı var.
Aslında kitabın adı “Kaygılandıran Dostluklar” olarak çevrilemez miydi?
Dün gece geç saatlere kadar Team Viewerla bağlanıp tezin son
düzeltmeleriyle uğraştık ama ben çok uykusuzdum, yıkıldım, kaldım.
Bir yandan da son kitap çalışmamın ikinci cildi üzerinde
fırsat buldukça çalışıyorum.
Sabah değerli jüri üyelerimden birini otogardan uğurladıktan
hemen sonra bizim oğlanı okula bıraktım. Arabada şakalaştık, neşesi yerine
gelir gibi oldu, bu da bana moral verdi.
Çocuklar gülünce dünya gülüyor.
19 Ekim 2022 Çarşamba
Ne Zamandır Yazamadık
Ağustostan bu yana bir şey yazmamışım, ne kötü.
O zamandan bu zamana neler oldu?
Kitap yazma işi epey aralandı. Eskiden günde bin kelime
mutlaka yazardım, çok aksadı.
Veryansın TV’de düzenli programlar yapar olduk. Yeni Youtube
kanalımda yayın yapamıyorum, bilgisayarımın kamerası bozuk gibi.
Ciddi bir eşiği atlamak insanı mutlu ediyor. Bakalım ileriki
günlerde neler olacak?
Her zaman ciddi, felsefi yazılar yazamıyorum ama en
nihayetinde burası bir “günlük”. O yüzden yazma alışkanlığımı köreltmemek için sık sık günlük yazmak istiyorum.
Şimdilik bu kadar.
9 Ağustos 2022 Salı
Türkiye’de Çocuk Toplum
Muktedirinden muhalifine kadar hemen
hemen herkes Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni “yanlış” kurduğunu düşünüyor. “Onlara göre” Türkiye’de sadece Türkler yok, Türkler
bu toprakları Türk olmayanların rızası dışında elde edip bu ülkeye kurulmuş,
yerleşmiş ve kendi egemenliklerini, iktidarlarını Türk olmayanlara dayatmış.
Bu ana fikir özellikle liberal
politik doğrucular tarafından sözüm ona evrensel ilkelere dayanılarak
savunuluyor.
Peki ama “Kurtuluş Savaşı” gibi
gayet net ve inkâr edilemez bir mücadeleye ve bedele rağmen bu kadar gülünç ve
saçma bir fikir nasıl toplumun muktedirinden muhalifine bu kadar geniş bir kesimde
kabul görüyor?
Ya da bir başka şekilde soracak
olursak iki kere ikinin dört ettiğini açıkça görebilen insanlar nasıl oluyor da
“başka türlü var olması mümkün olmayan” Türkiye Cumhuriyeti’nin” yanlışlığı gibi bir saçmalığı yirmi yıldır hâlâ düşünebiliyor?
Kestirmeden söyleyecek olursak
Türk halkının matematik zekâsı gayet iyidir, kısa dönem menfaatleri gayet güzel
algılar ve hesaplar. O halde bu kadar çok sorun nereden çıkıyor?
Bu sorun, Türk halkının ki “halk”
terimi milletin şu anda yaşayan kesimini anlatmaktadır, henüz yetişkin
olamamasıdır.
Türk halkı, meseleleri bir yetişkin
gibi algılayamamaktadır.
Bir yetişkin meseleleri nasıl
algılar?
Bir yetişkin meseleleri, o
meselelerin içinde yerleştikleri ve yetiştikleri bağlama göre algılar. O bağlam
meselenin da birbirine bağlı şartlarını ve kavrayışlarını içerir. Kısacası
yetişkinlik bir “anlamlandırma” yeteneğidir. Anlamlandırma da kendi başına
oluveren, gerçekleşiveren bir yetenek ya da yeti değildir.
Türk halkı bir çocuk toplumdur.
Çünkü her şeyi göründüğü gibi
algılar ve görünene de çocukça tepkiler verir.
Çocuklarda tecrübe eksikliği ve “doğal
masumiyet”, onların hatalarını hoş görmemizi sağlar. Onların dünyayı “olduğu
gibi” görmeleri masumiyetlerinden kaynaklanır. Onlar aslında dünyayı gibi
görmezler, “kendilerine göründüğü” gibi görürler. Masumiyetlerinin saflığıyla
da en kestirme tepkiyi verirler.
Burada anahtar kelime “tepkidir”.
Tepki, çocukların ve hayvanların hayata verdikleri hızlı cevapların genel
adıdır. Çocuk, çevresine içindeki sevgi ihtiyacına veya yetiştirilme ortamında bulabildiği
uyaranlara göre ancak bir tepki verebilir. Bu tepkinin özelliği, daha ziyade duyusal
ve duygusal olmasıdır.
Çocuk tepkileri, duyuların
üzerinden gelişen reflekslerden ibarettir. Çocukların refleksleri esnasında onların
içinde farklı duygular da gelişir ve bu duygular onların ileriki tepkileri için
de şartlayıcı olur.
Çocukluk gereğinden fazla uzarsa
kişide bu duygulara bir bağımlılık gelişir. Kuvvetle muhtemeldir ki aynı
duyguları sürekli hissetmek kişiye veya aynı şartlayıcılarla sürekli karşı
karşıya kalan toplumlara belli bir haz bile vermektedir. Söz gelimi “muhafazakâr” halk kesimlerinin kuşaklardır, “Bir gecede
cahil kaldık.”, “ Atatürk İngiliz ajanıydı.”, “ Lozan’ın gizli maddeleri var.” Vs. safsataları bu kadar benimsemesi veya
Kürtçülerin yıllardır aynı nefret söylemiyle etnik sömürü yapabilmelerinin
sebebi de gene kuvvetle muhtemeldir ki bu.
Türk halkı dünyayı anlayamıyor,
anlamlandıramıyor. Türk halkı çevresinde olup bitene bir anlam veremiyor. Peki
bu onun “doğal” yetersizliği mi? Maalesef hayır.
Neden “maalesef” dedik? Çünkü Türk
halkı dünyayı anlamayı ve anlamlandırmayı “istemiyor”. Türk halkı dünyayı bir
çocuk gibi görmek istiyor. Bunun iki sebebi var: Türk halkı çocukluk masumiyetine
sığınarak sorumluktan kaçmak istiyor. İkinci sebep de Türk halkı çocukların
beslenme bağımlılığında ayrılamıyor, sürekli emzirilmek istiyor. “Nerede bu
devlet?” sorusu, “muhtaç bir zihnin” en tipik sorusudur.
Türk halkı, çocukluğun geçici
muhtaçlığından sıyırılamamış bir çocuk toplumdur. Türk halkı bağımlı ve
duygusal olduğunu idrak edemeyen, tepkisel bir çocuk toplumdur.
Türk halkı işte bu yüzden sonuçları
“algılar” ama sonuçları doğuran nedenleri “idrak edemez”. İşin kötüsü şu ki Atatürk inkılâplarının Türk
insanına kazandırmaya çalıştığı bütün yetişkinlik yetilerine de sırt çevirir.
İşte bu yüzden Türkiye’de mantıklı bir tartışma yapmak, yanlıştan vazgeçip
doğruya yönelmek, sebep sonuç ilişkilerini gözetmek, doğru ve yetişkince bir duygudaşlık
geliştirmek ve “zarar vermemekte (ahlâk) uzlaşmak” mümkün değil.
Daima çocuk kalmak isteyen, daima
sorumsuz olmak isteyen, daima beslenmek isteyen (“Biz ekmeğimize bakarız.”)
insanların tercihleriyle ne demokrasi yaşatılabilir ne de devlet. Türkiye’nin
asıl problemi çocukluk masumiyetini ebediyen sömürmek isteyen bir toplumun
yarattığı zehirli asalaklık ve enerji kaybıdır.
Millet olmayı idrak edemeyen bir
çocuk toplum ne üretebilir ne egemen kalabilir. “Manda ve himaye kabul edilemez”
kararındaki yetişkin vurgu, “Nerede bu devlet?”, “Devlet bize bakmii!” diye
ağlaşan bugünkü çocuk toplum için anlamsızdır.
Millet olmayı idrak etmek
istemeyen bu çocuk toplumda yaşlarına rağmen çocuk kalmış insanlarımız arasında
ani duygusal tepkilerin, kavgaların, çatışmaların, cinayetlerin kısacası
şiddetin bu kadar yaygınlaşması ve daha kötüsü, kutsanması, şaşılası şeyler
olmasa gerek.

