Nedense her günün günlüğünü
sonradan yazıyorum. Ama bunun bir sebebi var ki o da doktora tezim.
Tezden önce bir de makale
yayınlamak gerekiyor. Grafikleri beni çok tordu ama umarım uğraştığıma
değmiştir.
Bugün ecxelde hiç çizemeyeceğimi
düşündüğüm bir TGA grafiği çizdim. Makalenin DSC grafiklerinin de kes-yapıştır
yoluyla birleştirdim.
Uzun bir yürüyüş yaptım. Markette
çok az kereviz kalmıştı, iki tane aldım.
Pek kitap okuyamadım. Buna biraz üzülüyorum amaöte yandan şu çok korktuğum grafik işinde
sebat edebilmek hele de kütle kayıplarıyla ilgili olarak verileri
yorumlayabilmek güzeldi.
Biraz “Chapelwite” seyredip
yatacağım. Bugün romana devam edemedim ama olsun.
Sağ olsun doktoradan genç bir arkadaşım bana bir program
yolladı. Çoklu grafik çizmek için biçilmiş kaftan. Sabırla uzun uzun da
anlattı. Ayrıca doktorada ders aldığım bir hocamla da konuştum ki kendisinin
bende ciddi emeği vardır, çok sevindim.
Dün sabah(artık önceki gün) LPGciye arabayı bıraktığımda
pastanede oturup poğaça ile kahvaltı ettiğimi yazmamışım; oysa sabahımı
renklendirmişti bu kahvaltı. Çay içerken bir yandan Henry James okuyordum,
nefisti.
Dün da kardeşlerimin doğum günüydü, aradım kutladım. İyi ki
doğmuşlar.
Neyse makaleyi bitirdim, hocama yolladım. İnşallah beğenir
de daha fazla zaman kaybetmem.
Aslındamakaleye çalışmam lazımdı, teze devam ettim.
Ama gene de sabah LPGciye gittim ve LPGdeki arızayı tamir ettirdim. Aslında
bazen arızalar iyi oluyor, çünkü arıza giderildikten sonra düzgün bir işleyişin
kıymetini hatırlıyorsunuz.
Gün verimli geçmedi dedim ama…
Aslında ( gene aslında dedim…)fikirlerine değer verdiğim insanlarla konuştum.
Ayrıca bir sergi gezdim, yanımda
bir doktor arkadaşım vardı vesergideki işlerle ilgili sağlam fikirleri
vardı. Ayrıca serginin olduğu kafede Irish creamli Americano içtim. Ama galiba
bu Strabucks’ta daha iyiydi.
Ayrıca bugün doğum günümdü, ailem
bana nefis bir kutlama hazırlamıştı ve… Bana harika bir akıllı saat almışlardı.
“Bugün çok verimli geçmedi” mi
dedim? Ne kadar aptalım. Hatıraların nasıl oluştuğunu şimdi anladım Aslında (
gene aslında dedim) olayları bir günlükle hatırladığımızda, bizde kötü bir
izlenim bırakan şeyin ne olduğunu anlayabiliyorsunuz. Ben sırf makaleye
çalışamadığım için kendimi kötü hissettim ve günün kötü geçtiği izlenimine
kapıldım.
Makalede sadece kaynakçanın
düzeltilmesi kaldı, diyebilirim. Bu gerçekten iyi bir ilerleme.
Henry James’i hâlâ okuyorum ama
dikkatimi istediğim kadar veremiyorum. Tek tesellim, makale üzerinde sıkılmadan
çalışabilmek.
Bugün traş oldum.
Berberimle nefis bir sohbet
ettik. Ukrayna-Rusya savaşından girip Türk bilincine uzanan derin ve yapıcı bir sohbetti. Memleketin etnik fitneyle
alabildiğine kışkırtıldığı bir zamanda bence buna benzer sohbetler önemli.
İnsanların hem aklını hem gönlünü kazanmak çok önemli.
Traştan sonra ödül niyetine börek
yedim, çay içtim. Çünkü sabah evden çıkarken kahvaltı etmemiştim.
Bugün savunma öncesi makale için çok önemli bir kaç aşamayı hallettik. Artık doktora derecesi daha ulaşılabilir görünüyor. İnsanın önündeki engelleri atlaması gibi güzel şey pek az.
Hocamla güzel bir öğle yemeği yedik. Sevdiğimiz bir arkadaşımız operatör doktor unvanını aldı.
Yazlığa gittik, hava günlük güneşliydi.
Arabanın gazlı çekişi hala sorunlu ama idare ettik.
Bu arada dün gece eniştemi andığımız güzel bir youtube yayını yaptık.
Ne yazık ki kitap okumaya yoğunlaşamıyorum. Gene de romanı yazmağa devam ediyorum.
Rusya kendisini tehdit altında “hissettiği”
için Ukrayna topaklarına girdi. Daha önce de resmen Ukrayna toprağı olan Kırım’ı
ilhak etmişti.
Bunlar gerçekleşen olaylar. Bir insanı
öldürdüğünüzde insan ölmüştür, sizin bahaneleriniz onu geri getiremez.
Bir insanın kolunu kestiğinizde
de sayısız bahaneler öne sürebilirsiniz
ve eğer o insan size açıkça saldırmamışsa yaptığınız işin sonucu “her şey”
demektir.
Rusya Ukrayna’yı işgal ediyor mu?
Evet. Bunu yapmaya hakkı var mı? Sorun burada ortaya çıkıyor.
Açık bir saldırı, fiilli bir
işgal olmaksızın, herhangi bir ülkeye saldırmanın bir bahanesi olabilir mi?
Ne yazık ki uluslararası
ilişkilerde vicdan işlemiyor. Hatta o derece işlemiyor ki güçlünün her tecavüzü, mutlaka bir bahaneyle gerekçelendirilebiliyor, aklanabiliyor.
Bizdeki en “tartışılamaz” bahane de
“NATO tehdidi”.Rusya’nın kendisini
tehdit altında hissetmesi içimizdeki empatiyi, şefkati, merhameti, adalet
duygusunu uyandırıyor ama Ukrayna’nın kendisini tehdit altında hissedip
hissetmediğini hiç kimse sorgulamıyor.
Her şeyden önce hâlâ soğuk
savaşın dehşet dengesinin akıllarda sürdürüldüğünü görüyoruz. Ama daha garip
olanı şu: Rusya dünyanın adalet, merhamet, iyilik, şefkat savunucusu falan
değildi. Rusya’nın kişiliğinde hâlâşeytan ABD’yi dengeleyen hümanist SSCB’nin varlığını görenler en
hırçınbiçimde Rus işgalini savunuyor.
Peki ama bağımsız ve egemen bir
devlet olarak Ukrayna’nın kendi ittifakını seçme hakkı yok mu? Ya da Rusya
Ukrayna’nın vasi devleti midir ki onun kiminle ittifak yapması gerektiği
konusunda bu kadar cüretkâr davranabiliyor?
Buradaki temel sorun şudur:“Şeytan NATO’ya karşı kahraman Rus”simgeleştirmesi ancak hamakat seviyesinde bir düşüncedir.
Çünkü Putin, kucakladığı Rus çocuğuna “Rusya’nın sınırları yoktur!” dediğinde,
menfaatleri gereğince her yeri işgal edebilecek bir devletten bahsetmiştir. Ayrıca Putin’in yanılmıyorsam 2009’da Bush’a “
George sen hâlâ Ukrayna’nın bir devlet olmadığını anlayamıyorsun..” mealinde
akıl verdiği de göz önüne alınırsa Ukrayna’nın da kocaman Rus ayısından neden
tedirgin olduğu anlaşılabilir. Rusya’nın hiçbir ülkeye kendisini “koruyucu”, “hami”,
“ düzenleyici olarak dayatmaya hakkı yoktur.
Bugün Rusya’nın “savunma savaşı”
verdiğigibi bir saçmalığı savunmak
yarın aynı mantıkla Rusların Kazakistan’ı resmen işgalini de haklı çıkarmayı
gerektirir ki Ruslar Kazakistan hakkında da Ukrayna ile aynı şeyleri
düşünmekteler.Bunu açıklamaktan da
çekinmiyorlar.
Sırf Türkiye’nin menfaati adına
Rus ayısını, bütün değerlerimizi sömürmesine, bütün ahlâkımıza tecavüz etmesine
izin veremeyiz.
Nasıl Türkiye tehdit altındayken
NATO üyeleri açık destek vermekten kaçınmışsa biz de bu savaşta NATO’nun bize
bir şey dayatmasına engel olarak tarafsızlığımızı koruyabiliriz, korumalıyız
da. Çünkü biz ittifakın emireri ya da bekçi köpeği değiliz. Peki NATO’ya üyeliğimiz
ne olacaktır? NATO’ya üyeliğimiz Ümit ÖZDAĞ Hoca’nın dediği gibi hâlâ bu ittifak
içinde bazı şeyleri belirlemek konusunda bize bir inisiyatif sağlıyor. Güney
Kıbrıs’ın NATO’ya girmesini biz engelliyoruz. Güney Kıbrıs’ın KKTC’ye saldırmasını
da bizim üyeliğimiz engelliyor. Öte
yandan NATO’dan çıkmamız halinde Güney Kıbrıs’ın anında NATO’ye girmesi ve
bizimde NATO üyesi bir ülkeye saldırıyor durumda kalmamız söz konusu edilebilir.
Bu durumda Türkiye iki ucu boklu
bir değneğin, “temizlenebilir” ucunu tutuyor.Bu şekilde kendimizi mutlak bir bağımlılıktan koruyabiliyoruz.
Sorun eğer NATO veya Avrasya
seçimiyse bu seçimde düşünmemiz gereken
şey şudur:
NATO içinde ordumuzun gücüne ve
ülkemizin pozisyonuna göre belli bir etkimiz, diplomatik yerimiz ve
inisiyatifimiz söz konusu. Yeni bir
Varşova Paktı olarak kurulacak herhangi bir Avrasya örgütlenmesinde acaba
Ruslar bizi “eşit ortak” olarak mı göreceklerdir? Yoksa tank ve top
üstünlüğüyle içimizde açıkçaRus yanlısı bir hükümet kurulmasını mı
isteyeceklerdir.
Bir kıyaslama yapacak olursak
bugün NATO etkisi, seçimlerle, bilinçlenmeyle dengelenebilecek,
azaltılabilecek, müzakerelere açık ve daha mevzuat egemen bir etki gibi
görünmekte. Oysa inisiyatifinRusya’dan
başkasına ait olmayacağı herhangi bir yeni Varşova Paktı/Avrasya örgütlenmesinde “Sınırlarının
olmadığını” söyledikleri ülkeleriyle her yeri kendilerine katabileceklerine
inanan Rusları herhangi bir müzakereye, “eşit inisiyatif talebiyle” durdurmak
sanırım mümkün olmayacaktır.
Diğer yandan Ukrayna halkı topyekün
bir savunma harbine geçmişken ülkelerini” savunan” bu insanların NAZİ
olduklarını söylemek kimse kızmasın ama SSCB propagandasının bile en alçakça
hali gibi görünüyor. Burada sorun şu, kendi ülkelerinin meşruiyetine ve kendi
egemenliklerine inanan Ukrayna halkının Rus ayısı karşısında hiçbir değerinin
olmadığını düşünerek hangi ahlakı ve insanlığı savunabiliriz?
Tekrar ediyor ve bitiriyorum:
NATO’nun emireri veya bekçi köpeği değiliz. Biz NATO ülkelerinin canı
istediğinde savaşa sokabileceği bir hazır kıta da değiliz. Eğer dünyada bir
şekilde belli ittifaklara mecbur kalmışsak bile bu ittifaklardakendi menfaatlerimize açıkça aykırı hiçbir işe kalkışmayacağımızı
ortaya koymalıyız. “ Sana NATO bunu
yaptırmaz!” diyeceklere şunu sormak isterim: “Muhayyel bir Avrasya ittifakında
acaba Rusların bize menfaatlerimiz doğrultusunda bağımsızca davranmak iznini
vereceğini düşünüyor musunuz?”
NATO’nun
bizi zorlayacağını düşünenler zaten Türkiye’nin kendi başına bağımsız
olmadığını ve hiçbir zaman da olamayacağını, Türkiye’nin ancak herhangi bir
ittifakın ikinci sınıf ortaklığıyla birilerinin gölgesinde barışı
koruyabileceğini düşünen sömürge aydınlarıdır.
O halde yapılacak iş NATO içinde
tarafsızlığımı koruyarak bu savaştan uzak durmak, fakat toplum olarak da Rus
işgalini, olası pek çok işgalden biri olabileceğini ve açıkça haksızlığını
akılda tutmaktır.
Not: Buraya Türklerle savaştan dönen bir Rus'un şarkısını aktarayım ki neden tarafsız kalmamız gerektiği daha iyi anlaşılsın
Daha doğrusu şu devirde düşünüp
konuşmanın herhangi bir manasının olup olmadığını düşünüyorum, merak ediyorum.
Çünkü insanların ne düşünüp ne
istediğini anlayamıyorum. Peki bunu neden merak ediyorum?
Çünkü insanlar bir yandan düşünmeden
yaşayıp düşünüyormuş gibi yaparak birbirlerini yargılıyorlar. Bugünartık insanlar ahbaplıklarını ya
menfaatlerine ya da sözde siyasi taraftarlıklarına göre kuruyorlar.
Nereden mi biliyoruz? Günlük
sosyal medya kavgalarındaşahit
olduğumuz bayağılıklardan…
Çok tatsız çok kuru bu
yazdıklarım, popüler , çekici falan da
değil. Ama maksadım popüler bir yazar olmak değil. Amacım, yazmadan yaşamamak…
Ama başka bir şey daha istiyorum
ki bizimki gibi medeniyetsiz bir memlekette çok büyük bir hayal.
Herkes bir Amerikancı,
Atlantikçi, hayalci, Turancı,Türk İslam
sentezci avında.
Kazakistan yorumlarında mutlaka
bir Amerikan parmağı aramak neredeyse herkesin ortak meşgalesi. Dünyadaki
renkli kalkışmalarda Amerikan parmağı olduğu doğru mu? Doğru. Coniler
demokrasiyi askerlerinin cephane sandıklarının içinde götürür mü? Evet.
Peki abilerim, size bir şey soracağım.
Doğu Avrupa’ya, Afganistan’a, şimdilerde
Suriye’ye “davet” üzerinegelip postu
serenler kim? Ruslar olmasın? Sosyalist kıyım makinesini kurduktan sonra bunu
bir işgal yöntemi olarak benimseyenler kimdi? Ruslar olmasın?
Hayır burada “ Ama İvanlar da
bunu yapıyor!” diyerek şimdilerde çok kullanılan “ Suii misalin suyunu
çıkararak” conileri falan savunacak değilim.
Benim canımı sıkan şey şu:Uluslar arasında sosyalist halüsinojenlerin
çoğumuzda yarattığı sanrılardaki gibi bir “iyiler ve kötüler” kategorisi falan
yok. Dünyada “kötü Amerika’yıkorkutan kahraman sosyalist Ruslar / Çinliler” falan
yok! Her ulus kendi menfaatini gözetiyor.
Komünist Çin’in, adı üstünde “Doğu
Türkistan’ı” işgal etmeğe hakkının olup olmadığını sorgulamayan abiler elbette ben bir Türkçü olarak vatan ne
Türkiyedir Türklere ne Türkistan..” dediğimde bana “ Irkçı, şoven, Atlantikçi,
işbirlikçi” vs diye ezberden saydıracak…
Kazakistan’ı karıştıranlardan
biri coniler olabilir mi? Neden olmasın? Banu Avar’ın anılarında bunun ipuçlarını
bulabiliyoruz. İyi de işler karıştıktan sonra ülkeye ilk girenler, kimin
askerleriydi? Rus askerleriydi.
Bir ülkeye başka bir ülkenin
askerlerinin davetle bile girmesi acaba egemenlik yetkisini sınırlamak,
egemenlik yetkisinin sınırlı çiğnenmesi, patronaj dayatması anlamına gelmiyor
mu? Meselâ Kazakistan’a Ruslar girince Amerika’ya tokat atıldı diye sevinen
abilerimizin aklına nedense hiç “Kazakistan’da, bizim kardeşlerimizi Karabağ’da
katleden Ermeni katiller sürüsünün işi ne?”
diye sormak gelmedi.
Kazakistan olaylarına uluslar
mücadelesi açısından değil de ideolojik şartlanmalarla bakarsak odağımızı
şaşırmak çok kolay. Peki odağımız ne olmalı? Odağımız “Türk egemenliği” olmalı.
Bu odak, Kazakistan’ıntoprak
bütünlüğünü, egemenlik hakkını Türkiye’den ayırmamak demektir.
Peki bununla ilgili ne
yapılabilirdi? Rusya’ya , bölgenin jandarması olmadığı hatırlatılabilir,
Kazakistanla tarihibirliğimizden ve TDT’deki
ortaklığımızdan dolayı istikrarın
sağlanmasında Türkiye’nin “ doğal” ve gönüllü bir sorumluluğu olduğu
söylenebilir ve sembolik de olsa bir Türk askeri birliği Kazakistan’a
gönderilebilirdi.
Peki “ Ruslar mı daha cici, Çinliler mi daha babayiğit”güzellemeleri yazan abilerin akıllarına bile
gelse ödlerini kopartacak butavrın adı nedir?
Bunun
adı da Turancılıktır. Turancılık, Türk’ün Kamçatka’dan Adriyatik’e kadar kendi toprağında etkin, egemen ve belirleyici
olmasını savunmayı gerektirir. Bu da ancak Türk olmayanları, Türk ülkelerindeki
işgalcileri korkutur. Demek ki artık azıcık Türk olmanın zamanı gelmiş degeçiyor. Ne diyelim?
Türkçülerin yeri yurdu yok!
Tövbe! Aslında Türklerin yeri yurdu yok, bu memlekette!
Neden? Çok basit, kahve sohbeti
tadında izah edeceğim aga!
Çünkü Türkiye’de siyasetinamacı, hedefi Türk değil, Türkçe değil,
Türkçühiç değil!
Tamam da dünyanın neresine baksan,
siyasetin amacı, hedefi,memleketin
sahibi olan milletin refahı ve hürriyetidir. Yani dünyada “milliyetçi olmayan
siyaset” diye bir şey göremezsin!
Bizde öyle mi? Maalesef hayır!
Bizde “merkez sağ” denen o
koskoca “ Aman ha değiştirme aga!” muhafazakârlığının içinde de “ Her şey işçiler
için aga!”devrimciliğinin içinde de
Türk’e rastlayamazsın!
Eee? Bundan bize ne değil mi?
Bundan bize şu: Yirminci yüzyılın
başında başkaları senin deden için “Türklerdünyadan kazınmalıdır!” “ Türkler insan değildir, hastalıktır!” falan
deyip de Çanakkale’de senin dedenin üstüne topuk kopartan falan dahil bir sürü
zehir, tuzak bilmem ne fırlatırken sana “Türk olduğun” için saldırıyordu.
Bugün de elin PKKlıköpekleri ya da Arapçı yobazları sana aynı
şekilde saldırıyor.
Güzel kardeşim! Sen zaten doğru
dürüst konuşamadığın Türkçe dışında bir dil bilmiyorsun! Yani? Yani senkim olduğunu çok iyi bilmiyorsun, bilmeyince
başkaları da bilmez nasılsa, ben kafamı kuma gömersem, başkaları beni görmezdiyerek Türk gördüğün her yerden bunu silmek
istiyorsun ama kazın ayağı öyle değil!
Elin oğlu senin sapına kadar Türk
olduğunu biliyor, bu y üzden deher Allah’ın
günü “ Türk diye bir ırk yok!” “Elhamdülillah AKP ile Türk olmaktan kurtulduk!”
falan diye seni aşağılıyor, dahası suçluyor!
Ha sen Türk olmadığını söylesen, “
Ekmek Kuran çarpsın Türk değilim!” diye bangır bangır bağırsan elin oğluna
yaranabileceğini mi sanıyorsun? Yaranamayacaksın güzel kardeşim!
Ha ne olacak?Elinconisi ivanı bilmem nesi bir gün “Türkiye Türklere bırakılamaz, Türkiye Türkiyelilerindir, Türkiye’yi
gerçek sahiplerine geri vererek özgürlüğü, barışı ve demokrasiyi..” falan
diyerek ülkene girer… Sen de “ Aman canım, nasıl olsa bir yerim ağrımadı…”
diyerek lendini teselli edersin.
Ha tabi… Belki dünyanın geri
kalanınaartık vizesiz gidip gelmeye
başlayıp da belki kendini seçkin hissedersin de bayram ziyaretine nenengile
giderken yolunu kesen elin Porto Rikolu
polisi sana çarşıda “ Speak our language!” diye tatava ettiğinde “ Burası
neresi lan?” diyekafana dank ederse,
işte o kötü…