28 Mart 2019 Perşembe

Hatırası Bizlerin



Bugün çok sevdiğim bir ağabeyim öldü. Ölümünü olmamış sayarak avunuyorum. Oysa oldu. Ve yarından itibaren hiçbir şey aynı olmayacak.

Ve bugün sanki her şey ayağıma dolandı. Cevapsız kaldım, çare bulamadım.
Ödül töreni için bir konuşma yazdım.

Konuşmanın içinden galiba eski hayatlar geçti. Böylece bildiğim ve bilmekten mutlu olduğum günlerin altın sarısına sarıldım.
Bugün Sevgili İsmail Ağabey öldü.

Bugün hayatını ancak çalışarak kazanan bir adam öldü.
Bugün sevgisi berrak bir Akdeniz çayı gibi berrak bir adam öldü. Bugün… İçten gülen cömert bir adam öldü.

Ölüm her şeyi bir hatıra yapan bir sonlandırıcı… Bir nihayet treni.
Bu bir günlük en nihayetinde.
Büyük sözler yazmak istiyordum, beceremedim.
Günlüklere çok da yüklenmemeli.
Nur içinde yat İsmail Ağabey…

26 Mart 2019 Salı

Mutlu Bir Dün


Son zamanlarda hiçbir şey yazamadım. Gerçi okuyanımız da pek az…
Yazınca hep ciddi şeyler yazmak istiyorum. Çünkü memleket ciddi bir şey…
Öte yandan aslında burası bir “sanalağ günlüğü”… Batıda bir blogun nasıl kullanıldığını hâlâ tam anlayamıyorum.

Bizde çoktan modası geçti  galiba.
Dün  mesleki açıdan önemli  bir eşiği atladım. İnanılmaz bir tecrübe idi. Çok mutluyum.
Bunun yanında … Bu süreçte ailem yanımda olduğu için inanılmaz mutluyum.

Herhalde sanalağ günlüğünde ya da blogda böyle şeylerden bahsetmek lâzım.
Diğer yandan kendi kitabımın sanalağda tedarik edilememesine sevinmeli miyim, onu da bilmiyorum.

“Sen ne biliyorsun birader?” diye sorarsanız onu da bilmiyorum.
Her gün de destan yazamıyor insan… Ya da iddialı yazılar…
Neticede mutluyum.


Lifecell’den Akıllı Kamera: SUPERCAM

SUPERCAM ile Sevdiklerinize Gözünüz Gibi Bakın
Teknolojilerle deyimler çok bağlantılı aslında. Mesela “gözün gibi bak”. Ne güzel bir deyim değil mi? Bir şeyin ne kadar değerli olduğunu göstermek için söylenir. Eski zamanlarda önemsediği şeylerden ayrılmak zorunda kalan insanlara güven vermek için.

Zaman ilerlese de ihtiyaçlar değişmiyor. Deyimler ve ihtiyaçlar da teknoloji ile birlikte yeni anlamlar kazanıyor.
Gözün gibi bak deyimi için de başka bir çözüm var artık. Yeni bir teknoloji: Supercam
Supercam evini, işini, evcil hayvanını, bebeğini… insanın önemsediği ne varsa gözü gibi bakabilmesi için yapılmış bir hizmet. Lifecell’in sunduğu güvenlik hizmeti Supercam ile kamera sistemlerinizden evinizi mobil uygulama sayesinde izleyebiliyor, geriye dönük kayıtlarınıza ulaşabiliyorsunuz. Çift taraflı konuşma özelliği ile cihaz üzerinden iletişim kurabiliyor, davetsiz misafirler için alarm alanı oluşturabiliyorsun. Tüm bu özellikleri ile gerçekten sevdiklerine gözün gibi bakabiliyorsun.

Üstelik bu teknolojiyi Lifecell’liler ve Turkcell’liler avantajlı şekilde kullanıyor. Supercam ile birlikte uygulama içinde kullanabilecekleri 5 GB internet de beraberinde geliyor.
Supercam’in paket özelliklerini gözden geçirin, avantajlı fırsatları kullanın, siz de sevdiklerinize gözünüz gibi bakın.
Akıllı Paket: 7/24 izlemenin yanında hareket alarmı, video ve görüntü kaydetme/paylaşma özelliklerinin kullanılabildiği paket.

Bulut Paketi (7 veya 30 gün): 7/24 izlemenin yanında hareket alarmı, video ve görüntü kaydetme/paylaşma ve 7 gün veya 30 gün geriye sarma özelliklerinin kullanılabildiği paket.
Not: Supercam, ücretsiz kurulum, 7/24 destek hizmeti, gece gündüz 1080p (HD) çözünürlüğünde izleme imkanı, alarm alanında hareket olması durumunda telefonuna anında bildirim gönderme ve video klip oluşturup paylaşma özellikleri ile birlikte kullanılabilmektedir.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

4 Mart 2019 Pazartesi

Hamamböceği Üzerine Deyişler ( Çalıntı Başlık)



Sevgili yazarımız Derya yazacak ama başlığı ben çalıyorum. Önerim şu:
Aynı başlıkla bir başka yazı yazsın. Böylece tan bir beyin fırtınası yaşamış oluruz.
Hamam böceklerinin ne boka yaradıkları hakkında en ufak bir fikrim bile yok.

Yaratan’a sormam da mümkün değil. Hamamböceklerinin pisliklerin, lâğım akıntılarının içinden geldiklerini düşündüğümde…  onlardan hoşlanmamamın faşizm ya da ırkçılık olup olmadığını da merak ediyorum.

Yani şimdi bir nükleer savaşta kalıtımımızı emanet edebileceğimiz ve bir milyar yıl sonra reenkarne olarak dünyaya gelmemizi sağlayabileceklerini sandığımız için mi bu türe tapmalıyız?

Hamamböceği hamam böceğidir. Boklu sulara bulanır, belki  sidik içer ve belki amonyak soluyordur. Ve sırf yaratan onu bize hediye etti diye salonumuzda ona bir koltuk vermeliyiz.

Bok boktur ve  çiş de çiş.
Böcek böcektir…
Varoluşu hakkındaki fikirleri nedir, bilmiyorum.
Ama benim varoluşumu, kafama bir kalaşnikof dayayarak  ve başka bir dille konuşmam için beni zorlayarak değiştirmeğe kalkacak hiç kimsenin… nazarımda sırtı boka bulanmış bir hamamböceğinden farkı yok… Ve şimdi başta Derya olmak üzere hemen hemen bütün okurlarım beni “empati yoksunu bir faşist” olmakla suçlayacaklar…

Değil mi ya? 

Türkiye’de Türk olmamı ahlaksızlık, faşizm ve ırkçılık sayarak soyumu gönüllü kurutmam için kafama kendi ellerimle bir silah dayamamı isteyen bütün piç soyluları, birer hamam böceği olarak görüyorum…

Başka soru?




15 Şubat 2019 Cuma

18. ve 19. Yüzyıllarda Kazak Türkleri: Dr. Vecihi Sefa Fuat Hekimoğlu

Şöhret ve Olmak Üzerine



“Şöhret”… Ne cazip bir kelime! Herkesin  sevgisine ve ilgisine sahip olabilmenin anahtarı.

Eh… Toplumun genelinin sevgisine ve ilgisine sahipseniz sizi kim sorgulayabilir ki? Kim nerede yanlış yaptığınızı söylemeğe cesaret edebilir?

Şöhret aynı zamanda bir mekanizma galiba... Henüz işleyişini çözemedim.  Sadece görebildiğim kadarıyla kendi kendisini sürekli üretebiliyor.

Çalışmaksızın para kazanmamız mümkün değil. Bu yüzden sürekli çalışmak zorundayız. Yani değere karşılık değer üretmek zorundayız.

Peki şöhret “değer üreten bir mekanizma” mı?

Kendi kafamda bu soruya “Evet” diye cevap veremiyorum.

Şöhretle ilgili kafamda oluşan mekanizma kabaca şöyle:

Mekanizmanın başında birkaç görevli var. Onlar mekanizmayı, besleyip ondan büyük kitlesel gelir elde eden insanların emrinde çalıştırıyorlar. Bu mekanizma üretime beslenmiyor, sadece “taleple” besleniyor. Mekanizmanın başındaki insanlar da onu yeni talepler üretmesi için ayarlayıp duruyorlar.

Böylece makinenin ürettiği şöhretlerin aslında ne iş yaptıklarına artık hiç kimse dikkat etmiyor. Bütün istenen şöhret makinesinin sürekli çalışması oluyor.

Bu makine iki işe yarıyor.

Öncelikle yeni şöhretler yaratıyor.

Sonra da yarattığı şöhretlerin sürekliliğini sağlamak üzere şöhret yan ürünleri, yedek parçaları, haberler  ve dedikodular üretiyor.

Şöhret, müşteriler için bir mükemmellik sanısı yaratıyor.

Zaten şöhret tutkusunun en önemli ateşleyicisi de bu sanırım. Böylece meselâ bir yazar, geçerli referanslarla piyasaya girdiğinde “olduğunu” sanmaya başlıyor. Oysa asıl işin edebi olgunluk konusunda kendi kendisine hesap verebilmek olduğunu çabucak unutuyor.  Asıl sorunun, edebiyatın kendi hayatının ta kendisi olduğunu göremeden sadece beğenilmek için yazıyor.

Böylece aslında kim olduğunu, daha da önemlisi kim olmak istediğini düşünemez oluyor. Sonra yaşarken tek bir eseri bile basılmamış Kafka hakkında ucuz  felsefeler yumurtlarken onun kadar cesur ve olgun davranıp davranamayacağı sorusunu  aklına bile getirmiyor.

“ Olmak ya da olmamak… “derken Shakespeare  elbette varoluşçu bir ders veriyordu. Fakat bu noktada… Tam da şöhret tutkusuyla mükemmelleşmenin ıstıraplı yol ayırımında herhangi bir yaratıcı zekânın kendisine bu soruyu “ Olmak mı meşhur olmak mı?” diye  uyarlaması sanırım yerinde olurdu.

Çünkü bu soruya verilecek cevap insanı bambaşka noktalara sürükleyecektir. Şöhret yolunda ömrü harcayan insan, hedefe varamadığında, geride işe yarayacak pek bir şey bırakmayacaktır.

Oysa “olmak” yolundan giden insan attığı her adımda, olgunlaşmasının meyvelerinin tohumlarını serperek ilerler. Ve bu yolda ölse bile geride nesiller boyu yetecek bereketli meyveler bırakır.

Şöhret yolu, başkasının arabasıyla sürat yapmayı gerektiren bir yoldur. “Başkasının” becerisine ve hızına muhtaç olanın hedefine ulaşıp ulaşamayacağı ya da nereye kadara gidebileceği belirsizdir.

Oysa olmak için yürüyenlerin gittikleri her yol onların adımlarının izini taşır.

Evet….. Belki şimdi tekrar düşünmeliyiz: “Olmak mı olmamak mı?”

SEVGİ ÖLDÜRÜR MÜ?


Sevgi üzerine yapılan güzellemelerin vardığı en üst noktadır, sevgililer günü..Bu güne ilişkin olarak en sık dile getirilen eleştiriler ticari bir araç olarak kullanıldığı ve sevgiyi ifade etmenin günü olmadığı şeklindedir.Bu eleştirilerin kendi içinde doğruluk payı olabilir; karşı görüşlerde mutlaka vardır.Bu gün sevgi üzerine yazacakken ‘sevgililer günü’ ile başlamasam olmazdı.

Sevgi kavramı yüzyıllar boyunca insanoğluna ilham kaynağı olmuş, uğruna ne eserler yaratılmış, ne trajediler yaşanmış, ne savaşlar verilmiştir. Sevgi uğruna verilen savaşlar evet savaş! Ne ironik değil mi? Hatta Tanrı sevgisi, din sevgisi gibi sevginin boyut değiştirdiği durumlarda çok daha ironik!! Tanrı’nın işe karıştırılmadığı durumlarda ülke sevgisi devreye girer! Benim favorim insanlık adına verilen savaşlardır(!)
İnsanlara daha özgür, daha yaşanabilir bir hayat götürmek; demokrasi, hak hukuk için Orhan Gencebay’ın şarkısında olduğu gibi daha güzel bir dünya için, ‘Batsın bu dünya’ kıvamında verilen savaşlardır…

Sevgi ile ilgili ilginç benzetmeler vardır; sevgiyle ezmek, sevgiden öldürmek.. Adam karısına şiddet uygular neden sorusuna onu çok sevdiğim için kıskandım; çocuğuna şiddet uygular, severim de döverim de der. Bu sevgi ne acayip kavramdır ki içinde yok yoktur. Oscar Wilde, ‘The Ballad of Reading Gaol’ şiirinde ‘Herkes öldürür sevdiğini’ diyecek kadar ileri gitmiştir ya da sevgi üzerine en gerçek itirafı dile getirmiştir. https://youtu.be/fkJXBLhxS0k


Sevginin türleri ve familyaları vardır. Micro milliyetçilik türü, macro milliyetçilik familyasıdır. Şöyle ki Kasımpaşalı olmak türü, tek millet olmak familyası gibi. Arkadaş sevgisi türü,  aşk familyası gibi. Şekilleri vardır;yapış yapış sevmek,onurlu sevmek, adam gibi sevmek, öldüresiye sevmek..Sevginin ortak bir dili olduğu iddiası vardır.Bu dilin henüz bir alfabesi bile oluşturulamadığı halde.

Biz seksen küsur milyon artı 5-6 milyonu bulan Suriyeli sığınmacı nüfusu ile Hollandan’ın 6 katı, İsviçre’nin 10 katı nüfusa sahip bir ülkede yaşıyoruz. Bizler sığınmacılar yok iken zaten bir birimizi sevmiyorduk, seviyor gibi yapıyorduk. Üstüne kendi ülkelerinde bile sevilmeyen, devletleri tarafından ötekileştirilen sevgisiz bir sığınmacı topluluğu da eklendi, içimize. İşin ilginç yanı birbirimizi sevmezken nerdeyse bizim dışımızda Avrupalı Devletler başta olmak üzere dünya tarafından sevilmeyen, istenmeyen bu insanları aramızdan bazıları çok sevdi..Sığınmacıları sevmeyenlerde birbirlerini çok sevdi(!)

Birbirini sevmeyen insanlara, hatta kendinden başka kimseyi sevmeyen insanlara sevecekleri bir şey vermelisiniz ki bir arada yaşamaya çalışsınlar. Ya para  ya da gidecekleri başka bir ülke olmadığı için vatan sevgisi..Tek başına vatan yetmez, bayrak, toprak millet gibi bezemelerde olmalı. Bir zamanlar atların ve kılıçların kullanıldığı  ‘Kızıl Elma’ mitinin olduğu devirlerde nerenin elması güzelse oraya konulduğu, birbirini sevmeyenlerin, sevdiklerini bulup devlet kurduğu zamanlarda sevmek için daha çok seçenek vardı, mutlaka.

Sevgi üzerine sevgili üzerine yazılanlar söylenceler sevgi adına yapılan fedakârlıkları konu alır. Neredeyse sevgiden kazanan hiç yoktur. Öyle ki dinler bile Tanrı sevgisinin mükâfatını bu dünyada değil hep vaat edilen diğer dünyaya bırakmışlardır.

Sevmenin zorluğu değerini artıyor mu yoksa değersizleştiriyor mu? Başa dönersek, sevgi yüzünden bu kadar acı, ıstırap çekiliyorsa sonunda herkes sevdiğini öldürüyorsa senede bir gün birilerinin sevgiden fayda sağlamasına(Hoş siyasetçiler bolca sağlıyor ya o başka yazının konusu) para kazanmasına, bir günde olsa öldürmeden sevdiğini söylemesine izin verelim..