21 Şubat 2015 Cumartesi

Çokta Kaybedilmiş Ahlâkî Savaş



Eyalet Senatosu Etik Komisyonu ve dayak yiyen etik
Öyle görünüyor ki herkesin bir  aklâkî endişesi var.

Dinbazlar kadının görünürlüğünden endişe ederken, sol hırsızlıktan ve yolsuzluktan yakınıyor. Milliyetçilere gelince onların da ahlâktan anladığı aynen Arap  selefiliğinin kadından korkan hastalıklı sakınganlığı… Etnik ırkçıların bütün derdi “Boş testiyi doluya vurup kırarak istediklerini elde etmek. Onlar zaten “kol kırılır yen içinde kalır” zihniyeti ile kendi cinsleri arasında her tecavüzü, cinayeti serbest bir şekilde işleyebilecekleri bir bağımsızlık dışında ahlâkla pek de ilgilenmiyorlar.

Ülkede bütün ahlâk, siyaset tarafından bu iki ana eksende  yapılandırılıyor.

Yani lâik ama milliyetsiz, paylaşım etiketli  bir sosyalist  sadaka ahlâkı…

Ve dinbazların, ölçüsüz bir cinsiyet sınırlamacılığı ve ayrımcılığı…

O halde  ülkedeki iki ana reel ahlâkî yönelimi ele almak, belki de mevcut seçmen algılamasını anlamak için faydalı olabilir. Çünkü en nihayetinde seçmenler , akılcı analizler yerine kaba ahlâkî güdülenmelerle oy kullanıyorlar Türkiye’de…

Bunlardan  “küçük” olanı, Marksist  ahlâkî yönelimdir.  Marx bütün toplumsal olayların, “kollektif bir zekâdan” çıktığını ve “ekonominin tarihsel doğasına” uygun geliştiğini düşünmüştür.  Bundan dolayı da proleter diktatörlüğünün “tarihi bir zorunluluk” olduğunu söylemiştir. Marx’ın bu kehanetinde ahlâkın yeri yoktur.

Marx, işçinin sömürüsünün,  sosyalizme giden yolun zorunlu bir aşaması olduğunu söylemiştir ama bunun ahlâkî bir eleştirisini yapmamıştır. Bu da Marx’a göre  doğaldır, çünkü böyle bir eleştiri yapabilmek için “burjuva ahlâkı” denen normatif ahlâkı benimsemek gerekirdi ki bu da açıkça idealizmden başka bir şey değildi.

İşçi sömürüsüne romantik bir ahlâkî eleştiri Marksistlerden gelmiştir. Ama bu eleştiri ideolojinin yapısında, temelinde yoktur. Bu tamamen Marksistlerin duygusal yönelimleridir. Herhangi bir olayı ahlâkî olarak değerlendirmek bir yargıya varmaktır ki bu da “değerlerle” yapılır. Herhangi bir değer, “sahip olunmak istenen ve sahip olunduğunda da korunan varlık” demektir. Burada “sahip olunmak istenen varlık” açıkça “idealleştirilmiş” bir varlıktır.

Türkiye’de sol “akılcı ve bilimsel kalmak” iddiasıyla bir yandan  “Her şeyin temelinin ekonomi” olduğunu iddia ederler. Bu, insanların eylemlerini sınırlayan normatif ahlâkın aslında “metafizik” veya “saçma” olduğunu iddia etmektir. Buna karşılık “En yüce değer emektir!” sloganıyla idealizmin doruklarına çıktıklarını fark edemezler.

Marksistler için akılcılık, duygulardan arınmış salt objektif bir bilgi elde edebilmektir. Onlara göre  Marx böyle bir bilgi geliştirmiştir.

Ama sorun böyle bir bilginin insana ahlâk denen sınırlayıcı anlayışı veremeyecek olmasıdır. Hiç kimse hem “Mülkiyet hırsızlıktır!” deyip hem de işçi emeğini savunamaz. Çünkü işçi emeğinin çalındığını söyleyebilmek için işçinin emeğinin, işçinin mülkiyeti olduğunu kabul etmek gerekir. Peki işçi nin mülkiyetindeki emeği onun “hırsızlığı” mıdır?

Görüldüğü gibi her seferinde insanlardan yolsuzluk dosyalarıyla oy toplamaya çalışan sol  siyaset hem insanların değerlerini, değer yargılarını “üst kurum” olarak görmek hem de burjuva   bir sapma olarak görüp aşağılamak yoluna gitmekte hem de normatif ahlâkın verilerini kullanarak halkçılık etmeye kalkmaktadır.

Bugün solun iki  grubu vardır. Nispeten Türk denebilecek veya Türklüğe sıcak bakan okumuş sol ve Kürtçülüğe  eroin gibi bağımlı hale gelmiş  sosyete ve kenar mahalle solları. Nitekim solun temsilcisi parti etnik ırkçı katillerin başlarından meselâ Seyit Rıza'nın yanında saf tutabilmiştir. Veya içinde açıkça PKK yandaşı olan vekilleri hâlâ ideolojik bir gönül hoşluğuyla barındırabilmektedir. Çünkü CHP için "ahlâk" devlet eliyle beslenmekten ve hırsızlığa yol açmayacak bir mülkiyetin ortadan kaldırılmasından ibarettir.

Solun “ahlâk” adına savunduğu “salt bilimsel Marksizm” hurafesi hırsızları ifşa etmekte popüler olmakla beraber insanlara hayatları için bir etik sunmaktan çok uzak.

Ülkenin ikinci ahlâkî bloğu, İslâmcı blok ki bu bloğa siyasal milliyetçiler de dahildir.

Bu ikinci blok, köy kökenli kenar mahalle dindarlığının siyasal egemenliğini temsil ediyor. Bu bloğun özelliği, akıldan nefret etmesi, salt nakilci ve  cemaatçi olmasıdır. Burada cemaatten kasıt, her yönden benzeşmek için uğraşan ve ancak benzeşmekten dolayı huzur bulan insanların kapalı toplumsal yapısıdır.

İslâmcı blok için ahlâkın kökeni  dindir.

İslâmcı blok için din, “Arapların uyguladıkları her şeydir.”

İslâmcı blok için gerçek Müslüman, Arap olanıdır. Diğer Müslümanlar da Araplara benzeyebildikleri ölçüde Müslümandır. Bundan dolayıdır  ki Arapça ibadet etmek ehemmiyettir.

İslâmcı blok için ahlâka dair “yeni” bir şeyler düşünmek dinden ayrılmaktır. Bu yüzden de dine bağlı kalmak isteyen herkes Arapların kadınlara davrandığı gibi kadınlara davranmalı ve kadınları da Arap kadınları gibi giydirmelidir. Çünkü Hz. Peygamber Araptır, din Arapça inmiştir! Öyleyse “gerçek islâm” dururken başka bir ahlâkı savunmak irtidattır, küfürdür! Bu gün siyasal milliyetçiliğin taraftarları içinde şeriatı savunmak kadar doğal bir şeyin olmamasının sebebi de siyasal milliyetçiliğin, köy kökenli  kenar mahalle dindarlığına dalkavukluk etmeyi, siyaset yapmak sanmasıdır.

Peki ama bu iki ahlâkî bloğu anlamamız ne işimize yarar?

Bu şu işe yarar:

Ülkemizde Türk düşmanlığını açıkça ilân etmiş iki kesim var: Siyasal İslâmcılar ve Kürtçüler.

Siyasal İslâmcılar  otoriter ve ikiyüzlü yapmacık Emevî ahlâkını, Kürtçüler kahir ekseriyetle güçlü olanın, tehdit edebilenin emrettiği otoriter ahlâkı savunuyor. Ve bu “ahlâkın” temelinde Marksist/Leninist fırsatçılık ve güce tapınmacılık yatıyor.

Ülkemizde  kendilerini muhalefet sanan CHP ve MHP de sırayla Marksist ve İslâmcı ahlâk söylemlerini benimsiyor. Yani ahlâki tercih plânında ülke “Türk düşmanı, Türksüz, kimliksiz ve değersiz” etik anlayışların egemenliğinde bulunuyor. Bugün ne CHP ne de MHP Türklüğün doğasına ve tarihine uygun bir etik savunabiliyor. Bunu Atatürk cumhuriyetin ilk yıllarında yapmış olmasına rağmen siyasal fırsatçılık ve çıkarcılık siyasetin ahlâğı sorumsuzca sömürmesini doğurmuştur.

Bu gün CHP  Marksist , salt ekonomik sözde etik felsefesiyle PKK’nın,  MHP ise kadın paranoyasına dayalı Arap özentisi sözde Müslüman ahlâk anlayışıyla AKP’nin uydusu  haline gelmişlerdir.

Türkiye bugün kesinlikle Türk olmayan ahlâkî blokların mücadelelerinin savaş alanıdır. Ve bu savaş akla düşman, çıkarcı bir seçmen kitlesi yaratmakta maalesef çok da başarılı olmaktadır. Bu savaşta “laikler” PKKnın ideolojik, “milliyetçiler” islâmcıların “dinî”  yaverliğinden başka bir şey yapmıyor. Galiba Türk toplumu, ahlâk savaşını  çoktan kaybetti.



16 Şubat 2015 Pazartesi

Teorinin Ve Pratiğin Sınırı Üzerine

Şimdi,  bu yalnızca   bir araya
getirilmiş  görünecek  blokların
bir simülasyonundan ibaret.

Herhangi bir şey düşünürken belli bir bağlama bağlı kalmak düşüncenin tutarlılığı için elzemdir. Bu, “ Düşüncemi neye dayanarak ve nereye kadar geliştirmeliyim?”  demektir.

Bu soruların cevaplarını her zaman düşünmek bize doğru düşünmek için ışık tutar. Aksi takdirde   yanlış düşünceleri değiştirmemiz mümkün olamaz ve bu düşünceler birer dini söylem gibi aklımıza çakılır kalır.

Bunları düşünmenin asıl faydası, felsefi tartışmalarda önümüze çıkan bağlam saptırmacılığını aşabilmemizi sağlamasıdır.

Özellikle herhangi bir ideolojik tartışmada, konunun teorik bağlamı, özellikle sosyalistler tarafından sürekli pratikteki sözde aksi örneklerle yanlışlanmaya çalışılır.

Burada gözden kaçırılan veya maksada göre göz ardı edilen şey şudur: Teorik ( ki buna açıkça idealist bir bakış diyebiliriz…) tartışmanın sınırı  nerede biter? Bu soruyu daha anlaşılır şekilde  acizane fesefi bakışımla ilgili olarak şöyle sormak isterim: “İradî olanla  doğal olanın sınırı nasıl gözetilmelidir?”

Bu ne anlama gelir? Fikirlerimizi veya oluştururken doğa ile sınırlanırız.  Doğa fikirlerimizi/düşüncelerimizi iki şeyle sınırlar: Duyularımızın sınırlılığıyla ve irademiz dışında  var olan olgularla…

Şurası herhalde açıktır ki biz doğayı ancak duyularımızın sınırlarınca anlayabiliriz. Birileri bu fikre “ Duyularımızın ötesindeki dalga boyları…” diye başlayan bir tiratla karşı çıkarsa ona, gelişen teknolojinin algı ötesi alanı, , günden güne algı sınırları içinde kalacak şekilde görünür kıldığını söyleyerek karşılık veririz. Kızıl ötesi görüş dürbünleri, elektron mikroskopları vs hep  doğanın duyu sınırlarımız içinde anlaşılabilmesini sağlayan gelişmelerdir. Bu da insanın, duyu/algı sınırlarının farkında olduğunu ve doğayı bu sınırlar içinde kalacak şekilde kendisine tercüme etmeye çalıştığını gösterir.

Bu sınır genişlemez. Sadece buluşlar bu sınırlar içinde kalarak doğayı anlayabilmek gücümüzü arttırır.

İkinci olarak kaçınılmazlıklar gelir.
Kaçınılmazlıklar doğayla ilişkilerimizi oluşturan sınırlarla belirir.

Ama kaçınılmazlıkların bir de iradî olan yönü vardır. Burada Hayekle çelişmek istemem ama şu kadarını göz önüne almalıyız: Bugüne kadar  gelmiş kültürel birikim ve “kendiliğinden doğmuş davranış kuralları takımı” olguları tarihin yaratmadığı tarihsel olgular olarak bugünkü seçimlerimizi bir ölçüde etkileyecektir.

 Tarihsel birikim veya tortular düşünme biçimimiz üzerinde küçümsenemeyecek bir etkiye sahiptir. Çünkü tarihsel birikim, kimliğimiz için bir tutarlılık ve geçerlilik ölçüsü sunar.

“Tarihsel tortunun” objektif bir geçerlilik testi yapılamaz. Çünkü tarihsel tortu iradî seçimlerin, kendiliğinden gelişen olgularla beraber meydana getirdiği bir fosil yapıdır. Bu belki fazlasıyla fizyokrat bir bakış gibi görünebilir ama durum budur.  Bu objektif geçerlilik testini saf rasyonel olarak yapmaya kalksanız bile karşınıza “Kime göre rasyonel?” sorusu çıkacaktır. Bu soruya herhangi bir  gelişmiş batı ülkesinin normlarına göre cevap verdiğinizde karşınıza, “o normların saf rasyonel testlerinden geçip geçmediği” sorusu çıkacaktır.

Tarihsel tortunun etik bir testi de yapılamaz. Çünkü “etik” için benimseyeceğiniz ölçüler de kaçınılmaz olarak  başka bir  kültürel birikimin tortusu olmak zorundadır. Çünkü her ne kadar insan olanın belli başlı bazı objektif ölçüleri varsa da bu objektiflik, kültürü aşamaz. Bu da şu anlama gelir ki kültürü ve “ toplumsal  kendiliğinden oluşmuş davranış kurallarını” aşan ve bunları kökten değiştirebilecek bir  evrensel objektif ahlâk kurulamaz!

Bu bizi nereye getirir?

İdeolojik tartışmaların teorik zemininde kalmaksızın pratik örneklerle yanlışlamaya gitmek mümkün değildir, bu çaba açıkça safsatadır.

Sözgelimi liberalizm ve sosyalizm tartışmalarında “Ama ABD’de kapitalizm bir sömürüdür!” gibi bir  cevap açıkça safsatadır.

Bu düşünüş tarzı insanların herhangi bir ideolojinin robotları olduğu kabulüne dayanır; insan eylemlerindeki irade unsurunu en baştan yok sayar. Biraz daha  derin bir düşünsel tabakada ise az önce bahsettiğimiz tarihsel tortunun varlığından habersiz olunduğunu gösterir.
Gene de şu unutulmamalıdır: Bütün felsefî tartışmalar ancak ve yalnız üzerinde  anlaşılmış, uzlaşılmış bir metodolojik birey kabulü ile yürütülebilir. Bu da insana dair  ortaya konan önermelerin, insanın  en genel ve değişmez eylemlerine göre  değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koyar. Ama bu başka bir tartışmanın konusudur. Bu daha ziyade uluslararası ilişkilerin doğası hakkındaki bir tartışmanın temelini oluşturur.

O halde felsefî veya ideolojik bir tartışma imkânsız mıdır?  Herhangi bir fikrin yanlışlanması mümkün  değil midir? Veya bu kabul zaten tarihsel tortuyu kendiliğinden anlamsız kılmaz mı?

Bu mevcudun/gerçekliğin nerede, hangi noktada tartışılması veya ölçü edilmesi gerektiği düşünülerek cevaplanabilir.

Ne demektir?

Meselâ sosyalizm tartışılırken sosyalizmin genel kabullerinin bir tutarlılık ve geçerlilik testi yapılmalıdır. Bunu yaparken üstünde uzlaşılmış metodolojik bireyin tarihsel tortunun ötesinde kalan genel eylemleri göz önünde bulundurulur. Sosyalizme temel teşkil eden “Mülkiyet hırsızlıktır!” sloganı ( Bu açıkça bir slogandır, herhangi bir felsefi derinliği olamayacak kadar saldırgan indirgemeci bir cümledir…) bu açıdan genel insan eylemiyle dolayısıyla metodolojik bireyin iradesiyle uyumlu mudur değil midir ancak böyle tartışılabilir. “Hırsızlık” denen suçun ancak  herhangi bir genel iyinin ve özelde bir hakkın  ihlaliyle var olabileceği düşünüldüğünde dahi mülkiyetin inan doğasının bir parçası olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

O halde meselâ  sosyalizmle ilgili tartışmalarda daha SSCB tecrübesine varmadan bile “genel insan eylemi” plânında bir yanlışlama mümkündür.

O halde mevcut duruma ( bazıları bunun tek gerçek olduğunu düşünebileceğinden bundan kaçınıyorum) ne zaman müracaat etmeliyiz?

Mevcut duruma ancak tartışmanın teorik yönü hakkında tam bir mutabakata varıldığında  bakılmalıdır.

Bu da şu anlama gelir: Gene sosyalizmden devam edecek olursak, sosyalizmin “idealarının” günlük hayatta ne kadar gerçekleştirildiğine bakılır. Söz gelimi sosyalizm “ideal” halin üretim araçlarının mülkiyetinin kollektifleştirildiği hal olduğunu, iddia ettiğinde, mevcut  halde, bunun yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir. Üretim araçları proleter diktanın eline bırakılmış mıdır? Evet. Peki  sonuç, önermenin öngördüğü, toplumsal mutluluk ve adalet ile uyuşmuş mudur? Hayır! Öyleyse önerme yanlıştır!

Kapitalizmle ilgili tartışmalarda, genellikle ideolojinin başına bir “vahşi” sıfatı getirilmesi hümanizmin gereği sayılır. Oysa bu açıkça saçmadır.

Çünkü “kapitalist” denen sermaye grubunun işçiyle olan ilişkilerinde yaşanan bazı çatışmalar, ideolojinin kaçınılmazlığı sayılmıştır. Acaba böyle midir?  Her şeyden önce  kapitalizmin bir ideoloji olmadığı, Marx’ın Pazar ekonomisine yönelik bir nitelemesi olduğu gözden saklanmıştır.

Liberalizmin teorisinde işçi ve sermayedar rakip veya Marx’ın sandığı gibi düşman  sınıflar olarak mı  kabul edilmiştir? Hayır… Peki liberalizm, işverenin işçinin hakkını yemesini ideolojik bir şart olarak mı öngörmüştür? Hayır! O halde  iş veren, işçinin hakkını yediğinde, liberalizmin önermelerine mi uygun davranmaktadır? Hayır!

Liberal teoride herkes hem üretici hem tüketici olarak mı kabul edilmiştir? Evet.  Peki liberalizm tüketiciyi, ekonomik olarak korunması gereken temel birim olarak kabul etmiş midir? Evet! Peki bunu  bir ütopyanın gereği olarak mı önerir, yoksa ekonomi denen insan eyleminin doğasına dair bir keşif olarak mı? Şüphesiz bunu bir keşif olarak önerir. O halde maliyetleri düşürerek daha ucuza mal üreten bir üreticinin davranışı liberalizmin kapsamına uygun mudur? Evet! Bu durumda liberalizmin “Pazardaki  rekabetin maliyetleri düşürücü ve tüketiciyi koruyucu bir sonucu vardır!” önermesi doğrudur.

Peki meselâ ABD’de  ki kendisi kapitalist olarak bilinir; devlet kayırması için uğraşan lobilerin etkisiyle meydana gelen kötü sonuçlar liberal önermelere uygun mudur? Hayır! Çünkü zaten fiyatları ve tüketici davranışlarını çarpıtan kayırmalar ve müdahaleler, “kapitalizm” olarak adlandırılan liberal teorinin kapsamına daha en baştan aykırıdır!

O halde teorik tartışmalarda insan eyleminin genel özelliklerine dair bir uzlaşma sağlanamazsa;  objektif bir mukayese ve yanlışlama  yöntemi bulmak da imkânsızlaşır. Daha sonra mevcut halin insan eylemlerinin genel özellikleriyle uyumuna bakılır. Daha sonra da mevcut hali  meydana getiren insan eylemlerini güdüleyen fikri temellerin, insan varoluşuyla uyuşup uyuşmadığına bakılır.

Hiç kimse insanın “benliğini” inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Hiç kimse, insanın  edindiklerini benliğinin  bir parçası saymasını inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Hiç kimse, insanın “daha fazlasını” arzu etmesini reddederek veya inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Dahası hiç  kimse bir “önerme” ile insanı baştan aşağı biçimlendirebileceğini iddia edemez. Bu son nokta Hayek’in “kurucu rasyonalizm” olarak  tanımladığı fikrin özüdür.

Burada son olarak birkaç şey söylemek istiyorum:

Öncelikle ortaya konan herhangi bir önermenin bir “icat” mı yoksa bir “keşif” mi olduğu anlaşılmalıdır.

Herhangi bir “Olmalıdır!” cümlesi, herhangi bir filozofun ütopyasını mı ifade etmektedir?

Yoksa bu  cümle, yararlılığı genel olarak görülmüş  ve fakat bazen kendisinden sapılan bir davranış kuralını mı ifade etmektedir?

Bu farklılık da aslında felsefi tartışmanın en başındaki uzlaşma için şarttır. Bu anlaşılmaksızın tarafların, soruna nasıl ve hangi açıdan baktıkları anlaşılamayacaktır.

Elbette herhangi bir sorunu çözmek için bir araya gelirken ortaya konan maksat açıkça ifade edilmeden  böyle bir tartışma açıkça hayaldir.













14 Şubat 2015 Cumartesi

Tatminsiz Ülkücü Ergenlikle Nereye Kadar?


Bahadırhan Dinçaslan , Mersin’de bir kıza tecavüz eden ülkücülerle ilgili  güzel bir yazı yazmış. Yazıdaki tespitler güzel.

Bu  tespitleri biraz daha tahlil etmek ise “milliyetçi” denen  kitlenin davranışlarını anlamak ve düzeltmek açısından sanırım faydalı olur.

“Sağ” içindeki “ülkücü” tipi, ülkenin iç savaş şartlarında ortaya çıkmış bir tiptir. Askeri bir  kalıba sahiptir. Buna da şaşmamak lâzım çünkü önceleri güdülenmesini Türk kahramanlığından almıştır.  Biz asker bir millet olduğumuz için  milliyetçilerimiz de şüphesiz askeri disipline ve  bakışa sahip olacaktı.

Ülkücü tipinde iki sorun başat şekilde kendini daha sonra belli etmiştir. Öncelikle “ülkücü” gençlik MHP’nin taşra ve daha da ziyade köy  tabanına dayanan bir gençlik hareketidir. Dolayısıyla  “farklılıklara tahammül”  noktasında herhangi bir terbiye almamış bir tabanı ifade eder, büyük ölçüde.

Siyasi aklın sığ ve kısa vadeli menfaat telâkkileriyle MHP hareketi, “Türk kahramanlığından”, “Arap cihatçılığına” doğru  dönüştürülmüştür.  Bunun sonucu da hapishanelerden Nurcu ve Menzilci olarak “mezun olan” binlerce ülkücüdür. AKP  iktidarında  iyi bir teşkilâtlanmanın temelini atanlar da hep bu eski  ülkücülerdir.

Kapalı toplumdan gelen gençlik tabanının genelinde yaşanan içe kapanmacı ruh hali, dinî teşviklerle iyice kalınlaşmış, kemikleşmiştir. Bu yapı,  MHP içinde “eğitim” denen şeriat telkinleriyle kadının kendisinin  dahi toplumsal hayatta varlığından korkan bir nesil yetişmesine sebep olmuştur. Solla mücadele esnasında bu pek belli olmamıştır belki ama sonrasında “ülkücülük”, kadınını eve kapatan, kadının da başını kapatan erkeklerin yürüttüğü bir “testosteronokrasi” haline gelmiştir.

“Ülkücü”, kadına  kadın olarak bakmayan, onunla ilgilenmeyi ayıp, günah sayan,  aşkı ancak tasavvuf  metinlerindeki imkânsızlıklardan ibaret gören bir “erkek” tip olarak evrimleşmiştir.

Şüphesiz bir hareket içindeki cinslerin arasındaki saygının korunması önemlidir. Ama MHP’nin yöneticileri eliyle içine sürüklendiği dinci şartlanma ve mensubiyet şuuru ülkücü gençlerde kadına bakışla ilgili  bütün normların Araplaşmasına yol açmıştır.

Şöyle bir baktığımızda “ülkücünün”  meselâ Karacaoğlan’ın yer yer erotizme varan güzellemelerini okuması dahi düşünülemez. “Ak göğsün üstünde ilik düğmeyi çözüp giden” sevgiliyle ne yapıldığını, ülkücü düşünemez bile.
Bu durum neye yol açmıştır?

Bu durum, ciddi bir tatminsizliğe ve  cinsellik korkusuna yol açmıştır.

Zamanla “ülkücü” denen tip, içinde aşk geçtiği için türkü bile dinleyemeyen,  hamaset dışında şiirden kaçan, herhangi bir nü tabloyu izlemeyi aklından bile geçiremeyen hırçın bir Arap ergeni haline gelmiştir.

MHP’nin, “Türk İslâm” denen hayat ve insanlık dışı yalancı ideolojisiyle  siyasi açıdan Türkiye’yi şeriatın kucağına atmasından da öte topluma verdiği en büyük zarar, bu tatminsiz ve “cinselliksiz” erkek ergen tipini ortaya çıkarmasıdır.

Bu açıdan kendilerine “Alperen ocakları” vs diyen tiplerle,  kendilerini Osmanlı torunu sanan diğer Araplaşmış cihatçı özentisi gençlerin porototipi, işte bu “ülkücü” dür. Hepsinin damarlarındaki kanı zehirleyen de siyaseten  beyinlerine sokulan “Türk-İslâm Ülküsü” fitnesidir.

Böyle bakınca mevcut haliyle “ülkücülerin” Türk Milleti’ne verecekleri hiçbir şey yoktur. Onlar, “ona değdi, buna değmedi”  akıldaneliğiyle, hayatı cinsellikten, kadından, aşktan arındırmaya çalışan diğer şeriatçıların başka bir türü olarak Türk siyasetini çürütmeye devam etmektedir.

Bu tatminsiz insan tipi, belki bir vatan müdafaasında  gene de  kanındaki cevheri hatırlayıp öne atılabilir ama barış zamanlarında memleketin şeriat kazanında kaynatılmasının müsebbiplerinden biridir.

“Ülkücü” şeriat merakı ve özentiliğini sürdürerek uygarlaşamaz.

Ülkücülük şeriatçılıktan ayrılıp ciddi, akılcı, uygarlıkçı bir Türkçü idealizme dönüşmedikçe aslen ona artık hiç ihtiyacımız da yoktur.







12 Şubat 2015 Perşembe

Siyasetin Emrindeki Felsefe

Siyaset, toplumun çeşitli taleplerine cevap vermek ve
çeşitli sorunlarını çözme işi.


Bu açıdan, partilerce yürütülse de siyaset, partilerüstü bir iş.



Demokrasinin en büyük açmazı partilerin oluşum mantığından kaynaklanıyor.




Çünkü özellikle Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde partiler menfaat şebekesi olarak ortaya, çıkıyor. Seçmenin de buna itirazı yok gibi görünüyor . 


Bunun sebebi de siyase'tin, " Kaynakları dağıtma yöntemi" olarak tanımlanması.

Dolayısıyla bir siyasetçi ettiği hizmetlerden bahsettiğinde, partililerin ne kadar menfaat dağıttığından bahsediyordur.


Bu siyaset anlayışının uluslaşmış bir toplumun sorularına cevap verebilmesi, Sorunlarını çözmesi imkânsızdır. 

Uluslaşmış bir toplumda siyaset, ulusun bütün fertlerinin dertlerinin temelindeki etkenleri düşünmeyi gerektirir.

Oysa uluslaşmanın siyasi ve hukukî bir sorumluluk olduğunu idrak edemeyen toplumlarda, siyasetçi, "aç ilkellerin aç yemleyicisi" olarak çalışır.


Geri bir toplum, siyaseti ancak menfaat saikiyle yürütebilen toplumdur. Geri toplum bir ak ilkeller toplumudur. Buradaki açlık fiziki olmanın ötesinde nihayetsiz bir doyumsuzluktur. 

Gerçek açlar,geri toplumlarda, menfaat dağıtımlarının oyuncağıdır. Mesele şudur ki: Geri toplumlar, gerçek açları da doyumsuz iktidar açlarının da ancak anlık menfaatlerle harekete geçtiği toplumlardır.

Anlık menfaat güdüsü akılla ve mantıkla varılan menfaatleri içermez. Anlık menfaat,insan dışındaki herhangi bir canlının o an için kendisine gerekeni otomatik olarak edinmeye çalışmasıdır.

İnsanlar, hayvanlardan tam da bu noktada iki sebeple ayrılır.

İlk olarak insan için "edinmek" bazı kayıt ve şartlara bağlıdır. Burada insan için edinmenin belli sınırları olduğunu görüyoruz.

Sahipsiz nesneler için açıkça kullanımda olduklarını göstererek onlar üzerinde hak tesis etmek veya Sahiplenilmiş malları karşılıklı rızaya dayanarak mübadele etmek.

Bu iki şart da edinmek arzusunu taşıyan insan için belli bir maliyet doğurur.

Peki ama hırsızlık,dolandırıcılık,yağma, gasp gibi eylemlerde durum nedir?

Bu gibi eylemler, üzerlerinde meşru sahiplik/ tasarruf hakkı (mülkiyet) bulunan malların bahsettiğimiz sahiplenme şartlarına aykırı olarak edinilmesinin çeşitleridir.

Şüphesiz,hırsızlık da gasp da belli insanları tam da diğer insanların. aleyhine mutlu eder.

Bir hırsızın, ne kadar büyük bir kabileyi beslediğinin bir önemi yoktur.

İnsanların ellerindekini onların rızası hilafına alan herkes yağmacıdır.

Özellikle geri ülkelerde, "kaynakların dağıtımı" diye tanımlanan siyaset devlet gününü kullan her yetkisini seçimle ele geçirerek yapılan yağmanın ganimetlerini, partililere dağıtma işi olmuştur.

Bundan dolayı da meselâ özellikle Türkiye'de parti programı denen şey yasak savmak için hazırlanan , hiç kimsenin umursamadığı saçma sapan bir tomar kâğıttan  başka bir şey değildir.

Yasallaştırılmış yağma haline gelen siyaset, kendiliğinden, ilgili bütün düşünceleri anlamsızlaştırır hatta düşman haline getirir.

Ülkemizdeki aç ilkelleri doyurma işinin bir hain seri üretme işi oluvermesi de den yüzdendir.

Bu yapı içimize öyle işlemiştir ki artık kendi felsefesini yaratır ve "Yolsuzluğa, hırsızlık demek günahtır!" saçmalığına kadar varır.

Peki bu menfaat dağıtımı ilkelliği aşılabilir mi?

Bunun biri yakın diğeri orta ve uzun vadede birbirine bağlı iki şartı var:

ilk olarak siyasetin elindeki gün kullanımına sınırlama getirerek iktidarların vatandaşın hakkına "yasal tasallutu" engellenmeli, sınırlı demokrasi tesis edilmelidir.

İkinci olarak da vatandaşlara toplumun geri kalanına zarar vermemek bilincini kazandırmak. Bu da ancak toplumun asgari bir felsefî öğrenimi görmesiyle sağlanabilir.

Bugün makarnasını yediği veya bir makamı elde ettiği için anlık doyumuyla hareket eden bir kitlenin bir insan toplumunun yaşayabileceği bir ortam sağlaması  mümkün değil.


11 Şubat 2015 Çarşamba

Cemaatim Egom Ve Ben

 Türkiye’de cemaatleşmenin neden bu kadar yaygınlaştığı,  hemen herkesin merak ettiği bir konu…

“Cemaat” derken akla hemen Nurcular geliyor elbette. Ama  iş bundan ibaret değil.

Sosyalistler zaten gayet sağlam bir ideolojik cemaatleşme gerçekleştirmişti. Dindar cemaatler bir başka kutsallık ve düşmanlık  güdüsüyle, ayrıca “apolitik”  görünümleriyle gençlere  “masum” bir beraberlik  imkânı sundu. Öyle ya cemaat siyasetle ilgilenmiyor, kimseye zarar vermiyor, yalnızca “iyiliği emredip kötüyü nehyeden dinin” gereklerini “tebliğ” ediyordu.

Sonra  liberaller çıktı piyasaya. Normalde fikir örgütleri orta yaşlıların ağabeylik ettiği kayırmacı beraberliklerdi. Liberaller ilk defa gençleri yaratıcı olarak kullandı.

Şüphesiz insanlar, aynı fikirde olduklarıyla bir arada bulunmaktan memnuniyet duyar. Peki ama böyle bir beraberlikte bireyin egosu “cemaatle” nasıl etkileşir?

Bizimki gibi geri bir toplumda cemaat, bireyin önündedir. Birey “egosunu” cemaate borçludur. Cemaat hele de maddi imkânlara sahipse mensuplarını yavaş yavaş bir yerlere getirir, zenginleştirir, saygınlaştırır.

Bu  özellikle bizim toplumumuzda o kadar kanıksanmıştır ki bireyin başka türlü bir varoluşu, hayal bile edilemez.

Cemaatinden bağımsız bir akıl bizim toplumumuzda neredeyse imkânsızdır.  Özellikle gençler, hangi görüşte olurlarsa olsunlar daima bir “hocanın”,  bir “mürşitin”, bir “ağabeyin” çobanlığına ihtiyaç duyar.

Hayatının merkezinde din olan, dolayısıyla ne düşünürse düşünsün; aslında düşündüğünü “dinleştirecek” kadar tutucu davranan insanların, cemaatleşmeyi bu kadar benimsemesi şaşırtıcı değil. Bir de bu  düşünüşü, güçlü bir dayanışma ve kayırmayla besleyin;  özellikle gençlerin,  nasıl  cemaat çalışmasına kapıldıklarını  rahatlıkla anlayabilirsiniz. Hangi türden olursa olsun, benzeşmenin, aynılaşmanın insana verdiği güven duygusuna  sonuna kadar muhtaç olan, bundan ayrılmak da istemeyen “geçkin bebeklerin”, kendilerine ait bir akıl geliştirmeleri çok zor.
Ego hayatın merkezidir. O olmaksızın var olmak için çabalamayız. Bu basit bir zorunluluktur.

Mesele şudur: Ego, varoluşu, zaman geçtikçe daha gelişmiş bir biçimde  anlamlandırır veya anlamlandırmalıdır.  Egonun varoluşu gittikçe daha geniş bir çapla anlamlandırması, olgunlaşmadır.

Bebeklerin hayatlarında pek az varlığa yer vardır. Çocuklukta yakın aile bireylerini, ergenlikte arkadaşlarımızı ve yetişkinlikte  toplumun geri kalanını, varoluşumuza dahil ederiz.  Yetişkin bir bireyin egosu, var olabilmek için doğrudan temas edilmeyen bireylerin dahi varlığının gerekli olduğuna dair bir feraset geliştirir.

Gelişmiş bir toplumda bireyler aileleri tarafından hayata hazırlandıktan sonra tek başlarına diğer bireylerle karşılaşır.

Geri bir toplumda ise  bireyler ancak cemaatler içinde “sosyalleşebilir”. Bu yüzden geri toplumların bireyleri cemaat içinde yaşadıkları doğrudan menfaat ilişkileri dışında kalan toplumun diğer bireylerin hayatlarının neden değerli olması gerektiğini  fark edemezler. Buna etnik gruplar da dahildir. Herhangi bir Kürt’e meselâ  bu yüzden uluslaşmanın büyük katılımlı çevresini anlatmanız çok zordur.

Cemaat yalnızca kendisiyle ilgilenir. Cemaat bu şekilde artık başkalarıyla da ilgilenmesi gereken bireyleri, yetişkinlikten men edip onlara yetişkinlik öncesi bir psikolojiyi dayatır. Bunu yaparken cemaatin ona sağladığı güven ortamını kullanır. Buna karşılık da bireyden, cemaate kayıtsız şartsız bir itaat bekler.

Sanal ortamın yaygınlaşması, özellikle gençler arasında da cemaatleşmeyi hızlandırdı.

Yeni cemaatleşmede, gençler   “kendilerinden bahseden” dolayısıyla onları kestirmeden şöhrete ulaştırabilen beraberlikler veya “kalabalıklar” oluşturabiliyor. Bu ihtiyaç, görünen o ki “ağabeyler”, “hocalar” vs tarafından organize edilerek kullanılıyor.

Ne  yazık ki milliyetçiler de cemaatleşmeden kendilerini kurtaramıyor. Milliyetçiler arasında, “kendi aklıyla düşünmek” hâlâ “ajanlık” veya “ihanet” sayılıyor. Çünkü  milliyetçiler birbirlerini hâlâ “bağımsız ve onurlu” bireyler olarak göremiyor. Milliyetçi denen insanların ezici çoğunluğu, birbirlerini “din kardeşleri” olarak görüyor. Ve  dine dayalı bir benzeşmenin bozulmasını doğrudan doğruya dine ve dinden neşet eden cemaatleşmeye ihanet olarak görüyor.

Türk İslâm ülküsü denen,   ideolojileştirilmiş  din  düşüncesi,  ego ve cemaat ilişkisini bir kısır döngü haline  getiriyor. Böylece eninde sonunda  din referanslı yeknesak  bir kitle meydana geliyor.

Bu yüzden milliyetçiler içinden çıkan, yeni ve genç yazar  “illüzyonu” dikkatle ele alınmalı.  Cemaatleşmenin perde arkasından yürüyen menfaat ilişkilerinin, genç egoları  nasıl bağımlı kıldığını kimse  görmek veya  telaffuz etmek istemiyor. Bundan ayrı şekilde egoların bağımsız tercihlerle mi yoksa cemaatleşmenin müdahalesiyle mi şekillendiği artık dürüstçe tartışılmalı.

Liberaller, nurcular vs. kendilerine bağımlı, kalaylanmış genç şöhretler yarattılar ama bu şöhretlerden ne gibi bir entelektüel miras kalacağı meçhul. Aynı cemaatleşmeye milliyetçiler de özendi ve aynı vasıfta patlamış mısır lezzetinde akıllar yaratmak için uğraşıp duruyorlar.

Cemaatleşme  bağımlı egolar yaratıyor ve egolar istedikleri teşviki bu dar çerçeveden elde ediyor. Cemaatleşmenin yarattığı  bu gelişmemiş akılların gelişmemiş vicdanlarının niteliksiz işleri, ülkemizi  entelektüel bir çöplükle işgal ediliyor.

Ego ve cemaat arasındaki bu çarpık bağımlılık ilişkisi kurumsal olarak kırılabilir mi? Bunu bilmek zor. Ama  cemaatleşmeye karşı bireysel üretimlerle mücadele etmek, hem ahlâkî hem fikirsel anlamda tutarlı ve kalıcı bir yol gibi görünüyor.




7 Şubat 2015 Cumartesi

Bu Nasıl Tesettür ?

İslamcı bir kadın yazar türbanlı genç kızların tesettür tarzını hiç onaylamadığını söylediği bir video yayınlamış.

Pantolon giyip de başı örtmekle tesettür olmazmış.

İşin garibi aynı şeyleri lâik insanlar da düşünüyor.

Hepsi tamam da hiç kimse türbanlılara sormuyor. Acaba onlar ne düşünüyor?

İslâmcılar tesettürden kadının gizlenmesini anlıyor.

Elinde kamçısı, kılıcı falan olan şeriat rejimi polisleri zaten kadını toplumdan, doğrudan soyutluyor.

Bizimkilerin o kadarına yürekleri yetmediğinden, hiç olmazsa kadını kumaşın altında saklayabilmek için uğraşıyor.

Okumuş kadınlar biraz Atatürk düşmanlığı, biraz laikliğe duydukları nefret , biraz bilinçli dindarlık iddiasıyla tesettüre yöneliyor. Tesettürlülerin çoğunu oluşturanlar zaten genellikle iki şeyle güdüleniyor: Cehennem korkusu ve para.

Ama toplum mühendisleri gelip pek katı bir duvara tosladılar: Kadına!

Kadını örttüler,ona adı ve düşüncesi Arapça olmayan herkesten nefret etmesini öğrettiler.

Kadından pek sağlam bir seçmen kitlesi yarattılar.

Ama onu kadın olmaktan vazgeçiremediler.

Plajda haşemaIı kadınlar görmek tuhafımıza gidiyor.

Dar kıyafetleriyle düğünde göbek atan kadınlar tuhafımıza gidiyor.

İyi de bunlar ne anlama geliyor?

Bana öyle geliyor ki tesettür Türk toplumunda bambaşka bir şey anlatıyor.

Türk toplumunda  kadın, İslâmcıların bütün çabalarına rağmen hâlâ Arap yapılamadı.

Türk kadını dinciliğin bütün gayretine rağmen kendisini toplumun geri kalanından ayırmadı, ayırmak da istemiyor.

Ayrıca... Örtüsünü de modern giyimin parçası haline getirmeğe çalışıyor.  Ve işin garibi onu gözlerden gizlemesi gereken şeyleri güzelliğinin bir parçası haline getiriyor.

Bu kötü mü?

Kimilerine göre bu basit bir ikiyüzlülük.

Ama galiba bu hem kadın doğasının cevabı hem de laikliğin aslında içimize nasıl işlediğinin bir delili.

İslâmcılar tesettürle Türk olmayan yobaz ve kindar Arap kadınları yaratmak istediler.Bir ölçüde başarılı da oldular.

Bir de baktılar ki kadınlar ne güzel görünmekten vazgeçiyor ne de toplumdan ayrılıyorlar.

Onlar aslında nasıl giyinirlerse giyinsinler, toplumda bir yerleri olacağını biliyorlar. Bu yüzden açık kadınlar gibi davranmakta sakınca görmüyorlar. Kadınlıklarını örtülerine rağmen serbestçe göstermeleri laikliğin getirdiği özgürlük ve medeniyetin aslında ne kadar benimsediklerini gösteriyor.





.

,


Vekilli Kekin Dayanılmaz Cazibesi

Bir yazımda de belirttiğim gibi aslında siz hiçbir şey bilmiyorsunuz.Ben arkadaşlarımı topladım, onlara reislik ediyorum.

Ben ve cemaatim ki siz sosyoloji cahili MHP düşmanı Atsız takımı ve okumamış sentezciler benim söylediklerimi anlayamazsınız.

Ben Merhum Türkeş'e "dayı" derdim.  Dolayısıyla kimse Türkeş'i benden daha iyi tanıyamaz.

Ben arkadaşlarımı topladım, onlara reislik ettim.

Ağabeylerime karşı çok saygılıyım. Birlikten kuvvet doğar. Onun için daima arkadaşlarımla beraber hareket ediyorum.  Bizimle beraber hareket etmeyen herkesi hemen hain olarak yaftalıyoruz.

Eh bir grup Allah sever Müslüman Türk genci olduğumuzdan karşımızda herhangi birinin hiç bir şansı yok.

Ağabeyler bize katılmayan insanların, ancak " ajan" olabileceklerini söylüyorlar. Çevremizde Allah'a şükürler olsun ki bu tip tek başına konuşup da ajanlık eden fazla kişi yok!

Ayrıca ağabeyler, onların istedikleri gibi yaymaya devam edersek siyasette bizi çok parlak günlerin beklediğini söylediler.

zaten biz epey entelektüel bir grubuz. Bizim sosyetemiz kimsede yok!

Cahil milliyetçileri adam edeceğiz. Partinin işine yaramayan fitneci, Allahsız Türkçü tipleri de sileceğiz.

Biz Allah ve insansever maneviyatçı, Müslüman gençleriz. Milliyetçiliği adam etmek icin hocalarımızın tam desteğini aldık, elhamdülillah.

Azıcık sabrettik mi, biraz
 da söz dinledik mi, inşallah milletvekiliği en fazla on yıl içinde, çantada keklik.

O zamana kadar siz cahillere tahammül edeceğiz artık




4 Şubat 2015 Çarşamba

Ebedî Gerinin Yönü: Doğu



Bertrand Russel “Sorgulayan Denemeler” adlı kitabında makineleşmeyle ilgili olarak “ …Daha alt düzeyde duygularına hitap eden  yayınları kolaylaştırırlar” (1) der. ( Tahmin edebileceğiniz gibi  şu anda okuduğum kitaptır)

Sosyal  medya ortamlarının birinde, metroda kitap okuyan Japon kızları ve ellerinde son model akıllı telefonlarıyla Türk gençlerini beraber gösteren bir görsele rastladım.

Son olarak  sanalağ üzerinde pornografik sayfaların, Müslüman ülkelerde  inanılmaz boyutlarda olduğu sık sık telâffuz edilir, oldu. İslâm’a karşı batının önyargısına bağlayıverecek olsak da mesele o kadar basit değil.

Matbaanın yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde,   erotik/pornografik  kitapların veya dergilerin yaygın olarak basıldığını öğrendiğimde de çok şaşırmıştım. Demek ki modern uygarlığın kurucularında da  bu  cinsel açlık yaşanmış.

Bütün bunlardan ne çıkarmalıyım, ne anlamalıyım?

Bertrand Russel, “sanayii devrimini” yapan bir milletin mensubu. (İnsanları güdülerine göre yargılayan sığ ve ikiyüzlü  “Marksist ahlâka” göre onu reddedivermek elbette pek kolaydır… Marksist,  normatif ahlâkı başka bir yazıda düşünmeli… İlginç konudur.) O makineleşme hakkında düşünürken, makineleşmeyi yaratan zekâların düşünüş biçimlerini, felsefelerini birebir yaşayarak eleştiren bir insan. Dolayısıyla bizim gibi arabayı, elimizde tespit gibi taşınan bir uzaktan kumandayla çalıştırılan bir itibar nesnesi falan olarak görmüyor.

Beni düşündüren makineleşmenin, bugünkü yaygın kullanımıyla teknolojinin, “daha alt düzeyde duygularına hitap eden yayınlarla ilgisi… Aslında tam olarak bu da değil… Çünkü teknoloji bunu kendi başına yapmıyor. Yani hiçbir bilgisayar insanlara kendiliğinden bir porno sayfası hazırlamaz.

Batıda pornografi başlı başına bir sektör… İnsanlar bu işten ciddi paralar kazanıyorlar.

Müslüman toplumlar/toplulukların teknolojiye  ciddi bir katkıları yok. Kapitalist seri üretim ( ki böyle söylenince hemen arkasından “insanlık dışı” gibi bir kötüleme beklemek neredeyse refleks olmuştur…) her bir  birim tüketim malını, git gide daha ucuza mal ettiği için de Müslümanların teknoloji üretmek, yaratıcı süreçlere katılmak gibi bir heves duymalarını beklemek şu saatten sonra zor görünüyor. Teknolojinin yaratıcıları gerek maliyetleri düşürmek gerekse yaratıcılıktan duydukları zevkle her gün yeni yöntemler icat ediyor bu icatlarla yeni imkânlar keşfediyorlar. Bunu yaparken  ilk zamanlarda  yaygın pornografi ile kendisine gelir elde etmiş matbaanın birikimini, mirasını kullanıyorlar.

Akıllı cep telefonlarının mucitlerinin toplumlarında insanlar, birbirlerinin fikirlerinden aldıkları ilhamlarla yepyeni düşünce çerçeveleri çiziyor, yeni icatlar için bambaşka bilimsel önermeler ortaya koyuyorlar.

Oysa büyük bir Müslüman nüfus barındıran doğu, elindeki akıllı cep telefonundan dünyanın en aykırı porno sitelerine rahatlıkla girebilirken bütün bunlardan habersiz bir yaşam sürdürüyor…

Belki de doğuyu artık yeniden tanımlamalıyız. Doğu salt kültürel bir yön veya çerçeve değil artık. Doğu, insanı var eden uygarlık anlayışının birey kavramına, bu kavrama dayalı özgürlük, hukuk ve saygı kurumlarına karşı toplumsal direnç geliştirmiş, bütün insan beraberliklerinin genel adı veya yönü.

Doğunun en doğusundaki Japonya ve Güney Kore’de belki şirketler hâlâ eski kabile geleneklerine göre idare ediliyor ama toplumsal düzen, yani devletle bireyin  ilişkilerinde kabileciliğin yerini açıkça liberal demokrasini normları ve kuralları almıştır. Telif hakları, fikir mülkiyeti bu ülkelerin kültürel üretiminde de ciddi bir şekilde kendisini gösteriyor.

Doğunun uygarlığa katılması, batılılaşmayla oluyor. Belki içlerine, eskiden bilmedikleri pek çok aykırılık ve belki “ahlâksızlık” da giriyor ama kabileciliğin güce dayalı ikiyüzlülüğü yerine bireyin sorumluluğu anlayışıyla yaratıcılık için özgür bir ortam oluşturabiliyorlar.

Buna karşılık petrol zengini Arap ülkelerinde satın alınan en son teknoloji ne bir özgürlük ortamı yaratabiliyor  ne de hukuk devleti… Çünkü Arap toplumunun batınınki gibi sürdürebildiği ve dahası geliştirebildiği bir entelektüel mirası yok. Dolayısıyla doğu, teknolojiyi tuzluk  gibi kullanmaktan fazlasıyla tatmin olan bir  ilkel insan beraberliği olarak yaşamını sürdürüyor.
 
Buna karşılık, ellerindeki akıllı cep telefonlarını durmadan kurcalayan “Müslüman gençlerin” kaçta kaçının, o cep telefonlarındaki elektronik kitap seçeneğini kullandığını şahsen çok merak ediyorum.

Bütün bunlar bana doğunun bu üretim çağında, matbaanın icadından sonra meydana gelen ve aradaki kapanamayacak kadar derin bilgi ve felsefe mirası yüzünden ebediyen kendi başına gelişemeyeceği düşüncesini uyandırıyor. Elbette toplumsal olaylarda “çizgisel bir nedensellik” aranmaz ama “başımıza gelenler” de belli davranışlarımızın ve bunların “birikimlerinin” bir sonucu olmalı gibime geliyor.

1) Russel B.; "Sorgulayan Denemeler"; Shf:92: TÜBİTAK Yayınları:2005



3 Şubat 2015 Salı

İradesiz Canlıların En Lâtif Cinsi



Kadın üzerindeki tartışmalar bazen bana korkunç geliyor.

Çünkü bu tartışmaların hiçbirinde kadın “irade sahibi” bir canlı olarak görülmüyor. Kadın ya Tanrı’nın veya erkeğinin hizmetinde bir  cins olarak kabul ediliyor.

Öyle ki bu iki sahip arasında, sınırlı bir  yetkiyle hareket edebilen ama sonsuz bir  “namus sorumluluğuyla” yüklenmiş olarak görülüyor.

Türkiye Cumhuriyeti,  insanın kanun önündeki eşitliği ilkesine göre kurulmuş bir devlet.  Cumhuriyet bize, kadın  veya erkek olmamız fark etmeksizin,  egemenlik alanındaki her türlü vatandaşlık hakkından ayrımsız   olarak yararlanabileceğimizi  söylüyor. Bu, tamamen Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün eseri.

Cumhuriyetin “kanun önündeki eşitlik”  imkânı, Türk vatandaşlarının, etnik kökenlerinden, inançlarından ve cinsiyetlerinden bağımsız olarak kendi fayda dizinlerini oluşturabilmelerini ve buna göre özgürce hareket edebilmelerini sağlıyor.

Burada tek bir şey gerekiyor: İrade!

Cumhuriyet bize hareket edebilecek imkânları veriyor ama o imkânları kullanıp kullanmamamız konusunda, bizi zorlamıyor. Nitekim özgürlükçü bir hukuk devletinde, olması gereken de budur.

Cumhuriyetin akılcı kuruluş felsefesinde, özgürlük de sorumluluk da bireyin ellerine bırakılıyor. Cumhuriyet, insan iradesinin, gönüllü de olsa bir başkasına devrini hukuk ve ahlâk dışı buluyor. Bundan dolayı da öğrenime özel bir önem veriyor.

Kadın, Cumhuriyet’in  en önemli  medeniyet göstergesi ve hedefi. Kadına irade sahibi olduğunu, “Hayır!” diyebileceğini gösteren, Cumhuriyet.

Cumhuriyet, belli başlı bazı toplumsal kurumları sürdürürken  kadının konumuyla ilgili bütün bakışları alt üst ediyor. Dinin, ( Artık hiç kimse dinin özünde, kadın erkek eşitliğini va’z ettiğini söyleyerek kendini teselli etmeye çalışmamalıdır…) bir kurum olarak kadını erkeğin eksik türü olarak sınıflandırdığı artık inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü din bir kurum olarak kadına “irade” sahibi bir rol tanımaz. “Kadının çalışmak mecburiyetinde olmaması” kadına tanınmış bir hak değildir. Bu, kadına erkek tarafından  bir rol biçilmesinin, hayattaki yerinin erkek tarafından belirlenmesi gerektiğinin ifadesidir. Dinin,  kadın özgürlüğüyle ilgili bundan başka da bir “hak” söylemi yoktur. Çünkü din, bizatihi “erkek anlatımlı” ve “erkek merkezli” bir kurumdur. ( Sadece bu bile onun, “va’z edilen bir inançtan” ziyade “icat edilmiş” bir kurum olduğunu gösteremeye yeter.)

Dindarlık, dini günlük hayata olduğu gibi uygulamaksa ki öyledir, herhangi bir dindarın, dinin kadına biçtiği bu rolü reddetmesi tartışması çok zordur.

Çünkü din bir kurum olarak kadını bir kere  “erkekten eksik” bir canlı türü saydığı anda, zaten onu “cüz’i irade” dışına itmiştir. Böylece “irade” sadece erkeğe nasip edilmiş bir “ilâhî nimet” halini alır. Din adına savaştığını söyleyen şeriat hayalcileri sürekli “bilek zoruyla” elde edilmiş cariyelerin hayalleriyle güdülenirler. Öyle ki bu dünyada olmazsa öbür dünyada, din adına gösterilen hırçınlık mutlaka kadınların sınırsızca kullanıldığı bir cinsel nimetler deniziyle ödüllendirilecektir. Şimdiler de adına “seks cihadı” denen sapkınlık bu beklentisini daha fazla erteleyemeyen ve ölmeye de pek gönlü olmayan riyakâr korkakların icadı olarak  “din piyasasına” sunulmuştur.

Burada hiç sözü edilmeyen şey ise kadının iradesidir. Hiçbir “cihatçı”, herhangi bir kadına, cinsel ilişki için rızasını sormaz. O sadece gücünün yettiği kadını, gücünün yettiği herhangi bir mal gibi alır ve “kullanır”.  “Kadınlar sizin tarlanızdır…”  diye ağızlara pelesenk edilmiş hadis de bu sapkınlığın tartışılmaz aklayıcısıdır.

Din denen kurum, insanlara yepyeni bir toplumsal getirmemiştir. Çünkü herhangi bir “toptan ve standart toplumsal düzen” tasarımı söz konusu olamaz. Din adına kabul edilmiş toplumsal düzen, peygamberin sürdürülmesinde sakınca görmediği Arap örfünün bazı parçalarıyla daha sonra bu denetimin de ortadan kalkmasıyla kindar bir canavar olarak geri  dönen, cahiliye dönemi Arap örfünün ta kendisidir. Dolayısıyla Müslümanlar arasında Müslüman toplumlara ait olduğu sanılan kadınsız, müdahaleci, baskıcı şer’i rejimler, bu ilkellikten başka bir şey değildir.

Hal böyle olunca,  kenar mahalle dindarlığının siyasetinin kadının iradesine seslenmesi de söz konusu olmuyor. Çünkü  kenar mahalle dindarlığı, kadını ancak gözden ırak tuttuğunda, kendisini güvende hisseden cahiliye Arap’ı hayranı  kitlelerin “din” anlayışı. Şunu bir kere daha tekrarlamakta fayda var: Din,  ancak bu şekilde var olabiliyor. “Bundan başka bir din” maalesef yok. Çünkü İslam adına konuşacak olursak; din denen kurumu oluşturanlar, bizatihi cahiliye Araplığını Allah ve peygamber adına  kutsayanlar… İslâm tarihindeki “aydınlanmacı” bir takım çıkışlar, zaten kurumsallaşan ve “din”  haline gelen inancın, kültürel donukluğuna ve hırçınlığına rağmen ortaya konan teşebbüsler.

Buraya kadarki tahlillerimiz uluslaşmış bir toplumda, “başka tercihlerin” yapılabildiği özgür toplumsal düzen içindeki dinin konumuyla ilgiliydi.

Kürtler gibi uluslaşamamış topluluklarda durum daha da vahimdir.

Çünkü uluslaşmış toplumlardaki kültürel çeşitlilik, kapalı toplumsal yapılarda bulunmuyor. Dolayısıyla “birbirinden farklı bireyler” diye bir  kavram bu topluluklarda ortaya çıkamıyor.  Hayata karşı verilen savaşta ve belki de hayatları savaşmaktan ibaret olan topluluklarda, otoriteye “Hayır!” diyebilecek birinin varlığı sadece hayaldir Bir de böyle bir toplumsal yapının dinle güdülendiği düşünülürse… Kürt toplumsal yapısında, kadının erkeğin oyuncağı olması sadece bu yapının doğal  hiyerarşisinden kaynaklanmamaktır. Bu hiyerarşik yapının büyük ölçüde dinle tahkim edilmesi etnik erkek egemen kültürün kökeni konusunda önemli bir açıklama sunmaktadır.
 
İşte Türk Cumhuriyeti, bütün bu ilkel düşünüş biçimlerine karşı toplumu, “irade sahibi” bireyler olarak yapılandırmışken irademizi bu noktadan geriye, kabileci ilkelliğe gitmek için kullanmış olmamız ürkütücüdür. Kadınlarımızın irade sahibi eşler olmaları yerine, “Erkekleri tarafından beslenen damızlık  zevceler/cariyeler” haline getirilmesi büyük ölçüde Müslüman erkek ilkelliğinin ürünüdür. Dinin, erkeğe dair “Kadının yerine karar veren üstün cins” anlayışı, kadınımızın iradesini  sakatlıyor. Kadınlarımıza, Arap örfüne göre örtünerek hangi  ilkel  toplumun sembollerini benimsediklerini bıkmadan usanmadan anlatmalıyız. Bunun kalıcı çaresi ise kadının kendi başına düşünen ve karar veren, “Hayır!” diyebilen irade sahibi  bir insan olduğunu, kızlarımıza öğretmek…



1 Şubat 2015 Pazar

Şehvetin Ve İktidarın Volkanlarında

 Türkiye’de dinci ve etnik ilkelliğin kadın  trajedisi

“…Dünyada hiç bir erkeğin Abdullah Öcalan kadar kadınları peşinden koşturamadığını, yürütemediğini ve onların ruhuna giremediğini söyleyen Sema Irmak, "Şu anda İmralı'da müzakere masasındaki sayın Abdullah Öcalan'a bu kongremizi atfediyoruz….” (1)

“…Toplantıda son olarak konuşan Mahalle Kadın Kolu Başkanı Nuran Yıldız'da Ak Parti'ye üye olmanın Başbakan Recep Tayip Erdoğan 'a nikahla bağlanmak olduğunu vurgulayarak tüm partilileri bu seferberliğe davet etti…” (2)

İkisi de haber. Yani bir fantezi, önyargı veya kurmaca falan değil.

İkisi de birer  tapınma biçimi.

İkisi de paganik birer tapınma biçimi…

İkisi de otoriter bir ruh halinin  göstergesi….

Dahası ikisi de  bahsedilen kişilerin yaptıkları göz önüne alındığında, sado mazoşist bir sapkınlığın belirtisi.

Sadizmin kökeni açık. Bu insanlar kadın , çocuk demeden herkesi öldürmeyi sadece gerekli bulmuyor, bundan sapkınca bir zevk de alıyor. Bu artık bilinen bir gerçek. İşin mazoşizm yönü  biraz daha incelenmeli….

Bu ruh hali muhakkak  incelenmeli. Çünkü dinin  ahlâkî normlarını cinsellik korkusuna bağlamasıyla aslında ayna görüntüsü olarak cinsel sapkınlığı  meşrulaştırma çabası içine girdiği  artık  herkesçe biliniyor sanırım.

İşin ilginç yanı “töre cinayeti” denen suçların, ensestin,  çocuk tecavüzlerinin, fiilî livatanın en fazla olduğu bölgelerin etnik  terör ve sözde etnik siyaset odaklarının da  bir lidere “cinsel karizma” rolü biçebilmesi.

Kürt toplumunda, bireyin hiçbir değeri yok. Bu toplumsal yapı içinde birey, insan olmasından ötürü korunmaz; sadece  kitleye getirdiği ek refahtan dolayı korunur. Kalabalık aile/ aşiret yapılarıyla Kürtler  fiziksel imkânları paylaşmak için  her türlü güce ihtiyaç duyan bir topluluk. Bu yüzden de gerek çatışmada nefer üstünlüğü gerekse  iş gücü açısından büyük nüfusa ihtiyaç duyan bir topluluk.  Ölçüler bunlar olunca herhangi bir aşiret üyesinin “birey” olması  aşiretin hayatiyeti açısından  tam anlamıyla bir zehir etkisi yaratıyor.
Peki Kürt toplumundaki bu yapı acaba Marksist/Stalinist bir örgüt olan PKK da giderilebilmiş mi?

Elbette hayır. Bütün hayatları “ağa” ve aşirete tapınmak ve onlar için mücadele etmek olan insanların bir anda kendilerini Marx’ın “özgürleştirici” ideolojisine açarak birey olmalarını beklemek safdillik olurdu ki zaten ne Marx’ın ne de Stalin’in böyle bir arzusu veya hedefi vardı.

PKK, aşiret kitleleşmesinin yerine örgütü, ağa figürü yerine Apo’yu koyan  ateist/ Yezidi bir terör örgütü.

Örgüte katılan kadınlarda, aşiretçiliğin, kadını yerleştirdiği ikinci sınıflıktan kurtulup aydın ve mücadeleci bireyler olmak isteği, herhalde ortak… Yaşları daha küçük olup da telkinlerle veya kaçırılarak gelen kadınlar dışında  son birkaç yıldır  basınımızda yaratılmaya çalışılan “PKK’nın entelektüel savaşçı amazonları”  algısı bunu sağlamaya yönelik gibi…

Apo o denli aşkın bir figür olarak sunulmaktadır ki örgüt üyelerinin, karşılarında konuşan adamın tam bir psikopat olduğunu anlayabilmeleri bile mümkün değildir. Apo bir korkaktır. Çünkü bir zorbadır. Otoriter kafa yapısı, onu güçlünün köpeği, zayıfın sahibi yapmaya  yöneliktir.  Kibirlidir çünkü korkak olduğunu bilmekte ve bunun yarattığı kalıcı ve derin aşağılık kompleksini ancak  kibirle yenebileceğini sanmaktadır. Sözlerindeki tutarsızlıklar, meseleyi sürekli  “ben merkezli” bir evrende  görmesi hep onun karmaşık ve hastalıklı ruhunun birer göstergesidir.

Bütün bu hastalıklı belirtiler birbiriyle o kadar iç içe girmiştir ki ağalarına tapınmaktan kurtulmak isteyen kadınlar için yepyeni ve üstün bir “süper ağa” figürü olarak ortaya çıkmaktadır. Örgüt içinde kadın militanlara  yönelik hayvanca tavırları defalarca gündeme gelmesine rağmen  örgüt militanları onu toplumsal yapılarından bir kaçış aracı olarak görmekte ama bambaşka ve cidden sapık bir “ağa” figürüyle karşılaşmaktadır.

Dinci partinin kadın kollarında ise erkeğin mutlak ve aşılamaz iktidarının din (Tanrı) tarafından onaylandığı inancı, aşılamayan bu otoriteye karşı bir tür “fahişe rahibe” psikolojisinin gelişmesine sebep oluyor. Tanrı’nın, kutsalların kutsalının mekânında, tanrıya hizmetin  bütün ahlâk kurallarından kurtularak edilmesi gibi bir ruh halidir bu.

Çünkü erkek madem ki yaratılışın başlangıcıdır ve özüdür, tanrı’dan sonraki en büyük saygıyı hak etmelidir. Kaldı ki eğer bir erkek bir de Tanrısal bir lütufla bir otorite kazanmışsa onun artık her türlü günahtan masun sayılması dinin gereğidir. Dolayısıyla kendisine  karşı zaten hiçbir direnç imkânı bırakılmamış bu üstün yaratılmışın bir de Allah indinde tanınmış bir otoritesi varsa, onun sıradan erkekleri sınırlayan her türlü ahlâk kuralından   masun sayılması kadar doğal bir şey olamaz.

Dolayısıyla mantıksal olarak açıkça tutarsız,  ruh hali dengesiz, katı otoriter, sevgisiz, ve şefkatsiz bir figür aslında dinciliğin kafasındaki “intikamcı”, “öfkeli”, “kahredici” Tanrı figürünün dünyaya inmiş hali gibidir. “Ona dokunmak peygambere dokunmak gibidir….” “ Allah’ın sıfatlarını üstünde taşıyor!” gibi akla ziyan zevzeklikleri benimseyerek bunlara hiç itiraz etmeyen bir kişilik yapısı,  kendisinin  tanrı’nın erkeklere sunduğu bir tatmin aracı olarak gören kadın kitlesi arasında kelimenin tam anlamıyla bir insanlaştırma/antorpomorfizm nesnesi yaratmıştır.

Bu iki figür da bu gün hukukun temel manti olan Anayasayı açıkça beraber yapmak arzusunu dile getirmiştir. “Apoya sormadan olmaz…” mealinde sözler, dinci partini bireysel çıkışları olarak görmek yanlıştır. Bu “Tanrısal liderin” arzularının neferlerce  ifade edilmesidir.

Kadını etnik veya dini baskıyla ezen iki hareket de ondan kendisine  bir cinsel sömürü aracı çıkarmaya çalışıyor ve bunu başarıyor da…
 
Apo’ya ya  da dinci partini liderine kendisini “nikâhlı saymak” sınırsız bir zevk arayışının ifadesi değil.

Kadınlar ruhlarını, tapınılası erkek figürlerine teslim ederek aslında kadınlıktan kaçmaya ve intihar etmeye çalışıyor. Çünkü biliyorlar ki irade sahibi bir kadın olmak, ne etnik Kürt otoritesinde ne de  bir şer’i düzende mümkündür.  Bundan dolayı o liderlerde  kendisini gösteren tanrısal otoriteye, bir volkana atlar gibi  kendilerini teslim ederek o insanlara artık daha fazla şiddet ve kötülük imkânı vermemek arzusunun bir ifadesi bu. “Yandığımda benden geriye kötülük yapabileceğin hiçbir şey kalmayacak!” demenin bir diğer söyleyişi aslında…

Kadına kendi başına var olabilmek imkânını veren Türk Cumhuriyeti’nde, hâlâ bu denli umutsuz kadınların var olması gerçekten esef verici. Daha üzücü olan ise o kadınların kendi iradelerine sahip çıkmak yerine sahte Tanrıların yanardağlarında, şehvet ve iktidar lavlarında kendilerini yok etmeye  gönüllü  olmaları
















2)      http://ohaber.com/-ak-parti-li-olmak-basbakan-a-nikahla-baglanmaktir--h-315194.html