16 Ağustos 2015 Pazar

Din, Dindarlık Ve Şirk Üzerine

Dindarlık, şeriatçı şiddetin, dünyayı daha önce hayal bile edilmemiş bir bicimde tehdit ettiği şu günlerde , üzerinde kesinlikle ciddiyetle düşünülmesi gereken bir olgu.

Belki daha önce bir kere daha dinin doğasına bakmak yararlı olacaktır.
Din,insanın Tanrı'ya yönelen inancından beslenen ve doğrudan bu inancı ipotek altına alan bir kurumdur.

Din,içinde Tanrı yerine konuşan insanların otoritesini taşıyan bir kurumdur. 

Dinin içindeki insan otoritesi, ruhbanlıkla ortaya çıkar. Genellikle İslamiyet'te ruhban sınıfının olmadığı söylense de insanların hayatlarına fetvalarıyla yön veren , böyle geçinen ve bu yüzden de "sıradan" Müslümanlardan farklı ve üstün sayılan bir sınıfın var olduğu kesindir ki bu da açıkça ruhbanlıktır. 

" Allah indinde, üstünlük takvadadır" ayeti ruhbanların din kurumunun profesyonelleri olmalarından kaynaklandığı düşünülen " doğal" üstünlüklerinin kaynağı olarak görülür. Dolayısıyla din profesyonelleri  düşük dereceli peygamberler gibi addedilirler.

Burada asıl önemli nokta, din kurumunun, onu bir kurum yapan ruhban  unsuru yüzünden, aynı inancı paylaşan insanlar arasında bir "üstünlük" kıyaslamasına yol açmasıdır.

Üstünlüğün "Allah indinde" olmasının üstünlük kıyaslamasının kullara kapalı (ve hatta Allah'ın ortaksız kudretinden dolayı yasak olduğu) düşünülmemiştir. 

Mukayesenin "Allah indinde" yapılıyor olması insanın bu konuda bilgisiz olması gerektiği anlamına gelir.

Allah mukayese makamı olarak kendisini gösterdiğinde, tevhidin gereği olarak bu üstünlük mukayesesinde kimsenin ona ortak olamayacağı açıkça anlaşılabilir.

Oysa din içinde oluşan ruhban sınıfının kendisiyle beraber getirdiği "üstünlük" de bu ayetle açıkça çelişmektedir.
İş ne yazık ki sadece ruhbanların üstünlüğünden ibaret olarak kalmamaktadır.

" Üstünlüğün" ruhbanlarla ilişkilendirilmesi onu, Tanrı'nın takdirinden alıp insani değer yargılarının sahasına indirmiştir.

Böylece "takva", din profesyonellerinin, mükemmel olduğu düşünülen dini mevzuat  birikimlerinin bir sonucu sayılmıştır. Böylece insanlar bir Müslüman'ın takvasının "gözlenebilir"bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştır.

Böylece takvanın kendisine yöneltildiği tek ve gerçek mukayese makamı unutulmuştur.
Takvanın insanlarca gözlenebilir bir şey sanılmasından sonra "dindarlık" ortaya çıkmıştır.

"Dindarlık" bütün bir hayatın, içinde ruhban egemenliğinin hüküm sürdüğü dolayısıyla "üstün Müslümanlara" uyulması mecburiyetini taşıyan, din kurumuna göre tam ve eksiksiz düzenlenmesi demektir.
Üstünlük bir kez ruhban ile ortaya çıktığında, aynı zamanda diğer Müslümanlar arasında ruhbana takva açısından yaklaşabilmek rekabetini başlatır.

Peki ama bunun , inancın özüyle ne ilgisi vardır?

Bunun, Tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmakla hiç bir ilgisi yoktur.
Dindarlık, diğer  insanlara göre Allah'tan daha fazla korktuğunu, insanlara göstermeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla dünyaya Müslüman olduğunu belli etmek, aslında bir kimlik ibrazından daha fazla bir şeydir.

Dünyaya Müslüman olduğunu göstermek aslında, diğer Müslümanlara " gerçek Müslüman'ın " ve dolayısıyla Allah indinde kimin üstün olduğunu göstermek çabasıdır.
İnsanlar arasında, yalnızca Allah'a özgülenmiş bir değerlendirmeyi yapmaya kalkmak ve böyle bir değerlendirmeye sebep olmaksa herhalde ancak "Şirk " olarak tanımlanabilir.
Buradan şunu çıkarabiliriz:

Dindarlık, bir inanç konusu veya gereği değildir. Dindarlık, Tanrı yerine konuşan "üstün" insanları birer otorite makamı saymak ve onların emirlerine uymakta yarışmaktan ibarettir.
Dinlerin eninde sonunda şiddete ve ayrımcılığa yol açmaları da bundandır.

Dinin toplum hayatına müdahalesi engellenmezse o yalnızca yüce bir inancı sömürmekle kalmaz; "daha dindarın" mutlak iktidarına varıncaya kadar pek çok Müslüman'ın yok edilmesine de sebep olabilir.

7 Ağustos 2015 Cuma

Şehirlere Sızan Etnik Terör Ve Kürt Etnik Bilinci


İki, üç yıl öncesine kadar terör, nispeten sınırlı ve kimliksiz bir mahiyetteydi.  Bölücü terörün sınırlılığı dağlarda barınmasındandı.

Bölücü terör  yine Kürtler adına yürütülüyordu ama şehirlere nüfuz edişi  en azından sınırlı  görünüyordu.

Dağlar yalıtılmış yerlerdir. Dolayısıyla dağa çıkan adam toplumdan yalıtılmayı peşinen kabul etmiştir.  Dağlar, kendi başlarına yaşamak, sorumluluk almak istemeyen, kanunlarla bağlanmaktan kaçanların sığındıkları yerlerdir. Dağlar ancak şiddetin ve başkaldırının sahipleri için güvenlidir. Bu şiddet bir  nefs-i müdafaa için de olsa dağların  erişilmezliğinin cazibesi değişmez.

Oysa şehirler insanların gönüllü olarak birbirleriyle karıştıkları,  iletişime ve etkileşime en açık yerlerdir. Bu yüzden şehirlerde insanlar öncelikle birbirlerine karşı nazik davranır ve   varlıklarına karşı muhtemel bir saldırı olmaması için daha en başta bireysel olarak  kurallara uymak ihtiyacı hissederler. Bu karşılıklı ve ancak nezaketle ortaya konan dokun-ul-mazlık  anlaşması ile karmakarışık bir ilişkiler ağı içinde hayat, güvenle sürdürülür.

Terör örgütlerinin  arzusu toplumun genelinde yaygı bir korku dalgası yaratarak  taleplerini kabul ettirmektir. PKK da toplumun genelinde bir korku ve yılgınlık yaratmak istiyor. Halkın genelinde meydana gelecek  bu yılgınlığı da satılmış okur yazarlarla “savaş karşıtlığına”  dönüştürmeye çalışıyor. Savaş, genel olarak kötü ise düz mantıkla PKK gibi bir örgütle savaşmak da kötü olmalı.

Ama bu işin ayrı bir yönü.

İşin hali hazırda daha vahim yönü, terörün şehir toplumuna sızmış olması.  Etnik Kürt terörünün şehre sızması şehrin, nezaketle  beliren doku-ul-mazlık  kuralını ihlâl anlamına geliyor. Etnik Kürt terörü, şehir ahalisini etnik kökenlerine göre ayırıyor ve şehrin  ilişkilerini  buna göre düzenlemeye başlıyor.

Şehir yaşantısının kökeninde şehrin, etrafında kümelendiği bir ulusal  emniyet ve adalet tekeli varken etnik Kürt terörü şehrin bu temellerini yıkmaya yöneliyor.

İşin kötüsü artık şehir toplumunda Kürt kökenliler de bu çabaya bilinçli ya da bilinçsiz destek oluyor.  Çünkü Kürt kökenli yurttaşlarımız feodal ilişkiler ağını şehirde de sürdürüyor. Feodal ilişkiler ağında  ise bireysel iradelerin ve  aşkın bir hukuk egemenliğinin yeri yoktur.

KCK vs denen yapılar, Kürt etnisitesinin feodal yapılanmasının,   etnik terörce  şehir hayatı içinde örgütlendirilmesinden başka bir şey değildir.

Bu açıdan Kürt etnik terörü başarıya ulaşmıştır. Çünkü artık şehir yaşantısı içinde Türk mahkemelerini tanımayan, Türk olmamakla övünen, Türklerle iş ilişkisi kurmaktan kaçınan, toplumun genel değerlerinden  ayrı olmayı yiğitlik ve hak kabul eden bir etnik grup ortaya çıktı.

Kürt etnik terörü, uluslaşmanın toplumsal alanı olan şehir  hayatını terörize ederken aynı zamanda onu Kürt ayrılıkçılığının nefret duygularıyla zehirledi. Bugün Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde ortaya çıkan şey bu yüzden sadece  terör örgütünün silahlı çatışmalarından ibaret değil.

Bu şehirlerde ortaya çıkan şey, Kürt etnik terörüyle cesaret bulan ve nefretleri bilenerek kendilerince  haklılaştırılan Kürt feodal yapılanmasının ilân edilmemiş iç savaşıdır.

Bu savaşta, Kürt etnik terörünün en büyük kazanımı,  şehir yaşantısında kendine meşru bir zemin elde edebilmiş olmasıdır.

Bunun sebebi de devletin  popülist  dinci sağ  bir partinin Kürt etnisitesine yaranarak Türk devletini dönüştürebileceğini sanmasıdır.

Şehir yaşantısının güvenlik güçlerince derhal Kürt etnik teröründen arındırılması, bu örgütlenmenin her türlü uzantısının toplumdan acilen ayıklanması, örgüt üyelerinin vatandaşlıktan çıkarmak dahil her şekilde cezalandırılması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ayrıca şehir içinde silâhlı çatışmaların kesin  şekilde sonlandırılması için “Vur!” emri acilen çıkarılmalıdır. Çünkü ister kabul edelim ister etmeyelim bu yapılmazsa   silâhlı Kürt etnik terörü Doğu ve  Güneydoğu  şehirlerinden ülkenin geri kalanına tahmin edilemeyecek kadar hızlı yayılabilecektir. Bu konu zaten  Oslo ihanet mutabakatında açıkça dile getirilmişti.

Kürt etnik terörünün şehir yapılanması derhal engellenmediği takdirde toplumsa karşılıklı nezaket ve güven duygusu geri dönülmez biçimde tahrip olacaktır. Ülkenin  bir bölümünün Kürdistan olarak ayrılması mümkündür ama bu durumda  hiç kimse, düşmanın yandaşı olduğunu düşündüğü herhangi bir Kürt kökenli insanla nezakete ve güvene dayanan bir komşuluk ilişkisi geliştirmek istemeyecektir. Şehrin yarattığı uygarlık ortamının en büyük düşmanı etnik feodal Kürt  yapılanması ve bu yapılanmadan beslenen silâhlı kalkışmadır.

Bu tehlikeye karşı popülist dinci sağ iktidar, gerekli önlemi almakta yetersiz ve hatta  isteksiz kalabilir. Ama şunu unutulmamalıdır: Türk ulusal egemenliğinin  toplumsal  alanı olan şehirler  o şehirlerin Türk sakinlerince içinde  Kürt uzlaşması olsun ya da olmasın, mutlaka savunulacaktır, her ne pahasına olursa olsun.







16 Temmuz 2015 Perşembe

Siyaset Biliminde Bağlamsal Eksiklik Açısından Demokrasiye Bakış


Demokrasi şirketlerin egemenliği değildir.
Öyle görünüyor ki  siyaset bilimi çalışmalarında yönetim biçimlerinin inceleniş tarzında ciddi bir eksiklik var.

Bu eksiklik de yönetim biçimlerinin kendi başlarına var olabildikleri kabulüne dayanıyor. Belki de bunu siyaset biliminin  yöntembilimindeki etkileşimsizlik olarak görmemiz gerekiyor.
Kuram  kavramlarla uğraşır. Kavramların kendi içindeki tutarlığı bize onun anlamını verir.
Sorun şudur ki kavramlar başka kavramlarla belli bağlamlarda ilişki içindedir. Bu ilişkiler onların günlük hayatta olgular olarak karşımıza çıkmasına yol açar.

Kuramdaki meydana gelen ve pratik/teorik sanal ikilemine yol açarak doğrunun bulunamayacağını kafamıza yerleştiren de  bu bağlamları görmekteki eksikliğimizdir.
Örneğin demokrasinin insanoğlunun geliştirebildiği en gelişmiş  yönetim biçimi olduğu sık sık söylenir.

Demokrasinin tanımı, yani anlam bütünlüğü içinde  bu düşünce  doğrudur.
Öyleyse adı “demokratik” olan pek çok totaliter yönetimi bu anlam ile nasıl açıklamalıyız?
Acaba demokrasinin anlamı mı yetersizdir? Yoksa aslında demokrasi yalnızca bir hayal midir?

Bu iki soru adına diyalektik denen uydurma mantıkla cevaplanmaya çalışılmış ama ona da bir çözüm getirilememiştir. Diyalektik her şeyin zıttıyla bir arada olduğunu söyleyerek anlamların ancak bir zıt kavramla birlikte anlaşılabileceğini söylemiştir. Unuttuğu şeyse zıt saydığı kavramların kendi mutlaklıklarını/ metafiziğini kabul etmeksizin zıtlık ilişkisinin anlamsız olacağıdır.
O halde  demokrasi ile ilgili atladığımız  nokta nedir?

Bu nokta siyaset biliminin, kavramlarını, hukuk ve sosyoloji gibi diğer çalışma alanlarındaki kavramlarla ilişkilendirmek noktasındaki eksikliğidir.
Bu bağlamsal bir eksikliktir. Bu bağlamsal eksiklik, kavramların, olgular halinde ortaya çıkış aşamasındaki farklılıkların sebebidir.
Demokrasinin bütün dünyada geçerli standart bir tanımı olmakla beraber meselâ Alman ve Amerikan demokrasilerinin ortaya çıkışında, uygulanışındaki farklar nasıl açıklanmalıdır? Veya Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti, arzu edilir bir demokrasi örneği midir?
Bu noktada somut örneklerin incelenmesinde dikkat edilmesi gereken temel nokta sosyolojik incelemedir.
Neden böyledir? Çünkü demokrasi gökten kendiliğinden inen ve kullanıma hazır  bir pasta vs değildir. Çünkü demokrasi insanlar tarafından sürekli denetlenerek kullanılması gereken bir yönetim biçimidir. İnsan iradesi olmaksızın demokrasinin kendi başına ve hele düzgün biçimde işlemesi mümkün değildir.
O halde demokrasiyi işleten insan iradesinin kendi işleyiş biçimi göz önüne alınmaksızın, demokrasinin işletilmesindeki pratik aksaklıkları anlamamız mümkün olmayacaktır. Ki bu da bizi doğrudan “kültüre” götürür.
O halde demokrasinin üzerindeki kültürel parmak izi için de sosyolojiye ihtiyacımız ortaya çıkmaktadır.
Söz gelimi Kuzey Irak’ta Kürdistan olduğu düşünülen bölgede bir Kürt aşiret ağası tek başına bölgeyi yönetmektedir. Belki kâğıt üstünde başka partiler de var olmasına rağmen Kuzey Irak, fiilen bir aşiret diktasıdır. Bu diktanın başındaki Kürt aşiret reisinin bu güne değiştirilmesi dahi düşünülmemiştir.
Oysa demokrasi, halkın kendi yöneticilerini barışçı seçimlerle  özgürce değiştirebildiği yönetim biçimi olarak bilinir.
Bu tanımdaki “halk” terimi, anlaşmazlıkların görünmez tetikleyicisidir.
Çünkü “halk” teriminin , bize hangi toplumsal yapının içindeki siyasi özneden bahsettiği belirsizdir.
“Halk” genel anlamda bir ülkedeki günlük hayatta beraber olan bütün insanları ifade eder.
Bu ise şu noktada belirsizdir. Bir ülkede yaşayan insanların hangi toplumsal aşamada bir arada bulundukları bilinmedikçe, “halkın”, bir ulusal yapıya mı yoksa bir kabileye mi mensup olduğu da bilinmeyecektir.
Bu meselâ demokrasi için neden önemlidir?
Ulusal yapılarda uluslaşma, bireylere aile, aşiret, kabile, kavim mensubiyetlerinin çok daha üstünde bir değer beraberliğinin aşılanmasıyla meydana gelir. Herhangi bir Türk çocuğu için Türk olmak, ailesi ne kadar geniş olursa olsun, koskoca bir tarihin, büyük bir dilin, övünülesi işlerin  adalet sağlayıcı bir toplumun parçası olmak anlamına gelir.
Oysa bir Kürt çocuğu için Kürt olmak en fazla  büyük bir aşiretim  mensubu olmaktan ileriye gidemez. Çünkü Kürt toplumsal yapısı, değer üretmekten ziyade  fiziksel güçle  var olmaya dayanan bir yapıdır. Bu yüzdendir ki Kürtleri uluslaştırmaya çalışanlar, yıllardır, boşuna bir tarih ve dil meydana getirmek için uğraşmaktadır.

Bu demokrasi açısından ne anlama gelmektedir?
Şu anlama gelmektedir ki herhangi bir Türk demokrasiye, edindiği toplumsal değerler ile çok daha geniş  bir anlam verecek, onu daha geniş bir bağlamda değerlendirecektir.

Oysa bir Kürt için demokrasi, ancak fiziksel güçle dünyada var olabilen aşiretinin, parmak sayısıyla devlet denen zor kullanma aygıtını yönetmesinden öte bir anlam taşımayacaktır. Kürt etnikçisi partilerin, demokrasiyi ancak parmak sayısı kadar anlayarak ülkeyi buna dayalı olarak biçimlendirebileceklerini sanmalarının sebebi de bu ilkel anlayışlarıdır.

Demokrasinin insan hakları, hukuk devleti, kanun önünde eşitlik  gibi kavramlarla ilişkilendirilebilmesi ancak onun  kimin tarafından daha doğrusu   hangi toplumsal yapı tarafından, nasıl anlaşıldığına ve nasıl işletildiğine bağlıdır.

Demokrasinin sağlıklı işletilebilmesi  ancak onun içerdiği “değerler”  takımının  anlaşılabileceği, değere dayanan toplumsal yapılarda mümkündür ki dünyadaki örnek demokrasilerin istisnasız ulusal devletlerde yaşatılıyor olması bunun kanıtıdır.

Bu yüzden siyaset bilimi  incelemelerine girişmeden önce inceleme konusu olan ülkenin toplumsal yapısı dikkatle araştırılmalıdır. Bu araştırılma yapılmaksızın ilgili ülkede kavramlarımızın ne tür olgulara dönüştüğünü anlamamız da mümkün olmayacaktır.



10 Temmuz 2015 Cuma

Cehapelilerin Çaçaron Durumları

Aslında takdire şayan bir durumdur, her olaya  ya da olguya bu kadar saydırmaya hazır olmak. Sanırsın birer fahri avukat hepsi.. Yıllarca muhalefette kalmanın birikmişliği midir, her durumda ben en iyisini bilir, yaşar ve düşünürüm kibri midir nedir.. Tam bir atıl kurt durumu, (Şimdi doğal olarak kurta da itiraz edeceklerdir.) laf yetiştirebilene aşk olsun.



Farz-ı muhal, seçim gecesi Devlet Baba kükreyene kadar Ekşi sözlük başta olmak üzere. sanal alem değnek baston başta olmak üzere bilumum alet edevat benzetmesi ile yıkılıyordu..Kükreme duyuldu tam karşı taarruz, pes adamlar klavye başında hazır bekliyormuş, saydırmaya.

Bir aydır, tabiri caizse  gol olmasın diye biz cevap yazmaktan yorulduk; Mehape vekilleri pas vermekten yorulmadı..

Tam S..ç. Bari Sıvayalım Durumu

Ya Hocam senin neyine politika, ne güzel Ermeni tezlerine karşı destan yazıyordun.. Nereden girdin bu işe.. Dava da öksüz kaldı.



Halbu ki  Şirin Payzın'ın karşısında  rahat kendinden emin tavırlarınızdan ne de çok ümitlenmiştik.. Gözümüzü ve kulağımızı yoran Semih Yalçın'dan , atarlı tavırlarıyla kendini ifadeden yoksun Emin Haluk Ayhan'dan sonra ilaç gibi gelmiştiniz.
Parti olarak ortak alınmayan, kendinize bile izah edemediğiniz kararları, kime nasıl açıklayacaksınız?
Sonra çıkar CHP dinsiz demeye getirirsiniz; olanlar olur.. Tam da başlıktaki gibi s..ç. bari sıvayalım durumu..

5 Temmuz 2015 Pazar

Demokrasi Mi Demografikrasi Mi? II


Gün gelir eski kabile mensubu yaşadığı büyük şehrin bir mahallesinde  tanıdığı insanlardan ayrı durmayı seçen bir grup görür ve birden aklına kendi kabilesi gelir. Aynı şehirde yaşayıp da şehir hayatına girmemek isteyen bu insanlar ona anlaşılmaz gelir.

Bu kabilemsi grubun, gördüğü çoğunluktan ayrı bir nüfus yapısı olduğunu sezer. Onlar çoğunluk içinde kendilerini ayırmaya da kalksalar, polislerle bakkallarla, doktorlarla aynı şekilde  karşılaşmak zorundadırlar. Eski kabile çocuğu başka türlü bu büyük kabilenin yaşayamayacağını anlamaya başlar.
Bu ne demektir?

 Demokrasi, bir toplumun her ferdinin yöneticileri barışçı seçimlerle değiştirmek için eşit hak sahibi olduğu yönetim biçimidir. Burada “her fert” derken “her” niceleyicisinin, birbirine büyük ölçüde benzeyen, bir büyük toplamın homojen parçalarından her biri  anlamına geldiğini belirtmeliyiz.
Demokrasi, insanları yönetimde eşit pay sahibi ve sorumlu kılar.

Bu aslında hukuka dayalı bir beraberliğin sonucudur. Çünkü bir toplumda her bir bireyin ( yani o toplumun özelliklerini kendisinde gösteren  her bir parçanın)  hak ve sorumlulukları , bu bireylerde benzeşmeye imkân veren değerler takımına dayandırılmazsa, tanımsız ve anlamsız hale gelir.

Bu yüzdendir ki demokrasi bir toplumda insanların hangi kabileden geldiğiyle ilgilenmez. Bir toplumda demokrasinin gereği, gelinen yer ve köken ne olursa olsun, bize yönetim erkini sağlayan/temin eden büyük toplumsal beraberlikle yani ulusla aynı değerler takımını paylaşmak ve bu toplumsal yapının sürdürülmesi için kurallara uymaktır.
Bütün bu bahsettiklerimiz de ancak ulusal bir devlette  meydana getirilebilir.
Bu yüzden ulusal bir devletin sağladığı değerler ve imkânlar takımlarını kullanıp da kendi kabilesinden başkasını tanımayacağını, dolayısıyla büyük toplumun  yönetim erkini inkâr etmek doğrudan düşmanlık olarak kabul edilir.
Yani hiç kimsenin, millî bir servetin imkânlarını kullanarak o servetin yaratıcısı milleti reddetmeye hakkı yoktur.
Kabile hayatını şehirde sürdürerek şehrin/ ülkenin   yaşantısından ayrı bir kabile belediyesi kurmaya çalışmak demografik bir unsurun, demokratik bir çoğunluğa karşı savaş açması demektir. Çünkü bu durum  şehri /ülkeyi kuranların kuruculuk haklarını reddetmek anlamına gelecektir.
Bugün Türkiye’de etnik ırkçıların ve şeriatçıların, liberallerin ideolojik desteğiyle savundukları  yapı, kabilelerin kendi başlarına yaşadıkları ama milletin servetini de sorumsuzca harcayabileceği bir kabileler konfederasyonudur ki bu  "Birbirlerine soyut değerleri benimseyerek benimsemiş ulusa mensuplarının egemenliği” anlamındaki demokrasi yerine , demografik unsurların her birinin  oy sayısı nispetinde mili serveti harcayıp egemenliği keyfice kullanabilmesi anlamına gelir ki buan demokrasi denmez ancak “demografikrasi” denebilir.

Demografikrasi, bir büyük toplum olan ulusun, kabilelere bölünmesi anlamına gelir ki o zaman da insanların bir arada bulunmalarını sağlayacak hiçbir ortak değerler takımı sağlanamayacaktır.
Demografikrasi, insanlığın ortak değerlerinin yerine , kokusunu ve dokusunu tanımadıklarını yok etmeyi var olmanın tek biçimi olarak sayan ilkel toplumsal yapıların  aidiyet duygusunu koymak demektir ki uzun vadede insanlığın sonunu getirecektir.

Çoğulcu  demokrasi demografik unsurların kültürel motiflerinin varlığına izin verir ama onların büyük ulusal resmi bozmasına izin vermez.

Bundan dolayıdır ki demografikrasi çoğulcu bir ifade hürriyeti sağlamaz yalnızca yabancı korkusunun resmileşmesine yol açar.

Demografikrasi,  toplumu cemaatler halinde yaşayan oy paketleri halinde görerek siyaset yapmanın sonucudur. Halkı elde edilebilir oy paketleri olarak görmekse insanlık dışıdır.

Demografikratik partiler ulusu inkâr ederek toplumu Kürt, şeriatçı, Roman vs oy paketleri olarak görmekte ısrarcıdır.

Demografşikrasi toplumsal barışın önündeki en sinsi ve affedilmez düşmandır.
Ulusal devlet olmaksızın demokrasinin yaşatılamayacağı anlaşılmazsa ; demografikratik bir cehennemde gücü gücü yetene bir kabileler  savaşını yaşamamız kaçınılmazdır.


2 Temmuz 2015 Perşembe

Demokrasi Mi Demografikrasi Mi? I

Son seçimlerle  toplumun daha geniş kesimlerinin meclise girdiği yönünde bir algı yaratılmaya çalışılıyor. “Artık roman milletvekilimiz var!” deniyor meselâ. Bir gazete vekilleri “Ezidi”, “ Roman”,”İslâmcı”, “Kürt” vs diye sınıflandırdı.
Bununla anlatılmak istenen, artık toplumun her kesiminin rahatlıkla seçme seçilme hakkına sahip olduğu…

İyi de daha önce de böyle değil miydi?
Daha önce  milletvekili seçilmek isteyen birine  Kürt olup olmadığı ya da  hangi etnik kimliğe sahip olup olmadığı soruluyor muydu?

Ama aranan tek şart Türk vatandaşı olmak dolayısıyla Türk Milleti’nin bir mensubu olmaktı.
Bu neden istenir?

Çünkü savaş ilânı gibi çok önemli kararlara imza atarak egemen ulusun kaderini belirleyen insanların o ulusun temsilcileri olması gerekir de ondan.

Çünkü TBMM bütün vatanın kaderinden sorumludur.
Vatanın bütünü ilgilendiren kararlarda hiç kimse “Ben  Türk değilim ki…” diyerek yan çizemez.
Neden böyle?

Çünkü bu topraklara  bir vatan olmak vasfını kazandıran büyük toplumun adı Türk Ulusudur da ondan.
Çünkü bir ulus içindeki  etnik aidiyetlere  körleşerek bunları çok daha büyük bir beraberliğin parçası olarak gören insanlardan oluşur.
Oysa enternasyonalist solun ve enternasyonalist liberallerin ulus karşıtı koalisyonunda (ki bu onların tarihte  eşine az rastlanır  bir koalisyonudur )  demokrasi, ulus dışı bir iş olarak ortaya kondu.
O halde ulus gerçekten var mıdır? Bu soru demokrasinin kökenini anlamamız açısından hayati önem taşıyor.

Türkiye’deki entermasyonalist  kampa göre ulus bir “kurmacadır”, uyduruk bir şeydir.
Onlara göre “kimlik” her şeydir. Bu kimlik de aileden edinilen ilk göreneklerle belirlenen ve asla değiştirilemeyen bir aidiyet duygusundan ibarettir. Dolayısıyla bir insanın aileden edindiği göreneklerin üstünde  ve soyut değerlerde uzlaşarak edinebileceği bir üst kimlik vs söz konusu olamaz.

 Gerçi Marksist okula göre işçiler kimliklerinin üstünde edinilmiş bir  sınıf  kimliğiyle  sadece işçi olarak, kimliklerin erişemediği bir  eylem ortaklığı göstermelidir. Marksistlere göre sınıf gerçektir, çünkü çıkarlar gerçektir. Ayrıca “tarihsel diyalektiğin” zorunlu yönelimi insanları , bütün kimliklerin ötesinde bir “sınıf kimliğinde” yaşamaya   yöneltmektedir.
Liberal okul bu tip “kimliklenme” dinamikleriyle ilgilenmemiştir, çünkü liberal okul  zaten uluslaşmış, iş bölümünü gerçekleştirmiş, hukuk devleti idealini ortaya atmış olan  toplumlarda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla meselâ Amerikan “liberalleri” dahi ulus kimliğinin kökeni konusunda daha fazşa düşünmeye gerek duymamıştır. Kaldı ki batılı liberaller için   hümanizm, kendi uluslarının iyiliğini düşünmekten başlar.

Türkiye’ye gelince, sosyalist ve liberal okulların  batılı  muadilleriyle aynı entelektüel gelişmişlik seviyesine sahip olduğunu söylememiz zor.

Dolayısıyla bu iki okulun “ görenekli kimliklerin” üstünde ve bunları aşkın olarak  geliştirilen bir soyut kimlik gerçeğini anlamlarını beklememiz zor. İşin içine uluslararası ilişkiler, etki ajanlığı vs girdiğinde ki artık bunlar  aleni olarak ortadadır, açıkça satılmış olan bu insanların uluslaşmamızı kuvvetlendirecek bir şey söylemelerini beklemek de imkânsız.

Bir ülkede saf bir etnik ya da ırksal  benzerlik sağlamak çok zordur. Bunun her ülke için geçerli şartları da olmayabilir. O ülke Japonya gibi bir ada ülkesi olmalıdır belki? Ama ırksal benzerliğe dayalı bir toplum atık hemen hemen kalmamıştır.
 Buna karşılık ulusal devletler ve uluslar vardır. Ulus inkâr edilemez, açık bir gerçek olarak karşımızdadır. Bunu nereden biliyoruz? En başta Jeferson’un ABD anayasası ile ilgili olarak  “Bu anayasa ile bir ulus yaratıyoruz!” sözlerinden modern uluslaşma macerasının gerçekliğini görebiliriz.
Peki o halde “ulus” uydurulmuş, icat edilmiş bir şey olmuyor mu?
Hayır. Çünkü uluslaşma “birilerini diğerlerine emrettiği  bir beraberlik” olarak gelişmiyor.
Uluslaşma, kurala dayalı olarak kurulduğu kesin şekilde belirtilmiş bir devlet çatısı altında, insanların ortak emniyet ve adalet beklentilerinin güvence altına alınması ile başlıyor ve gelişiyor.

Şüphesiz bu beraberliğin dili, kültürü vs de o beraberliği, kurala dayalı devlet çatısı ile koruyan eğmen toplumun dili ve kültürü olarak belirleniyor. Çünkü kural, devlet, adalet, bürokrasi gibi kavramlardan habersiz topluluklar için var oluşun  teminatını sağlayanlar bu teminatı ancak kendi dilleri ve kültürleri benimsenirse sürdürebiliyorlar. Yani birileri size altında yağmurdan korunabileceğiniz ve yanınızdakilerle rahatça paylaşacağınız bir  kulübe sunarak bu kulübenin ayakta kalması için gerekenleri söylediğinde “ ben seni anlamıyorum dilim ayrı!” diyerek nasıl  yan çizemiyorsanız, devletin korunması için de devleti kuran ve onun varoluş kurallarını belirleyen  topluma saygılı olmanız gerekiyor.

Görenekli topluluklarımız,  büyük toplumlara göre daha küçük ve sınırlı oluyorlar.
Bir vahşi adada  bir kabile çocuğuysanız görünüşleri ve dilleri birbirine benzeyen, hepsi sizinle akraba insanlarla berabersiniz demektir.

Bir gün adaya bir gemi yanaşır. Siz gemiyi daha önce görmemişsinizdir ve onu büyük bir balık sanırsınız. O balığın içinden daha küçük balıklar çıkar ve onların karınlarından da insana benzeyen yaratıkların çıktığını görürsünüz.

Bu insansılar birbirlerine benzemez. En azından sizin kabilenizdeki kadar birbirlerine benzememektedir.  Ama hepsi aynı dili konuşarak ellerinde sizi korkutan büyülü sopalarla adaya girer ve her yeri keşfetmeye çalışır.
Yeni gelenlerin ne yapacaklarını bilemeyiz ve onlara kefil olmak mecburiyetinde de değiliz.
Ama bir kabile insanıyla gemi insanının arasındaki toplumsal gelişmişlik farkı daha ilk anda ortaya çıkar.

 Kabile insanı için “insan” ancak leoparlara ve diğer vahşi şeylere karşı beraberce ava çıkılan kabile mensuplarından ibarettir.
Sonra bir gün kara derili  adamla beyaz bir gemi adamının konuştuğunu, şakalaştığını beraber yemek yediğini görürsünüz.
Görünen o ki gemidekilerin çoğu beyazdır.

Bir gün  ten rengi sizinkine benzeyen  bir siyahi gemi adamıyla karşılaşırsınız. Kendi dilinizde adama  hangi kabileden olduğunu sorarsınız ama adam sizi anlamaz. Hatta sizi bir tehdit olarak bile görebilir, sonra diğer beyaz adamları yardıma çağırır. Siz neden sizinle beraber olmak yerine beyaz adamlarla beraber olduğunu anlamaya çalışırsınız, bulamazsınız.

Ulusal devletler içindeki ulus altı toplulukların durumu, ıssız adadaki kabilelerin aynısıdır bir farkla: Issız adadaki kabileler doğal şartlardan dolayı yalıtılmışlardır. Oysa ulusal devletlerdeki ulus altı topluluklarda kendini dünyadan yalıtma büyük oranda gönüllüdür.
Ulusal devletlerdeki ulus altı topluluklar ırksal veya inançsal olarak kendilerini farklı gören azlık gruplardır.

Bu gruplar ulusal devletin sunduğu imkânları ( beyaz adamların gemileri, filikaları,  tüfekleri gibi…) elde etmeyi isteyen ama ıssız adadaki kabileler gibi yaşamayı da isteyen içe kapalı toplumsal yapılardır.

Bir ulusal devlette herkesin, gemileri ve filikaları yapan, tüfekleri kuşanan   tek bir toplumun üyesi olduğu kabulüyle ,  herkes egemenliğe ortak edilir. Böylece gemideki siyahi mürettebat da geminin gittiği limanda istediği meyhanede eğlenebileceğini bilir meselâ.

Ama gemi mürettebatı ilkel kabileyi kendi içindeki yönetime ve haklara ortak edemez. Çünkü en başta  kabilenin geminin veya geminin mensup olduğu ülkenin yönetimi hakkında bir fikri yoktur.
Diyelim ki kabileden birkaç kişi gemiye biner ve ana karaya varır. Anakarada  ona yeni kıyafetler verilir ve dil öğrenmesi sağlanır. Böylece yeni toplumunda kuralları benimsemesi sağlanır. Bir müddet sonra adalı yerli, artık diğer beyazların rengini göremez hale gelir. Topluma alıştıkça toplumun onu yaptığı işle ve becerisiyle kabullendiğini görmeye başlar. Böylece aslında kendisininkiyle  kıyaslanamayacak  kadar büyük ve karmaşık başka bir “kabileye” girdiğini anlar.
Fakat bu “kabilede” işler kendi kabilesinde olduğu kadar basit değildir.


Bu “kabilede” kendi kabilesinde olmayan pek çok sembol ve çok daha  ayrıntılı, yazılı bir tarih vardır.

(Devam edecek...)

23 Haziran 2015 Salı

Uluslaşma ve Uygarlaşma II

Uluslaşma ve Uygarlaşma  II
Bu bize şunu göstermişti ki bazı davranışların, kınanarak bazılarının ise ciddi şekilde kısıtlanarak tekrarlanmalarının ve yaygınlaşmalarının önüne geçmek gerekiyordu.

Bu bir kere sağlandı mı artık insanlar kendilerini savunmak zorunda kalmadan üretebilecekti. Uygarlık, insanın hayvanca  bir yaşayıştan kurtulmasının  adıydı.

Bazı topluluklar kötü davranışları  yasaklamakta diğerlerinden daha başarılı oldular.  Onlar aynı zamanda  işin, sadece kötü davranışları yasaklamaktan ibaret olmadığını fark ettiler. O kadarını kabileler de yapabiliyordu. İş insanlara neyin neden iyi ve neden kötü sayılması gerektiğini açıklayabilecek  ve  bu ihtiyacı  sürekli giderebilecek kurumlar  sağlamaktı.

Peki buna neden ihtiyaç duyulmuştu?

İnsanlar belki savunma ihtiyaçlarını başkasının üstüne yıkarak artık üretime daha fazla zaman ayırabiliyordu ama  sağlanan bu güven ortamı kısa zamanda başkalarının da ilgisini çekecek ve nüfuz artacaktı. Artan nüfus ihtiyaç  miktarını arttırdığı gibi ihtiyaç kalemlerini de arttırdı. Bu da daha önce olmayan pek şeyin üretilmesi gereğini ortaya çıkarıyordu.

Bu durum iki şeyi ortaya çıkardı:
Birincisi ihtiyaçların her biri için ayrı birer iş kolunun  yaratılması ihtiyacını

İkincisi de Bu iş kollarının kesintisiz bir güvenceyle birlikte çalışabilmesi ihtiyacını.

Birincisinden iş bölümü doğarken ikincisinden üretim araçları doğdu.

Ve bu ikisi de ancak ve yalnız  insan eylemleriyle ilgili  daha kapsamlı düşünen, ilkeli toplumlarda meydana geldi, yani uygar toplumlarda.

Peki ama bu yine de “kimliksiz” insanlar arasında gerçekleşemez miydi?

Eğer dilsiz ve göreneksiz olabilseydik bu gerçekleşebilirdi. Oysa insan toplumları yasaklanan kötü eylemlerin bilgisi ve kuşaktan kuşağa görgü ile aktarılan makbul davranışların bilgisi ile var oluyordu.

Bu şu anlama geliyordu: İnsanların bir arada  gönül rızasıyla  bulunması için  herkes için ve her zaman geçerli kurallar keşfetmekte daha başarılı olan ve bunları da gelecek kuşaklara aktarmakta daha başarılı olan topluluklar insanlar için daha cazip bir hale geldi.

Kabile reisinin emirlerinin ve büyücülerin esrarengiz inançlarının elinde savrulan insanlar bir kez akılla tartılabilen fayda düşüncesine dayanan kurallarla karşılaştıklarında artık bu kuralları keşfeden topluluklara  katılmayı tercih ettiler.

Ve en nihayetinde insanlar, kokusunu ve dokusunu  tanıdıkları insanlardan ayrılarak kurallarla birbirlerine bağlanan ve bunun yarattığı üstünlükten gurur duyan insanlarla daha büyük  bir beraberliğin parçası oldular.

Bu büyük beraberliğin dilini öğrendiler. O büyük beraberliği var eden kuralları ve değerleri benimsediler. Varlıklarını o beraberliğin varlığına bağladılar. Böylece herkes için her zaman geçerli kurallar keşfeden topluluklar, toplumları meydana getirirlerken, yaygınlaşan dilleri, büyüyen ve dönüştürücü bir güç kazanan kültürleri ve büyük bir miras meydana getiren tarihi birikimleriyle birer ulus oldular.




21 Haziran 2015 Pazar

Uluslaşma Ve Uygarlaşma I


Kiminle konuşsanız “ Kim olursa olsun, insanların  insanca yaşadığı bir ülke istiyorum!”  temennisini şimdilerde sıkça duyar olduk.

Bu temenni, Atatürk’ün bize  gösterdiği “çağdaş uygarlık” hedefinin  benimsendiğinin kanıtı ve bu açıdan kesinlikle çok sevindirici.

Mesele “insanın nasıl insanca yaşatılacağında”  düğümleniyor.

Aşırı olmayan, enternasyonalist eğilimli fakat buna karşılık Atatürk mirasını da reddedemeyen ana akım sol seçmen düzeyinde konu nasıl anlaşılıyor?

Enternasyonalist eğlim, insanların insan oldukları için eşit sayılmaları gerektiğini ,dolayısıyla bütün kimliklenmelerin, özünde ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi getirmekten dolayı “insanlık dışı” sayılması gerektiğini savunuyor.

Buna karşılık  Marksist/Leninist  kampın Stalinist yorumuna dayalı geliştirilen “ezilen halklar” söylemiyle  “kimliklenmenin”, ancak ezilen halkların hakkı olduğu düşünülüyor. Lenin’in,  “Milliyetçilik azınlıklar için devrimcilik, çoğunluklar için faşizmdir!” safsatası ana akımın, kimliklenmeyle ilgili   düşünsel temelini oluşturuyor.

Sosyalizmin temelinde insanlara  “kolektif doğruların gücüyle” güven ve mutluluk getirmek hayali yatıyor.

Keza liberalizmde özellikle liberteryen okul “gerekli bir kötülük” olarak adlandırdığı devleti, asgari emniyet/zorlama müdahalesi ve âzamî  adalet duyarlılığı ihtiyacından dolayı olumluyor.

Her iki ideolojide de siyasi bir birliğin parçası olan insanların mutluluklarının, onların haklarının teminat altına alınmasıyla sağlandığı düşünülüyor.

Sosyalizm hakları, birey esaslı anlamlandıramadığı içindir ki daha en başta bireysel iradelerin ve akıl  yürütmelerin atomize evreninde derhal çürümeye başlıyor.
 Liberalizm ise hukuk dayanağının metodolojik birey olduğunu keşfetmesiyle çağdaş demokrasilerin “hukuk devleti” idealine ışık tutuyor. Çağdaş demokrasilerdeki  kasıtlı veya kasıtsız yanlış uygulamalar, düzeltmelerin gene de bu ilkelere dayanarak yapılmasından dolayı  kuramı yanlışlamıyor.

O halde insanın insanca yaşadığı bir devletin nasıl olması gerektiğine dair kabaca bir  yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor.

Herkesin “insanca” yaşadığı bir devlet, insanların kimliklerine bakılmaksızın zorbalıktan korunduğu, anlaşmazlıkların gene kimliklere, mensubiyetlere bakılmaksızın ayrımsız şekilde giderileceğine dair bir  güvencenin sağlandığı  devlettir ki bunun diğer adı “hukuk devletidir.”

O halde çözüm belli olmalıdır. Bir ülkede yaşayan insanları, hiçbir kimlikle tanımazsak, onları sadece insan oldukları için korumuş oluruz.

Ne yazık ki dünyada “bu işler öyle olmamaktadır.”

Peki gerçek dünyada işler nasıl yürür?

Her şeyden önce birilerinin adalet ve emniyet sağlayacağına  dair bir güven içimizde oluşmalıdır. Peki bu güveni herkes için hissedebilir miyiz? Söylediklerinden hiçbir şey anlamadığımız bir insanın iyi niyetine sığınabilir miyiz? Elbette sığınamayız. Ne zamanki o yabancının dilini ve  geleneklerini öğrenir ve bunlara taabi olmaya başlarız ancak o zaman o yabancı bizim için “güvenilir” biri haline gelebilir.

Bu noktada  biraz duraklayıp uygarlığa bakmalıyız belki de.

Freud uygarlığın, insanlığın doğal güdülerinin sınırlanmasıyla ortaya çıktığını düşünüyordu. Eğer güdülerimize hiçbir sınırlama getirmeseydik kendi türümüzü kısa zamanda  yok ederdik.

Peki ama kendi kendimizi yok etmemizi gerçekten ve sürekli  engelleyecek şey  bir  düzeni nasıl kurabilirdik?

 ( Okurlarımız yazıların uzunluğundan şikâyet etti. Uzun yazıları okunurluğu arttırmak için bölüm bölüm yayınlayacağız...)

18 Haziran 2015 Perşembe

Milliyetçilik Aşırılık Mıdır?


Türkiye'nin en yakıcı  sorunu  sanırım Kürt etnik terörü.
Bu sorun tartışılırken başlarda konuya müdahil olan liberaller,  Balkanların elimizden çıkmasının sebebinin Türkçülük olduğunu iddia ediyorlardı. Oysa Türkçülük tam da bunun aksine tepkisel bir duygu olarak Balkan faciasından sonra ortaya çıkmıştı.

Yani Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar Mehmetçik'e silâh çektiklerinde; henüz Türk olduğumuzu pek de düşünmüyorduk.
Dinci ve etnik bölücülüğün maşası  liberaller, milliyetçiliğin bir aşırılık olduğunu topluma büyük ölçüde kabul ettirdiler.

Milliyetçi duygularına rağmen sol eğilimli "ulusalcılar" dahi "milliyetçi"  sayılmamayı tercih ettiler.
Milliyetçilik, etnik Kürtçü hainlerce faşizm, İhvancı  AKPli çoğunluk için ırkçılık ve kavmiyetçilik olarak duyuruldu. Hali hazırda sosyal  paylaşımlarda, yerleşik ve neredeyse yıkılmaz bir milliyetçilik karşıtı önyargı karşınıza derhal çıkıyor.

Milliyetçilik karşıtlarındaki  milletin tabiatına dair  yaygın bir cehalet bu önyargıyı besliyor.
Hangi insan  beraberliklerinin bir "millet" sayılabileceğine dair bir  bilgileri yok.  Buna ek olarak "mensubiyet duygularının" oluşma biçimiyle toplumsal gelişmişlik arasındaki ilgiden de habersizler.
Burada bu "hümanistlerin"  solun "halklar" söyleminden etkilendiğini  hemen görebiliyoruz.
Çünkü sol "pratik" için bahsi geçen  insan beraberliklerinin hangi seviyede  olduklarının bir önemi yok.
Zamanın Bolşevik diktası için oluşturulmuş bir  terminoloji bugün insanlığın evrensel ilkeleri gibi sunulup duruyor.
Bu terminolojinin içeriği ayrı bir tartışma konusu ama düşünme şeklindeki sakatlık daha ilk bakışta ortaya çıkıyor.
Bu aynen sağlıklı gözlerin görüşünü gözlükle bulandırmaya benziyor.
Çünkü "sol sözde hümanizm"  insanları, gökten öylece  inivermiş, sebep sonuç ilişkilerinden bağımsız "halk yığınları" olarak görüyor.

Bunun sonucunda da bütün "halklara eşit bakmak iddiasını" ortaya atıyor.
Burada sorun, sosyalizmin "halklara" nasıl baktığı değil; "halkların" birbirlerine nasıl baktıkları.
İş bu seviyeye indiğinde sosyalizmin söyleyecek hiç bir sözü kalmıyor. Çünkü o zaten "halklar" dediği beraberliklerin oluşumundaki rızayı ve kültürel biçimlenmeyi hiç bilmiyor.
Bu neye sebep oluyor? Bu bilgisizlik, Pigmelerle, Fransızlar, Hotantolularla İngilizler, Ermenilerle Türkler arasındaki  toplumsal gelişmişlik  farkının yarattığı davranışsal sonuçları idrak edememeye sebep oluyor.

Dünyayı ancak yaşadığı sınırlı coğrafyadan ayrılmamakla anlayabilen ulusa altı topluluklarla  dünyaya yayılmayı amaç edinip yoğun kültürel etkileşimlere girip zenginleşen ve kural altında beraberlik oluşturma  becerisi kazanmış  toplumlar (uluslar) arasındaki  kavrayış farkını,  "enternasyonalist hümanistler" olarak sosyalistler ve liberaller maalesef anlayamıyor.
Her mensubiyet duygusu bir dışlamayı da beraberinde getirir.
Mesele bu dışlama davranışının  ortaya çıkma şekli ve çapıdır.
Milliyetçilik genel bir mensubiyet şuuru olarak düşünüldüğünden, insanların mensubiyet şuurundan kurtulduğunda, hiç kimseyi dışlamayacağı  sanısı gülünesi bir saflıkla  düşünce dünyamızı işgal ediyor.
Milliyetçilik yalnızca milletlere özgü bir mensubiyet bilincidir. Uluslaşamamış/milletleşememiş toplulukların "milliyetçiliği"  yoktur. Onların mensubiyet duyguları, aşiretçilik, kabilecilik veya kavmiyetçiliktir.
Milletleşememiş topluluklarda mensubiyet bilinci ,doğrudan doğruya bir aileye üye olmakla ilgilidir. Bir Kürt'ün Kürtlüğü aşiretinden gelir. Aşiretsiz Kürt yoktur. Aşiret duygusunu aşabilmiş hiç bir Kürt de yoktur.

Ermeniler  için Ermeni doğmak dışında bir şans yoktur.
Sırplar Balkanların vahşi Slav kabilesi olarak vardır.
Bu "etnik topluluklar" asla uluslaşamamış ve uluslaşamayacak "ara toplumlar" dır.(Ertürk)
Bahsedilen toplulukların bir kaç özelliği ortaktır.

Bunlar sınırlı coğrafyalarda yaşamış, bu yüzden asla büyük nüfuslara ulaşamamış topluluklardır.
Bu topluluklar bu yüzden de rızayı  gözeten ve adalete dayanan  bir kural beraberliği de oluşturamamıştır ve oluşturamayacaktır.
Peki bu ara  ulusaltı "ara toplumların" dünyaya bakışları nasıldır?
Bu topluluklar için dünya kendi kabilelerinden ibarettir. Kabilelerinin varlığı, ancak genetik saflığı korumakla mümkündür.
Bu bakıştan dolayı beraberliklerinde aile üyeliği, kan bağı rızanın üstünde ve kesin emredici bir ölçü olarak hayatlarına hükmeder.

Ulusaltı topluluklar, kültürel etkileşim açısından fakir olduklarından  beraberlikleri yoğun bir yabancı korkusuna dayanır. Bu korku onları şiddet uygulamaya iter. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Kürt nüfusunun Ortadoğu'nun diğer ülkelerine göre bu denli fazla olması elbette doğum oranıyla açıklanabilir ama diğer ve asıl açıklayıcı etken ise   Kürt saldırganlığının, bölgede "kuşatılmış" olarak yaşayan bazı Türkmen obalarında yarattığı asimilasyondur.
Ulusaltı toplulukların sınırlılığı bu toplulukların mensuplarında ciddi bir kompleks yaratır. Karşılarında kendilerinin havsalasına sığmayan bir dünyanın farkına varan kapalı toplumlar dünya ile ilişkilerini "kaç ya da öl" tepkisi düzeyinde oluştururlar.
Bu yüzden de kurala  dayalı bir beraberlik oluşturmak için savaşmak ve bu uğurda büyüyüp devletleşmek idealinden yoksundurlar..

Bu da ulusaltı topluluklarda beraberliğin başkasına düşmanlıkla şekillenmesine yol açar.
"Dünyanın geri kalanın" topyekûn düşman sayılmasıyla  var olabilmek hâli , etkileşimi ortadan kaldırdığı gibi kural oluşturabilmek yeteneğini de yok eder.
Şüphesiz uluslararası ilişkilerde dar bir çerçeve dışında örtülü bir mücadele söz konusudur amma ve lâkin uluslar kendilerini düşmanlarıyla tanımlamaz, tarihi birikimleriyle tanımlar. Milliyetçilik,  milletleşmenin getirdiği bütün soyut  değerler takımını sahiplenmek ve bu değerleri geliştirmeyi millet mensubiyetinin şartı saymaktır

Bu yüzdendir ki uluslar/milletler için düşmanlık belirleyici değildir.
Bu ne anlama gelir?
Bu, ulusaltı toplulukların mensubiyet şuurunun insandan ziyade hayvan sürülerinin güdülerine benzediği anlamına gelir.  İşte asıl aşırılık budur. Bu aşırılıkla hukuk birliğini sağlayan ulusal egemenlik bir arada bulunamaz ve bulunmamalıdır.
 Milletleşmenin  medenileşmeyle ilgisi anlaşılmaksızın milliyetçiliği doğru anlamak mümkün değildir. İnsan topluluklarını belli bir kural  idealinde birleştiren ve onlara ortak bir kimlik kazandıran ulus/millet yapısının doğal  mensubiyet bilinci milliyetçiliktir. Bu bilinç  bir aşırılık değildir. İnsanların milletlerini inkâr etmeleri onları " daha insan" yapmaz; yalnızca onları körleştirir, köksüzleştirir.