17 Mayıs 2015 Pazar

Mahremdeki "Yabancılar"


Kitabı henüz bitirmedim , bitirince tam bir değerlendirme yazısını “Kültür Beğendi” adlı blogumda yayınlayacağım.

Kitap  bana göre bir önceki çalışmadan daha derin ve ayrıntılı.
Burada bir ön değerlendirme bağlamında şunu vurgulamak isterim:
Türkiye’de faaliyet gösteren ajanlar aslında çok zor ve gizli bir iş yapmıyorlar. Zira iki kadeh viski, güzel yemekler,konfor ve özellikle Amerikan övgüsü bu işin yerli işbirlikçilerce gayet güzel yerine getirildiğini gösteriyor.

Kitabı okuyorum, hani wikileaks’in dahiyane  araştırmacılığı bir yana bir de bakıyorum, sızan kriptoların tamamında gazeteci, yazar vs namlı bir takım adamlar, zaten  yabancı misyon şeflerine kendileri ülkeyi anlatıp durmuşlar.

Bunun önemi ne?
Şöyle düşünelim: Herhangi bir Amerikan gazetecisinin herhangi bir yabancı misyon şefine gidip de Amerikan politikasının iç yüzü hakkında  rapor vermesi düşünülebilir mi? Soğuk Savaş döneminde komünist Amerikan vatandaşları bunu yapmış olabilirler ama burada bir fark var.
Amerikan toplumu büyük bir toplum olduğunu, büyük bir devletin sahibi ve  vatandaşı olduğunu bilir. Bu büyüklük bilinci  Amerikan Ulusunu kurban psikolojisine girmekten korur. Hiçbir Amerikan vatandaşı dünyada bir başka ülkenin oyuncağı veya etki ajanı olmayı hayal bile edemez.
Ama ABD bize çok kültürlülükten, azınlıklara saygıdan vs bahseder ve dünyanın geri kalanını kafasına göre kesip biçmeye çalışır.  Bunun böyle olması çoğumuza  “adaletsiz” gelir. İsteriz ki ABD dünyanın geri kalanına da kendi ülkesindeki gibi adil davransın!


İşte bu “adil muamele” beklentisi, sömürgeleşmenin aklîleştirilmesidir/rasyonelleştirilmesidir. ABD’den herhangi bir hakemlik, düzelticilik beklemek aslen ABD’yi egemen olarak bilmek demektir. Dünyada hiçbir egemen ulusal devlet bu tip bir beklentiyi hoş görmez! Hiçbir İngiliz kendi politikaları üstünde bir Amerikan vesayetini tartışmaz, hayal etmez. Hiçbir Fransız ticaret veya siyasette Amerikan yönetiminin ne diyeceğini merak etmez. Savaşta ABD tarafından yapılandırılmasına rağmen Almanya, kimi nasıl yargılayacağına veya ülkesinde nasıl bir toplumsal düzen kuracağına dair asla ABD onayına vs başvurmaz.

ABD misyonlarından çıkmayan , ABD diplomatlarına, ülkeleri hakkında “gönüllü bilgi” veren mürekkep esnafı, ciddi bir aşağılık kompleksinin ve toplumsal geriliğin çocukları. Onlar ( Eski başbakanımız gibi aşağılayıcı biçimde “bunlar” demekten sakınıyorum)   cumhuriyetin getirdiği ulusal çağdaşlaşma  mantığının ailelerine, mahallelerine nüfuz edemediği kenar mahalleli insanlar  veya aşiret mensupları. Türkiye’nin başına belâ olan iki toplumsal tabakanın siyaset destekli sermayelerle palazlandırılmış   meyveleri…

Dinci  fitne ve ihanet kenar mahallenin ki bu mahalleler gene de etnik gerilimlere göre şekillenir genelde, bir ürünüyken etnik terör de kendi içine kapanmış Kürt  aşiret yapısının içinden çıkıyor. Dikkat edilirse dinci ve Kürtçü sermaye, cumhuriyet  ve Türk düşmanı, ikircikli dinci siyasetin iktidarıyla alabildiğine semiriyor.

Ve gene dikkat edilirse ABD misyonlarına ülkelerini her gün marifetmiş gibi gammazlayan, ihbar eden  mürekkep esnafı da   ya dinci kenar mahalleye ya  da etnik ırkçı Kürt kabileciğine mensup insanlar. Bu insanların arasında, uluslaşmanın erdemini anlamış tek bir aile üyesi yok! Elbette hepsi böyle değil. Bazıları  ciddi  okullarda okumuş satılmış beyinler ama onlar istisna. ŞLöyle bir okuduğunuzda  gözünüze çarpan insan profili, genel olarak sermaye eliyle irileştirilmiş yarı okumuş medya kuklaları… Onlar yabancılaşmış, kanserleşmiş insansı uzantılar...

Söylenecek çok şey var şimdilik bu kadar diyelim.



11 Mayıs 2015 Pazartesi

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız...
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!

Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.
Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor.   Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.

Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile  ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor.  Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

10 Mayıs 2015 Pazar

Sınırsız Demokrasi Ve Şeriat



Sabah  bulaşıkları yıkarken aklıma geldi. İhmal edilen bulaşıklar bir anda birikip  yorucu bir yığın haline geliyor ne de olsa.

Şeriatın tarifi hakkında memleketimizde pek sert tartışmalar yapılır. “Sağ” diyebileceğimiz kesim için şeriat, tartışılması bile düşünülemeyecek kadar kutsal bir “emirler” bütünüdür. Öyle ya  bizi yaratan, tabiatımıza en uygun hayat tarzını bize emretmişe; hangi felsefe veya hukuk  bu emirlerin üzerinde olabilir ki?
“Şeriat” konusunda düşünmek için Yahudiliği göz önüne almalıyız belki de?

Musevi dininin kutsal kitabı Tevrat/ Eski Ahittir ve o da pek incedir. Peki ama Yahudilik denen hayat tarzının akıl almaz ayrıntıları bu incecik kitabın neresinde yazılıdır? Tamamı İsrailoğullarına dair bir hikâyeler kitabı gibi görünen bu kitabın içinde meselâ “Koşer” ve bunun uygulanmasına dair herhangi bir  şey var mıdır?
Elbette işin sadece kutsal kitaplardan ibaret olduğunu sandığımızda Yahudi yaşayışıyla kitap arasındaki kopukluk bizi hayrete düşürüyor.

Oysa Yahudiliğin, Musevilikten ibaret olmadığını   Talmut kültürüne baktığımızda anlayabiliyoruz. Talmut kültürü nedir? Talmut, Yahudi olanların hayat tarzını en ince ayrıntısına kadar “ Torah’a dayalı tefsirlerle”  biçimlendirmeye çalışan dinî çabadır.
Mesele şu ki hiçbir “din”, bir yaşayış tarzını, ayrıntılı biçimde tanımlayacak biçimde “inmemiştir”.  Dinler , mensuplarının dünyaya bakışlarını, sıradan menfaatlerin üstünde bir   şeye göre düzenlemesini hatırlatan “objektif ahlâk kuraları” va’z etmeye çalışan inanç temelleri olarak inmiştir.

Ama mesele asıl bu kadarla kalmamış ne yazık ki.
Bir şekilde yöneticiler bu “objektif” emirlere ortak olmak istiyorlar. Böylece ortaya “anlaşılmaz dini anlaşılır hale getirmeye çalışan” ulema ve ruhban sınıfları ortaya çıkıyor. “İslam’da ruhban yoktur!” sözü ancak peygamber zamanı için doğrudur. O öldükten sonra ise halifelikle başlayıp şeyhlere kadar uzanan tam bir ruhban sınıfı ortaya çıkmıştır.

“Din” bu açıdan,” İlâhi olduğuna inanılan  temel  ahlâkî ilkelerin kutsallığına dayandığını söyleyen, bilişsel ve idari bir otoriter  egemenlik  kurumudur.” Bu açıdan dinin, ilâhî kaynağın objektif ve kapsayıcı genel düşünüş biçimiyle bir ilgisi yoktur.
Dinin hayatın her anını kapsadığı   safsatası, “ Allah adına tartışılmaz bir otoriteyi kullanan ulema ve yönetici sınıflarının, sıradan yani yetkisiz  Müslüman’ın  hayatının her anını emirler altında  biçimlendirebilmesi” demektir.

Bugün, şeriatçılığın yasayla yasaklanmadığı ülkemizde, dinci iktidarın, on üç yılda 2000’in üstünde yasa yapması da aslında dinin hayata egemen olmasından ibaret. Demokrasinin hangi şartlar ve sınırlamalar altında meşru ve yararlı olacağına  dair bir endişe duymazsanız, “oy paketleri” olan   toplulukların/cemaatlerin   duygularının istismar edilmesini engelleyemeyeceğiniz gibi çarpık bir yasama faaliyetinin yaratacağı sınırsız yıkımı da  durduramazsınız.
Türkiye’de olan budur. Bugün dinci iktidar belki mota mot bir şeriat rejimi kurmamıştır ama  devleti  tam anlamıyla dine göre biçimlendirmiştir. Şu anda tek eksik olan şey,  şeriat isimli  Allah adına yürütülen şirk  diktatörlüğünün  el, kol, kelle kesmek, recm, miras oranları gibi “şekil emirlerinin” hayata geçirilememiş olmasıdır.

Yani aslında  sağın istediği “din”, şu anda tam olarak hayatımızdadır. İran olup olmayacağımızı sormak artık saçmalıktır.




3 Mayıs 2015 Pazar

Ortanın Doğusunda Maymuna Dönmek

Çok sevdiğim ve kesinlikle daha da fazla saygı duyduğum bir akademisyen ağabeyim ülkenin geleceğiyle ilgili olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu' nun Kürdistan veya Ermenistan ve Kürdistan, ülkenin  batısının da "Batı Anadolu İslam Devleti" olarak bölünmek istendiğini düşündüğünü söyledi.

Elbette İstanbul, tezek kokulu taşradan ( tabir bana aittir.) aynı biçimde uluslararası bir yönetime devredilecekti.

Tarihin tekerrürü   gibi üstelik tamamen gerzek işi mazeret beyanatıyla uğraşmayacağım .

Evvelâ daha dün üstünde İngilizce "Soykırım" yazılı Ermeni bayraklı tişörtleriyle serbestçe dolaşıp Türk toprağını,Türk katili Suriyeli Kürt feodalleriyle rahatlıkla beraberce kirletebilen katil torunlarını görüp de bu tahminde bulunan şerefli Türk oğlunun adını anamadığım için ne büyük bir utanç duyduğumu anlatamam.

Çünkü adını ansam kariyeri anında biter. Dahası ne tür bir soruşturmaya uğrayacağı hiç bilemeyiz.

Onun bu tahmini kafamda bir parlamaya yol açtı.

Dikkat edilirse; dinci cahillerin, mahalle bakkalı kafasıyla, islami bisküvi ve ikinci sınıf betonarme ticareti ufuklu "dış politika " dehalarıyla ülkemizi içine soktular bir proje var.

Batının kapısında köpek olmayı batılılaşma sanan gecekondular sucuk toptancıları odası, bu projenin bahçe kapısında yatırılması projenin mimarı olmak sandığından hepimizi aynı kulübeye zincirletmişti.

Neydi bu proje?

" Genişletilmiş Ortadoğu Ve Kuzey Afrika Projesi"!

Karaborsa kombine bilet satmak dışında kaliteli kâğıtlara hiç bir ilgisi olmamış kenar mahalle delikanlısının o canım iradesi, bizi, boş zamanlarında harita eskileri çizen devletlere tasmalatıyordu ama olsun! Başörtülü bacım kızlarla erkeklerin sereserpe uzanıp sevişebildikleri Harward ovalarında eli imanlı, göğsü tabletli cebi dolarlık mağduriyetlerle okuyabiyordu ya!

Derken Kuzey Afrika'da ne gibi demokratik fantezilerin kurgulandığı ortaya çıktı.

Orada pek katılımcı demokrasi şeriat rejimleri birbiri ardına patladı.Gerçi Tunus'ta fantezilerin,  kuranı elinde patladı ama bir ara Mısır toplu tecavüzlerin cennetten indirildiği bir Müslüman kardeşler Huri Pazarlama Şirketi tecrübesi yaşamadım da değil.

O sırada Ortadoğu'nun göbeğinde neler oluyordu? Olan basitti.

Suriye ve Irak sözde dini temelli bölünüyordu. İşin garibi bu bölünmede meselâ bölgenin egemen nüfusu Arapların adı bile anılmıyordu. Irak,  "Şii","Sünni" ve "KÜRT" diye bölünüyor du.

Sonra kırk yıllık Suriye Arap toprakları tuhaf tuhaf Kürtçe adlarla anılır oldular.Ya Araplar? Gariplerin artık ne Irakta ne Suriye'de bir varil bile petrole sahip oldukları gibi ülkeleri hakkında bütün kararları da eli imanlı, göğsü tabletli, geçimini kaçakçılıkla sağlayıp hobisi Mehmetçik şehit etmek olan Ortadoğu'un pek "kadim" halkı olan Kürtlere devrettiler.

Olan şudur :

Ortadoğu açıkça Kürtleştiriltmektedir.

Araplar, mezhep savaşları ve dinci terörle susturulurken Türkler ulusal varlıklarını hem de kendi hükümetleri eliyle inkâra zorlanmakta. Ayrıca Türk varlığı Kürt etnik terörüyle sürenkli tehdit edilmekte. Böylece "Türküm!" demek ya ayıp hale getiriliyor ya eli imanlı işporta dincilerle koğuşturuluyor ya da bu dincilerin taşeronu Kürt etnikçi terörü ile derhal yok ediliyor. Faili meçhul Kürt cinayeti var mıdır bilmem ama Kürt etnik terörü hâlâ can olmaya devam ediyor ve failleri bizi hâlâ tehdit ediyor.

Türk vatanı hızla  Kürtleştiriliyor. Araplar ve Farslar da Kürdistan'ın işgalcileri olarak suçlanıyor susturulmaya çalışılıyor.

Çözüm? Basit.Türk, Arap ve Fars ulusal ordularının bölgedeki Kürt silâhlanmasını temelli yok etmesi ve Kürt azlıkların bölgede siyasal otorite kurmasını beraberce yasaklaması. Çünkü  bu yapılmazsa Bölge ulusları, Apo ve Barzani'den ayrı bir sürü Kürt feodal etnik primatının insafına terk edilmiş olacak.

21 Nisan 2015 Salı

Devletleşmeye Dair


Her şeyden evvel devletleşmeye mecbur muyuz?Yani devletimiz falan olmasa olmaz mı? Hani Marx'ın falan idealize ettiği, durmadan övdüğü ilkel komünler falan gibi yaşayıp gidemez miyiz?

İyi de çoğalmak istiyoruz.Yani "Benden sonrası tufan!" deyip geberip gitmek istemiyoruz. iyi de çoğalınca "daha fazlasına" ihtiyaç duyuyoruz. Güzel eşimizle bir dilim ekmeği paylaşırken bir de bakıyoruz bir dilim daha ekmek isteyen bir ufaklık hayatımıza katılmış!

Öyle bile olmasa ; bir gün aklımıza mesela çıplak ayaklarımızı dikenlerden koruyacak bir şeyler olması gerektiği fikri geliyor. Ertesi gün avda fırlattığımız mızrağın gücünü arttırmak gereği ortaya çıkıyor.

Yani her halükârda insan, bir gün öncesinde sahip olmadığı şeyleri istiyor ve bu istekler, herhangi bir hayati gereklilikle ilişkilendirilip "ihtiyaç' halini alıyor.

Evet bazı kabileler bazı ihtiyaçların ötesine gidemiyor belki onun zaten onlar da ya çoğalamıyor ya da yok olup gidiyor.

O zaman? O zaman insanın neden her zaman "daha fazlasını'' istediği ortaya çıkıyor.Demek ki bu salt aç gözlülükten falan kaynaklanmıyor."Daha fazlası" olmaksızın hayatı sürdüremiyoruz!Yani? Neslimizi devam ettiremiyoruz!

Tamam! Buraya kadarını anladık! Da hani ilkeI kabileler "her şeyi paylaşıyordu"?

Acaba?

Sözgelimi kabilenin bir  avcısısınız.

Bu, av için gereken kuvvete, yeteneklere ve araçlara sahip olmanız demektir.

Sabah uyandığınızda, mızrağınızı yerinde bulamazsanız ne yaparsınız?

Öyle ya herkesin herşeyi paylaştığı  bir komündesinz. Birinin aklına esmiş ve o gün  avcılık edesi  gelmiştir. Ve diyelim ki sizin kadar iyi bir acıdır.  O günü yatarak geçirebilirsiniz. Ya sonraki günü? Avcı mızrağınızı size geri vermezse ne yaparsınız? Ya onunla kavga eder ya da kendinize yeni bir mızrak yaparsınız.

Mızrağınızı alan, yeteneksiz se ve mızrağınızı kırarsa ne yaparsınız? Aynısını!

İyi de mızrak zaten ortak bir komünal maldı? Onun üzerinde ne gibi bir " hakkınız" vardı ki?  O mızrağınızı ya siz yapmıştınız ya da yalnız sizin kullanabileceğiniz kabilenizde kabul edilmişti. Çünkü böyle olmazsa insan neslini sürdürmek için gereken miktarda besini her gün sağlamak mümkün olmayacaktır.

Tamam da... Zorbanın birileri gün birinin bir aracını kırsal ve sırf "komünal paylaşımda dolayı yaptığının doğru olduğunu iddia etseydi?

Av ve tarım için gereken  araçlar her gün bu zorba tarafından  kırılan veya sadece oyuncak olarak kullanılsa insanlar ne yapardı?

Ya o zorbanın sonu gelmez hevesli kabileyi açlığa sürükler  ya da insanlar o zorbayı  aynı zor ile engellerdi.

İnsanlar bu deneyimden şunları  öğrenirler :

" Elimizdeki araçların alınması neslimizi sürdürmesini zorlaştırıyor!"
" Elimizdeki araçların alınması engellenmeyip yaygınlaşırsa sadece elimizdeki araçlar tükenmez neslimizi de tükenir. "
" Öyleyse zorbalığa  izin vermemek için kalıcı bir şey kuralım."

Avcı'nın mızrağından şeridinin taşına kadar kabilenin irili ufaklı her aracının o aracın kullanıcısının mutlak tasarrufuna bulunmasına saygı göstermenin, göstermemeye göre insan nesli için kesin bir şekilde daha faydalı dahası gerekli olduğu keşfedildi.

Ve bu keşif insan neslini sürdürmek için gerekli bu keşfin sonraki nesillere aktarılmasını, bu keşfin belli bir insan grubu tarafından kabile için sürekli uygulanması gereğini ortaya çıkardı.

Yani?

İnsan ilkel halde kaldığında yok  olacağını gördüğü için hayatı, hayatı  sürdürmeye yarayan araçları koruması  gerektiğini de anladı.

İşte bu yüzden devletleşmeye,  insanoğlunun yaşayakalmak arzusunu bir sonucu olarak, onun toprağında filizlendi.

Yani? İstesek de maymunu kalmayacaktır,  çünkü o zaman yok olacaktık. Çünkü maymunlar güçlü boyun eğerek var olabiliyor,  biz öyle var olamıyorduk.

14 Nisan 2015 Salı

Dinci Ahlâk Yargısının Çelişkisi

İnsan eylemi ile ilgili bütün akıl yürütmelerin belki de en önemli ölçütü ahlâk.


Çünkü “Başkalarını etkilemeyen eylem” diye bir şey yok.  Tamam da etkilemenin önemi ne?

 

Buradaki etki “ zarar erme potansiyeline” işaret ediyor.

 

Yaptığımız her işin bir başkasına zarar verebilmek ihtimali bulunuyor. Her işimizin her yönünü hesap edebilmemiz şüphesiz mümkün değil. Belki bir yerden birine zarar veriyordur ama en nihayetinde kendi denetimimizin elverdiği sınırların dışında kalan şeylerden daha az sorumluyuz.

 

Bunların ahlâkla ne ilgisi var?

 

Bunların ahlâkla  ilgisi, herhangi bir iş yaparken  işimizin zarar verme potansiyelini hesaba katmamızdan kaynaklanıyor. Yani “Başkalarına zarar verecek işler yapmamak” konusunda  bir irade göstermemize dayanıyor. Dolayısıyla ahlâk için “ Zarar vermemek iradesidir.” diyebiliriz. Kaldı ki bu irade kendi varlığımıza  yönelik zararlardan da  kaçınmayı  kapsar. Hani içki ve zina gibi işlerden niye kaçınmamız gerektiği düşünülecek olursa bunlarla hem başkalarına doğrudan doğruya zarar vermek ihtimalimizin olduğunu hem de bu eylemlerle vücudumuzu doğrudan doğruya bazı tehlikelere açık hale getirdiğimizi hatırlamamız yeterli olur.

 

O halde ahlâk, özü itibariyle bireysel denetimle ilgili bir iştir. Bütün bireysel denetimi bir yana bırakarak doğrudan doğruya zararlı sonuçlar doğuracağını bilerek yapılan işler de ahlâkın ötesinde hak ihlâlleri olarak hukukî yaptırımların konusu olurlar.

 

“Zarar” kavramına bakmak gerekir belki. “Zarar” başkalarının meşru fayda beklentilerini ve fayda dizgelerini kabul edilemez bir  yolla engellemektir.  O halde “kabul edilemez” olmanın ölçüsü nedir? O ölçü, “Yaygınlaştıkları takdirde toplumsal beraberliğin bozulmasına yol açacak davranış tarzlarıdır”.

 

Buraya kadara ki ahlâk tanımlarımızda dine hiç yer vermedik. “Ahlâk  tanımında dine yer vermemek” ne demektir?

 

Bu şu demektir: “ Allah adına konuşan bazı  okur yazarların hiyerarşik üstünlüğüne dayalı yorumlar silsilesinin emrediciliğine  müracaat etmemek “ demektir. Çünkü “Din” ancak  bir takım profesyonel  okur yazarların, Allah adına  düşünüp konuşmasıyla meydana getirilmiş bir “kurumdur”. Bu profesyonellerin ortadan kalkması halinde, din, varlığını bir kurum olarak sürdüremez.

 

Bunların ülkemiz için önemi nedir? Eğer bütün bu akıl yürütmelerin günlük yaşantımızda bazı düzeltici etkileri olmayacaksa bunları düşünmemizin bir yararı olabilir mi?

 

Veya şöyle düşünelim: Günlük hayatımız din adına düzenlenmeye çalışılırken bunun doğru veya haklı olup olmadığını düşünmemiz, yargılamamız gerekir mi gerekmez mi? Şüphesiz böyle bir yargılamaya gitmemiz gerekir.

 

O halde dinci ahlâk anlayışına da bir bakmakta fayda var.

 

Dinci ahlâk anlayışı, ahlâkın, İslâm tarafından Kur’an emirler bütünüyle indirildiğini ve Müslüman bireyin de bunlar dışında herhangi bir ahlâkî prensibini benimsemesinin imana aykırı olduğu şeklinde özetlenebilir.

 

Böyle midir? Esasen “dinin getirdiği” söylenen bütün ahlâkî  iyilikler insani ilişkilerin deneme yanılma süreçlerinde ortaya çıkarılmıştır.

 

Buna bir başka açıdan bakacak olursak;  dincilere göre din ahlâkın kaynağı olduğuna göre dinin doğrudan emredici olduğu toplumsal düzenler insanların en fazla tatmin oldukları düzenler olmalıdır.

 

Oysa yaşananlar bunun aksini gösteriyor.  Dünyanın en zorba  yönetimleri, şeriatla yönetilen ülkelerde  görülüyor. Din adına insanların eylemlerine müdahale edilen ülkelerde, ahlâkî davranışlarda herhangi bir gelişme görülmüyor. Yalnızca insanlara müdahale etmek ayrıcalığına sahip bir din profesyonelleri sınıfıyla sıradan halk ayrışması gerçekleşiyor, o kadar.

 

Ayrıca  sıradan insanlar arasında din sahibi olmanın, her şeye yeteceğine dair bir  yanılsamanın yayılmasına sebep olunuyor. Oysa aynı dini paylaşmak en fazla psikolojik bir  dayanışma vesilesi olabilir. Ahlâkın dinle geldiğini düşünmek, dindar bireylerde,  din sahibi olmak dışında zararsızlığı gözetmek konusunda,  bir sorumluluk gerekmediği algısını yaratır.

 

Böylece ne olur? “Din”i va’z eden profesyonellerin din adına verdikleri emirler, hiçbir zararsızlık  denetimine sokulmadan  doğrudan yerine getirilir. Böylece  “Şeriat devleti  hedefine yardım edeceği düşünülen herkse” her şekilde yardım edilmesi ile karakterize edilebilecek siyasal İslâmcı popülizm ortaya çıkar.  Türk siyasetinde sağı yıllardır ahlâksız bir fırsatçılık haline getiren zihniyetin temeli ahlâka dair bu çarpık anlayıştır.

 

 

 

 

 

3 Nisan 2015 Cuma

Hem Yerim Hem Yok Ederim

Bir demokrasi neden sınırlandırılmalı?

Ne kadar tuhaf geliyor, değil mi? Dünyanın en iyi rejimi neden sınırlanmalı?

Ben halkın, demokrasinin düşmanı mıyım?

"Milli iradeye"nasıl sınır konulabilir?

İnsanların çoğunun istediği bir şey yanlış olabilir mi?

Belki işe son sorudan başlamalıyız.

İnsanların çoğunun istediği bir şey de pekülü yanlış olabilir. Neden? Çünkü normalde bireyin her zaman akılcı olacağını ve ancak yararlı olana yöneleceğini düşünürüz ama gerçek bunun tam terside olur; hem de sık sık.

İnsanlar arızasız çalışan fayda makineleri değildir.

Çünkü fayda, insana dışarıdan sunulmaz. İnsan kendi fayda endeksini kendisi oluşturur.

Bunu neye göre yapar?  Bunu bağımsız ve objektif bir akılla yapmaz genellikle.

İnsan genellikle neyin faydalı olduğunu onlara öğretilmiş ölçülere göre belirler. yani geleneğin etkisi aklın etkisinden çok daha büyüktür. Doğu Anadolu'nun bir köyünde erkek çocuklar size  büyüdüklerinde çoban olmak istediklerini söyler. Onlar için bu iş "Çok para kazanılan" bir iştir.

Halbuki artık hemen her evde çanak antenler vardır. Her köyde bir okul bulunur. Dahası ulaşım imkânları da artmıştır.

Yani aslında pek çok rol modeline ulaşmak son derece kolaydır. Ama o çocukların babaları içinde yaşadıkları toplumun gelişimine kendilerini kapatmış  insanlardır. Babaları, uluslaşmış bir toplumun kültürel çeşitliliğine,yabancı kalmayı seçmiş,böyle bir toplumun sunduğu faydaları gören ama den faydaların sorumluluğundan kaçmayı gelenekleştirmiş insanlar.

Dolayısıyla böyle insanlardan akıl yürütmeyle ulaşılabilecek objektif faydaları idrak etmelerini bekleyemeyiz. Bu toplumsal yapı, kenar mahallelerde irinlenmiş dincilik için de geçerli. Zaten dikkat edilirse şu anda Türkiye Kürt etnik kompleksiyle kenar mahalle dindarlığının cemaat kompleksi arasında paylaşılıyor.

Türkiye'de temel sorun, ulusu yok ederek ulustan elde edilen faydaların sürdürülebileceğini sanan etnik ve dini kliklerin çarpık muhakemeleri.

Bu  muhakemenin çarpıklığı, PKK'nın denetimi eline aldığı yerlerde ortaya çıkıyor ama aklından ve ahlâktan vazgeçmiş seçmen kitleleri, ülkeyi ayakta tutan Türk iradesini tahrip etmek için alabildiğine uğraşmakta beis görmüyor.

Türkiye bu açıdan tam da yerleştiği vücudu yok ettiğinde ölecek olmasına rağmen onu içten içe kemiren parazitlerin fayda algısına teslim edilmiş durumda.

İşte "sınırlı demokrasi" parazitimsi bir çarpık akıl yürütmenin demokrasiyi bir deli değneğine döndürmenin'inin gerekiyor.

Ülkenin her yarım akıllının çarpık fayda telakkisine göre oradan arayan savrulmaması için
bir zor kullanma aygıtının yani devletin belli kurallarla yönetilmesi acil olarak sağlanmalı



1 Nisan 2015 Çarşamba

Dinciliğin Kara Salısı 31 Mart ve Türk Ordusunun İkinci Zaferi


Siyasette dinin kullanılmasıyla bunun ne ilgisi var, değil mi?
Dün Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli günlerinden  biriydi. Peki Türk vatandaşları bunu anlayabildiler mi? Maalesef hayır.

Dün bütün ülke karanlığa gömüldü. İyi de bu nasıl oldu? Nasıl olduğunu  hükümet olduğunu iddia edenler dahi bilmiyor. Aynı saatlerde cumhurbaşkanı Türkiye’yi diktatörlüğe sürükleyecek saçmalıkları savunmakla meşguldü çünkü.

Hiç kimse bir  şey bilmiyordu, çünkü bilmeden yaşayabileceğini sanan bir cahiller sürüsünün  katıksız iktidarını yaşıyorduk.

Hiç kimse bir şey bilmiyordu, çünkü  cahil seçmen kitleleri eline verilmiş bütün gücü , teknik birikimi berbat  etmişti.

Birinci Ordu Karargâhı Selimiye Kışlası yanıyordu, kimse duymadı. Zaten duysa da umursayacak durumda değildi bu kitle. Çünkü haysiyet cellâdı, iftiracı ve vatan haini bir  tuvalet kâğıdı üreticileri birliği olmuş sözde basının yıllarca  zulmettiği  ve sonra masumiyetleri itiraf edilen kahraman Türk askerlerini düşman bilen ,  ruhunu satmış bir kitleydi bu.

Dün, Berkin Elvan’ın hakkı için mücadele ettiğini söyleyen geri zekâlı, satılmış, hain taşeron solcu köpekler, Berkin Elvan’ın hakkını, kamu adına savunan bir avukatı şehit ettiler! “Çağdaş Hukukçular” denen sol habis kitleden herhangi bir tepki geldi mi? Hayır! Neden? Çünkü solun teröristini korumak hümanizmin gereği idi! 

İşin bir garip tarafı da şu:  Öbür yandan yargının gücünün dinciliğin emrine girdiğine dair sayısız delil ortaya çıkıyordu. Sahte oldukları yıllardan beri defalarca gösterilen delilleri kullananlar da aynı savcılardı. Askerlerimize düşman muamelesi yapan, masumiyet karinesini çiğnemekte beis görmeyen ulusal güvenlik sırlarımızın düşman eline geçmesine sebep olan, açık delillere rağmen hükümet üyelerinin yolsuzluklarını izlemekten vazgeçenler de onlardı.

Ülke  yürütmenin diktatörlüğüne tabi kılınmış  yasama ve yargısıyla,  bütün  yasal ve uygar korunma mekanizmalarından mahrum edilmişti.

Dün savcımızın başına dayanan namlu, aslında “sınırsız demokrasinin” sonuçlarından sadece biriydi. Ve cehaletin tahrikleriyle  yoğrulan ,  şekilsiz ve sınırsız demokrasimiz en nihayet enerji nakil hatlarının emniyetini dahi sağlayamayacak  kadar sakatlandı.

Hiç kimse düşünmeye çalışmıyor ama işin içinde bu kritik  mevkilerde yer alan  etnik bölücü örgüt yandaşlarının  bir sabotajı olup olmadığı araştırılmıyor bile. En kritik askeri birliklerimizin içinde PKK işbirlikçisi hainlerin fotoğrafları her gün  sosyal medyada paylaşılırken devletin  önemli yerlerinin kimlere bırakıldığı hiç merak edilmiyor.

Dün vatan haini ve işbirlikçi dinciliğin memlekete  heyula gibi çöken kara salısıydı.

Tek tesellimiz Balyoz  kumpasının kat’i çöküşü oldu. Kahraman komutanlarımızı ve ulusumuzu kutluyorum.

Tarihi bir tesadüf olarak kahraman ordumuz bir kez daha dinci ihaneti 31 Mart’ta yendi. Harekât Ordusu’nun kahraman askerlerini bir kez daha  rahmetle yâd edelim ve Atatürk’ün dediği gibi “Ne mutlu Türküm diyene!” diyelim.



31 Mart 2015 Salı

Sür’at İyi De…

Sen onayladıysan, tamamdır başkan!

Cumhurbaşkanı, “ Bize sür’at lâzım!” diyordu son konuşmasında.

“Başkanlık” sistemi gelirse işlerin hızlı yürütüleceğini anlayacağız bundan.

Tamam da “hangi başkanlık sitemi?” diye sormak lâzım o zaman da.

Amerikan tipi başkanlık siteminde işler o kadar da “sür’atli” falan olmuyor. Başkan,  temsilciler meclisi’nin ve senatonun onayı olmaksızın hiçbir iş yapamıyor. 

Rus tipi başkanlık sistemi ise göstermelik bir  demokrasiden ibaret. Anlaşıldığı kadarıyla Rusya’da”  Başkan” modern bir çardan başka bir şey değil. Gene de seçimle uzaklaştırılabilmesi mümkün görünüyor.

Peki dinci partimizin aklından geçen başkanlık sitemi nasıl? Herhalde bu tam da  eski başbakanımızın eş başkanı olduğu “demokrasiyi yayma cemiyetinin”  Arap ülkelerini kana bulayarak yıktıkları “başkanlık “ sitemleri gibi bir şey. Liberalizm sömürücüsü düzenin öz uzman aydınları yıllarca  Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği “BAASçılık” olarak karalarken  acaba yaranmaya çalıştıkları dincilerin aklından  buna benzer bir yönetim biçiminin geçtiğini hiç düşünmüşler miydi?

Başkanlıktan murat yargı ve yasama denetimi olmaksızın işleyen bir yürütme  diktatörlüğü. Zaten zamanında dememiş miydi: “Kuvvetler ayrılığı ayağımıza dolanıyor!” diye? Oysa “kuvvetler ayrılığı”, herhangi bir hukuk devletinin teminatı olan ve  baş tacı edilmesi gereken bir değerdi.

Kendileri için  yargı ve yasama denetiminden uzak bir hükümranlık hayalleri kuranlar, ebediyen başta kalacaklarına öyle inanıyorlar ki. “Halk” denen kitle nasıl olsa dinle vicdanından , makarna vs iyane ile midesinden bağımlı hale getirildikten sonra  seçimle iktidardan edilmek mümkün müdür?

Eh  hukuksuz uygulamaları “kanuna” uydurmak da mümkün olacağına göre  dinci partimizin önünde “sür’at yapmak” için hiçbir engel kalmayacaktır.

Sür’at, ancak gerektiğinde engellenebilirse bir avantajdır. Oysa cumhurbaşkanı sür’ati engelleyen bütün emniyet donanımlarının  kaldırılmasını arzuluyor. Ülkenin her yeri otoyol olsa belki  arzusu makul görünebilir ama Türkiye dağlık bir ülke. Böyle bir ülkede  derin uçurumlar da var. Dolayısıyla AKP seçmeni, kullandığı demokrasi arabasını nereye, hangi sür’atle  gittiğini denetlemezse  hepimiz birden etnik ve  şer’i  bir cehenneme yuvarlanabiliriz

Aman emniyet!.





30 Mart 2015 Pazartesi

Solda Cemaat Yapısı


Türkiye’de sol, ideolojik partileşme ile örgütlenmiştir. Bu da gayet doğru bir şey. Çünkü en nihayetinde siyase,t belirli ideolojiler ile şekillenmesi gereken bir  iş.

Solun belli başlı en  yıpratıcı hastalığı ise  bu örgütlenme biçiminin  bir “cemaatçi” bilinçle yürütülmesi. “Cemaati” sosyolojik anlamda kullandığımı, bunun, aktüel anlamdaki “dinî cemaatleşmeyle” ilgisinin olmadığını hatırlatmalıyım.

Elbette ideolojik birlik, benzeşmeden kaynaklanan  bir tür “cemaat” yapısı ortaya çıkarıyor. Ama sorun işte asıl burada başlıyor, özellikle Türkiye için.

Cemaat seçimle iş başına  gelmemiş ve seçimle de iş başından ayrılmayan lidere sahip bir kapalı  toplumsal yapı.

Türkiye’de “ilerici”, “aydın”, “lâik” olduğu iddiasıyla siyaset yapan sol da tam da bu noktada, kınadığı , büyük ölçüde  teokratik “sağ” siyaset yapılanmasına uyuyor, onun gibi davranıyor.

Solun en büyük ve tek geçerli oluşumu CHP “Bir kere seçildikten sonra asla seçimle gönderilemeyen” liderleriyle sağ siyaset davranış kalıplarına aynen uyan bir  örgütlenme gösteriyor.  “Disiplin” bir örgüt içinde  ahlâkî birliğin sağlanmasında şüphesiz tartışılmaz bir unsurdur ama “cemaat” yapılanmalarında güce tapınmanın ölçüsü olarak kendini belli eder. İşte tam da  bu şekilde   sol siyasette de “disiplin” , lidere itaatin ölçüsü olarak benimseniyor. Bundan dolayı da  insanların en  meşru ve doğal  şekilde parti içinde  bir muhalefet teşkil etmeleri derhal “hizipçilik” vs diye kınanıyor, kötüleniyor.

Burada “Liderin yanılmayacağı” kanaati partililere dayatılıyor. Oysa bugün herkes  meselâ CHP’nin tarihindeki belki en kötü liderle yönetildiğini, partinin, Stalinist Kürtçü taklidi , etnikçi, mezhepçi  bir ayrışma siyaseti güttüğünü bal gibi biliyor.

Türkiye’de sağ sol ayrışmasının  ideolojik bir liberal- sosyalist ayrışmasından ziyade, dinci – lâik ayrışması   şeklinde ortaya çıktığı düşünülürse; sağın muhtemel  lâik oylarının, sadece  bu Stalinist etnikçi siyasetinden dolayı CHP’den uzaklaştığı da  göz önüne alınması gereken bir başka hakikat.

CHP ya da herhangi bir sol parti bu ülkenin ekonomik  sorunlarına çare olabilir mi?  Hiç sanmıyorum, çünkü CHP’nin ideolojisinin ekonominin   gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yok.

CHP ancak kurulmuş yarı liberal ekonomiyi berbat etmeyecek kadar müdahale ederse bile yeter.

CHP’nin  asıl sorunu, örgüt içinde olduğu kadar  tabanındaki kapalı  cemaat yapısının etnik ırkçılıkla neredeyse birebir örtüşen   güdülenmesi. Bu açıdan bakıldığında, CHP AKP’ye göre bir “dinsizler cemaati” olmaktan öteye gidemiyor.

Zaten tabanı da belirli  ezberlerin ve idollerin dışında, ne bir estetik zevke ne de okuma bilincine sahip. Bu yüzden de örgüte “ sağdan” yeni katılıma son derece kapalı, bürokratik, abus ve itici bir izlenim yaratıyor. “Sağdan bir şey beklemiyoruz!” hırçınlığı, lâiklik ve çağdaşlık söylemiyle  yakınlaşabilecek sağ seçmeni de kahrettirerek kendinden uzaklaştırıyor.

CHP ile temsil edilen solun  ikinci seçeneği olan Vatan Partisi de bir nebze “ulusal” bir görünüm sergilese de  partinin omurgasını teşkil eden Maocu/Stalinist Perinçekçi alt yapının lider tapınıcı cemaat yapısı,    Rusya Komünist Partisinin “nomenklaturasını” hatırlatıyor. Kaldı ki bu yapının herhangi bir iç savaşta tekrar PKK yandaşı olup olmayacağının hiçbir güvencesi yok.

Sol,  CHPsi ile VatanPartisi ile  köktenci ve tutucu ideolojik cemaat görünümüyle  tutucu olmayan  ve büyük ölçüde boşta kalmış kararsız sağ seçmeni de dinciliğin kucağına itiyor.

Sol bu ülke için ideolojik cehaletinden dolayı değil ama sağa özenen cemaat yapısından dolayı  bir yük haline geliyor. Ne yazık ki bunun farkında değil…