31 Mart 2014 Pazartesi

Türk Seçmeninde Ahlâk Ve Bilinç Sorunu

Günlük yazılar eskimeye mahkûm.

Onları değerli kılacak şey, gerçekleri, mümkün olduğunca objektif ve evrensel bir takım ilkelere göre  değerlendirerek  birer ders haline getirebilmek.

Bu yüzden günün şartlarına bağlanarak hangi ilde kimin kazandığına dair  ilkokul aritmetiğine dayalı akıl yürütmeler belki televizyon ekranlarında reklâm alabiliyor ama çabuk da bayatlıyorlar.

2014 seçim haritasının 2009 seçim haritasıyla birebir örtüşmesi ne anlama geliyor? Bence önemli hususlardan belki de en önemlisi bu.

Bu harita, Türkiye’de ayrışmanın sertleştiği anlamına geliyor. Herkes “kendisinin” bildiği yere sıkı sıkıya sarılmak endişesini gösteriyor. İyi de bu ne demek?

Bu hükümet eliyle üç ayrı Türkiye’ni artık oluşturulduğu anlamına geliyor.

Ad konulmamış, hükümet eliyle yürütülen bir dehşet dengesi federasyonunda yaşıyoruz artık.

2009 seçimlerinden önce haritalar her seferinde değişirdi. Bu da  bireylere oy verdiğimiz gerçeğiyle açıklanırdı.

Oysa 2009 ve 2014 seçimlerinde insanlar sadece rögar kapaklarına, temizlik işlerine vs oy vermedi. 2014 seçimleri, seçmenlerin nasıl bir Türkiye istediklerinin referandumu oldu diyebiliriz.

Buna göre  doğu ve güney doğu, Türk’ten tam anlamıyla arındırılmış etnik ırkçı bir Kürt özerk bölgesi  olmak istediğini beyan etti.

Orta  Anadolu ve Karadeniz  halife bir başbakanın önderliğindeki ümmetçi bir şeriat devletini arzuladığını söyledi.
Kıyılar ve Kars’ta da  eninde sonunda Türk kalmak, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti yaşatmak istediğini  söylemiş oldu.

Eğer  bir önceki seçimden sonra yaşananlara rağmen aynı harita tekrarlamasaydı elbette  bu yorumumuz “uçuk” bulunabilirdi.

Ama seçime giren partilerin propagandalarının temalarına bakmak bile yeterlidir. CHP “Milli birlik bütünlük” söylemiyle MHP ile bir asgari müşterek kurarken AKP “Ben hizmete bakarım, keyfime bakarım!” menfaatçiliği ve etnik ırkçılık istismarı ile  seçime girmiştir.

Bu bağlamda BDP’yi zaten makul ve meşru  bir “parti” olarak kabul edemeyiz. O, özellikle kırsallarda köylüleri  açıkça tehdit ederek PKK’ya oy toplayan bir ihanet şebekesi. Türk düşmanı dinci siyasetin yardakçısı olarak onun artıklarından beslenen bir tür siyasî parazit. Dolayısıyla onun “ söyleminden” bahsetmek abesle iştigal etmek olur.

Peki ne gördük bu tabloda? Bu tabloda başbakanın çok korktuğu sosyal medyayla ilgilenenlerin “ulusal” bilinçli seçmenler olduğunu gördük. Bu tabloda AKP seçmeninin sosyal medya gibi iletişim araçlarından yararlanamayacak kadar cahil ve gözünün önüne açıkça konulan delilleri anlayamayacak  kadar kör inançlı olduğunu gördük. Anadolu’daki geleneksel yobazlık lâiklik şemsiyesiyle sistemi kirletmeksizin siyasete aktartılabiliyordu. Oya bugün rejimin lâiklik ayağı kırılmıştır.

Dolayısıyla şeriatçılığın önünde gerek ideolojik gerekse çıkarsal anlamda hiçbir engel kalmamıştır.
Şeriatçılık bir “bilinç” işi değil. O bir “iman” işi. Şeriatçılıkta inancınızın ne kadar farkında olduğunuza bakılmıyor. O inancın cemaat eylemlerine ne kadar uyum sağladığınız önemli. Dolayısıyla AKPlilerin “bilinçli şekilde”  oy verdiğini söylemek yanlış olur.

Onlar öncelikle tartışılmaz bir inancın taassubunu ölçüsüzce kullanabilmekle sonra da bundan sınırlanamaz bir menfaat elde edebilmenin heyecanıyla ağzı besmeleli hırsızları gönül rahatlığıyla desteklediler.

BDP seçmenine hiçbir şey söyleyemiyorum. Bir çoğu herhangi bir kâğıttaki yazıyı heceleyerek bile zor okuyan insanlar çünkü. Bunun Türkçe bilip bilmemek le ilgisi yok.
Dolayısıyla Türkiye  farkındalık anlamında da üç ayrı kesin bölgeye ayrıldı:
Seçimlerini ideolojisine ve ahlâkına göre  yapan lâik/ulusal kesim…
Seçimlerini kör inançları ve menfaatlerine göre yapan kimliksiz dinci kesim.
Seçimlerini etnik kökene göre yapan demokrasi bilinci  için gereken asgari okur yazarlıktan yoksun bir kabile kesimi.

Belki de bundan sonraki meselemiz,  kafasında fikir namına  tek kırıntı taşımayan Türk düşmanı iki kesimi nasıl ulusal bir bilince yaklaştırabileceğimiz olmalı. Kim bilir?



27 Mart 2014 Perşembe

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? II

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.

Peki yeni nesil Türkçü’lerin, akılcılığın tek şekliymiş gibi sıkı sıkı sarıldığı gerçekçilik özellikle siyasal eylem alanında  nasıl bir iddia sahibidir?

Siyasal eylemin dayandığı “realizm” , bize, “var olan” ortamın şartlarına  “ en uygun” cevabın geliştirilmesi gerektiğini söyler. Buradaki “en uygun cevap ” realizme göre sadece şartlarla ilgilidir, bağlamlarla veya idealarla ilgili değildir. Bu durumda meselâ bir realist, herhangi bir hükümetin, benimsediği en iyi şartlar kapsamına karşı çıkan herkesi en zahmetsiz şekilde susturmasının, o ülkenin iyi ve huzurlu bir yer haline gelmesi için  gerçekçi bir çözüm olduğunu iddia edebilir. Çünkü ona göre idealar var olmadığından, bazı normlar geliştirmek ve hele bu hayali normlara bağlanmak da açıkça saçmadır.

Siyasette realizmin iki çaresizliği vardır. Bunlardan birincisi  “gerçeğin” anlaşılması için gerkn bağlamdan bağımsız olmadığını bilmemesidir ki bu bağlam da ancak idealar arası ilişkiyle oluşur.

Siyasî realizmin ikinci çaresizliği de tutarlılıktan mahrum olasıdır. Dikkat edilirse siyasî realistler siyasette ahlâkî kaygıları bu yüzden küçümser, bunları anlamsız, akıldışı sınırlamalar olarak ele alırlar.

Oysa “en uygunun” neye uygun , neye göre uygun olduğuna dair bütün cevapları, o anı sözde kurtarabilmekten ibarettir. Siyasî bir realist bugünden yarına tutarlı bir iş yapmak kabiliyetinden yoksundur, çünkü dünü, bugünü ve yarını bir anlam ve bağlam bütünlüğü içinde düşünmemizi sağlayan idealar dağarcığından mahrumdur.

“Türkçülerin realist olması gerektiğini buyuran”  büyük egolu genç arkadaşlar “siyasetin”  bağlamından da uzak kaldıklarından olsa gerek idealizmin ve realizmin yerini bir türlü tanımlayamıyor.

Bir devletin ahlâkî sorumluluğu öncelikle vatandaşlarına karşıdır, çünkü onu var eden, meşru kılan vatandaşlarının ortak rızasıdır. Bu rızanın meşru şekilde korunması ve sürdürülmesi devletin görevidir. Bu durumda iç siyasette etik tutarlılık için belli bir idealar dağarcığına bağlanmak elzemdir. Hukuk, toplumsal düzende bir ideal olarak vardır.

Uluslararası  ilişkilerde ise devletlerin birbirlerine karşı vatandaşlarına olduğu şekilde bir sorumlulukları yoktur. Aksine uluslararası ilişkiler tek yönlü fayda  algıları üzerinden şekillenir. Bu durumda da  bütün devletleri, milletleri bağlayacak ortak normlar bulmak son derece zordur.  Devletler vatandaşlarıyla  olan ilişkilerinden farklı olarak: birbirlerinin rızasıyla değil, birbirlerine rağmen varlıklarını sürdürürler. Burada  devletlerin anlık faydalarının  sağlanması düşünülür. Şüphesiz devletler  gelişmişlik seviyelerine göre mümkün olan en uzun vadeli faydayı tein etmeye çalışır ama bunu yaparken muhataplarının iyiliğini de düşünmek gibi bir zahmete girmezler yani realist davranırlar.

Bu durumda “Türkçüler realist olmalıdır!” gibi bir fetva vermeden önce argümanımızın kapsamını ve bağlamını,  iyi açıklamalıyız. Ne yazık ki felsefi donanımı henüz pek yeni olan Türkçülerin, bütün mantığının genellikle kısa vadeli siyasal faydadan öteye gidememesi, günümüzdeki en büyük sorunumuz.

Felsefede tutarlılık, kapsam ve bağlam sorunları olmazsa “hayatını bir ideal/ülkü” uğruna  sürdürmenin de ahlâkî anlamı ciddi şekilde silikleşir. Sorunumuz  Merhum Galip ERDEM’in dediği gibi “yeterince sevememekse” bunun en büyük sebebi, sevgiye dair bir tutarlılık geliştirebilecek felsefi yetkinliğimizin olmamasıdır.




24 Mart 2014 Pazartesi

Size Özel Bir Sigortacınız Olsun İster Miydiniz?

Generali Sigorta’nın reklamlarını bir süredir izliyordum. Önce eğlenceli olması dikkatimi çekti, sonra bir arkadaşım aracı için bildiğim iyi bir sigorta var mı diye sorunca aklıma geldi Generali Ali diye:) Reklamları aklımda kalmış demek ki… Üşenmedim gittim sizin için aradım.

Zorunlu Trafik Sigortası veya kasko için Generali’nin 7/24 Özel Sigorta Danışmanlığı hattı 0850 555 55 55’i veya generali.com.tr den 1 dakikada teklif alabiliyorsunuz. Generali Sigorta müşterisi olmasanız dahi bir kez teklif alırsanız size kişisel sigorta danışmanı atıyorlar. Bilgi alan kişi her aradığında, karşısında aynı danışmanı buluyor. Böylece müşteriler sorunlarını her defasında baştan anlatmak zorunda kalmıyor ve telefonda uzun uzun beklemeden işlerini kolayca halledebiliyor. Bildiğiniz size özel bir sigortacınız oluyor:)
Bu arada Generali 1831 yılında İtalya’da kurulmuş ve 150 yıldır Türkiye’de faaliyet gösteriyormuş. Tüm dünyada 65 milyonu aşkın müşterisi varmış. Bir sigorta şirketi için oldukça güvenilirler yani.

Bugünlerde Zorunlu Trafik Sigortasında %70’e varan indirimleri varmış. Eğer yakın zamanda zorunlu trafik veya kasko sigortası yaptıracaksanız Generali’den teklif almadan yaptırmayın derim. Teklifler kişiye ve arabaya özel yapıldığı için indirimler de kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Bu yüzden teklif alırken yaşınız, arabanızın yakıt türü gibi etmenler de önemli oluyor.
Hemen teklif alıp indirim kazanmak isterseniz, 31 Mart’a kadar generali.com.tr yi ziyaret edin.
1 Dakikada Teklif Almak için Tıklayın.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
-->

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? I

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.



Türk milliyetçileri içindeki az sayıda Türkçüler de sanırım ciddi bir felsefi boşluk içinde.

Şimdilerde  bazı genç Türkçü arkadaşları okuduğumda, liberal gençleri okuyor gibi hissediyorum.

Çünkü  egoları inanılmaz büyümüş ama tecrübeleri  ve felsefeleri yeterince olgunlaşmamış bu arkadaşların “idealizm düşmanlığı”, savunduklarını iddia ettikleri Türkçü tavrı tamamen etkisiz, anlamsız kılıyor.

Bu büyük egolu arkadaşlardan birine idealizmin “adanmışlıktan” daha büyük bir şey olduğunu isim vermeden anlatmaya çalışmıştık. Maalesef gerektiği gibi anlatamamışız.

Aslında bu yeni neslin, “Yeni Başlayanlar İçin Rasyonalizm”  türü kitaplardan elde ediverdikleri realizm modasını anlayabiliyorum.  Yeni neslin şişkin egosunun gerçekçiliğini/realizmini “ Gerçekler neyse ona göre davranırsın olur, biter!” şeklinde özetlemek mümkün.

Bu nesle  anlayabileceği tarzda açıklamak  gerekiyor:
İdealizm belki Aristo’da  “Gördükleriniz idealden sapmalardır!” şeklinde  tarif edilmiştir. Veya genellikle böyle olduğundan “bahsedilir”.

İdealizm düşmanlığı insanın anlama biçimi üzerinde düşünülmemesi yüzünden pek kolay  kabul edilir.

Böylece idealizm, “ideanın gerçek olandan uzak ve hayali olduğu”  anlayışına indirgenir. Hiçbir şeyin ideası yoksa idealizm bize niye gereksin ki?

Şunu öncelikle ve önemle belirtmeliyiz ki konu salt steril bir akademik tartışmadan ayrı olarak öncelikle entelektüel bir etik eylem plânında  önem arz ediyor. Daha özel olarak “Türkçü’nün ahlâkı ve eylemleri nasıl olmalıdır?”  gibi…

İdealizmin insan algılayış/anlayış ve düşünüş biçiminden bağımsız şekilde var olduğu söylenebilir mi? Bunu söylediğinizde aslında, insan dışında var olan ve devşirilmesi gereken  bir şeyler evreninden bahsediyorsunuz demektir. Ve ironik şekilde aslında bal gibi metafizik evrenden bahsediyorsunuz demektir.

O halde şu soruyla başlamak belki yerinde olacaktır: Var olan var mıdır?
Bu soruya üç şekilde cevap vermek mümkündür:
Var olan vardır.(İdealist cevap)
Var olandan bahsedemeyiz.( Nihilist gerçekçi cevap)
Bazen vardır, bazen yoktur.( Moda quantum safsatası ile beslenen yaygın gerçekçilik)

Öncelikle “var olan” diye bir şey yoksa; korumamız gereken hiçbir şey de yok demektir. Bu durumda birbirimizi yok etmemiz sorun teşkil etmemelidir. “Hayat” diye bahsettiğim şey aslında yoksa ve sadece idealist bir safsatadan ibaretse birilerini yok etmemiz, “aslında yok olanı, olmayanı” ortadan kaldırmaktır ki bu durumda zaten cinayetten de bahsetmek gereksizdir.

 Var olan bazen var olup bazen yok oluyorsa: “Yokluk” kavramının var olması, var olmanın mutlak ve aşılamaz olduğunu gösterir. “Yok olabilmek” için önce var olabilmek gerekmesi “bazen” ile belirtilen zaman şartının “var olanın var olduğu” gerçeğini ortadan kaldıramayacağı anlamına gelir.

Peki o zaman var olanın var olduğu ne zaman anlaşılır?

Burada “var olanın anlaşılması” elzemdir. Yani? Her şeyden önce “varlık” bilgisinin, zihninde anlamlandırıldığı bir varlığın olması gerekir. Bu da sadece insandır. Hayvanlar için “varlık” tasası veya kavramı söz konusu değildir. “Kavram” dediğimiz şey bizatihi “var olanın anlaşılması için oluşturulmuş anlam” demektir.

Bu da şu demektir ki insan varoluşu, kendisini, içinde yaşanan dünyayı anlamak gayretiyle belli eder. Bizi hayvanlardan ayıran budur.

Bu durumda idealar nelerdir? Dillerin ayrı oluşu, ayrı ayrı anlamlandırma süreçlerinin geliştiğinin kanıtıdır. O halde ideaların ortaya çıkışı anlamlandırmadan ibarettir. Anlamlandıramadığımız şeyin gerçeklik alanında yeri yoktur, Tanrı dışında. Ki onu bile belirli anlam parçalarıyla, gerçekliğin çeşitli tezahürleri ile ilişkilendirmeye çalışırız. Aristo insanın anlamlandırma kapasitesini atlamıştır, onun idealizminin zayıf yönü budur. Peki ama felsefesi tesadüfen mi başarılı olmuştur?
O aslında bizim bugün anladığımız şeyleri baştan söylemiş…

Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü insan dil vasıtasıyla anlamlandırma ve kategorizasyon yapar. Şeylerin  varlığı ve biricikliği olmaksızın dili  meydana getirmek, bağlam oluşturabilmek mümkün değildir. Muhakeme, mukayese kategorizasyon sayesinde mümkündür. Buna diyalektiğin temeli olan mantık da dahildir. Şeylerin varlığının mutlaklığı kabul edilmeksizin bağlamlar oluşturulamayacağı içindir ki “zıtların beraberliğinden” bahsedebiliyoruz.

Kimlik kanunu olmaksızın zıtlık bağlantısını iddia edemezdik. A hem A hem de B olamadığı içindir ki “tezat” vardır.


(Devam edecek…)

23 Mart 2014 Pazar

DUAM GELDİ:

Kanayan onca yarama bir yeni yara ekleme Yarab,
Kırım'da yükselen bayrağımı bir daha indirme Yarab...
Türkmeneli'nde, Bayır-bucak yerinde,
Doğu Türkistan'da, Güney Azerbaycan'da,
şimdi de Kırım'da
Son iki asırdır kanım dökülmekte, canım alınmak da...
NE BİTMEZ ZULÜMDÜR,
NE BİTMEZ BİR İMTİANDIR,
BİTİR YARABBİ!
TÜRK'E TÜRK OLDUĞUN HATIRLAT YARABBİ...

TESPİTİM GELDİ: KURBAN OLMAK


Kırım Mitinginde "Türklüğünüz sizin olsun!" diyen Prof. ünvanlı vatandaşı gördükten sonra, dünyanın en çaresiz sevdalılarının Türklük sevdalıları olduğuna bir kez daha iman ettim...
O mitingde başlarına bir şey gelse savunacak bir Allahın kulunun bulunmayacağını adım gibi bildiğim, ver dediklerinde canlarından başka verecek daha kıymetli bir şeylerinin olma ihtimali olmayan, Türklükleri tek sermayeleri olan bu gençler, kendilerinden öncekiler gibi, belli ki kendilerinden sonra aynı sevdaya düşecekler gibi sahipsizliğe kurban olup gidecekler...
Yüreğimde anlaşılmaz derin bir sızı, alıp başımı gidesim var!

TESPİTİM GELDİ: ÜMRANİYE SENDROMU

Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül öncesinde Muğlalı Paşa sendromu yüzünden uzun yıllar zaaf yaşadı. O günlerde sorumluluk üstlenen olmayınca ülkücüler canları pahasına devreye girmek zorunda kaldı...
O günkü komuta kademesi şartların müdahale edenler (kendileri) için risk oluşturmayacak hale gelmesini bekledi yani olgunlaşıncaya kadar insiyatif almadı.
Sonunda... müdahale etti ama züccaciye dükkanına giren fil gibi herşeyi darmandağın etti. Bir nesli tarumar etti. Ardında derin acılar, travmalar bıraktı...
Oysa seçilmişler ile birlikte hukuk içinde insiyatif kullanılmasında rol alsalardı, sonuç bu kadar vahim olmazdı...
Şimdi çok daha büyük bir zaafın tam göbeğindeyiz.
Ümraniye (Ergenekon) davası sendromu, TSK'nin komuta kademesinden en küçük rütbeli askerine kadar her komutanda bırakınız insiyatif kullanma, verilen emirleri uygulamada bile tereddüt, geri durma, risk almama gibi neticeler doğuran ağır bir hasar oluşturmuştur...
Ayrılıkçı güçler hiç olmadıkları kadar güçlenmiş durumda...
Ülke bölünmenin eşiğinde...
Belirtileri görülen bu zaafların acil tedavi edilmeleri gerekmektedir...
HUKUK ÇERÇEVESİNDE BU KUMPASI KURANLAR VE HAKSIZ SALDIRILARI YAPANLAR CEZALANDIRILMALI, MASUM İNSANLAR KİM OLDUĞUNA BAKILMAKSIZIN SERBEST BIRAKILMALIDIR...
30 yıl öncesinin kan davasını güderek TSK kuvvetlerine hala düşmanlık besleyenler, Türk düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüklerini bilmelidirler...

DEVLET GÜCÜNÜ KULLANMAK

Bunu anlamak bu kadar mı zor, anlaşılması için sıralayalım:
1. Devlet kutsal değildir.
2. Devlet millet için vardır.
3. Devlet iradesi ancak hukuki bir çerçevede kullanıldığında meşrudur.
4. Devlet vatandaşın mal ve can güvenliğinin teminatıdır.
5. Devlet vatandaşlarının ideolojik veya siyasi tercihlerine karışamaz
6. Devletin, dini/mezhebi olmaz, vatandaşlarının seçtiği dinlere/mezheplere eşit mesafede olmak zorundadır.
BU YÜZDEN DEVLET ADINA AYRIMCILIK YAPANLAR, BÖLÜCÜLÜĞE YOL VERENLER, ÖTEKİLEŞTİRİCİ POLİTİKALARI YÜRÜTENLER VE ÖLDÜRÜCÜ GÜÇ KULLANANLAR SUÇLUDURLAR VE DEVLETİ TEMSİL EDEMEZLER…
HELE ÇOCUKLARI ÖLDÜRENLER BİR AN ÖNCE CEZALANDIRILMASI GEREKEN SUÇLULARDIR….

TESPİTİM GELDİ: VAZİFEMİZ BİRLİK

 Gezi olayları süreci hayat tarzlarını tehdit altında gören apolitik kitlenin Gezi Parkında yaşananlara tepkisiyle başladı. Olayların, bütün mutedil kesimleri içinde barındıran karakterinin, marjinal taşeron sol örgütlerin ve PKK'nın eline geçmesiyle sonuçlanmasında, hükümetin bu örgütlere göz yuman yaklaşımı etkili olmuş ve böylece, bu örgütlerden ürken halkın sahneden çekilmesiyle olaylar neticelenmişti...
Başlangıçta apolitik kitlenin sahip olduğu hislerle harekete geçen milliyetçi kitle merkezi talimatla geriye çekilince saha tamamen bu marjinal grupların elinde kalmıştı... İtaat etmeyen çok sınırlı sayıdaki milliyetçi oluşumlar ise kitleleri yönlendirme kabiliyetinden sayıca azlıkları nedeniyle yoksundular...
2000'li yılların milliyetçilik anlayışının ne olduğu sorusunun net bir cevabı vardır. PASİFİST MİLLİYETÇİLİK diye tanımlanabilecek olan bu yaklaşım emekli olmuş yaşlı bir generalin ruh halini andırmaktadır. Gençliğin dinamik yapısını ve heyecanlarını tatmin etmekten çok uzaktır. Aşırı tecrübe ve itidalin etkisi ile reaksiyon verme hızının düşmüş ve reflekslerinin zayıflamış olduğunu da görmek lazımdır.
Son zamanlarda köşe yazarlığından akademik hayata kadar geniş bir yelpazede Türk milliyetçiliğinin entelijansiyası denilebilecek alanlarda peşpeşe ürünler verilmeye başlanılmış olması sevindiricidir. İnternet ortamının sağladığı imkanları da kullanma kabiliyeti olan milliyetçi bir neslin ayak sesleri ciddi ciddi duyulmaya başlanmıştır...
MİLLİ BÜTÜNLÜĞÜMÜZÜN HİÇ OLMADIĞI KADAR TEHDİT ALTINDA OLDUĞU, VATAN KAYBETME TEHLİKEMİZİN YAKIN VE GÖRÜNÜR OLDUĞU BU DÖNEMDE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKRİNİN TOPLUMUN BÜTÜN KATMANLARINA HAKİM HALE GELMESİ, BAŞIMIZDAKİ KARABULUTLARIN DAĞILMASI İÇİN GEREKLİLİKTEN DE ÖTE BİR ZARURETTİR!!
Bu yüzden yolbaşçı olma konumunda olanlarla milliyetçiliğin akil adamlarının toparlayıcı, kucaklayıcı ve motive edici hedefe odaklı bir yaklaşım içinde olmaları gereklidir...

AKIN VAR AKIN, GÜNEŞE AKIN...


Az önce çay almak için gittiğim mutfakta yoldan sesler geldiğini duyunca, pencereden baktım. Birden yüreğimi saran sevinci, gözlerimin dolması izledi...
Ne mi gördüm?
Çocukluğumdan beri köylerde kasabalarda, mahallelerde, terminallerde gördüğüm, sonra açılım süreci ile bıçak gibi kesilen, sessizliğe gömülen ya da artık benim rastlamadığım; o askere gönderme manzarasını gördüm ve gençlerin gür sesleriyle "EN BÜYÜK ASKER BİZİM ASKER!" diye bağıran seslerini duydum...
AKIN VAR AKIN GÜNEŞE AKIN, GÜNEŞİN FETHİ YAKIN! diye bağırasım var....