29 Ocak 2014 Çarşamba

TESPİTİM GELDİ: Türk Ordusu Kara Ordusudur.s

Malum Balyoz davasında ağırlıklı olarak Deniz Kuvvetleri mensuplarının ağı hapis cezalarına çarptırılmışlardı.
Saygı ÖZTÜRK bir yazısında bu durumu şöyle "Hükümet “Askeri Vesayet”i kaldırmak adına, Türk Ordusu’nun temel direği olan disiplinini hedef aldı. “Askeri vesayeti kaldırdık” diyenler, darbe yapacak olanların niçin 38 karacıya karşı 134 denizcinin olduğunu izah edemiyorlar."... açıklıyordu.
Bu durum gerçekten anlaşılır gibi değildi.
Türkiye, üç çevresi denizlerle çevrili bile olsa bir kara ülkesidir.
Ve başkent Ankara ülkenin tam ortasındadır.
Deniz Kuvvetleri her zaman böyle bir darbede sadece destek unsur olarak kullanılabilir.
Ana unsur olarak kullanılması akla da mantığa da uygun değildir.
Ben böyle düşünürken cevap Haberiniz.com'dan geliverdi.
Ömer Sağlam'ın "Atatürk bir güneştir ve güneş balçıkla sıvanmaz" başlıklı yazısının notlarında birinci cümle "Ancak Atatürk'ü kendisine örnek alan bu ABD Genel Kurmay Başkanı'nın denizci olduğunu net olarak anladım." diye bitiyordu...
İngiltere gibi ABD ordusununda ana unsuru Kara Kuvvetleri değil, Deniz Kuvvetleri idi.

Anlaşılan o ki, insanoğlu alışkanlıklarından kolay vazgeçemiyor...
Elalemi de kendisi gibi sanıyor..
Oysa 2000 kusur yıllık Türk Ordusu kurulduğu günden beri bir Kara Ordusu hüviyetindedir.

Medeniyet Yapısının Tuğlası Ve Harcı: Yazar Ve Okuru

Bir kitap niçin yazılır?
Bu aslında bir ülkede insanların neden kitap okuduklarıyla ilgili.

Kitap okumanın yaygın bir alışkanlık olduğu ülkelerde yazar daha özgür.

Öncelikle geçim sıkıntısı çekme ihtimali daha az olduğu için.

 Ama sanırım okumaya ihtiyaç duyan insanların bilinçlerinde bir çığır açabilmek imkânı onları mutlu ediyor.

Çünkü okurlarını bugün başka bir yere götürürlerken aynı zamanda uluslarının hafızasında bir iz bırakıyorlar.

Okur beğenisi şüphesiz derin bir tatmin ama medenî bir toplumun tuğlalarından biri olmak ölümsüzlük demek.

Sanırım Charles Dickens'ı Londra ile özdeşleştiren bu.

Yazarın  yazarken aldığı zevki paylaşan okurlar, medeniyet yapısındaki tuğlaları bir birine tuttursun harçlardır.

Biz medeniyete ihtiyaç duyuyor muyuz? Sanırım asıl soru bu...

28 Ocak 2014 Salı

Sosyal medyanın gerçek kahramanları bloglar

Sosyal medya ne kadar sosyal?

Sosyallik neye deniyor bunu zaten anlayamıyorum da... "Medya işin neresinde, onu hiç bilemiyorum.

Medya bir kamuoyu aygıtı. Kanaatlerin etkileştiği bir tür fikir piyasası.

Peki sosyal medya bizde böyle mi işliyor? Maalesef hayır. İki açıdan sosyal medya açıkça işlevsiz.

Bizde sosyal medya bireysel ifadelerden, bireysel alanlardan ayrı, insanların sosyal olmaya mecbur edildiği, sanal kitleleşme ortamları.

Ayrıca özellikle blog yazarlığı, batıda profesyonel  anlamda ciddiye alınan bir iş. Oysa bizde blog yazarlığı, genellikle kanaatsizliğin, fikirsizliğin sığ sularında bir debelenme, oyalanma işi olarak kabul ediliyor.

Ben blogun, gösterişli sitelere inat,  bireysel ciddiyetin ve adanmışlığın mekânı olduğuna inanıyorum.

Bloglarda yazarlar, beğenilmek, izlenmek baskısından uzak, bağımsız yaratıcılıklarını    sergiliyorlar.

Bloglar, sosyal medyanın omurgası ve gerçek taşıyıcıları. 

Poyrazköy’deki Yalanlar Ve Ciğer Söken Katiller Sürüsünün Mukaddes Sırları

Poyrazköy’de, Zir Vadisi’nde,  ülkenin değişik yerlerinde silâhlar bulundu.

“Bulunduğu söylenen” silâhların “Amerikan eğitimli memurlarca tanındığı”  cep telefonu kayıtlarıyla ispatlandı

Peki ne oldu bulunan silâhlar? Hiç! Koskoca bir hiç!  Eğer bu silâhlar gerçekten “darbe” için kullanılacak olsaydı;  bir kıyametin kopması gerekirdi, oysa bu silâhların ne ezeli ne de akıbeti bilinebildi.

“ Asit kuyuları!” diye bar bar bağıranlar, çıkan hayvan kemiklerinden ne utandı ne de yanıldıklarını itiraf etti.

Sadece haber olsun diye “delil” hükmündeki her şeyin çarşaf çarşaf yayınlanmasına ses çıkarılmadı.

Gelin görün ki hiç kimse, günlerdir sınır kapılarında ardı ardına bulunan silâh  dolu tırları açıklayamadı. Açıklamayı  bir tarafa bırakınız, insanlara haysiyet cellatlığı yaptırılan basına “yayın yasağı” getirildi.

O halde azıcık merakı ve namusu olan sıradan insanların şunu sorması gerekmez mi?

“  Ortada  bulunan silâhlar var. Bu silâhların  bir kısmı, Türk  Ordusu’na  ait diye suç delili sayıldılar. Suriye’ye  hükmet eliyle yollandığı artık herkesçe bilinen silâhlar kimin silâhlarıdır? Herhangi bir ülkeye kayıtdışı silâh yollamak bir hükümetin meşru işi midir? Hükümet bulunan silâhların menşeini ve mukadderatını neden açıklamamıştır?”

Kelle kesen vahşilere, din kardeşliği adına silâh yollanması neyle izah edilebilir?

Bizim gibi vergisini veren, çağırıldığında koşa koşa yargıya hesap veren,  borcu için uykusuz kalan, askerliğini yapan vatandaşların, kendi ordusuna kumpas kurulmasına rıza göstermesi,  kendi ordusuna kumpas kuranların Suriye’deki vahşilere yardım etmesine sessiz kalması mümkün müdür?

 Bugün kendini iktidar olarak gören dinci parti, Suriye’yi, Afganistan’ı, Libya’yı, Mısır’ı işgal etmiş olan yabancılaşmış, dinci ilkelliğin temsilcisidir. Kendini iktidar olarak gören dinci parti,  vatanın kimin vatanı olduğunu bilmeyen bir yabancılaşmış, habis kitlenin sözcüsüdür.
 
Bu gün Suriye’deki fitneye yardım eden bu kitle, elbette vatanı vatan eden savunma iradesinin sırlarını ifşa etmekte beis görmüyor; düşmanların, hainlerin sırlarını korumayı ise kendisine vazife ediniyor.


Bir yetkili Türkiye’nin savunma sırları ifşa edilirken “Bağırsakların boşaltıldığından” bahsediyordu.  Türk’ün son savunma mevzilerinin sırlarını “bağırsaklarla” bir tutup da milis sisteminin ciğerlerinin söken bu zihniyetin, Suriye’deki ciğer söken kelle kesen hayvanlarla kendini “kardeş” kabul etmesi tesadüf değildir.


25 Ocak 2014 Cumartesi

Ana Akım Türk Milliyetçiliğinin Karakteristikleri





Bugün Türk milliyetçiliği denen fikri oluşum, yeknesak bir görünüm arz etmiyor.

Belki böyle bir görünüm arz etmesi de gerekmez ama  onun farlılıkları, maalesef yapıcı şekilde bir arada bulunamıyor . Bu gün milliyetçiliğin, içinde barındırdığı farklılıklar, ortak bir tarihi mirasa vefa dışında ciddi insanî, ahlâkî ve siyasî çelişkiler barındırıyor.

Bu farklılıklar Türkçülük ve Türk-İslâmcılık şeklinde tezahür ediyor.

Bugün  “milliyetçilik” dendiğinde akla gelen, belirleyici olan ve siyasete yön evren düşünce, “Türk-İslâmcılık”…

Türk İslâmcı siyaset tarzının  karakteristikleri dikkate alınmaksızın Türk  milliyetçiliğinin yönelimini   ve zaaflarını anlamak mümkün olmayacaktır.

 Türk İslâmcı, ana akım milliyetçilik felsefî anlamda sanıldığı gibi idealist değildir;   faydacı ve teleolojiktir. Her ne kadar durmaksızın “ülküden” bahsederse etsin belirli bir hedef gözetmek dışında “idea” ile en ufak bir ilgisi yoktur.

Bunun sebebi milliyetçiliğin siyasileşmesiyle birlikte “sonuca yönelik çalışmak” anlayışını benimsemiş olmasıdır. Bu anlamda teleolojik/kastîdir. Teleolojik anlayışıyla  siyasi milliyetçilik/MHP hayatın bütün unsurlarının siyasi liderin ve teşkilâtın kastına ve anlayışına göre yorumlanması  yönetimini benimsemiştir. Bundan dolayı fikri ve ahlâkı eylemin gerisine atmıştır. MHP eksenli Türk İslâmcı anlayış, bir  eylemin ahlâkî tutarlılığından ziyade “amaca yönelik olup olmadığına bakar.

Bu da aynı zamanda doğrudan doğruya faydacı bir anlayıştır. MHP için mühim olan, eylemin, amaca giden en kısa yol  gibi görünüp görünmemesidir.  MHP bu açıdan ciddi anlamda etiksiz ve ham bir faydacılık gütmektedir. MHP asla eylemlerin muhtemel sonuçları, genel ahlâk ilkeleriyle uyuşup uyuşmaması gibi bir yol gözetmemektedir. Tarafların kıyasıya çarpıştığı bir iç savaşta gereken partizanlık ve “eylemlilik” belki her şeyin önünde yer almıştır ama ’80 sonrası için aynı bakış açısının sürdürülmesi hem şartlar açısından imkânsız hem de etik bağlamda tutarsızdı.

B u açıdan bakıldığında hedef sahibi olmak dışında  ana akım Türk milliyetçiliği veya MHP milliyetçiliği, eylemlerinde herhangi bir ahlâkî, felsefî ideaya uygun hareket etmemektedir. Bu davranışı, tipik Marksist  eylem mantığına uymaktadır. Kısacası “Ülkücülük diye  tanınan ana akım milliyetçilik, hedefe yönelik, kastî/teleolojik  ve faydacı bir   diyalektik eylemcilikten başka bir şey değildir.”

Buna mukabil MHP amaçlarla araçların uyumunu düşünmek hususunda son derece tembel ve hatta isteksizdir. MHP/ana akım milliyetçilik, amaca ulaşmak isteyen ama amaca ulaştıracak araçların ahlâkî ve  faydacı tutarlılığını düşünmekten aciz bir siyasî harekettir.

Peki ana akım/siyasî milliyetçilik ideolojik anlamda nerededir?

Alışılmış bakış onu,  ideolojinin sağ tarafında koymaktır. Oysa ana akım MHP milliyetçiliği açıkça kollektivist ve sosyalist eğilimlidir ve hatta doğrudan  doğruya sosyalisttir.

Sosyalizm, üretim araçlarının  mülkiyetinin kollektifleştirilmesi nihaî amacına yönelik her türlü kollektivist eğilimin ve eylemin genel çerçevesidir. Bu açıdan ana akım milliyetçilerin “ sosyo ekonomik” bakışlarının, özel mülkiyet, piyasa, ve teşebbüs hürriyetinden yana olduğunu söylemek zordur.

Ana akım milliyetçilik “devlet güdümünde bir ekonominin”, ekonominin tabiatıyla çelişip çelişmediğini sorgulamaktan uzaktır.  Devletin idare ettiği bir  ekonomide ekonomiyi meydana getiren müşevviklerin sürüp süremeyeceğini, insanların hürriyetlerinin ve refahların temin edilip edilemeyeceğini düşünmek yerine ana akım milliyetçilik “ne pahasına olursa olsun” ekonomik komuta koltuğuna oturmayı hedeflemektedir.

Ayrıca ana akım milliyetçilik ideolojinin temeline bireyi değil, toplumu koymaktadır. Bunu yaparken de dinî  bir takım hurafelerden destek aramaktadır.

Bu açıdan MHP  ve ana akım milliyetçilik ideolojik anlamda yelpazede aslında Stalinizme varan bir solcu anlayışı sahiplenmektedir.

Ana akım milliyetçiliğin hukuk anlayışı da özünde kazuistik ve pozitivisttir.

Yani günlük hayatın her anıyla ilgili bir kanun yapılması, vatandaşların eylemlerinin meşruiyetinin temel haklar  bağlamında  değerlendirilmesi yerine  yasama organının  iradesinin ürünlerine göre değerlendirilmesi gerektiğine dair bir anlayışı savunmaktadır. Bu da “Hukukun, kanun yapıcının ürettiği bir şey olduğu” anlayışının yani hukukî pozitivizmin bir sonucudur.  Oysa bu gün kanun yapıcının hukuka uygun olmayan yasama faaliyetinde bulunabildiğini her gün görüyoruz.

Ana akım milliyetçiliğin  sosyo- politik yaklaşımı da maalesef lâiklikten uzaktır. Ana akım milliyetçiliğin bir “ülkü” olarak ifade ettiği “Türk-İslâm” düşüncesi, nihaî tahlilde “İslâm akaidine ve fıkhına dayalı bir toplumsal düzen kurmak” hedefinden başka bir şey değildir. Bunun da  anlamı  açıkça  şeriatçılıktır.

MHP, bugün adına “İslâm” denen anlayışın, Arap milletinin, kendi ataerkil, otoriter  toplumsal düzen anlayışının yorumundan başka bir şey olduğunu göremeyecek kadar bilgisizdir. Bu yüzden de yapmaya çalıştığı şeyin, aslında “Türk’ü Araplaştırmak” olduğunu dahi anlayamamaktadır.

Görüldüğü gibi ana akım milliyetçiliğin, medenî bir toplumla, hukuk devletiyle, temel haklar kabulüyle ve  milliyetin sahibi olan Türk ile uzaktan yakından ilgisi kalmamıştır.

Bundan dolayı kendini Türk milliyetçisi olarak  kabul edenlerin derhal fikrî çerçevelerinin gözden geçirmeleri aklî ve vicdanî bir borçtur. Bundan sonra tarafımızı seçerek, seçimimizin muhtemel sonuçları hakkında dürüstçe kafa yormalıyız.

Eğer “Bugün ne yapılmalı?” diye soruluyorsa; Türk için ve Türk’e göre düşünen herkesin, kendisini, şeriatçılığın ve kollektivizmin  her türünden derhal ayırması gerekmektedir.

Aklını türbanla, hadisle, risalelerle, tarikatçilikle bozmuş bir MHP’nin Türk egemenliğini, hürriyetini ve refahını savunması imkânsızdır.

Türk milliyetçileri kendilerini, ataerkil, kadın ayrımcısı, şeriatçı sözde milliyetçilerden insanî olarak da ayırmalıdır. Türk milliyetçileri, karılarına kek, börek pişirmek dışında bir mesuliyet yüklemeyen “erkek çobanlı” sürü milliyetçilerinin Arapçı ahlâkî riyakârlığıyla artık daha fazla bir arada bulunamaz, bulunmamalıdır.

Tavırları ve anlayışları  dinci, şeriatçı insanlar gerçek milliyetçilerin, onlara hâlâ tahammül etmesinden dolayı milliyetçiliği sömürebilmektedir. Bugün ne yazık ki  Türk milliyetçiliğinin entelektüel merkezi olması gereken Türk Ocağı da aynı tarikatçi/şeriatçı anlayışın tasallutu altındadır.

Türk milliyetçileri, hayatlarını dine göre düzenlediklerini sanan insanlarla her türlü ilişkiyi, derhal kesmelidir. Bu insanlarla ne herhangi bir siyasî ve içtimaî toplantı yapılmalı ne de ailevi ilişkiler kurulmalıdır. Çünkü onlar zaten başı açık kadınları, kadınlı erkekli toplantıları din ve ahlâk dışı bulan, kendileri dışındaki herkesi “eksik Müslümanlar” olarak addeden mutaassıplardır.

Türk milliyetçiliğinin  meşru ve makbul yolu, akılcılık, lâiklik, medeniyetçilik ve hürriyetçiliktir.  Bu unsurları gözetmeyen bir milliyetçilik ne Türklüğü muhafaza edebilir ne de bir çözüm üretebilir.













23 Ocak 2014 Perşembe

PKK İle Savaş Ve Toplumsal Şartları

PKK ile savaş halinde miyiz, değil miyiz?

Aslında bunun cevabını PKK her gün veriyor.

 Türkiye Cumhuriyeti’nden bir işgalci devlet, Türk Milleti’ni  yabancı bir ulus olarak görüyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk Milleti’nin varlığını ve egemenliğini tanımamak açık savaş ilânıdır. Zaten PKK ve yandaşları mevcut durumu sürekli “savaş” olarak niteliyor.

Şu anda tek taraflı yürütülen bir iç savaşı fiilen yaşıyoruz.
Neden “tek taraflı”?

Çünkü ülkemizdeki etnik terör unsurlarına müdahale yetkimizden tek taraflı vazgeçtik. Yani ülkemizde silah kullanma yetkisini, egemenliğini PKK’ya teslim ettik.

Ayrıca ülkedeki kamuoyu oluşturma yetkisini PKK’ya ve yandaşlarına teslim ettik.

Bir savaş yalnızca silâhlarla yürütülmez, propagandayla da yürütülür.

Savaş aynı zamanda tarafların vatandaşlarını düşmana karşı şartlandırmayla   yapılır. Egemen bir ulusun ülkesinde ulusun egemenliğine karşı silâh çeken bir tarafın propagandasını yapamazsınız. Düşmanın fikirleri, savaşan ülkede “fikirden” sayılmaz, bunların yayılmasına ve tartışılmasına izin verilmez.

Bu açıdan da ülke fiilen PKK’ya teslim edilmiştir. PKK’nın  Türk  millî egemenliği hakkındaki fikirlerinin silâhlı veya silâhsız savunulması gayri meşru, yasadışı ve insanlık dışıdır. Çünkü PKK bizimle aynı vatandaşlık hukukuna, hukuk birliğine, ulusal kimliğe, taabi olmamak için silâha sarılmış Kürt etnik ırkçılarının düşman  gücüdür. Bu güçle hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı işbirliği edemez. Hiçbir  Türk vatandaşı bu gayrimeşru gücün propagandasını yapamaz ve bu düşman gücün fikirlerinin yayılmasına izin veremez.

Şu anda içimizde yaşayıp da Türk askerinin elinin kolunun bağlanmasından memnuniyet duyan, PKK eşkıyasının silâhlı güç tehdidiyle hükümetin verdiği tavizleri birer ödül kabul eden, Türk Bayrağı’na saygısızlık eden hiç kimse Türk vatandaşı olamaz.

Şu anda PKK’nın militanlarından sempatizanlarına kadar bütün yandaşları haindir, düşmandır. Bu açıkça bilinmelidir. Türk vatandaşları, Kürtçü terör ve onun yandaşlarının toplumsal hayatta  belirleyici olmasına engel olmalıdır.

Türk vatandaşları PKK terörüne sempati besleyen hiç kimseyle insani ilişki kurmamalıdır. Çünkü PKK sempatizanları şu anda kendilerini  savaşta kabul etmektedirler. Eğer bugün büyük şehirleri  yakıp yıkan Kürt etnik teröristleri bulunamıyorsa bunun en büyük sebebi PKK’nın şehir yapılanmasının yarattığı büyük sempatizan ağıdır. Serap kızımızı yakan  PKK katilini evinde saklamış, onu ihbar etmemiş, onun yaptığını onaylayan hiç kimsenin bizimle komşu olamaya, bizimle alışveriş etmeğe, bizim ülkemizde yaşamaya hakkı yoktur! Ellerinde PKK çaputları ve Apo posterleriyle Kadıköy’ü işgal edenlerin bizim topraklarımızda bizim kurallarımızla işletilen bir demokraside yerleri ve işleri olamaz!

Onlar zaten şu anda kendi toplumsal  ilişkiler ağını kurmuşlardır. Bundan dolayı onları kendimizden bilmek artık lüks olmanın ötesinde ihanete en yakın davranış olacaktır.

Türkiye şu anda toplumun etnik ırkçılık propagandasıyla alabildiğine ayrıştırıldığı örtülü bir iç savaş yaşıyor.. Bu savaşta  açıkça Türk Milleti’nin ve Türk devletinin  karşısında olan hiç kimseyle hiçbir insanî ve ekonomik ilişki kurulmamalıdır. PKK’nın söylemlerine yakınlık gösteren hiç kimsenin bir tartışma ortamını baskılamasına izin verilmemelidir.

Günlük hayatta açıkça PKK yandaşlığı gösteren hiç kimseyle alışveriş edilmemelidir.

PKK’ya sempati besleyen hiç kimseyle komşuluk edilmemeli, o insanların  hiçbir ihtiyacına cevap verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki PKK’ya sempati beslemek açıkça Türk düşmanı bir etnik terör örgütünün düşmanlığını, ihanetini benimsemek demektir. Türk askerini, öğretmenlerini şehit eden, Türkiye Cumhuriyeti’ne hakaret eden insanların toplumsal hayatımızda yer bulması söz konusu olamaz.


Belki elimize silâh alıp da çatışmaya gireceğimiz günler de gelecektir ama o güne kadar Kürt etnik ırkçılığının toplumumuzdan dışlanarak zayıflatılması bugünkü en büyük görevimizdir.

19 Ocak 2014 Pazar

TESPİTİM GELDİ: MİLLET VE TEMSİLİ

Türkiye'de sağ zihniyeti temsil eden kesimlerin milleti ve onun değerlerini kendilerinin temsil ettiğine dair müthiş özgüvenine hayranlık duymamak mümkün değil.
Bu MİLLET= DiNCİLİK diye formüle edebileceğimiz yaklaşım, kendi meşrebine uygun dini bakışın yüce Türk Milletinin tamamını temsil ettiğine adeta İMAN etmiş gibidir.
EMEVİCİ ARABİZASYONUNA giden yolun TÜRKLÜĞÜN MAKUS KADERİ olmadığını en önce TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN idrak etmesi lazımdır.
Cumhuriyetin bu insanları kendi gibi olmaya, köleleştirmeye, bir AHRET TOPLUMU olmaya zorlayan kerameti kendinden menkul Eşari anlayışınıYOBAZLIK ve İRTİCA kavramları ile tarif ederek giriştiği mücadelenin, asla Türk milletine ve onun her bir ferdinin meşrebince yaşadığı inancına karşı yürütülmüş bir mücadele olmadığı gerçeğini yüksek sesle haykırmak, adalet duygusuna sahip her ferdin adeta bir vazifesi hükmündedir.
DİNCİLİĞİN BİREYİ, HÜR İRADEYİ ESİR EDEREK İNSANLARI KÖLELEŞTİREN ANLAYIŞININ, GELİŞMENİN VE YÜKSELMENİN VE EBEDİYETE KADAR VAR OLMANIN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL OLDUĞUNU VE MİLLETİ TEMSİL ETMEDİĞİNİ SADECE ESİR ALDIĞINI, HER TÜRK MÜNEVVERİNİN GÖRMESİ GEREKLİDİR.
DAHASI BU ANLAYIŞ GERÇEK DİNİ GÖRMEMİZİ SAĞLAYACAK OLAN GÜNEŞİ KARARTACAK KADAR BÜYÜK BİR KARANLIĞI TEMSİL ETMEKTEDİR...

17 Ocak 2014 Cuma

"Allah Dostu" Riyakârlığı



“Allah dostu” ne demektir?

Allah dostu ifadesi sanırım günah işlememek hususunda  daha hassas olan, her işinde Allah’ın rızasını gözettiğine inanılan dindar kişiler için kullanılıyor.

Öncelikle Allah’ın, kendisini açıkça reddeden veya ona ortak koşanlar dışında herhangi birine düşman olacağını sanmıyorum. Kaldı ki onlara bile bu dünya da hidayete ermek imkânı ve ihtimalinden ve dahi  sonsuz merhametinden dolayı bir “düşmanlık” beslemesi bana uzak görünüyor.

O halde Allah dostu tabir edilen insanların özelliği ne olmalıdır?

Onlar muhtemelen Allah’ın bizi gözettiğinin daha fazla farkında olan, hayatlarının her anında Allah’ın sevgisinin ve merhametinin farkında olan insanlar olmalıdırlar.

Peki ama bunun farkında olan insanların özel  bir görünümleri, ayırt edici özellikleri mi olmalıdır? Yani Allah’ın sevgisini ve merhametini daha fazla idrak eden insanlar kendilerini kullara gösterir mi?

İşte bu noktada Allah dostu namlı pek çok insanın riyakârlığı ortaya çıkıyor. Gülümseyen bir çocuğun yüzündeki aydınlıkta Allah’ın sevgisini gören insanın bunu bir üstünlük ve itibar vasıtası  yapması hak mıdır?

Elbette değildir.

Bugün Allah dostu denen insanların istisnasız hepsi Allahla  diğer insanlardan daha yakın olmak iddiasındadır ki bu gerçek  peygamberlik iddiası gütmek demektir.

Bugün kendilerine Allah dostu denen insanların sıradan müminlerden farkları, daha fazla ibadet ettiklerini herkese göstermeleri ve bundan dolayı saygı görmeyi beklemeleri.

Sıradan Müslüman, gözünün önünde,  dinde aşırılığa giden herkesin dindar olduğunu sanıyor.  Bundan dolayı Allah dostu denen insanların üstünlüğü aslında, sıradan Müslümanların onlara atfettikleri üstünlükten başka bir şey değil.

Yani durmadan Arapça konuşup durmadan ibadet eden insanların, Allah’a bizden daha yakın olması gerektiğini düşünüyoruz. Burada da Allah’la amellerimiz aracılığıyla bir hesaplaşmaya gidildiğini sanıyoruz.  İbadetlerin  kesin bir sevap muhasebesi kaydının olduğunu, bunların bankaya yatırılan paralar gibi sevap defterlerine işlendiğini falan sanıyoruz. Hal böyle olunca sevap  bankasının en büyük yatırımcıları “Allah’ın dilinden en çok anladığını ” düşündüğümüz “ Allah dostları” oluyor.
Resim yazısı ekle

O “Allah dostlarından biri” takibe takılmış bir telefon konuşmasında, ülkenin en büyük şirketlerinden birinin ihalesiyle ilgili olarak  bir kayırma işi emrettiğinde “Onların da gönüllerine girelim!” diyor. İnsanların gönüllerine Allah’ın sevgisiyle girmek yerine kayırmayla giren bu insan da memlekette “Allah dostu”  sanılıyor.

Böylece sıradan Müslüman, Allah’ın arada bir dikkat ettiği, duasını ve imanını pek de umursamadığı  günahkâr bir insan konumuna indirgeniyor. Böylece sıradan Müslüman  için hayat, sorumluluğu “Allah dostlarına yüklenerek” yaşanabilecek basit bir hesap işine dönüyor. İşlerinde saf  bir niyet beslemeksizin, karşılıksız iyiliğe ancak kendi benzerlerini lâyık gören sıradan Müslüman, amellerini insanlara bilhassa “Allah dostlarına”  göstermeyi, Allah’a göstermekten daha mühim buluyor.

Sıradan Müslüman Allah dostu denen inşalara güvenerek ihlâstan habersiz işlediği ammelleri ile Allah’ı razı edebileceğini, “kandırabileceğini” sanıyor. Ona göre  niyeti ne olursa olsun “iyilik” namına yapılan her şey Allah’ı cennet muhasebesinde  borçlu kılıyor.

“Allah dostu”  safsatası devam ettiği müddetçe sıradan Müslümanların Allah’ı aldatmak ve Allah’la aldatmak  tutkusundan vazgeçmesi mümkün olamaz. Allah indinde kulların itibarının ne olduğunu  ondan başka hiç kimsenin bilemeyeceğine inanmadıkça da sıradan Müslüman’ın şirk ve riya bataklığından kurtulması mümkün olamaz.


13 Ocak 2014 Pazartesi

TESPİTİM GELDİ: HAKKINI VERMEK

1996 yılının Temmuz ayında Türkiye'nin ilk ve tek tarım ekonomisi alanında araştırmalar yapmak üzere kurulan araştırma enstitüsünde kurucu 7 kişiden biri olarak görevlendirilmiştim.
Kurucular ABD Tarım Bakanlığından Michael Kurtzig ve John Dunmore, bizim taraftan Veli Bostancı idi.
Kuruluş Tarımsal Araştırma Projesi kapsamında Dünya Bankası kredisi ile kuruluyordu...
Bu Amerikalılarla 5-6 ay birlikte çalıştık.
İngilizcem yetersiz idi.  Ancak vücut dili ile mükemmel bir uyum içinde bir çok çalışmaya imza attık. Bu arada İngilizce problemimizi çözmek için Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen 6 ay süreli yoğun kursa gitmek için başvurmuştuk.
Bizim enstitüden benimle beraber iki kişinin kabul yazısı geldiğinde, çok yakın dostluk kurduğumuz John Dunmore çok üzülmekle beraber, bizim için seviniyordu...
Bize dil kursunun mahiyetini sordu...
"Yoğunlaştırılmış dil kursu" dedik... "
Yani TOEFL hileleri öğretilen bir kurs değil, değil mi?" diye sordu..
Bizde "tabiki hayır" dedik...
Yüzü güldü, sevinmişti...
Bize dedi ki; "İNSANLIK TARİHİNE BAKIN" dedi, "BAŞARILI OLMUŞ MİLLETLERİN/DEVLETLERİN TAMAMI YAPMALARI GEREKENİ TAM ANLAMI İLE YAPTIKLARI İÇİN BAŞARILI OLMUŞLARDIR"dedi sustu. Kısa bir sessizlikten sonra "HİLEYE BAŞVURMUŞ OLANLAR İSE; YOK OLUP GİTMİŞLERDİR... BU KİŞİSEL BAŞARI İÇİN DAHİ BÖYLEDİR" dedi...
Haklıydı...
Çevrenize bakın somut örnekleri göreceksiniz...

Not: Veli Bostancı, hem İngiltere'de, hem de ABD iki mastırı olan, bence yeri üniversite olması gereken bugünlerde emekli olmuş bir Ziraat Mühendisidir... Ayrıca çok sayıda şiiri olan bir şairimizdir. Meraklısı internetten bulabilir.... Bu konuşmaları o tercüme etmişti.

Kim Kimi İkna Etmelidir?


Etnik ırkçılıkla  ilgili en önemli problem etnik ırkçılığın bir ikna metodunun olmayışıdır.

Etnik ırkçılık asla sizi kendine özgü bir bilgi  yönetmiyle ikna etmeye çalışmaz. Çünkü içten içe aslında bir bilgiye dayanmadığını bilmektedir.

Etnik ırkçılık  kitle psikolojiisinin en ilkel halidir. Kendini ancak belli bir kitle  ile tanımlayabilen  insanın “bilgi “adına söyleyebildiği tek şeydir.

Burada “etnik” terimini “dönüştürücü ve büyük kültür sahibi olmayan, geleneklerinde ve  kültüründe çeşitlilik barındırmayan, millet altı küçük topluluklar” anlamında kullandığımızı belirtmeliyiz.

Irk etnik topluluklarda aynılığın en somut  delillendiricisi olarak görülür. Bundan dolayıdır ki millî devletlere yönelik her etnik saldırı, meşruiyet gerekçesi olarak mutlaka ırka dayanır. Nitekim Kürt etnik ırkçılığının Süleyman Nazif ve Ziya Gökalp’i “ırkı Kürt olup da Türk’e hizmet eden” hainler olarak görmeleri bundandır. Etnik bilinç, ırksal veya soya dayalı aynılık dışında, “ iradi bir benzeşme”  kavramını algılayamaz.

Bundan dolayıdır ki etnik ırkçılık “ikna” metodunu da algılayamaz.

Şüphesiz milletlerin oluşumundaki siyasi birliklerde savaş önemli bir araç olmuştur. Fakat sağlanan birliğin devamında insanlarda yaratılan emniyet ve adalet duygusu ve bu duygunun beslediği “kanaatler” olmasaydı insanlar bir arada kalmaya ikna edilemezlerdi.

Peki bugün çoğu ağa olan Kürt etnik ırkçısı feodalizm artıklarının böyle bir oluşumu anlayabilmeleri, algılayabilmeleri mümkün müdür? Elbette değildir.

Bundan dolayı onlara ne kadar akılcı,  ikna edici izahlar, deliller sunarsak sunalım, onlar kendilerinin temel “politikası” olarak uzlaşmazlığı ve şiddeti tercih etmektedirler.

Antropolojik anlamda ırk  fikrini çoktan geride bırakmış bir millete mensup olmanın kolaylığını ve gururunu bu yüzden ellerini tersiyle iterek renkleri ve kokularıyla birbirlerini tanıyan canlılar olarak yaşayıp devlet  kurabileceklerini sanmaktadırlar.  Onlar bu açıdan bir arada ancak birbirlerini yiyerek mutlak güç üstünlüğü ile yaşayan hayvan sürülerinin yaşayışını benimsemişlerdir. Aslanlar nasıl antiloplarla doğuştan gelen bir beslenme ilişkisi yaşıyorlarsa etnik ırkçılar da ancak “güçlü olan aşiretin hükmettiği bir etnik sürü yaşantısını” anlayabilmektedir.,

Onlara, bahsettikleri  toplumsal unsurlarla bir  ulusun yaratılamayacağını, şu devirden sonra etnik  bir düşünüş ve kültürle büyük ve dönüştürücü  bir kültür, koruyucu, kural koyucu ve ikna edici büyük bir sosyolojik yapı yaratılamayacağını, ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, kabile düzeyindeki bir algılayıştan kopmaya yanaşmaksızın, bir ulus olabileceklerini düşünmeye devam edeceklerdir.

Türkiye’nin  hâl-i hazırda temel sorunu, kimliklenme sıkıntısı yaşayan  kenar mahalle yığınlarının, bir şekilde elde ettikleri iktidar makamında, milletleşme anlayışını kavrayabilecek  medenî ve insanî idrakin bulunmamasıdır. Hal böyle olunca bu cahil kitle,  etnik ırkçılığın,  gerek mensubiyet gerekse düşman algısı yönünden kavranması kolay ilkelliğinin, gerçek olduğuna, kendini inandırmış vaziyettedir.

“Bu iş silâhla çözülmüyor!” cehaletinin, bu vatanın demokrasiyle elde edildiğini sanmak aptallığından başka bir şey olmadığını bu yüzden etnik ırkçılara ve d kenar mahalleli dinci seçmen kitlesine işte bu yüzden anlatamazsınız. Maalesef kenar mahalle kafalı dinci seçmen kitlesi, vatanın ve egemenliğin tartışmasız tekliğinin yalnız ve ancak savaş ile değiştirilebileceğini anlayamamakta buna karşılık etnik ırkçılığın silâha dayalı inadının geçerli ve tek makul ifade tarzı olduğunu düşünebilmektedir.

Bütün bu delillerden sonra şunu anlamaktayız: Türkiye’de hükümet acz içinde değildir, ihanet içindedir. Türkiye’de dinci iktidar, milletin vatanıyla bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini kabul etmek yerine etnik ırkçılığın hayvanî ilkelliğine boyun eğmekte, Türk Milletini de buna zorlamaktadır.

İşte bundan dolayıdır ki Türk Milleti’ne boyun eğdirdiği düşünülen silâhlı ihanet unsurları bir an önce son ferdine kadar yok edilmelidir. Aksi takdirde cahil dinci seçmeni Türk Milleti’nin etnik ırkçılığın hayvanî inadı, ilkelliği ve vahşeti karşında yenildiğini düşünecek ve zaten kendisine ait  odluğuna inanmadığı Türk vatanını eşkıyaya peşkeş çekmekte beis görmeyecektir.