27 Aralık 2013 Cuma

Yükleyici Ahlâk

Dinci   siyaset, Türkiye’de ahlâkî bir ikiyüzlülüğü artık siyaset yapma biçimi olarak iyice yerleştirdi.

Bu tarz siyaset, iki ayak üzerinde duruyor. Birinci ayak ahlâkı din üzerinden , daha doğrusu  dinin siyasi yorumu üzerinden yeniden tanımlamak ve bu tanım tekeli üzerinden kitleleri yönlendirmek, gütmek…

İkinci ayak da  insanların ahlâkî kabullerini onlara karşı bir şantaj aracı olarak kullanmak.

Birinci ayak ile toplumda dincilere göre aklâkın, iman ve dinî mensubiyet ile aynı olduğu kanaati kabul ettiriliyor.  Oysa dine mensubiyet iman için gerek şarttır  fakat yeter şart değildir. Bir insanın Müslüman olması  mü’min olmasına yetmeyebilir. Bunun yanı sıra “Amel imandan bir cüz değildir.” İlkesi ile insanları amellerine göre tekfir etmek aşırılığı en baştan engellenmiştir. Oysa dinci siyaset “benim söylediğim ahlâka uymazsan hem ahlâksız, hem kâfir olursun!” anlayışını sıradan Müslümanlara  kabul ettirmiş gibi…

Bugün  “milliyetçi” olarak bilinenlerin kahir ekseriyeti de dinden, dincilerin yorumunu anlıyor ve buna göre “amel ediyor”.  Bu anlayış neye yol açıyor? Bu anlayış Müslümanların tektipleşmiş cemaatler halinde ayrışmasına yol açıyor. Ayrıca Müslümanlığı ferdin vicdanında yaşayan bir şey olmaktan çıkarıp cemaatler kanalıyla aklını ve vicdanını otoriteye  teslim etmiş yığınlar oluşmasına yol açıyor.

Ama dinci ahlâk dayatmacılığının ikinci ayağı, bilhassa devlet otoritesi ele geçirildiğinde tam bir vahşete dönüşebiliyor.

İnsanları sahip oldukları ahlâkî  ölçülerle köşeye kıstırmak, bu ahlâk ile onlara şantaj yapmak, günümüzde sahte evrak bavul ticaretiyle ve müstehcen görüntü avcılığıyla  hayatımıza dahil edildi. İnsanların utançlarını istismar etmek ahlâk savunuculuğunun yegâne şekli oldu.

Bunun özünde “ Ben güçlüyüm ve  “ahlâk” ben ne dersem odur. Benim senin gibi ahlâkî sınırlamalarım yoktur! Eğer böyle sınırlamaların varsa o sınırlar beni değil ancak seni bağlar. O zaman da  o ahlâktan kendin sorumlu olursun!” demektir. Buna belki “yükleyici ahlâk” diyebiliriz. Çünkü ahlâkın sorumluluğunu, ancak onu benimseyenlerin sırtına yükleyerek  sorumluluktan kurtulmayı zahiren mümkün kılmaktadır. Bu şekilde hem insanları sürekli kendi ahlâkî hassasiyetleriyle  yükümlü kılarak yargılayabilmek hem de  benimsenmemiş bir ahlâkın yükümlülüğünden  kurtulmak mümkün olmaktadır.

Böylece güçlü olanın, muktedir olanın “işine geldiği” gibi davranabileceği algısı kafalarımıza yerleştiriyor. O halde yapılması gereken de güçlünün, muktedirin istediği gibi davranarak “ahlâklı görünmek” e iktidarın bir üyesi olarak insanlara  her şeyi dikte edebilmek oluyor.

Dinci siyasetin bu ahlâk anlayışı güce dayandığından, güç kullanımında anlaşmazlıklar, yetki aşımı, paylaşım  gibi konularda en ufak bir anlaşmazlıkta derhal  çatırdamaya başlıyor.

Birden bire ortaya çıkıyor ki iktidarın  cinsel zaaflar üzerinden yürüttüğü siyasî ve hukukî istismar, aslında gücü gücü yetene  düzeninin bir parçasıymış. Çünkü  insanları utandırarak onları sindirmek tavrı bir yere gelip rüşvet, yolsuzluk, iftira, evrakta sahtecilik gibi konular ortaya çıktığında; artık gizlenemeyen bir ahlâkî yüzlülük olarak onları tokatlıyor.

Bir şey daha ortaya çıkıyor ki dinciler için bütün ahlâk, kadın korkusu  ve kadın nefreti anlamına geliyormuş.

Türk insanı dinci iktidardan önce dinci ahlâk anlayışından kurtulmalı. Yoksa  siyasal istismarın önüne geçilmesi pek

de mümkün görünmüyor.



26 Aralık 2013 Perşembe

Tespitim Geldi: Osmanlıyla Övünmek

Bir kısım Türkçüde de CHP zihniyetindeki bir hastalık bulaşmış görünüyor...
Türk hanları arasındaki iktidar mücadelesinin galibinin Osmanlı olması, kendine taraf olmayan Türkmen'e kötü muamele yapması, bugünkü etnik ırkçı faşizmin doğuşuna vesile olacak derebeyliklerin teşkiline müsaade etmesi, sarayının haremine Türk soylu olmayan hatunları cariye olarak doldurması, devlette hak i...ddia etmesinler deyü Türk'ü saraya yaklaştırmamış olması gibi sebepler onun yüksek bir TÜRK KÜLTÜRÜ VE MEDENİYETİ olduğu gerçeğini yok edemez...
Osmanlı Türk idi, Safevi'de Türk idi, Alevi Türkmen'de Türk idi...
Unutmayalım ki, son asrında ordusunun komuta kademesinin büyük kısmını yine Türk'e açan Osmanlı idi...
Eğer o Osmanlı Subayları olmasaydı, Cumhuriyet de olmazdı...
Dün onların birbirine karşı yaptıkları haklı ya da haksız mücadele dünde kaldı...
Bugün biz onların taraftarı değiliz, hatalarının taşıyıcısı hiç değiliz, hepsini ceddimiz bilir, övünürüz...
Biz, dünden aldığımız güçle yarınlara yürürüz....

22 Aralık 2013 Pazar

Kavgam Geldi: Hangi Uzlaşma?

Türkiye'de adına "muhafazakâr" denen kitlenin Türk adını reddettiğini söyleyebilir miyiz?

Genelleme yapmamıza yetecek kadar örnekle evet!

Eğer ülkenin yarısı Türk Milleti'ni tarihten silmeyi kendine görev biliyorsa bu artık muhafazakârlık denen taassup anlayışının "düşman" ve yabancı olduğunu gösterir.

Dinciler bir "Türk dindarlığı" istemiyor. Hepimizi Araplaştırmak istiyor, bizi tebliğe muhtaç dinsizler ve günahkârlar olarak görüyor.

Ayrıca temelleri Türk milliyetçiliği ile atılmış  Türkiye Cumhuriyeti'ni de anormal ve hatta gayri meşru görüyorlar.

Bu durumda memleketin meselelerine onların referanslarını kullanarak çözüm bulabilir  miyiz?

Dinciliğin akıl yürütmesini ve kaynaklarını benimsersek acaba  vatandaşlarımıza hoş görünebilir miyiz gerçekten?

Maalesef buna "evet" diyemiyoruz. Çünkü her be kadar sonsuz ihtimallerden, quantumdan bahsedip de hüküm vermek sorumluluğundan kaçmak istesek de dünya hayata verilen cevaplarlar dönüyor.

Dinciler bu cevabı kendilerinin kayıtsız şartsız iktidarı olarak vermiş, veriyor. Bu konuda da hiç bir tartışma kabul etmiyorlar.

O halde bu tip bir istilâcı zihniyetle ne tür bir asgari müşterek geliştirilebilir? Şüphesi aklı ve vicdanı olan hiçbir Türk milliyetçisi böyle bir uzlaşma olamayacağını bilir.

Dincilik, ahlâkı, işine geldiği gibi çarpıtmalara beis görmüyor.

Bu tavır yakında Türkiye'yi geri dönülmez bir şeriat rejimine sürükleyecektir., sürüklemekte de...

Türk  milliyetçiliği bu yolda önümüzdeki son engeldir. Şeriat yolunun çılgın sürücüsü ile uzlaşmaya çalışmak onu yavaşlatmaz, sadece haklılık duygusunun güçlenmesine yol açar.

Bu yüzden Türk milliyetçileri artık hayır demeyi öğrenmelidir.


21 Aralık 2013 Cumartesi

Tespitim Geldi: Dev Mağduriyet Projeleri

Ekonominin gidişatını gözleyen gözler, büyük bir krizin kapıda olduğu konusunda hemfikirler... Borçlar almış başını gitmiş, her ay özel sektör ödemeleri için 5 milyar dolar civarında paraya ihtiyaç var...
Sıcak para muslukları FED merkezli kısılmış durumda....
Peki bu dev projeler neyin nesi diye düşünürken, birden jeton düştü...
Projeler gerçekleştirilmek üzere başlatılmıyor...
Asıl istenen gerçekleştirilememesi...
Yani MAGDURİYET alanı oluşturulması...
Yani BİZ dev projeler hazırladık, ONLAR engellediler demek için...
Aslında bütün bunların hepsi AFYONLANMIŞ BEYİNLERİN kazara intikal etmesini engellemek için zekice planlanmış Mağduriyet Projeleri...

20 Aralık 2013 Cuma

Dinî Hassasiyetçilik Ve Şeriatçı İşbirlikçiliği

Dinciliğin  aramıza sızması, genellikle “dinî hassasiyet” kisvesiyle  gerçekleşiyor.

Dinciliğin hedefi, toplumu, “dine göre düşünen, dine göre davranan” yeknesak bir kitle haline getirmek. Bu amaç için çalışmaya da “hizmet” diyorlar. Onlara göre İslâm’ın hikmeti, herkesi günahsız “müminler haline getirmek.

Dinciler  “amel imandan bir cüz değildir.” İlkesinden habersiz değiller elbette ama bunu gizlemek işlerine geliyor.

Dikkat edilirse dinciler sürekli, insanları günahlarından arındırmak ve “imanlarını” kurtarmakla meşgullerdir. Said-i Kürdi ve Fethullah GÜLEN’in yazılarına baktığınızda, günahları yüzünden cehennemin kıyısında dolaşan ve ancak  İslâmla ( şeriat)  bundan kurtulması mümkün olan  bir tür “metodolojik   Müslüman bireyinden” bahsederler. Onlara göre her dakika şeriatla meşgul olunmazsa din elden çıkıverecek bir değerdir.

Dini o kadar “önemserler” ki din adına insanlara yapılanları algılayamazlar bile.  Onlara göre insan din içindir, din insan için değildir. Kur’an’ın bir yerinde “İnsanın Allah’ı zikretmek için yaratıldığını” görmüşlerdir  ama onun aynı zamanda irade sahibi ve sorumlu  tek canlı olduğunu görmezden gelirler.  Meleklerin de Allah’ı zikrettiğini ama bunun ve görevlerinin dışında  bir “boş zaman geçirme” iradelerinin olmadığını görmezden gelirler. Bu, dinde, “işine gelen yeri görmek,  gelmeyen yeri gizlemek” demektir ki herhalde en hafif dinî  tabirle “ münafıklıktır”.

Peki ama  dini hayatın her anında uygulamak mümkün müdür?

Öncelikle “din” denen değerin nasıl anlaşılması gerektiği sorunuyla karşılaşırız. Eğer Kur’an’ı birebir uygulamak ise bunun yeterli olmadığı mezhep denen uygulamaların icadıyla ortaya çıkmıştır. Bu demektir ki dini günlük hayatın her anında uygulamaya çalıştığımızda karşımıza sayısız ayrıntı ve sorun çıkmaktadır. Bu sorunların her birini  dine uygun çözmek  hiçbir insani zekânın başaramayacağı bir iştir. Bunun yapılabilmesi için birilerinin yirmidört saat boyunca  fetva üretmesi lâzımdır.

Kaldı ki artık sorunlar o  kadar çeşitlidir ki  geçmişin her işten anlayan “ulema”  sınıfı artık mevcut değildir. Dolayısıyla “ Diş dolgusuyla gusül olur mu?” gibi günlük sorunlara karşı cevap geliştirmek işi ruhbanların akıllarının ötesinde artık çeşitli  uzmanların bilgisine bağlı hale gelmiştir. Artık sözde dine dayanan fetvalar ancak seküler uzmanlıkların   yarar/zarar görüşlerine, bilgilerine bağlanmıştır.

Bu durum, aslında bize “din” diye dayatılan ayrıntıların, akılları ve bilgileri sınırlı bir takım insanların yorumlarından ibaret olduğunu göstermektedir.

Hal böyleyken   sıradan Müslümanlara “ dini hassasiyet” aşılamak, aslında  bu insanların, geçerliliği tartışmalı sözde din yorumlarına itaat edilmesini istemekten  başka bir şey  değildir.

Bu iş o  noktaya gelmiştir ki geleneksel seslenişlerimizin, dileklerimizin kalıpların yerine bile Arapça bir takım kalıplar yerleştirilmeye başlanmıştır. “Çok yaşa!” yerine “Yerhamükallah!” gibi  ne anlama geldiği belli olmayan , Arapça oldukları için Müslümanca sayılan kalıplar, seslenişler “ dini hassasiyet” adına kafamıza  dolduruluyor. Çocuğa nazar değmemesi için “maşallah!” demek bile bu hassas arkadaşlar için yetmiyor, “maşallah suphanallah!” gibi  daha önce duymadığımız, nereden geldiğini de bilmediğimiz “düzeltilmiş” İslâm kalıplarıyla karşılaşıyoruz.

Dincilik  bizim sıradan Müslümanlığımızı beğenmiyor, bunu yeterli bulmuyor. Hatta açıkça söylersek bizi bir tür “yani cahiliye dönemi insanı” sayıyor. Onlara göre biz, “imanları sahih olmayan” insanlarız. Bunun için her vesileyle “hassas” bir şekilde  hayat tarzımızı , ruhbanlarının egemenliğine sokmaya, imanımızı tashih etmeye/düzeltmeye çalışıyorlar.

İşin kötüsü bu anlayış Türk milliyetçilerinin içine de sızıyor ve  “ dini hassasiyetler taşıyan”,  makbul bir milliyetçilik geliştirmek iddiasıyla içimize şeriatçılık düşüncesini sızdırıyor.

Türk milliyetçilerinin bir kısmı menfaat ve ikbal beklentisiyle diğer bir kısmı ise bu fitnenin içlerine saldığı “imanı kaybetmek” vesvesesiyle,  endişesiyle   bu “hassasiyet”  aşırılığını destekliyor.

Türk milliyetçileri içindeki bu dinci destekçilerinin sebepleri ne olursa olsun, nihayetinde,  milliyetçi camia içinde  önce “din varken Türk’ü öncelemenin” o kadar gerekli olmadığı, daha sonra  bunun “millete” yabancı olduğu, en sonunda da “ kötülenmiş” olduğu kanaati yavaş yavaş büyüyor, gelişiyor, yerleşiyor.

İçimizdeki bilinçsiz şeriat işbirlikçisi milliyetçilerin görece fazla olması hiç de sevinilecek bir durum değil. Çünkü onların bilinçsizliği,  dini değerlerin insafsız sömürüsüyle bir kesin inanca dönüşüyor. Böyle olunca da akılla ve mantıkla ikna edilebilmeleri de mümkün olmuyor.

Menfaatçilerin durumu, dinciliğin maddî gücüne bağlı olduğundan, iktidarın güçte düşmesi halinde başlarını   ilk açıp ilk traş olacakların, onlar olduklarını,  kuvvetle varsayabiliriz.

Türk milliyetçilerinin lâikliği savunması, bu açıdan hayatî önem arz ediyor. Türk milliyetçileri, kendi içlerindeki dinci yönelimleri kesin şekilde dışlayıp artık Arapça kaynaklardan milliyetçiliği meşrulaştırmaya çalışmaktan vazgeçmeli. Kur’an indiğinde bile belki de binyıldan fazladır millet bilincini taşıyan bir  büyük toplum olduğumuzu unutmamalıyız.

MHP'nin veya milliyetçiliğin tarikat olduğunu bilmiyorduk.
Türk milliyetçiliğinin “dinî hassasiyetlere sahip” olmasını istemek onun  “yeterince Müslüman olmadığını” söylemek demektir.  Takva ancak Allah ile kul arasında bir dindarlık derecesidir. Takva kullar arasında  gözetilecek bir üstünlük derecesi değildir. Türk milliyetçilerine dini hassasiyet telkin edenler, dinciliğin, takvayı insanlar arasında bir gösteriş haline getiren fitnesine hizmet ettiklerini maalesef göremiyorlar.

Maalesef  ana akım Türk siyasal milliyetçiliği, “Türk islâm Ülküsü” boş inancıyla  halka yaranabileceğini sanıyor. Bu söylemle, halkın arasında yayılmış  hurafelere teslim olup riyaya bulaştırılmış dinci takva aşırılığına el ulaklığı ediyor.

Türk milliyetçiliği en kısa zamanda “dini hassasiyet”  fitnesinden kurtulmalı, halka, onun hurafelerini benimseyerek yaklaşılamayacağını görmelidir. Türk milliyetçilerinin öncelikli görevi halkı hurafelerine teslim olmadan, onu aklın, mantığın, felsefenin yoluna özendirmektir. Düşünmekten ve keşfetmekten zevk almayı bilmeyen hiçbir toplum dinci aşırılığın şiddet çukuruna yuvarlanmaktan kurtulamamıştır. İşte milleti sevmenin anlamı, milleti, bu çukura düşmemesi için uyarmaktır.




19 Aralık 2013 Perşembe

Tarihe Notlar: Diplomasi ve İpler

Yıllar önce diplomat bir dostum söylemişti (Ben onun yalancısıyım); "Diplomaside kural ipleri germek ama asla koparmamaktır. Kopartırsanız bütün kapıları kapatmış olursunuz, dolayısı ile kapıların kapanması bir çatışmanın önünü açmasa bile, kapıların açık olmasının sağlayacağı faydaları, bu faydaların yaratacağı menfaatleri, bu menfaatlerden dolayı kurulacak iyi ilişkileri kaybetmenize neden olur."
SANIYORUM; MİLLETÇE BİRAZ DİPLOMASİ ÇALIŞMAYA İHTİYACIMIZ VAR...

KİMİSİ HAİN DER İPLERİ KOPARIR, KİMİSİ İŞBİRLİKÇİ DER İPLERİ KOPARIR, KİMİSİ KÜÇÜMSER KOPARIR, KİMİSİ KENDİSİ İÇİN TEHDİT GÖRÜR KOPARIR...
2001 yılında gittiğim ABD'nde Ames'te ve İngiltere Reading şehrinde kaldığım kısa dönemlerde ortak bir şey dikkatimi çekmişti...

Sincaplar ve tavşanlar sokaklarda, evlerin önünde serbestçe dolaşıyordu...
Aynı yerlerde çocuklarda oynamaya devam ediyordu...
O zamanlar şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "Bizim çocuklar olsaydı. Bu tavşanlar ve sincaplar çoktan ölmüş ya da bir yerlerde gizlenerek hayatlarını sürdürür hale gelmiş olurlardı."
Düşününce aslında görmezden geldiğimiz "kendimizden başkasına hayat hakkı tanımama" kültürüne sahip olduğumuzu fark etmemek mümkün değil...

ABD'nin ya da Birleşik Krallığın kendi ülkelerinde yada dışında yapmış oldukları kötülükler bizim bu gerçeğimizi yok saymamızı gerektirmez...
Çevremizdeki masum canlılara tanımadığımız hür bir şekilde yaşama hakkını, oluşturduğumuz klanlar/kabileler dışındakilere de tanımadığımız bir gerçek...
Böyle olduğu için bu ülkede herkes bir diğerinin ötekileştirdiği haline dönüşmüyor mu?
O halde herkesin ipleri kopartırken bir kez daha düşünmesinde fayda yok mudur?

YA TAHAMMÜL, YA DA TAHAMMÜL!

Türk insanının irfanı derki; "Okulda, askerlikte, hapiste ve hastanede kurulan dostluklar bakidir..."Bu dört yerin ortak paydalarına baktığımızda birinci sıranın "mecburiyet"e verildiğini görüyoruz... Dört yerin dördünde de olaganüstü bir durum olmadığı sürece herkes herkese katlanmaya mecburdur...
İkinci sırada ise; "benzerlik" gelmekte... Yani bu mekanlarda bulunan insanların bulunma nedenleri birbirine benzemekte, bu da bir denklik husule getirmekte...
Üçüncüsü de "paylaşmak", bu mekanlarda insanlar yokluğu da varlığıda paylaşarak dayanışırlar...
Sanırım sonuncusu da "mahrumiyet" olsa gerek, insanlar içinde bulundukları halin dışındaki hürriyetlerden, imkanlardan mahrumlar...
DOLAYISI İLE İNSANLARIN UZUN SÜRELER BİRBİRİNE KATLANMAYA MECBUR OLDUĞU, AYNI DERTLE MUZDARİP OLDUĞU, AYNI ŞEYLERİ PAYLAŞTIĞI, AYNI ŞEYLERDEN MAHRUM OLDUĞU İNSANLARLA ŞAHSİYETLERİNDEN BAĞIMSIZ BİR ÜNSİYET KURUYORLAR, BU ÜNSİYET DOSTLUĞA DÖNÜŞÜYOR...

DOST OLALIM, DOST KALALIM, ÇÜNKÜ YOL UZUN, YOL ZORLU...

Mikrodan Makroya Ekonomi Ve Yolsuzluk

İktisatla ilgili sosyal bilimlerde,  daha en başta  ekonomi, “mikro” ve “makro” olarak iki ayrı türde anlatılıyor.

Öğrenci bunların birbirlerinden ayrı ayrı düşünülmesi gereken kavramlar olduğunu ezberliyor. Hele iş, gösterişli terimler ve çıldırtıcı istatistik formüllere bulanınca  iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Son yolsuzluk  iddiaları, ülkemizdeki ekonomi algısının yanlışlığını ispatladı. “Tüyü bitmedik yetimin hakkını yemek”  kavramını yeniden bize hatırlattı. Bir yetimin hakkıyla milyon dolarlar arasındaki ilişkiyi görebilen  toplumsal akıl bütün  o gösterişli ekonomi öğrenimini ve kuramlarını yanlışladı, çökertti.

Peki bunu nasıl yaptı?

İlk olarak insan davranışlarının kaçınılmaz sonuçları olduğunu anladık. Yani birinin cebinden parasını alırsak; parasını  aldığımız kişinin -biz bu işi onun rızasıyla da yapsak- daha fakir düşeceği, ortaya çıktı.  Çünkü yolsuzluklara konu olan “ihale” paralarının  “kaynağı” , vergi mükelleflerinin  cebinden “meşru” olarak alınan paralar. Deme ki ekonomi “beli modellere göre kendiliğinden hareket eden bir otomat” değilmiş, insan iradeleriyle meydana getiriliyormuş.

İkincisi  “Tüyü bitmedik yetimin hakkı” genellemesiyle, ülkedeki milyonlarca  dar gelirli vergi mükellefini işaret etti. Büyük nehirlerin, cılız derelerin birleşmelerinden meydana geldiği, ayakkabı kutularından çıkan dolarlarla ortaya çıktı. Elindeki  üç beş kuruşu üç beş dolarla sağlama almak isteyen vatandaşın cılız “ mikro ekonomik tasarruf deresinin”, nasıl “ makroekonomik bir nehre” dönüştüğü, uygulamalı olarak görüldü. Hele bu yolsuzluklarda “Türkiye bütçesi” kadar bir paranın  el değiştirdiğinin açıklanması, sanırım  yoksulluğun kaynağını daha iyi görmemizi sağladı.

Son operasyonlarla yolsuzluğun anatomisi ortaya serildi.

Görüldü ki yolsuzluk için önce “paylaşılmak istenen”  büyük miktarda para ve bu parayı kontrol edecek büyük bir güç gerekiyor.  Bu iki unsuru da bünyesinde taşıyan tek bir kişilik var, o da devlet.

Devlet, şirketler gibi “gelir” elde etmek için müşteri rızasına bağımlı olmadığından; hemen hemen  hiç kurumayan bir para nehrine sahiptir. Çünkü en nihayetinde, ne kadara fakir olurlarsa olsunlar, bütün  vatandaşları  zorla  kendisine borçlandırır.  Devletin gücünün hukukla sınırlandırılması, işte asıl bu keyfî borçlandırmanın önüne geçebilmek için gereklidir.

Devletin, elindeki sınırsız  görünen para  nehrini istenen yere akıtmak imkânı, insanların iki şekilde ilgisini çekiyor.

Birincisi herkesin bildiği şekliyle devlet ihaleleri kanalıyla… Cumhuriyet tarihinin en popüler soygunları bu şekilde yapılmış.

Önde düzenlemeler, arkada yolsuzluk
İkincisi de  para politikalarındaki “düzenlemelerle”  büyük para rezervlerinin değeri ile oynamak yoluyla ki buna en güzel örnek de sanırım 2001 devalüasyonunda Merkez Bankası başkanının  servetinin bir gecede ikiye katlanması oldu. Kaldı ki bu göze görünen bir örnekti. “Sıcak para” denen spekülatif sermayenin bu tip “düzenlemelerle” elde  ettiği  “havadan kazancın” miktarı asla açıklanmadı. Acizane kanaatimiz “ düzenlemelere” dayanan  değişimlerden   “sıfır maliyetli”   para kazananların bu kazançları yanında, ihalelerden elde edilen haksız kazançların devede kulak kaldığıdır.

Çünkü her ne kadar devlet hazinesi sınırsız gibi görünse de  keyfîliğin  gizlenemediği belli denetleme sınırları vardır.

Oysa  ülke ekonomisini, bir  demeçle  temelinden sarsacak insanları,  sizin istediğiniz değişiklikleri sağlayacak şekilde etkilemek çok daha büyük bir  menfaattir. Bu,  size normal reklâm etkinlikleriyle elde edemeyeceğiniz bir müşteri kitlesini/rızasını devlet zoruyla elde edebilmek imkânını verir.  Devletin, hükümetler eliyle kullanılan gücü, müşterileri çeşitli düzenlemeler yoluyla belli bir malı, diğerlerine tercih etmeye  mecbur edebilir. Türkiye’deki özelleştirme garabeti bunun en güzel örneğidir. Yıllardır meselâ neden Türk Telekom dışında bir başka  telekomünikasyon şirketinin piyasaya giremediği konusu nedense anlı şanlı terimlerle konuşan ekonomistlerimizi hiç ilgilendirmemiştir.

Bunun yanı sıra devletin sıradan bir işiymiş gibi kabul edilen fiyat düzenlemeleri  de– ki buna faizler hakkında  verilen  demeçler de dahildir- sıradan insanların tasarruf yönlerini kesinlikle değiştirir.  Konut kredilerinin faizlerinin vatandaşı lehine düşürüleceği beyanı -ki buna benzer beyanlar Amerika’daki mortgage krizinin asıl sebebidir- vatandaşın talebinin konuta yönelmesine kesinlikle sebep olur. Bu da konut sektörünün bütün ilgili sektörlerinde, kendiliğinden, normalde karşılaşılamayacak bir talep patlamasının doğmasına yol açar.  Bu durumda bir hükümet yetkilisine, ülkedeki talepleri belli bir sektöre yönlendirecek şekilde beyanda bulunması için rüşvet vermek ,  talep patlamasıyla  zenginleşecek insanlar için “mantıklı bir yatırım” değil midir? Amerika’nın  görünen o ki en büyük sıkıntısı , lobilerin sürekli yasama organları üzerinde kendi çıkarları için yolsuzluk işleriyle uğraşması. Bu Amerika’da ciddi bir “kayıtsız sektör”…
 

Umalım  da  son yolsuzluk operasyonları, sıradan vatandaşa, oyunu birkaç kilo makarna ve birkaç ton kömüre  satmanın  maliyeti hakkında bir fikir versin. Umalım ki makarna alırken menfaatini gözettiğini sanan vatandaş, bunu yaparken  aslında soyulduğunu da hesaplayabilsin. Sıradan vatandaş belki kendi ekonomik etkisinin cılız deresini görmekten öte bir  feraset geliştiremiyordu şimdiye kadar ama gene umalım da büyük nehirlerin, küçük derelerin birleşmesiyle meydana geldiğini artık idrak edebilsin ve yolsuzluğa alet olmaktan kaçınsın.


18 Aralık 2013 Çarşamba

Böyle bir lüksümüz var mı?

İçinde hakaret olmadıkça ben kimseye "sus" demem, konuşacağız içimizdekileri ortaya dökeceğiz, eğriliklerimizi hep beraber düzelteceğiz...
İnsanız, türlü zaaflarımız var...
Bazılarıyla baş edebiliyoruz, bazılarıyla baş edemiyoruz...
Ben çevremdeki insanların ne kadar mükemmel niteliklere sahip olsalar bile zaafları olan birer insan olduklarını kabulleneli çok zaman oldu...
Bu insanların yaptığı iyi şeyler fazlaysa, hatalarının hasarını oradan telafi ediyorum...
Hatalar fazlaysa iyiliklerinin artmasını bekliyorum...
Yoksa zaten üç kişiyiz, dördüncüyü bulamıyoruz bile...
Yani insanları "vatan haini" olmadığı sürece silme lüksümüz yok...

Erozyon ve Çölleşme

Ülkemizin en büyük tabii problemlerinden ikisi erozyon ve çölleşme...
Tarife gerek yok, bu iki tabiat olayının mahiyetini herkes üç aşağı beş yukarı biliyor...
Ancak tabiattakinden daha vahim olanının yüreğimizde yaşanan erozyon ve çölleşme olduğunun farkında bile değiliz.
Yüreğimizdeki erozyon ve çölleşme, en az topraklarımızı tehdit edeni kadar hepimizi tehdit ediyor...
Tabiattakiyle başetmenin yollarını biliyoruz ama ya yüreğimizdekiyle başa çıkmanın yolunu biliyor muyuz?

Biliyorum soru saçma oldu... Haklısınız farkında olmadığımız bir şeyle nasıl baş edeceğimizi nereden bileceğiz!!...