27 Eylül 2011 Salı

Bugün Mutluyum

Her güne iyi bir niyetle başlamak… En azından o gün hakkında peşinen endişelenmeden başlamak… Murphy denen adam kim , bilmiyorum ama… Neden o kadar kötümser düşünmüş? Böylece iyiliklerin kıymetini daha fazla mı bilmek istemiş? Hiç sanmıyorum.

İki şey oluyor karamsarlıkta.
Birincisi : İnsan , eldekilerin kıymetini görmezden gelerek nankörleşiyor.

İkincisi: Ne tür bir iyilik veya mucize gerçekleşirse gerçekleşsin zaten sevinecek takati kalmıyor insanın.

“Elimizde ne var ki?” diye düşünme çok yanlış. Çünkü genellikle elimizdekiler gidince yerlerine bir şey koyamayacağımızı görünce anlıyoruz anlamını , farkına varıyoruz, ne dediğimizin.

Elimizdekiler elimizde oldukları için mi bize mutluluk verirler? Hayır. Elimizdekiler bize en yakın mutluluk kaynakları oldukları için bize mutluluk verirler. Onlara sahip olduğumuz ve onları israf edebileceğimiz, tüketebileceğimiz için değil…

Kaldı ki mutlu olmayı bilmeyenler için tüketmek de bir fayda sağlamaz. Elinizdeki lüks cep telefonunun müzik dosyalarından güzel bir türküyü veya şarkıyı canınız her istediğinde dinleyebiliyor musunuz? O zaman o telefon anlamlıdır.

Elinizdeki parayla hoşunuza giden bir kitabı alıp okuyabiliyor musunuz? O para işte o zaman faydalı. Güzel bir elbise alıp da giymek istiyorsunuz ve sonra beğenmiyorsunuz ama alışveriş merkezinde yüzünde maskesiyle, ana babasının ellerinden tutmuş ve gülümseyen bir lösemili çocuk mu görüyorsunuz? Bunlar size uzak mı sanıyorsunuz?

O halde neden yakınımızdakilerle mutlu olmuyoruz?

Belki bugün sevdiklerimizi bir kere daha candan öpmeliyiz… Ne dersiniz?

26 Eylül 2011 Pazartesi

Sabır Sevginin Çocuğudur

Sabır doğal olmayan bir davranış mıdır? Sanırım çoğumuz böyle düşünüyoruz.
Her şeyden evvel “doğal” olanın ne olduğuna bakmalıyız? Hayvanlarda sabır diye bir şey yok. Vakti geldiğinde ava çıkıyorlar.

Sabır, her şeyden önce bir fazilet… Demek ki bizim için bir değer… Yani insan doğasına ait bir eylem… Zorluklara sabrı hemen anlayabiliyoruz da asıl anlamadığımız, anlamaya da yanaşmadığımız şey, yakınlarımıza anlayış göstermemiz gerektiği zamanlardaki sabır.

Sabrı, başkasına karşı değil de kendimize göstermemiz gerektiğini anlamalıyız belki de? Sabır, öfkenin dizginlerinden kurtulmasına karşı verilen bir mücadele aslında. İçimizdeki saldırgan hayvana karşı koymak…

Nasıl öğrenilir? Benim reçetem, sevgiye zaman ayırmak… Kendime öğrettiğim şey bu. Sevdiklerimizle ne kadar az zaman geçirdiğimizi genellikle öldüklerinde anlarız. O halde onlarla beraber olmanın zevkini an be an yaşamaya çalışmalıyız. Bunu yaparken ne oluyor? Bunu yaparken hayatta daha önemli hiçbir şey olmadığını anlıyorum.

O zaman beklemelerin, aslında, daha güzle şeylerin farkına varmak için bahşedilmiş fırsatlar olabileceğini düşünüyorum. Çocuğunuzu, yeğeninizi, torununuz kucakladığınızda, sıcaklığı sizi ısıtırken anneniz yanınızda rahatça örgü örerken… Eşiniz içine sevgi katılmış bir şeyler pişirirken… Artık evde bunu her kim yapıyorsa…

Kendimedir aslında bütün söylediklerim. Kendime ve henüz olgunlaşmamış ruhumadır yazının tarlasına ekip diktiklerim.

23 Eylül 2011 Cuma

İçi Dışı Gerçek Dolu Olsak Nasıl Olurdu?

Bana öyle geliyor ki… “Gelişmişlik”, genellikle herkesin “iyiden” yana olmasıyla sağlanıyor, parayla, pulla değil.

Parayı yaratan şey güven ve dürüstlük. Değere karşı değer üretildiğini bilmek, sahte işler, ürünler yapmamak.

Eğer refah parayla ilgiliyse para, hem devlette karşılığı olan bir çek, hem de gerçekten  üretilmiş bir değere karşılık ödenen gerçek bir değer simgesi olarak iş görür.

O zaman medeni bir toplumun sahtelikle işi olmaz. Sahtelik uygar dünyanın istisnasıdır.

En başta kendimize karşı dürüst olabilsek eğer… Bir başarabilsek…

Bilgimizi ve duygularımızı açmaktan korkmasak… “Ben seni çözdüm!” tarzı ucuz hinliklerle karşılaşmasak…  

Toplumsal düzen için  uzlaşılmış basit görgü kurallarının yerine , üzerinde uzlaşılmış, maskeler takmaktan vazgeçsek… Sanırım o zaman ne yaptığımıza, neyi gerçekten ürettiğimize bakılır ve ciddiye alınırdık.

Etiketler reçel yapamaz ama iyi reçellerin etiketleri her zaman hatırlanır. Söz "Savage Garden'da" Ne dersiniz?

Savage Garden - Truly madly deeply kareem93

İyiyi Anmak Kötüyü Anmamak

Belki ne kadar çok söylenirse o  kadar iyidir. Madem ki kırk defa tekrarı bir adamı deli etmeye yeter, belki bizim de işlerimizin düzelmesi için bu gereklidir?

Kafamı meşgul eden soru şuydu: “İnanmadan söylemek, neye yarar?”

Mesele şuydu ki bu gün bizi kalıcı bir kötümserliğe iten şeylerin tamamı da aslında başlangıçta, inanmadan tekrar ettiğimiz kötümserliklerdi.

Belki bu yüzden bütün inançlarda, bazı şeylerin sürekli zikredilmesi tavsiye ediliyor?

Kötümserlik kültürel bir davranış mı?  Herhalde öyle… Onu çevremizden öğreniyor ve bir hayat tarzı haline getiriyoruz belki de? Hayata karşı güvensizlik gelenekselleşiyor bir müddet sonra. Güvensizlik kararsızlığa, kararsızlık zaman kaybına, zaman kaybı geri kalmaya yol açıyor…

Belki Türkiye’nin geri kalmışlığının kökenini burada aramak lâzım?

Belki her gün ama her gün ümitsizliğin ve karamsarlığın doğal olmadığını, “haklı” olmadığını kendimize bir şekilde hatırlatmalıyız?

O halde neden şimdi olmasın?

21 Eylül 2011 Çarşamba

Kumrular’a Ağıt

Aklına gelir  ya bir şarkı bazen… Bazen bir türkü ki  son zamanlarda  makamına göre  rüzgârın esişinin bende  nükseder oldu bu haller…

Bazen  öyle anlık bir parıltıyla dönüverir çocukluğunun akşamüstleri  omuzlarının üstüne… Konuverir dallarından  kanatları  alacalı güvercinlerin, kumruların.

Bazen ayaklarının yorgunluğunu bıraktığın sokaklardaki en derin gölgeler ve atkestaneleri ve çınarlar ve  yaz serinlikleri... Titrer yaprakları ormanlarının hatırasıyla ve seni de ürpertir.

İşte o sokaklarda bazen…  Sükûnet lekelendi, bir alçaklığın patlamasıyla…

Ama her zaman  fukara gençliğin sarhoşluğuyla… Her zaman çınarlara hayranlığıyla yürüyen bir  köhne adamın sesiyle  hatırlıyorum…
İşte ben o Kumrular’ı özlüyorum. Saraçoğlu’nun  evlerinden,  eski Ankara bakan pencereleri özlüyorum. Şehrin ortasında bir nefes almaktır Necatibey’den yukarısı, ben onu özlüyorum.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Değiştirmemek Rüzgârını Çocukluğunun


Çocukluk gelip geçer. Bütün uçucu rüyalar gibi uçup gider. Dün gibi hatırlanıp hatırlanmadığı asıl önemli olan.

Mesele keşkesiz  yaşamak mıdır, derseniz, bence değildir. Çocukluk nedir, derseniz, hayatı, içindeki neşe özüyle yaşamakta ısrar etmektir derdim. Vazgeçmemektir derdim. Ümidin saflığıdır, derdim. İşte bundan dolayı, çocukluk taptaze anılarla kuşatır bizi ve bu yüzden keşkelerimizin  bizi üzmesine engel olur.



Çocukluk  alabildiğine parlamaktır.

Eski bir şarkıyı, derin bir sesle söylemek ve belki daha derin bir sesten dinlemek. Hayatınıza o kadar deniz kıyısını nasıl sığdırdığınıza şaşmaktır.

Güzel şarkıları ben bulmuyorum aslında, galiba onlar beni buluyor. Gecenin bir âlemi, Joe Black’teki o hastanın dediği gibi,  “güzel foroğrafları” hatırlatan, baş ucumuza koyan, susmanın sesinden konuşan şarkılar buluyor  güzel.



Teşekkürler Tracy Chapman, teşekkürler.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Hayatın Merkezi Olarak Yürütme

Kol kırılır herkesin içinde

Hukuk devletlerinin özelliği, yürütmenin, hayatın günlük akışına keyfî şekilde müdahale etmesinin sınırlanmasıdır. Sınırlı devlet de bu anlama gelir zaten. Çünkü devletin günlük hayatla ilgili organı yürütmedir.

Geri  memleketlerde yasama  sembolik, yürütme ise merkezi bir öneme sahip. Dikkat edilirse hiçbir geri memleketin yasama organının, kural belirleyiciliğinden bahsedilmez, daima hükümetlerinden bahsedilir ki o hükümetler de neredeyse Tanrısal bir keyfiliğe ve sorgulanamazlığa sahiptir.

Nitekim son sekiz yıldır ülkemizdeki yürütme kararları, yasama kararlarından çok daha fazla ve hızlı şekilde günlük hayata müdahale etmiştir. Bağımsız kurulların keyfi kararlarıyla  televizyon kanallarının neyi, nasıl yapacağı emredilmiş,  nerede ne yiyilip ne içileceğine varıncaya kadar pek çok önceden bilinmeyen uygulama hayata sokuşturulmuştur. Polisler ahlâk denetimine başlamış, hayatın içinde kendiliğinden oturmuş pek çok sokak alışkanlığı, kanun vs gözetilmeksizin sadece yürütme emirleriyle ortadan kaldırılmıştır, en güncel örneği Beyoğlu’ndaki  işyerlerinin ve sokak çalgıcılarının başına gelenlerdir.

İnternet sınırlamalarıyla ilgili mahkeme kararları da inceden inceye düşünülen şeyler gibi görünmemektedir. Bunlar daha ziyade yürütmeyle yargı arasındaki sınırın belirsizleştirilmesiyle yürütme emirlerinin yargı kanalıyla  duyurulması gibi görünmektedir.

Nitekim tecavüz mağduru kadınların tecavüzcüleriyle evlendirilerek tecavüzün bir “ kamu davası olmaması gerektiğine dair” HSYK raporu,  toplumun hükümetçe  tasarlanmasında yargının bu aracılık rolü görüntüsüne ibret verici bir örnek teşkil etmektedir. Bu şekilde toplum yavaş yavaş devletin bütün organlarının itelemesiyle  bir Arap/ Fars din toplumu haline getirilmeye çalışılmaktadır sanki.

Umuyorum ki yanılmış olayım ama belirtiler günden güne, laik özgürlük alanının, yasama, bilhassa yürütme ve yargı eliyle  gitgide  daha da kısıtlandığı yönünde…


16 Eylül 2011 Cuma

Blogumun Melali

Bloglar günden güne daha az mı okunuyor? Bana mı öyle geliyor?

 Blog alemi tuhaf. Kendiliğinden bir eş dost çevresi ediniliyor.

 Herkes herkesle bacanak, elti, görümce, enişte falan oluveriyor.   Birbirinin hiç görmeyen insanların geliştirdiği bu akrabalık ilişkisi de  çok ilginç. Millet birbiriyle sanki aile  kavgası ediyor. O ona ne demiş de ,  eltisi çorbayı nasıl kaynatmışmış da, ütü yaparken dikkat edilmesi gerekenler öyle mi olurmuş, akşam mı olurmuş vs vs vs…

Laf kondurmalar, laf sokmalar, laf dokundurmalar, laf salataları gırla! “Sayın” de de arkasından ne söylersen söyle! Blog değil mi her şey serbest! Bir de ciddiye alınıyor, inanılmaz! Dünyanın hiçbir yerinde internet bizdeki kadar insanları herhalde birbirine bağlamamıştır? Yan odadaki iki numaralı böcüğümüzle  msn’de “chatleştiğimizi” düşünürsek?... Yani hakikaten “chatir, chatir chatleşiyoruz!” Ayol  biz yedi göbekten New Yorkluyuz, bilmiyor muydunuz? Up Town’dan! Kesinlikle engin dallardan don’t  eat murt so…

İki numaralı böcük geldi, dondurmalı pasta istedi, buyur buradan yak. Önümde darmadağınık İngilizce notları, nedense derste adam gibi not tutmayı hiç öğrenemedim.

Empires and Allies oynayayım mı? Oldu olacak bir anket patlatayım belki  “reytingimiz” artar? Artar mı ki? Bioshock 2 yükleyemedim. Tekrar deneyeceğim. İnternet hızımız düşüyor, gene kazı mı var ne sokaklarda?

Bana kalbin kadar temiz bu blog sayfasını ayırdığın için…

Acele Blog Ecele Ne yapar?

Acele bir şeyler yazmam lazım. Okuyanımız da yok ama millet bizden yazı bekliyor. Memleket ahvali ne zamandır bayatladı. En son işittiğimize göre milli eğitim bakanlığından artık “millî” kelimesi kalkıyormuş! Niye şaşırmadım, bilmiyorum? İyice kansız kaldık, sormayın.

Etnik terörle yürütülen “enseye tokat” kıvamındaki  görüşmeler gerçekten bana bir nefes aldırdı. Meğerse Toprakkale’den bayrağı indirsek her şey yoluna girecekmiş! Ne demeye o bayrağı orada tutuyorsun  da PKKlı  kardeşlerimizi gıcık ediyorsun yahu?

Gelişmelere bakamıyorum, içim kaldırmıyor. İçim de kalmadı da gerçi diyetteyim, neredeyse sıfır bedene  geldim. Yani karşıdan bakınca, o derece yuvarlak görüneceğim kısmetse. “Kötü şeyler düşünme” diyorum kendime. Şimdi şimdi bir günlük havasına kavuştu blog. Bakalım yakın vadede neler gelecek aklıma, uzun vadede zaten hepimiz ölecekmişiz.  “Ulan eşşolusu! Sen öleceksin diye torunların niye fakirlik çeksin?” diye de sormak kimsenin aklına gelmemiş herhalde Keynes Efendi’ye… Şimdi sorduk işte. Ucuzundan blog, seyreltilmiş içerik, yutulması kolay  yumuşak ve bayat esprileriyle bir günlük sayfasının daha sonuna geldik. Sağlıcakla sayın seyirciler.

Türkiye'nin İlk Sony Tableti Senin Olsun!


İlk tabletini piyasaya sürmeye hazırlanan Sony; çok geniş uygulama yelpazesine ve PlayStation® sertifikasına sahip olan bu ürünüyle çok konuşulacağa benziyor. Tableti Türkiye’de 1 Ekim’de satışa sunacak olan Sony, “İlk Sony Tablet Kimin?” yarışmasıyla çıkış tarihinden önce tablet tutkunlarına bu muhteşem tabletin sahibi olma şansı veriyor!

http://www.facebook.com/SonyTR adresindeki Sony Türkiye Facebook hayran sayfasında gerçekleşen yarışmada, en çok soruyu en kısa sürede bilenler kazanıyor. 3 hafta sürecek yarışmada her hafta 1 Sony Tablet hediye ediliyor. Bilgili ve hızlı 3 yarışmacı bu teknoloji harikası cihaza Türkiye’de herkesten önce sahip olma şansı yakalıyor. Türkiye’de Sony Tablet S’e sahip olan ilk kişi olmak için tek yapmanız gereken; linke tıklamak ve en hızlı şekilde soruları cevaplamak.


Bir bumads advertorial içeriğidir.