28 Ağustos 2011 Pazar

Bir Cahil Şairden Dil felsefesi


Nedir fikrin derinliği böyle bir yerde? Merak ediyorum doğrusu… Bir şair hanım bir yazı yazmış: “Kurulmuş bir şey olarak Türk edebiyatı kavramı var mıdır?”* diye… Gülmeden edemedim…

Şair hanım alabildiğine alengirli, alabildiğine dolaşık ve eminim anlamından kendisinin bile haberinin olmadığı bir yazı yazmış… “ Türk edebiyatı kavramı” var mıymış? Bir de bu moda çıktı, iyi mi?

Sahi acaba biz bu memlekette var mıyız? “Kurulmuş” sıfatının geçersizleştirici o derin etkisiyle şimdilerde her okumuş bize, aslında bir Matrix’te yaşadığımızı, gerçeğin aslında bizim sandığımız gibi olmadığını söylemeye çalışıyor ama ne söylemeye çalıştığını kendisi de bilmiyor. Bilmemesi gene normaldir, kabul edilebilirdir… Ama bu kabil lâfları bilerek ediyorsa… İşte o felakettir.

Neden felâkettir? Çünkü dilin ve o dilin bilincinin oluşturduğu milletin varlığına, bu bir reddiyedir.

Şair hanım ucuz bir dil- iktidar felsefesiyle sözüm ona, iktidarsız bir dil kurmak gayretine giriyor ama bunu yaparken dilin imkânlarına, iskeletine dayandığını bile fark edemiyor. Şair hanım hangi dille şiir yazdığının, estetik inşa ettiğinin farkında bile değil. “kurulmuş” diyerek Türk dilinin metafiziğini reddedip dilin sahibi bir benliğe hırçınca saldırıyor.

Ve bir yandan Türk diline ve edebiyatına köksüz, yönsüz, vatansız bir hınçla alabildiğine saldırırken diğer yandan  aslında şiir/ edebiyat  bilincinin,  kelime yoksunu bir hurdacının hurda yığınından başka bir şey olduğunu göremiyor.

Hiçbir şey dememenin, diyememenin, cahilliğin sığ sularında dolaşıp bir estetik yaratıyormuş gibi yapmanın enfes tanıtımı… “Ben senin kebap yiyebilmek ihtimalini seviyorum…” dercesine saçmalıkları “çok sesli şiir” denen zırvalıkla şiire  sokuşturan ve dili yok eden cehaletin flaması…

Hep merak ediyorum, nedir fikrin derinliği, böyle bir yerde? Ve nedir böyle şeyleri yazan şairin şiirinde yazılan sesler? Bir çöplükte yaşamak için reddediyorsanız  kimliğinizi… Sesinizi kurmaca  ve hayali bir saçmalığa ait sanıyorsanız… Kendinizi yaksanız da  yanmayacağını dilin… Bilmelisiniz…


27 Ağustos 2011 Cumartesi

Eastwood'un Mahallesinden Bir Efsane: Gran Torino

Hakkında ne kadar çok yazılsa gene de yetersiz kalacak bir film “Gran Torino”… ne kadar çok seyredilirse seyredilsin hep bir  kere daha içinizi sızlatacak bir film.

Ne Kirli Harry’nin sokaklar boyunca süren kovalamacaları ne  ABD başkanına suikast plânları… Öykü, kısa öykünün anavatanında n bir mütevazı hayat anlatısı…

Konunun ne olduğunun önemi yok. Ama konunun nasıl anlatıldığının büyük önemi var…. Karakterdeki  çarpıcı dönüşümün nasıl akılcı bir mecraya sokulduğunun önemi var. Ve belki en önemlisi ancak Clint Eastwood’un  oynayabileceği bir dönüşüm var.

Yapım tasarımı için söylenecek hiçbir şey yok. Çünkü burada neredeyse bir zen bilinciyle, hiçbir şey yapmamak için uğraşılmış.  Bahçelerin bakımsızlığı, evlerin badanaları yıpranmış cepheleri, çatlak kaldırımlı sokaklar ve gerçek hayatın en  gerçek haliyle bir banliyö semti…

Müzik inanılmaz güzel.  Söylenebilecek hiçbir şey yok. Eski eski bir rüzgâr gelip ahşap kokusuyla burnunuza çalınıyor…

Oyunculuk? Konuşmak bile saçma… Eastwood’un  eski ama dayanıklı bir lokomotif gibi çektiği oyuncu katarı muhteşem bir iş çıkartmış.

Işık, daramanın ortasında yüzleri günahın karanlığında saklayan şiddetiyle vugulu ve mutluluğun paylaşıldığı anlarda bir o kadar pastel ve durgun.

Amerikan  rüyasının,   boyaları aşınmış evlerin eski sakinleriyle silindiği bir semtte… Bir film için  düşünülebilecek en  berbat yerde… Hayatlarının hiçbir  fantastik öğe içermediği kahramanlarla… Ve ancak hayatın anlamını, insanın kendisinin bulabileceğine dair o enfes anlatımıyla… Gran Torino tam bir Clint Eastwood şaheseri. Her zaman, her zaman ve her zaman…

Kara Bir Film Bu Kapkara Bir Film


Oturup yazacak hiç bir şey bulamayınca insan… Ey tıkanmış günlerimin, şebekeden kesik günlükleri! Sualim size! “Sual ne ?” mi dediniz? Kemal SUNAL filmlerinde “eşşolu eşeklerin” sansürlenmediği devirlerde “Hababam Sınıfı serisinde” sorulan güzel şeyler.

İş dönüp dolaşıp bir felsefeye gelmek mecburiyetinde mi? Belki de bu bizim neslin alışkanlığıdır? Belki aslında bizim nesil falan da yoktur. Ve belki “Bu ne ya?  “nesil”, “sual” falan ?  Dinci misin nesi?” gibisinden  sorular gelir.

Aha! Ben de amma ekâbirim. Okunmaktan yıkılan bir  blogum olduğu için hemen de müşteri tepkilerini tahmin ediyorum. Buna yaratıcı empati girişimi deniyor reklamcılıkta… Desem… Yalanın en kıvırcığını atmış olurum ama terim olarak epey de alengirli olur yani.

Yani sen de bir terim bul, nötr, tatsız, iki mümkünse üç kelimelik olsun… Sıkıntıdan patlıyorum, patlıyorum. Ciddi şeyler yazılacak kadar ciddi  bir ülkede miyiz? Herkes buna inanıyor mu? Haydi şimdi eller havaya! Hobbidi bobdik!

Kafan çalışıyor mu?  Kafan çalışıyor mu senin? Hadi ben aptalım! Evet ben aptalım ya sen? Neyi niçin yaptığını biliyor musun ey kari?!

Hiç kafanı çevirip bakıyor musun, tepelerde bir yerde dalgalanan bayrağa? Hiç aklına geliyor mu yarın onun yerinde başka bir şey olabileceği? Hiç aklına geliyor mu yarın paspas bıyıklı çakalların evine girebileceği? Hiç aklına geliyor mu yarın yasalarda yok sayılabileceğin?

Hiç düşünüyor musun eli kanlı köpeklerin  vekilleri senin yurdunda  sefa sürerken o köpeklerin eniklerinin aynı  yerleri  yakabileceği, yıkabileceği?

Ey kari sen ciddi bir şey olabildin mi hayatında çok merak ediyorum… Ey kari sana ciddi bir şey yazmak için zamanımı harcamama değiyor mu, bilemiyorum… Benim yaşadığım bir halta yarıyor mu? Onu hiç bilmiyorum…


25 Ağustos 2011 Perşembe

Hepsi Ayrı Koku Hepsi Ayrı Tat

Kim kime karşı?

ATM’de omzunuzun üstünden bakan ve  neredeyse üvey kardeşiniz olacak adam…

Dolmuşta bacaklarını alabildiğine açıp erkek olduğundan şüphe edilmemesi gerektiğini  belli eden adam…

İki veya daha fazla hemcinsiyle bir araya geldi mi gürültüleriyle mutlaka kendilerini belli edenler…

Elinden pardon kulağından düşmeyen son model cep telefonuna rağmen beş liralık bir deodoranta para vermeyip alemi kimyasal kirliliğe bulayanlar…

Muhteşem imajlar bırakıp iki kelimeyi bir araya getiremeyen içi  boş tadında yarışmacılar.

Hiçbir şey bilmediği halde sorulan soru hakkında “düşündüğünü” söyleyen yarışmacılar… daha da kötüsü bilgisine güvendikleri joker danışmanlardan da foslayanlar…

Ettikleri lafın ucunu bucağını düşünmeden, önüne gelen popüler siyasi hakaretler etmekte beis görmeyenler…

Reklam estetiğinde bir numara kartonetleriyle insanı hayran bırakıp  “Sadece arkadaşız”, “Yare verdim ayarı”, “Hepimiz dansözüz…” gibi içli ve özlü sözlü şarkılarıyla  alemi sallayan köpük köpük sanatçılar…

Adının önünde prof titri olup da konuştuğu konu hakkında doğru dürüst  kitap okumamış diyet entelektüeller…

Bütün mevzuları sosyal statüleri ve  mönüleri olan İstanbullu köşe yazarları…

Bilgilerinin ve akıllarının neredeyse bütün dünyayı yeni baştan kurmaya yeteceğini sanan, önce solak sonra liberak, dön baba dönelim takımı eyyamcı köşepor santroforları…

Türkiye’nin en güzel yerlerinde ev alıp ballı baba  bereketinde  maaş alıp memlekete savaş açan  eli taşlı siyaset tüccarları…

Hepsiyle bir arada yaşıyoruz, ne güzel değil mi?

Söz Metallica abilerde...

Rocconnect ile Facebook'a SES geldi: 30 dakika bedava konuş, yeni insanlarla tanış!

Dünyada ilk defa Türkiye’de, Facebook’ta cep telefonu üzerinden iletişim başladı. Rocco Sıkısakız için Turkcell ile ortaklaşa hazırlanan "Facebook’tan arama yapma servisi"ne sadece telefon numaranızı vererek dahil olabiliyorsunuz. Linke tıklayıp http://www.facebook.com/roccoloji kaydınızı tamamladıktan sonra uygulamaya kayıt olan herkesle Rocco’nun hediye ettiği 30 dakikayı kullanarak konuşabiliyorsunuz. Projeyi anlatan ve uygulamanın da kullanım kılavuzu olan eğlenceli video size her şeyi anlatıyor.

Üyelerin telefon numaraları görünmediği için hem eğlenceli hem de çok güvenli olan Rocconnect Tıkla Konuş ile bedava konuşmak için Turkcell abonesi olmanız ve bir Facebook hesabınızın olması yeterli. 


Bir bumads advertorial içeriğidir.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Okunmuş Kitapların Doğuşu


Aslına bakılırsa kitaplar okurla buluştuklarında ve okunduklarında  doğmuş oluyorlar. Büyük bir iddia belki ama? “Ama nasıl? Kitap okunup bitirildiğinde bitmiş olmuyor mu?” diye soranlarımız çıkabilir.

Çok satanlar için belki öyle düşünülebilir ama bu, yanıltıcı… Kitabın apayrı ve iletişim şekli var. Kitap yazarının sözleriyle bize gelip sözlerinin çok ötesinde imgelere taşıyan ve yazarının hiç de  açıklamaya niyetlenmediği bir bilinç haritasını önümüze koyan bir elçi…

Hal böyle olunca… Susup… Amma illa biraz susup… Susmanın tadına varıp… Sessizliği dinleyip kitabın bilincine varasım gelir. En iyi arkadaşınızla tanıştığınız o ilk gün… Adını , yaşını, zevklerini öğrendiğinizde nasıl  onu tüketmiş olmuyorsanız. Zaman geçtikçe nasıl kişiliği size yepyeni sayfalarla açılıyor ve yepyeni sayfalarla yazılıyorsa…

Yazarın, “ruhundan üflediği” kitap da bizi hep besler, yepyeni ümitlerle ve ışıklarla… Çünkü… Eğer farkındaysak bazı şeylerin… Ve her anda bir ışıltı bulmak apayrı bir zevkse naçiz akıllarımızca… İşte o zaman görürüz ki büyümüşüzdür biz de kitaplarımızla… Ve büyüdükçe her seferinde değişik bir ışıkla karşılar bizi kâğıttan dostlarımız.

Her kitap bu yüzden ölmeyen bir iyilik parçası, ölemeyen bir özün kanatlanışıdır…

Bu yüzdendir ki bir kitap, asıl okunduğunda doğar…

20 Ağustos 2011 Cumartesi

İnci Sokağı

Trevenian’ı (Rodney William Whitaker)“Şibumi” ile tanıyanlar için bambaşka bir kitaptır, “İnci Sokağı”.

İnci Sokağı, İrlanda kökenli göçmenlerin hayal kırıklıkları, fakirlikleri, sosyal uyumsuzlukları ve bilhassa büyük buhrandaki hali ile  Newyork/Albany’de çok bilinen bir mekân.

Kitapla ilgili tanıtımlarda, otobiyografik özellikler taşıdığından bahsediliyor ki bu kadar derin ve çarpıcı bir anlatımın içinde yazarın özünden bir şeyler olmaması düşünülemezdi, zaten. Öte yandan çok iyi tanınan bir çocuğun ruh halinin, bulanık suların durulduğu anlarda bulutları yansıttığı gibi yansıtmak da  empatiyi aşan, doğrudan tanımayı gerektiren bir iş.

Romanın  dikkat çeken özelliklerinden biri, klâsik Amerikan kısa öyküleme tekniğinden ayrılıp klâsik Avrupa  anlatım tekniğine daha yakın durması. Bu açıdan bölümleri birer bağımsız öykü gibi dursa da hacim açısından  uzun öyküyle roman arasında kalan bir özellik sergiliyor. Bu açıdan, ekonomik, çarpıcı ve destansı Amerikan anlatımı yerine romantik bir Avrupalılık sergiliyor, diyebiliriz. 

 Bazıları, fizikî mekân ve insanlık durumlarının çarpıcı şekilde yalın tasvir edilmesinden dolayı romanı naturalist olarak değerlendirebilir, elbette. Ama romanı Amerikalı kılan şey, kaskatı bir çaresizlik ortamında bile geleceğe ümitle bakan, girişimci  Amerikan insanının portresine sıkı sıkıya bağlı kalması, nihilizme asla saplanmaması.

Bu açıdan roman, yer yer sınıfsal çözümlemelere giriyor gibi görünse de insanın karar alan ve irade sahibi bir canlı olduğunu unutturtmayan gene de çarpıcı sayılabilecek bölüm  sonlarıyla  dogmatik Marksist doktrine dirsek çeviriyor. İnsanın sınıfın kurmalı oyuncağı olmadığını, hayallerinin peşinden koşmak ve içinde bulunduğu anı güzelleştirmek için mücadele ettiğini ve emeğinin asla karşılıksız kalmadığını göstererek bulutlu göğün  üstündeki maviliği bize hatırlatıyor.

Yazar, en berbat karakterleri bile bir çocuğun henüz  bozulmamış masumiyetinin penceresinden, hoşgörü ve şefkât nazarıyla anlatıyor. Sanırım romanı asıl güçlü kılan da yazarın,  büyümeyi, çocukluğun reddi olarak görmemesi ve   çocuk saflığı ve heyecanını, öyküde  anıtlaştırabilmesi…

Ders vermek iddiasında olmayan,  yaşayan Türkçe’ye bağlı kalınarak yapılmış tercümesi, romanın havasını anlamamızda, en büyük paya sahip olan şey.
“İnci Sokağı”, bütün iyi metinler gibi bittikten sonra kafanızda kendi fotoğrafını bırakıyor. Hayatın ümitli bir şey olduğunu, sürdüğünü ve herkesin mücadelesinin, aslında insanlığı sürdüren yegâne şey olduğunu gayet sade ve heyecanlı bir dille anlatıyor. Bazılarına iddialı gibi görünse  ve kronoloji beni yalanlasa da  “İnci Sokağı’nın” , “Şibumi’nin” felsefî ve edebî öncülü sayılabileceğini düşünüyorum. Çünkü aynı edebi dünyanın iki eserinden “İnci Sokağı’nda” yazar, "Şibumi’nin" süper kahramanının gerçek kökenlerini adeta ortaya çıkarır. Düştükçe her seferinde ayağa kalmayı başaran çocuk kahramanıyla “İnci Sokağı” bize kurulmuş bir hayal kahramanının  gerçek portresini sunar gibidir.

“İnci Sokağı”  edebî  ağırlığı ve damağımızda bıraktığı, cidden asil lezzetiyle kütüphanede bulundurmaktan gurur duyulacak bir kitap…


17 Ağustos 2011 Çarşamba

İtalo Calvino'ya Sabırsız Bir Mektup

 “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”  Hakkında Üzüntülerim

Yirmi yıldır yazmakta olan, fevkalâde sabırsız ve bir o kadar   önyargılı bu okurunuzun âcizane mektubunu sabırla karşılayacağınızı, ümit ediyorum.

Siz ki “İkiye Bölünen Vikont” ve “ Kesişen Yazgılar Şatosu’nu” yazan dehasınız.

Siz ki anlatımında, lâtin coşkusunun, Akdenizli mübalâğasının, ve elbette çocuksuluğunun ışıltısını  taşıyan bir yazarsınız. Bu açıdan… Evet…  Eğri büğrü zeytin dallarının gölgelerinde, zeytinyağının ışıltısında ve geç yaşlarda keşfettiğim şarabın  enva-i  çeşit kekreliklerinde hikâyelerinizden birer hisse bulmamak imkânsız.

Üstadım, efendim,  değerli hocam… Amma velâkin bilirim ki en güzel kitaplarda bile bir çevirmenin entrikasının gölgesi düşer, dimağımızın  yollarına… Belki “ilgili” demek yerine ilintili, “muhtemelen” deyiverip de   zatınızın  diline bizi yaklaştırmak yerine bize dil öğretmek adına “olasılıkla” deyip bütün şiirselliği baltalayan çevirmenimizin gadrine uğradığımızdan….

Özür dileyerek “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” adlı kitabınızı yarım bıraktığımı bildiririm.  Öğreticilik iddiasını okurun üstüne yıkıp da bütün metni tatsızlaştıran bir çevirmenden dolayı…  Okuma zevkim kesintiye uğramıştır. Açıkçası tıkandım. Bir çevirmenin çevirisi belki basılabilir  ve düşüp yanılıp kitabı alan okur da bir defalığına ona para kazandırabilir ama… Çevirmen yazarın eserinin “Artık okunmak istenmeyenler” rafına kaldırılmasına rahatlıkla sebep olabilir ki  sizin kitabınızın da başına gelen budur.

Ayrıca gene özür dileyerek, okuru kahramanlaştırmak iddiasının okura ne gibi bir heyecen  verdiğini bir okur olarak ben anlayamadım. Nobran ve odun bir adam olduğumdan zerrece şüphem yoktur amma… Sizin o cevval  hayal gücünüzün bizi kapıp götürdüğü  yerleri  düşündüğümde okuru kendi bayağılığında gırtlağına kadar gömerek neyi hedeflediğinizi anlayabilmiş değilim.

Bu yüzden sırf zat-ı âlinizin üstün yeteneğine binaen başlayıp da bir yerlere varmasını sabırsızlıkla beklediğim kitabınızı, sıradan  bir istasyon tasvirinde ve  fakirinkinden daha ilginç görünmeyen bekleme sahnesinde yarım bırakmış bulunuyorum. Kitabı yarım bırakıyorum ki  siz üstadım, hatıralarımda hep o fırtınalı ve uslanmaz hayal gücüyle kalsın. Şahsen “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”olsaydım bu kitabınızı okumazdım, okuyamazdım. Affınıza sığınıyor ve eski kitaplarınızı tekrar tekrar zevkle okuyacağımı bildirerek saygılarımı sunuyorum.
Âciz Okurunuz Afşar ÇELİK

Diziler Ve Delikanlıları

Yakaları  karınlarına kadar açık, kravat takmayan, traş bile olmayan ama holding sahibi tiplerden geçilmiyor televizyonda. Önceleri bunlar saf kabadayıydı, mert, garip babası falan… “Delikanlı”…





Sonra bakıyorsunuz, mesela Özcan DENİZ’İN  oynadığı Asmalı Konak mıydı neydi o dizide, adam Amerika’da okuyor geliyor gene aynı tip, gene aynı kılık gene aynı  vıcık vıcık feodalizm övgüsü. İçten içe bir sınıf atlama telâşı, kompleksi… Hepsine tamam, itirazımız yok. Hangimiz iyi bir evi, arabayı hayal etmiyoruz da ya o “sınıfın” gerekleri? Yani kokan çorapla, leş gibi ağızla, “Kodum mu oturturum!” tavırlarıyla CEO alemine cumburlop dalmak normal mi?





Ama sanırım normal hale getirildi. “Param varsa nezaketi de satın alırım, kardeşim!” anlayışı, dizilerde tipleştirildi. Eskiden karşıdakine saygısızlık sayılan o kirli sakallar şimdi normal. Kimin ki bir aşireti, kabilesi var, anında holdingi de oluyor!





İnanılmaz bir  refah özleminin,  aşağılık duygusunun, etnik kompleksin manifestosu haline geldi  yerli diziler artık. “Normal” eskiden “Perihan Abla” idi, “Süper Baba” idi, “Ekmek Teknesi” idi, “Bizimkiler” idi… Şimdi, siyah giyen, kravatsız magandaların aile meclisinin, hanımağaların infaz emirlerini elleri, edep yerlerinde beklediği  birer şiddet övgüsü hepsi.





Bunu kenar mahallenin isyanı okumak ne kadar doğru? Bu kenar mahalleyi oluşturan toplumsal yapının barındırdığı bilincin isyanı aslında. Çünkü dikkat edilirse popüler dizilerin hemen hepsi doğu- güneydoğu kökenli, kalabalık aşiretlere  mensup, zor kullanmayı  temel ilişki biçimi sayan insanların iyileri ve kötüleri arasındaki çatışmalardan ibaret.





 Kahramanın  Batı Anadolulu olması bile fark etmiyor, aynı etnik kompleks ve aşiret  asabiyesi şablonunu “Bilmemkimzadeler”  etiketiyle değiştirerek, senaristler ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyor. Oysa Batı Anadolu’da ağalığın, beyliğin esamesi okunmayalı neredeyse  iki yüzyıl olmuştur. Bu dizilerin iki büyük zararı oluyor. Birincisi memleketin bir bölgesinin Türk kimliğinden tamamen ayrıymış gibi kabul edilmesine yol açıyorlar. İkincisi saf güç ile her şeyin yapılabileceği kanaatini topluma kabul ettiriyorlar.





Yeni diziler, etnik kabileciliği ve şiddet/güç tapınıcılığını normal  hale getiriyor. Servet edinmeyi, çalışmak, tasarruf etmek ve beceriden ayırıp “nepahasına olursa olsun” elde edilmesi gereken bir şey olarak empoze ediyor. “Aşk Ve  Ceza”, servetlerinin temeli uyuşturucu kaçakçılığı olan iki aşiret arasındaki çatışmaları normalleştiriyordu.





Ahlâkı, güçlünün ve zenginin malı olan, keyfi bir istisna haline getiren yeni nesil dizilerimiz hem toplumsal dönüşümümüzün tercümanlığını hem de kılavuzluğunu yapıyor.  Kabile ilkelliği 21. Yy Türkiye’sini ele geçiriyor.

16 Ağustos 2011 Salı

Bir Tren Şarkısında Taze Anıların Kompartımanı


Vashti Bunyan
Vashti Bunyan’dan “Train Song” dinliyorum. Niye dinliyorum?

Çünkü geçmiş günleri, geçtikleri  sokakların bir yerlerinde muhakkak iz bırakmış insanların sesini duymak bu…

Çünkü bir tren yolculuğunun ,  yolcunun içinde bir anlam taşıdığı hayatların dünyasına ait bu şarkı.

Çünkü tuğla duvarlara asılı sokak tabelâlarının, tarihin her bir adımının adı olduğu  şehirlerin şarkısı bu…

Çünkü şarkıların geçmiş hayatları bu güne bağladığı bir hayata  ait bu şarkı…

Çünkü şarkıların her zaman yeniden ve yeniden  dinlenip her kuşakta yeniden ışıldadığı toplumlara ait bu şarkı…

Çünkü aynı yerden, aynı açıyla fotoğrafını çektiğinizde aynı sesleri işiteceğiniz bir nehir kıyısının şarkısı bu.

Çünkü  yaşlı çınarların yaşlı gölgelerinde derinleşirken düşünceleriniz…. Ayak seslerinizin var olduğunuzu hatırlattığı caddelerin o  izlenimci başı boşluğunun, o tatlı tembelliğinin tıngırtısını  göğsü cebinizde hissetmenizi sağlıyor bu şarkı…

Çünkü buradan bambaşka bir yere ait olabilmenin… Çünkü buranın bütün çirkinliklerine sırt çevirebilmenin  mümkün olabildiğinin… Çünkü  güzel olması için uğraşılmış kirişlerin altında… Bir ekim serinliğinde… Bir Pazar yerinde, ödünç bir sandalyede oturup sızlayan bacaklarınızı dinlendirebilmenin şarkısı, “Train Song”…

Söylediğin için teşekkürler,  Vashti Bunyan