8 Temmuz 2011 Cuma

Beraber Yaşamak Saplantısı





Beraberliğe yapılan vurgu  bir fetiş düzeyine ulaşmış durumda nicedir. Ağzını açan farklılıkların beraber yaşamak iradesinden bahsediyor.

Burada “farklılığın” ölçüsünden bahsetmek, kimsenin aklına gelmiyor. “Farklılık”, ne kadar olursa olsun ve  ve kayıtsız şartsız kabullenilmesi gereken bir   değer midir?

Her şeyden önce şunu belirtmemiz gerekir. Eğer bir beraberlikte farklılıklar uzlaşmaz hale gelmişse  beraberliğin sürdürülmesi yarardan çok zarar getirir. Bir beraberlik,  belli unsurlar üzerinde tartışmazsız şekilde  yürütülen bir, “bir olmak” davranışıdır. Beraberlik bir durum değil, bir davranıştır.

Beraberliğin yürütülmesi bu açıdan üç  şeye dayanır:

Birincisi beraberliğin anlamını veren  müşterekler…

İkincisi bu müştereklerin kaynağı olan büyük kültür…

Üçüncüsü  beraberliği sürdürmek üzere  gösterilen irade.

Türkiye son dönemde, popülist siyasal  dinci politikalarca  iyice alevlendirilen ve resmî bir  şekilde  katılaştırılmaya/yerleştirilmeye  çalışılan etnik ırkçılık probleminin dışında, ayrıca gene  iktidarca resmî şekilde telaffuz edilen inanç grupları, yaşam tarzları eksenlerinde  toplumsal bölünmeleri yaşamaktadır.

İktidar partisince yürütülen farklılıkların uzlaşmazlığı politikasına  göre Türkiye aslında birbirinden habersiz, birbirinden bağımsız, birbiriyle uzlaşmayacak toplumsal farklılıkların yaşandığı bir ülkedir. Buradaki “uzlaşma” terimi  bir davranış olarak değil, kendiliğinden bir yakınlaşma/ benzeşme anlamında kullanılmıştır. “Türkiye’de otuz altı etnik grup var!” dahiyane keşfinin temel yanlışlığı budur. Buna göre Türkiye’de birbiriyle eşit derecede cevaplama kabiliyetine sahip bir çok apayrı kültür bulunmaktadır.

Bu kabul, bir çoklarına çok insanca görünmesine rağmen  hiç de öyle değildir. Çünkü bu,  bir ülkeyi kuran ulusal yapının  özündeki, “büyük kültür etrafında meydana gelmiş kendiliğinden benzeşme” gerçeğini ve dolayısıyla uluslaşmayı reddetmek anlamına gelmektedir. Bunun ne önemi vardır? Bunun önemi de şudur ki  bir büyük kültür etrafında kendiliğinden benzeşmenin temeli  barış ve uzlaşmadır. Oysa siz insanlara “Siz kesinlikle farklısınız ve kendi başınıza bir ulussunuz!” dediğinizde onlara iyilik yapmış olmaz, onarlı  dünyada  hiç kimseye benzemeyen,  yalıtılmış ve kendiliğinden “öteki” haline gelen bir topluluk yaparsınız.

Barışın iki temel unsuru vardır:

Bunlardan birincisi meşruiyetin tartışılmaz egemenliği..

İkincisi, meşruiyeti kuran büyük kültür üzerindeki mutlak  uzlaşma. Esasen  bir kültür eğer meşru  değerler üzerine değil de gasp, yağma, cinayet üzerine kurulmuşsa o kültürün üzerindeki uzlaşma da barışı sağlayamaz.

Bundan dolayıdır ki uluslaşmanın temelindeki, merkezindeki büyük kültürle, kabile kültürlerini bir tutarak barış sağlanması mümkün değildir. Uluslaşma zaten, barışa yönelik insani  varoluşçu değerleri sağlayan büyük kültür sahibi   bir toplumsal çekirdeğin etrafındaki kendiliğinden meydana gelen beraberlik ve  benzeşme demektir.

Dolayısıyla Türk Milleti’nden bahsedildiğinde bundan rahatsız olmak, Türk Milleti denen toplumsal yapının değerlerinin farkında olmamak  veya bu değerlere düşman olmak demektir. Türk Milleti gerçeğini oluşturan değerler adil davranışa bağlılık ve onun tartışılmazlığına duyulan inanç, iyiliğin mutlak üstünlüğü, insanüstü bir irade olarak Tanrı’nın mutlak birliğine ve adaletine inanç gibi öğeleri kapsar. Dolayısıyla Türk Milleti  mensubu için “beraberlik”,  değerlere düşmanlığa rağmen zorla bir arada durmak demek değildir.

Dünyanın diğer bütün uluslaşmış toplumlarında da uluslaşmanın bir olumlu değerler mutabakatı olması ve bundan dolayı uluslaşmanın insanca bir övünç vesilesi sayılmasının sebebi budur. Dolayısıyla uluslaşmış toplumlar gerek  kuruluşlarında gerekse hayatları süresince daime bu değerler mutabakatına  gösterilen iradî bağlılık ile beraberliklerini korurlar.  Bu beraberlik de  beraberliği oluşturan, adaleti temin eden kurucu büyük kültürün tekilliğini kabul etmeye dayanır. Bu açıdan her  beraberlikte kendiliğinden bir “patronaj” durumu vardır. Hiç kimse meselâ İngiltere’de İngiliz kültürünün , dilinin ve kurucululuk tekilliğinin sorgulanmasına müsamaha göstermez.  İngiliz adalet sağlayıcılığının ve dilinin ve kültürünün mutlak egemenliği altında istediğiniz şeyi yapabilirsiniz ama yaptıklaırnız asla bu unsurları tartışmaya açmaya veya  kendinize rakip görmeye kadar vardırılamaz. Bu, dünyanın her yerinde de böyledir.

Şimdilerde kasıtlı şekilde “ulus devlet” şeklinde söylenen  ulusal veya  millî devletin özelliği,  kendi değerler mutabakatını, kendi bildiği gibi ve kendi  diliyle yaşamak  için savaşı göze almış, bağımsız  uluslar tarafından kurulmuş olmalarıdır. Dolayısıyla  bir beraberlikten bahsedildiğinde, millî devletleri kuran  millî iradenin ve onun değerlerinin tartışılabilmesi imkânı diye bir şeyden bahsedilemez. Eğer bunları “tartışılır” veya “kabul edilemez” bulan birileri olursa, millî devlet onlara göre şekillendirilerek, değerleri, siyasi yapısı ve toprak bütünlüğü bölünerek o kişilerin rızası aranmaz, o kişiler dışlanır veya onlara savaş açılır. Bundan dolayı aslolan “Ne pahasına olursa olsun beraber yaşamak” değildir. Aslolan beraber yaşamanın şartlarını oluşturmuş ulusal yapının koyduğu şartlara saygı ve bağlılık ile yaşamaktır.

Beraber yaşamak istemeyenlerin kaprislerine ve ihtiraslarına razı olarak bir uzlaşma sağlanamaz. Buna ancak “teslim olmak” denir ki bu da ancak ya tartışılmaz bir yenilgi veya yok olmakla mümkündür. Bizimle bizim şartlarımızda beraber olmayı kendilerine yediremeyenler varsa bu yüzden onları yok edilmesi gereken  düşmanlar saymamız en doğal hakkımızdır. Demokrasi, insanın düşmanıyla beraber yaşamaya halk oyu ile zorlanması değildir. Bu yüzden bizi istemeyenler için iki seçenek vardır, ya bizi tartışmasız şekilde yenerler veya yok ederler veya bunu yapmak için harekete geçtiklerinde yok edilmekten şikayet etmezler.


Ahlâkın Siyasal Dincilik Ve Cemaat Yapılanmasıyla Varoluşsal Çelişkisi


 “Muhafazakâr demokrat” olmak iddiasındaki bir siyasetçimizin “ Hayat seks ve içkiden ibaret değildir!” sözü  üzerinde yeterince düşünülmediği kanaatindeyim.

Hayatının temeline dini yerleştirmiş gibi görünen bir insanın   “mantığı” için tutarlı bir sözdü bu.

Sorun, “hayatın temeline dini yerleştirmenin” ne anlama geldiğidir.

Hayatın temeline dini yerleştirmenin iki yönü vardır:

Birincisi hayatı dinin  esaslarına göre anlamlandırmak

İkincisi  insanın varoluşsal gereği olan “ahlâkı” dine göre belirlemek.

Burada  “siyasal dinciliğin” veya Yaşar Nuri’nin sade anlatımıyla “dinciliğin” anlamına ulaşıyoruz.

Din olarak kendi ülkemdeki,  kendi benimsediğim İslamiyet’i esas aldığımda, gördüğüm şudur: İslamiyet yukarıda  gözlemlediğimiz iki esas için de bireyi hedeflemiştir. Yani hayatın anlamlarını  belirlemek ve ahlâkın  temeline dini koymak işinin öznesi bireydir, toplum değil!

Siyasal dincilik veya kısaca dincilik ise  merkeze, toplumu/ kollektiviteyi alır. Dincilikte, din birey için değildir. Bireyin, dincilikte bir yeri yoktur. Birey için gelen bir şey bireyin toplum tarafından kullanılmasının aracı haline getirilmiştir. Siyasal dinciliğin özü siyasi olmasından da ziyade,  anlam belirleme ve ahlâkı seçmek işini  topluluğa dayatmak amacından kaynaklanmaktadır. Siyasal dincilik veya dincilik, kaba bir zor kullanımından öte, bir vicdan ve akıl rehinciliğidir.

Dinin özünde, bireyin kendi aklı ve yeteneği kadarı ile sorumluluğu esasken, dincilikte,  din, bireyin asla erişemeyeceği bir yüksek ideal haline getirilir. Öyle ki artık birey kendi başına dini yaşamaktan vazgeçer ve ulaşılması bu imkânsız idealin ancak  herhangi “imamın”  liderliğindeki cemaat yaşantısına kayıtsız şartsız uymakla yaşanabileceği sonucuna ulaşır. Bir cemaat önderinin “ Zaten Müslümanlığa pamuk ipliğiyle bağlıyız!” demesine hiçbir Müslüman’ın vicdanının tepki göstermemesi bundan kaynaklanmakta… Çünkü Müslümanlar akıllarıyla olduğu kadar vicdanlarıyla da  kendilerinden vazgeçerek , ruhlarını cemaatin/topluluğun/ kollektivitenin malı haline getirmişlerdir.

Dinci yaşantıda hayatın anlamı konusunda, cemaat mensubunun  yapabileceği tek şey, cemaatin önderi her kimse onun hayattan anladığını peşinen doğru ve tartışılmaz kabul etmek ve böylece  garantili bir mutluluğu elde edeceğine inanmaktan ibarettir. Gerçi cemaat/topluluk yaşantısının temeli mutluluğu aramak değil,  sürekli,  ve garantili şekilde ıstıraptan uzak kalabilmek, kaçabilmektir. Bir cemaat/topluluk mensubu için hayat mutluluğun fırsat kelebeklerinin yakalanması değil, acı dolu  ve çirkin bir ortamdan, cemaat beraberliğine sığınılabilen zamanlardan ibarettir.

Dolayısıyla siyasal dincilik her türlü vasıtayla önce anlam dağarcıklarını aynılaştırmaya, bireysel algıları köreltmeye,  yapılan işlerin anlamları üzerinde bireysel düşünmek kabiliyetini yok etmeye çalışır. Bugün kadın nüfusunun inanılmaz oranda, İran’da bile görülmeyen bir örtünme aşırılığına sapmasında, öncelikle cemaat kabulü uğruna bireysel algılama ve muhakemeden vazgeçmek tutkusunu görebiliriz.

İşin ikinci aşaması geniş kitlelerin güdülmesi için asıl kullanılan aşamadır: Ahlâk hakkında bireysel seçimlerin ilgası.

Siyasal dincilik, ahlâk konusunda  ferdi tam anlamıyla güvenilmez  bulur. Ona göre “herkes kafasına göre  yaşayamaz, yaşamamalıdır!” Dincilere göre bir Müslüman ancak dinin emirlerine göre yaşarsa Müslüman olarak kalabilir.

 Soru şudur: Bir Müslüman’ın Müslüman olarak kalması konusunda  diğer Müslümanların ne gibi bir yetkisi ve sorumluluğu vardır? Veya… Bir Müslüman’ın dinden kaynaklanan sorumluluğu diğer Müslümanlara mı yoksa sadece Allaha karşı mıdır? Oysa bu soru genellikle  görmezden gelir ki din sahibi olmanın bütün anlamı bu soruda saklıdır. Bu soruya cevap vermeksizin bir İslâm ahlâkından bahsetmek de aslında anlamsızdır.

Bunun sebebi öncelikle İslâmiyet’in kesin bir şekilde bireye dayanan ve bireyi amaçlayan bir din olması, ikincisi de sorumluluğun açık ve net şekilde bireye ait  ve Allah’a karşı olduğu hakikatinin, imanın temelini teşkil etmesidir. Yani inanan veya inanmayan bireydir.. İnanan bireyin bütün işlerinin, aklının ve vicdanının tek nihaî  yargı mercii Allahtır! Bu öyle tartışılmaz bir gerçektir ki siyasal dincilik, şeytani iktidar hırsı için bu gerçeği haykıran insanlara asırlarca kin kusmuştur ki en  acı örneği  İmam-ı Âzam  Ebu Hanifedir.

Dinin bireysel olması, bireyin, günahı da sevabı da iradesiyle işleyebilmesi kabulüne dayanır. Dolayısıyla “ahlâkî” olanı, bireyin seçmesi,  bireyin imanının gereğidir. Eğer birey, kendi aklı ve vicdanı ile  neye iman etmesi gerektiğini kendisi belirleyemiyorsa,  ahlâkî olarak da sorumlu tutulamaması gerekir.
Dincilik, bireye, neye, nasıl iman etmesi gerektiğini dayatır. Dolayısıyla ona  “ahlâkını seçmek” imkânını vermez.

O halde “Hangi ahlâk?” sorusuna bir cevap vermeliyiz. Bu soruya kesinlikle şöyle cevap verebiliriz ki ahlâk tektir ve o da ancak ve yalnız “ Zarar vermemek iradesidir.” Ahlâkın bu tanımı, dinlerin ve ideolojilerin bize vaaz ettikleri mutluluk kaynağı iyi davranışların asgari  ve tek müştekidir. Dolayısıyla ahlâk bir şekil işi değildir.

Oysa dincilik, ahlâkı, dinin emrettiği şekillere uygunlukla tanımlamaktadır. Bir siyasetçimizin “  Başı açık kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev de ya satılıktır  ya da kiralıktır!” gibi  gayet kötü ve bayağı bir cümle sarf ederken  düşündüğü tam olarak budur. Ona göre, başını örten kadın ahlâklı, örtmeyen kadın ahlâksızdır.  Toplumun genelindeki anlam kaybı ve  ahlâki seçim yoksunluğu, bu söze hiçbir  dindar Müslüman’ın itiraz etmemesiyle  korkunç bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Burada  dinciliğin, bir takım  din profesyonellerinin veya cemaat önderlerinin dinden anladıkları şeylere kayıtsız şartsız uyarak şekillerle kendilerini diğerlerinden ayırarak ahlâkî asgari gerekliliği yerine getirdikleri kanaatini görürüz. Cemaat mensubu, gömleği dışarıda bırakmak,  badem bıyık bırakmak, saçı ortadan ayırmak, başörtüsü takmak, pardösü giymek,  haremlik-selâmlık oturmak, belli kesimlerde pantolon giymek, belli konuşma şekillerine uymakla,  “ahlâklı davrandığını” sanmaktadır.

Bunlara mukabil, başı açık kadınları “satılık veya kiralık” diye nitelendirmekteki, bühtan ve tahkiri Müslüman ahlâkıyla bağdaştırabilmektedir.

İslamî terimleri ticari rekabetin aracı haline getirmekteki aldatmacayı  ahlâken yargılamamaktadır.

Dinin siyasetin aracı haline  getirilmesinin bir istismar, bir suiistimal olduğunu görmezden gelmekte, bu durumun ahlâkî muhakemesini yapmaya yanaşmamaktadır.

Siyasî dinciliğin, kendi görüşünü paylaşmayanlara yönelttiği nefret ifadelerinden hiç bir rahatsızlık duymamakta, insanları  ahlâkın “ Zarar vermemek” temeline göre değerlendirmek yerine, parti liderinin veya cemaat önderinin emirlerine göre yargılamakta, vicdanen hiçbir sıkıntı görmemektedir.

Çünkü cemaat mensubu, kendi aklına ve vicdanına sahip olmayan, olmak da istemeyen insandır. Çünkü kendi cemaatinin kayıtsız, şartsız egemenliği dışında bir adaletin olamayacağı kesin inancına saplanmıştır. O, din adına önce kendi din kardeşlerini yok etmeyi kendi ahlâkının temeli sayan bir köledir.

Din üzerindeki siyasi tasalluta engel olunmalıdır. Ahlâkın herkesin kendi sorumluluğu olduğu, kendi aklının ve vicdanının eseri olduğu cemaat kolaycılığına rağmen insanlara anlatılmalıdır.  Aklı ve vicdanı,  badem bıyıklı bir vestiyere teslim ederek askıya almanın hiçbir şeyi çözmeyeceğini anlayamayan  bir Müslüman ne  bu dünyada  mutluluğu bulabilir ne de çevresini mutlu edebilir; o, ancak “Müjdelemeyen ve nefret ettiren” biri olarak kalacaktır.



7 Temmuz 2011 Perşembe

Hep Merak Ediyorum Memleket Nere?


Memlekete, memleket…  Memleket nere? Can havliyle taksiye biniyor, taksici soruyor. “Memleket nere?” Yani  içinde yaşadığı vilayette insanların en öncelikli merakları bu: “Memeleket nere?”

 Taksiciye soruyor bu kez  binen, “Sen nerelisin?” Taksici şaşırıyor. Sanki kendisi üç bin yıldır guttirifrutti hanedanının varisi, yerli ahalinin  vekilharcı, veliahtı ve dahi taht-ı revanı da  ben Liverpoollu bir garip hergeleyim. Burnu sümüklü eli selpaklı kara kuru çocuklar karda, kışta kaldırımlarda tünüyor… Abim soruyor: “Memleket nere?”

Kıçları açık, bağırları açık sürüyorum abi  çucukları, dembolookrasi tramvayına…  Öyle miydi lo?  Neyse, çayı sen ısmarlıyon de mi? Ama olmamış ki… Zaten sen beni sevmiyon, Sevsen açık çay ısmarlardın. Hepiniz nefret ediyorsunuz benden hepiniz!  Çayı ısmarlekn yanında kebap vermisiz he? Siz bizi hiç sevmiisiz!

Ben o sırada kahvedeyim tabii.. Bizim kahvelerde okey mokey bilinmez… Oturuyorum cigarayı tüttürürken önümden polis geçiyor, sövüyorum içimden, içimden olmazsa azıcık dışımdan.. Dışımın sol köşesinde sümük kalmış ama olsun, sövüyom ya! Çok cesurum ben, çok cesuruz biz!   Memur ya bunlar ondan gıcığım ben bunlara… Ama aşk olsun bzim Hüsso’ya, doldurdu  aşretten bir  milyon adamı, bize gelince dirseğimin tersi! Oldu mu babo? Herkese söveriz biz! Çok cesuruz, çok mertiz, keserin sapını dişleriz biz!

Muzu kabuksuz,  ekmeği iki lokmada yeriz ! Saat takmaz, tabakları bıyıklarımızla temizleriz biz! Yani o kadar kahramanız, buraların.. Buralar var ya zamanında dedeminmiş, üç kuruşa satmış.  O vakit cigara iki kuruş, bir kuruş da bedavaden ekmek alırız diyerekten… Ama devlet bize yardımcı olsinnnn… Olsin de ben gene söveyim neme lazım?  Hasso’nun gardaşı bakii, sövmezsek “arkadaşlara” söyler, arkadaşlar da bir tarafımızı kürekler… Çok kahramanız biz!

Sormayı unuttum ya? Sahi Memleket nere?




6 Temmuz 2011 Çarşamba

Rota Ne La?


Sulu!
Buyur gaptan!
La oğlum geçen günkü  seyrü sefer  gayıtlarını ne ettin?
Sana verdim idi ya gaptan?
Ne vakit verdi idin?
Ya şeyin düğünden sonra verdiyim ya… neydi çocuğun adı ya? Richard’ın düğünden sonra.. hani gafaları fena çektiyidik, senin Helga Yenge “Oğlum bari bi işkembeciye neye gidin!” dediydi ya?
Eeee?
Esi ben arabanın torpido gözünden çıkarıp verdiyidim ya sana?
Sulu! Adamı ayar etme! Seyrü sefer defterinin torpido gözünde ne işi olur?
Sen şeye demişin ya  Spock’a… Hani “Defterleri torpido gözüne godum, gasaba gittikten sonra , oradan alın” deye…
Lan oğlum Allah seni ne yapmasın!
Ne yapmasın hocam? Neye gızıyon ki? Ne dediysen yaptık işte ya!
Peki sana bi şey soracam Sulu…
Buyur gaptan…
Şimdi bak… Ben sana rota çız deye  goordinatları verdim de mi?
Verdin, hesapladım…
Peki hafiz… Hiç sayfanın başında ne yazıyor baktın mı? Hani defterleri alır ıkan?
Yoook! Neye bakacağıdım da?
Sulu bak gözüm, iki gözüm, iki çeşmem…  O benim eniştenin veresiye defteriydi…
Eeee? Etme ya?
Valla  ben bi şey etmeyecem de sen  rotayı  adam gibi hesaplamazsan yarım saat sonra güneşin gobeğine iniş yapacaz hafiz! Haberin olsun diye söylüyom!
Anam!  Ne diyon hocam?! Ben de  “Glimalar mı bozuldu, niye bu köprü bu gadar sıcak?” diye düşünüp duruyom ya! Allah, Allah! Bismillah ya rabb’im!  Hemen değiştiriyom rotayı hemen gaptan! Hemen!
Allah razı olsun Sulucum, yani iyi fark ettin,  en nihayet, bu da bir  gelişme…



5 Temmuz 2011 Salı

Sizi ilgilendiren haberleri kaçırmayın !


Gündemde merakla takip ettiğiniz bir konuda gelişmeler oldu mu? Beklediğiniz film ne zaman gösterime girecek? En sevdiğiniz sanatçının yakında bir konseri var mı? Peki takip ettiğiniz ünlüler nerede, ne yapıyorlar? 


Böyle soruların cevabını merak ediyorsanız, hurriyet.com.tr'nin ücretsiz bir hizmeti olan Mind sizin için çok faydalı olabilir. Mind, önemsediğiniz konularla ilgili hiç bir haberi kaçırmamanızı sağlayacak. Merak ettiğiniz konularda yayınlanan haberler size e-posta aracılığıyla bildirilecek.

Peki Mind nasıl çalışıyor? Mind websitesine girerek (http://mind.hurriyet.com.tr) kaydolun ve takip etmek istediğiniz konuların listesini oluşturun. Örneğin: "Kraliyet Düğünü", "Wikileaks Skandalı", "Nuri Bilge Ceylan" ve "Tarkan". Artık bu konularla ilgili yayınlanan haberlerden, tercih ettiğiniz sıklıkta gönderilecek e-postalar sayesinde haberdar olacaksınız.

Eğer bir haber yayınlanır yayınlanmaz haberdar olmak isterseniz, Mind'ın masaüstü uygulamasını da yükleyebilirsiniz. Ayrıca dilediğiniz zaman Mind websitesinden, takip ettiğiniz konularla ilgili geçmişte yayınlanan haber başlıklarına ulaşabilir ve bunları haber arşivinize ekleyebilirsiniz. 

Mind, ilgilendiğiniz haberlere ulaşmanın en kolay yoludur. Siz de tıklayarak takip listenizi oluşturmaya başlayabilirsiniz...


Bir bumads advertorial içeriğidir.



Tayinimin Yoluna


-       
-          Spock!
-          Buyur gaptan!
-          Bilader, hani bizim oğlanın tayinini yaptıracaktın hele Kongiyensis sektörüne de? Ne oldu?
-            Gaptan o meseleyi, tiyesphihosis  ampiyolos yetkilisine  dedim…
-          Eeee?  Ne dedi?
-          “Bakalım, yeni yönetim bi şekillensin de hele..” dedi.
-          Lan yeni yönetimi bekleyecek zaman mı var? Adam Klingon sınırına yollanmış, teknik oğretmen, gencecik adam… Zaten Vongrud, Klingonluların  elinde diyorlar.. Yani fiilen…
-          Ben de oyle Didim gaptan… “Yiğenimdir, has bebedir… Ailesi cümleten seçimde sizin partiye oy verdi!” dedim..
-          Eee? O ne dedi de?
-          “Nereden bileyim bize verdiğini, bıyık bile bırakmıyor, ekâbir!” dedi!
-          Yuh! Öyle mi dedi la? İlçe başkanı olmak için Robert Abi’min gapısını az aşındırmadıydı ama kopek! Göstertirim ben ona!

Kordi ve Abodi II

 
Onların şehrini yıkacağız Kordi!
Nasıl yapacağız o işi Abodi?

Taşlarımızla Kordi!
Taş atarak şehri mi yıkacağız? Abodi?

Aynen kordi!
Neresine atacağız peki taşları?

Bak şu camı gördün mü kordi?
Evet Abodi, ne olmuş ona?

İşte  o camı kırınca şehirlerini de yıkacağız!
Kırmasak Abodi? Ben o dükkânı çok severim de…  Börekleri güzeldir… Tahir Amca da çok iyi insandır. Arada bana  börek ikram eder.

Böreğin zamanı mi Kordi?
Değil mi? Karnım acıktı benim… Hem Tahir Amca’ya bir selam vereyim iki dakka… Ne olsa tanıdık…

Bizi zaten tanıyacaklar Kordi! Bizi tanımazlıktan gelemezler Kordi!
Abodi… Tahir Amca beni zatn tanıyor. Hem bak şu yukarıdaki şey var ya…

Eeee?
İşte o, güvenlik kamerası. Taş maş derken bizi zaten tanıyacak adamlar, anladın mı?

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Kordi ve Abodi I


Ya bizi görürlerse Abodi?
Görmezler  Kordi.

Ama ya görürlerse?
Hayır… Onlar bizi görmezler… Görmezden geldikleri için göremezler.

Belki bu  iyi bir şeydir Abodi?
Bizi görmezden gelemezler! Yok sayamazlar, duydun mu beni?

Ben gene de emin değilim Abodi…
Bir gün sineklerimizin tanrılarına boyun eğecekler Kordi!

Yukarıdaki mavi ışığı görüyor musun Abodi?
N’olmuş ona?

O bir sinek avcısı, biliyor musun?

Jason Bourne Üçlemesi Muhteşem Müziği

Sevdiğim bir filmin sevdiğim  müziği. "Lift me up"ın  yaratıcısı Moby'den...

3 Temmuz 2011 Pazar

Padi Khastana Kurssfruttturani Belgeseli

Balgam balgam üstüne, sokaklar  tükürük tarlası… Herif öyle konuşuyor ki zaten  tükürüyor mu,   tükürmüyor mu anlamam imkânsız.

 Köpeklere ruhsat alınıyor mu bilader?
Köpeğin ruhsatı olur mu abi?
Olmaz mı?
Olmaz herhalde ya? Bak işaret parmağımla orta parmağımın arasına…  Aaaaah! Isırdı ya bu?!
Ondan diyorum işte bilader! Bunun dişleri kesici alet!
E şimdi bak benim elimde de bu var…
O ne?
Sopa!
Eeee?
Bak böyle, böyle kafasına vurdun muydu… Bak nasıl çıktı evden gördün mü?
Ya ben o kadar dedim, “Seninle sinemaya gideriz, tepemde oturursun, hatta ben havlamayı öğrenirim seni için...” diye?

Hani “ Şimdi gırtlağı yırtılır..” diyorsun, yırtılmıyor da… “E” derken çenesi bir açılıyor, çıkacak sanıyorsun.

Makarna, bulgur, manyetimiz boldur… Saldır saldır böreklere,  ayranını  doldur. Yeşillenmiş defterini cebime de daldır. Yiyip içip zıkkımlanıp… Parmağını kaldır… Kaleideskooooop, kaleideskop! Kop kop! Kop kop!  Alemlere kop, kop!  Ohobadiii ohobadiii!  Yedik içtik, oturduk, biz bu işe osurduk…

Dilin patinaj yaptı bobi! Hoop! Kime diyorum? Kayış mı sıyırıyor, motor mu su kaynattı? Ya dayak yemedin anandan, ya haberin yok babandan? He mi?Chemical, xemical,  kemikal… Xe mi?