9 Nisan 2011 Cumartesi

Ne Okumalı?

  Türk Milliyetçilerinde Okumanın Anlamı Üzerine

Milliyetçi camiada  sürekli çiğnenen bir “okuma listesi” sakızı vardır.  Kur’an-ı Kerim ile başlayan bu liste hiç değişmemiştir. Şahsen bir milliyetçi olarak ben de bu listenin tamamını ezbere bilmem ama mesele, “okumak” işine, eylemine, sözde milliyetçi bakışın garabetidir.



1969’dan beri dincilikle fevkalâde hemhal olmuş, fikirleri dincilikle açıkça sulandırılmış milliyetçiler için okumak bir “şartlandırma”  işidir. Buna göre bu “dokunulamaz” ve eleştirilemez bir  listedeki kitapları  okuyanlar, sihirli bir hap almış gibi anında aydınlanacak ve her türlü şek ve şüpheden kurtularak doğru yolu bulacaktır.



Böyle bir liste hazırlanması  ve hele hâlâ milliyetçi gençlere empoze edilmesinin  fikri dayanağı siyasî dinciliktir. Milliyetçiliğin dönemsel şartlardan dolayı, siyasal alana kaydırılmasıyla beraber onun, milletin değerlerini sömüren siyasal dincilikle buluşarak yozlaşacağını fark edemeyen milliyetçiler için “okuma listeleri” hâlâ bir tür  “can simididir”.



Milliyetçiliğin siyasallaşması,  onun, siyasal dincilikle aynı kulvara girmesine ve onunla aynı  fikri alet takımlarını kullanmasına sebep olmuştur.  “Okuma listeleri” garabeti, aynen üyelerini şartlayan siyasal dinciliğin ve dinci cemaatlerin metodudur. ( Bir grubun cemaat olması onun dinci olması anlamına gelmez. Cemaat, az sayıda somut kurallar etrafında birbirine her yönden benzeşerek, kendilerini toplumun kalanından farklı kılmaya çalışan fertlerin topluluğu anlamına gelir. Bu şartları taşıyan her grup bir “cemaattir”.)



Bir okuma listesi düzenlenmesi tavrının altında yatan  güdücü  fikir, bütün cemaat üyelerini, düşünmelerine mahal  vermeksizin kısa yoldan  ideolojiye ve özünde yönetici gruba  taabi kılmaktır. Çünkü bir ideolojiye tabi olmak dahi aslında “etken” bir düşünmek ve akletmek eylemidir. Oysa  sürüleşmenin tazyikiyle iş başarmak anlamına gelen siyasallaşmanın ihtiyacı, mensuplarının akletmesi değil, sadece uyum göstermesi, biat etmesi, itaat etmesidir.



Şüphesiz dönemin kıyıcı şartlarına göğüs germiş pek çok milliyetçi, bu eleştirileri ziyadesiyle insafsız bulacaktır. Bu gene de  Türk milliyetçiliğin fikri plânının sığ sloganlara feda edildiği gerçeğini değiştirtememektedir. Bugün elimizde ancak o günlerden kalan bir iki  telif eser ve siyasal dinci slogan dışında bir şey  kalmamışsa bu,  nesillerin yaratıcılıklarının ve düşünme davranışının,  siyasal hesaplar uğruna lüks sayılması ve zımnen yasaklanmasının neticesidir. Nitekim bu gün bu gelenek, milliyetçiliğin abide teşkilâtı Türk  Ocağı’nı dahi ifsat etmiştir. Türk Ocağı’nda, “genç” kendi aklıyla düşünüp üreten bir yaratıcı öz sayılmak yerine büyüklerine çay götürüp getiren ve kendine vaaz edilene uyan bir tür “yavru cemaatçi” dir.



Siyasal milliyetçiliğin kurcularının yetiştiği eski Türk Ocağı  ortamının aksine, MHP’de bu durum çok daha vahimdir.



Okuma işi şüphesiz  aklımıza uyan yönleri ile bizi  bir şekilde “şartlar”. Ama bu, en nihayetinde bizim ferdî akıl yürütme işimizden bağımsız değildir, olamaz. Okuma işinin asıl şartlayıcılığı cemaat etkisindendir. Yalnızken bize inandırıcı gelmeyecek pek çok metni, “kolektifleştirilmiş akla uymak” endişesiyle şeksiz, şüphesiz kabul edebiliriz. Birden fazla aklın, tek bir akıldan daha güçlü olduğuna dair cemaatçi telkin bizi, kendi aklımızı susturmaya yöneltir. Bu, her türlü cemaat yapısında böyledir.  Babasının,  meşru bir kazançla araba elde etmesine karşı olmayan ve o arabayı sakınan gencin “Mülkiyet hırsızlıktır!”  gibi saçmalıklara kapılması bu sebeptendir.



Bu cemaat  telkini ile cemaat üyelerinin  fikirleri yorumlama ve kendi beyinlerinin bir parçası haline getirecek hazmetme   kabiliyetleri  iğdiş edilir. Bundan dolayı cemaat mensupları gayet iyi birer  fedaidir ama asla filozof olamazlar. Türk milliyetçiliği fedai yetiştirmeye gösterdiği dikkati filozof yetiştirmeye göstermemiştir. Ve maalesef bu gün Türk milliyetçiliği geçek anlamda düşünür/filozof olmayan bir mürekkep ehli “ağabeyler” grubunun elindedir. Kaldı ki bu gruptaki insanlar,  iki elin parmaklarından azdır. Gazetelerde köşe  yazarları da maalesef sığ  gündelik siyasi tahliller  dışında bir şey üretememektedirler.



Neden böyledir? Çünkü siyasal bir hareketin gereği budur. Bir siyasal hareket, lidere tapınmak dışında bir  itici güce ihtiyaç duymaz. Bu bütün siyasal hareketler için istisnasız böyledir. Liderin kifayetini sorgulamak, eleştirmek bir siyasal hareketin yumuşak karnıdır. Türk siyasal milliyetçiliğinde, bir vakit pek yaygın olan “lider, doktrin, teşkilat” söyleminde gerçek olan sadece lider olmuştur. Doktrin, o liderin ideoloji diye vaaz ettiklerinden başka bir şey olmamıştır. Teşkilat ise liderine tapınan sürülerin organizasyonundan başka bir şey değildir.



Neden böyledir? Çünkü Türk milliyetçiliği, akla ve iknaya dayanan bir gönüllülüğün “faydasızlığına”, zorluğuna inandırılmış, sürülerin fizikî gücünün çekiciliğine kapılmıştır.



Türk milliyetçiliğinde bu gün “eser” diyebileceğimiz ne varsa, milliyetçiğin siyasallaşma dönemi öncesi yazılmış tır. 1969 MHP kongresiyle Türk milliyetçiliği, okuyup okuduğunu eser yaratmada kullanacak akıllardan alınarak yazılı mirası çiğnemeden yutarak milleti kurtarabileceğini sanan nesillere terk edilmiştir.



Bugün Türk milliyetçilerinin nasıl düşünmesi gerektiğine dair rehber olabilecek “ Üç Tarzı Siyaset”, “Türkçülüğün Esasları”, “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” gibi eserler meydana getirebilecek tek bir milliyetçi okumuş maalesef yoktur. Çünkü “okuma listelerine” biat etmesi istenen genç nesillerin bu tip eserleri yaratabilmek kabiliyetleri, okumanın, “cemaate biat” haline getirilmesiyle en baştan çolak bırakılmıştır. Bu yüzdendir ki Türk milliyetçileri popüler sol yayınlarda kendilerinin dinci fanatikler gibi gösterilmesinin bile tenkidini yapamayacak kadar cahil ve böndürler. Neden böyledir?



Çünkü hiçbir kitap bizim yerimize düşünemez. Çünkü düşünür olmaksızın, işlerin ahlâkî ve faydasal yönlerini tahlil etmek imkânsızdır. Çünkü düşünmeksizin işlerin ahlâkiliğine ve faydasına karar vermek imkânsızdır! Çünkü felsefe, herkesin kendi hayatının  sürekli muhasebesinden başka bir  şey değildir ve herkesin kendi varoluşsal borcudur! Bu borç bir lidere tapınmak, ağabeylere biat etmekle ortadan kaldırılamaz.



 Bu borç,  kendi başına düşünüp hakikate erişmekte sayısız defalar düşmek, incinmek, yaralanmak ama  çaba göstermekten asla vazgeçmemek demektir. Bu borç, düşünmekten utanmamak,  kendi aklına uymayanı kendi yandaşlarına bile cesurca  ifade etmektir.



İşte bunların hiç biri “paketlenmiş kitapları” hap gibi yutmakla gerçekleştirilemez.



Türk milliyetçilerinin yapması gereken, zaten dörtte birini bile okumadıkları tuhaf okuma  listelerini küçüklerine dayatmak değil, çizgi romanları dahi akıl ve zevk süzgecinden geçirmenin entelektüel zevkini ve  ahlâkî sorumluğunu onlara  aktarmaktır. Türk milliyetçilerinin yapası gereken, vakt-i zamanında  dönemin şartlarından etkilenen düşünürlerin  sahip olduğu ideolojileri tahlil edip bunların  özündeki ahlâkî ve faydacı eksiklikleri veya yerindeliklerini tekrar tahlil etmektir, yoksa onları oldukları gibi kabul etmek değildir! Eğer o eserleri tenkit edecek veya yorumlayacak kabiliyetiniz yoksa “ağabeylik” sıfatınızla, onları eleştirebilecek veya yeniden yorumlayabilecek kadar kabiliyetli olanların önünü tıkamamalısınız.



Okumayı başlı başına varoluşsal bir zevk ve ihtiyaç olarak görmeyenlerin, zaten Kur’an-ı  Kerim’den dahi alabileceği hemen hiçbir şey yoktur. Bir  Türk milliyetçisi olmak için “Türkçülüğün Esaslaırnı” okumaya gerek yoktur.  Bu gün gelinini Türk bayrağıyla evine götüren gelin alayı  milliyetçiliğin yaşayan örneğidir. Bu gün bölücü köpeklere karşı gülümseyerek giden her Türk evlâdı, zaten  o bilincini, iliklerinde taşımaktadır.



Bugün Türk milliyetçisi, kendi üniversitelerinin bütün kütüphanelerindeki toplam kitap sayısından kat be kat fazlasını okuyan gelişmiş ülke üniversite öğrencilerine yetişmek için ne bulursa okumalıdır. Eğer  içinde bir nebze vatan ve millet sevgisi var ise zaten okuduklarından elde ettiği her fayda mutlaka milletine yansıyacaktır. Bugün tuhaf şekilde milliyetçilere her popüler dizide söven solcuların, etnik ırkçılığa  Türk adı ve bayrağıyla karşı çıkması buna  en güzel örnektir. Bugün milliyetçiliğin bir siyasi partinin tekelinde olamayacağına dair yaygın kanaat, onun, milletin bütün evlâdının orak mirası olduğunun ikrarıdır. Bundan dolayıdır ki kendini “ayrıca” milliyetçi diye etiketleyenlerin üzerine herkesten fazla düşen borç, entelektüel  sorumluluklarını,  ağabeylerinin eleştirilebilir akıllarına  ve emirlerine havale etmeksizin derhal okumaya başlamalarıdır. Neden böyledir? Çünkü hakikat tektir ve insan aklı, yaratılışında, onu bulmaya adanmıştır!



Bir  Türk milliyetçisi, incinmekten, hayal kırıklığına uğramaktan, şüphe etmekten bazen inkâr etmekten korkmadan okumaya ve düşünmeye devam etmelidir. Çünkü incinmek, üzülmek, korkmak ve şüphe etmek yürüyen, yaşayan her insanın en tabii halidir. Cemaatlerinizee ve ağabeylerinize tapınarak düşmekten, incinmekten, şüphe etmekten ve hatta inkârdan korkuyorsanız, siz artık güce tapan ve ölümden korkan birer koyun haline gelmişsiniz demektir. Ol vakit bırakın milliyetçilik gibi bir iddiayı insanlıktan bahsetmeniz bile abes ve hatta ayıptır.



Çünkü okumakla insan olur o iki ayaklı mahlûk…












7 Nisan 2011 Perşembe

Zenginliğin Ve Fakirliğin Doğası Hakkındaki Yaygın Ezbere Bir itiraz


Zengin daha zengin ve fakir daha fakir olabilir mi? 

Sosyalistlerin en sevdikleri hurafelerden biri de bu sakızdır, sanırım… Buna neye göre karar verilir? “Milli gelirden alınan pay” diye bir şeye bakılır, “Alım gücü indekslerine” bakılır ve karar verilir, herhalde? Böylece? Böylece piyasa denen “adaletsiz sitemin” hiçbir işe yaramadığına hükmediliverilir. 

İyi ama ortadaki rakamlara rağmen gerçek böyle midir? Veya ortadaki sonuçları oluşturan rakamların meydan geliş şekli, gerçekte nasıldır?

 Meselâ bir yandan asgari ücret sisteminin bir zorunluluk olduğunu savunarak diğer yandan emek arzının fiyatlandırılmasındaki çarpıklıktan şikâyet etmek ne kadar mantıklıdır? Veya bir yandan yüksek maliyetli sosyal güvenlik politikalarını yürürlüğe koydurup diğer yandan bu politikaların maliyetine ve mükellefine gözümüzü kapatmak ne kadar terbiyeli bir iştir?

Veya  bir yandan devletin savurganlığı için her yolun mübah olduğunu düşünüp, bu savurganlığın maliyetinin bizim cebimizden çıktığını gizlemek ne kadar namuslu bir iştir?

 Zenginin daha zengin olabilmesi ne anlama gelir? Elbette burada “zengin” derken kimin kast edildiğini iyi bilmeliyiz. Sosyalistlere göre  “zengin” nitelikli hırsız demektir. Yani üretmediği şeyleri satarak para kazanan adam demektir. Böyle zengin olan dolandırıcılar yok mudur? Elbette vardır! Ama şunu bilmeliyiz ki bu gün üstümüze giydiğimiz pantolonlardan,   işe giderken bindiğimiz dolmuşlara kadar her şeyin üreticisi olanlar da onlardır. Yani? Parasını bir otomobil yan sanayisine vererek otomobiline far yaptıran iş adamı veya ceketleri için kaliteli kumaş üretenlere para yatıran bir diğer iş adamı ve hadi hiç eğip bükmeden söyleyelim, “kapitalist”!

Zenginlerin üretmeden para kazanan insanlar olduklarını düşünüyorsanız siz nerede yaşadığınızı, neyi tükettiğinizi bilmiyorsunuz demektir. Eğer böyleyse,  evinize götürdüğünüz ekmeği pişiren fırının gerçek olduğunu idrak edemiyorsunuz demektir. Eğer böyleyse indirime giren kaliteli ayakkabıları alabilirken o ayakkabıların gökten yağdığını sanıyorsunuz, demektir. Eğer böyleyse, o ayakkabıların size indirimli gelebilmesini sağlayan maliyet düşüklüğünün aynı zamanda teknoloji sayesinde ucuza getirilmiş işçilikle ilgisi olduğunu da bilmiyorsunuz veya görmek istemiyorsunuz, demektir. Eğer öyleyse siz, insanların yüklendikleri maliyetleri, kendi “insanca yaşantınız için” yok sayarak hayatta kalmak isteyen bir parazitsiniz, demektir!

Eğer tükettiğimiz  şeyler, gerçekse ve en önemlisi topraktan hazır bitmiyorsa… Eğer bu gerçeklikler, ancak bir takım insanların yaratıcı zekâlarının maddeleşmesiyle meydana getirilebiliyorsa, o zaman o gerçekliklere de en az kendi emeğinize duyulması gereken kadar saygı duymak zorundasınız demektir. Bütün zamanınızı bir işin yürümesi için asgari gerekleri yerine getirerek geçirirken aynı zamanı, bir başkasının, meselâ, interneti çok daha verimli kılacak bir yazılım geliştirmek için harcaması, yani milyonlarca kişinin  ki buna siz de dahilsinizdir, iş gücünü hafifletecek ve daha kolay para kazanmasını sağlayacak bir buluşa imza atması, onun, sizinle eşit  olmadığının en önemli kanıtıdır.

 İşinin kendi kişisel tatmininin biricik vasıtası sayan insanlarla sizin gibi yüksünerek ve sürekli şikâyet ederek çalışan insanların “emekleri” asla aynı şeyler olamaz! Ve işte! Bu farklılığı en keskin şekilde ortaya çıktığı ortam, piyasadır. Çünkü sizin şikâyet dolu “emeğinizin” insanlar için ne işe yarar bir özelliği vardır ne de çekici bir yönü. Sizin şikâyetlerinize karşılık insanlar da size,  ancak “gönülsüz” bir karşılık olarak verimsizliğinize verilebilecek en yüksek  ücretle cevap verirler. İnsanlara sunacak bir değere sahip olanlara ise herkes hayranlık duyar ve onlara,  “gönüllü” olarak verebilecekleri en yüksek cevabı verirler. İşte “Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir” olması martavalının ekonomik gerçeği budur!

 Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğunu söyleyenler, fakirleri iradeden yoksun, güdülen köleler olarak gördüklerini açıkça söyleyemezler. Fakir diye değişmez bir kategori vardır ve  bu onlara göre ilânihaye sürecektir. Serbest bir piyasada bir fakirin nitelikli bir çalışmayla yükselip yükselmeyeceği gibi şeyler onların hayal dünyalarında yoktur! ABD’de şu anda yönetici konumunda olanların %65’inin iş hayatına asgari ücretle başladığı gerçeği ise onların asla izah edemeyecekleri bir şeydir. 

Zenginin daha zengin olabilmesi için daha fazla üretmesi ve satması gerekir. Aksi takdirde batar! Fakir nasıl daha fakir olur? Hayat pahalanırken ücretler değişmeden kalırsa, ancak bu mümkündür. Peki “emek arzının fiyatlandırılması” anlamında ücretlerin oluşumunda kim etkilidir? Artık çoğu ülkeyi sürekli krize iten karma ekonomi ucubelerinde bu aktör, “devlettir”. Devlet bir kere emek arzının fiyatlandırılmasını asgari ücret politikalarıyla dondurmaya kalktığında, emek müşterileri yani işverenler, emek fiyatlarının yerinde sayması için ellerinden geleni yaparlar.


Eğer buna kızıyorsanız neden malların fiyatlarının artmasına kızdığınızı izah etmelisiniz çünkü aslında bir malın fiyatının artması onun bütün üretim süreçlerindeki insanların daha fazla para kazanması anlamına gelir. Devlet asgari ücret dayatırken şunu demektedir: “Emeğin fiyatının asgaride kalmasına gayret edin!”. Ve hiç kimse, elinde silahıyla gerektiğinde kapısına dayanabilecek bir zor kullanıcının bu dayatmasına itiraz etmek istemez. Bunun ötesinde, fiyatının sürekli artabileceği bir malın fiyatının, bir başkasının eliyle sabit tutulması eğilimine karşı koyamaz. Domates fiyatlarının hep belli bir seviyede kalması “sağlansaydı”,  fiyatı o seviyenin üstündeki domatesleri alır mıydınız? Peki bir domates için  fiyatın düşmesi arzunuzu, bir başkasının “emek” için hissetmesine neden kızarsınız? Neticede domates fiyatının artması demek, üreticinin maliyetlerin yükseldiği, artık birim domates başına daha fazla emek sarf edilmesi gerektiği anlamına gelmez mi? Ama siz, kendi emeğiniz için sürekli bir artışı “insanca yaşam” talebiyle dayatmak isterken domates üreticisinin veya kabzımalı “soyguncu” diye lanetleyebilirsiniz… 

Bir de işin basit matematik yönü var: Bir toplumun çoğunluğu açlık sınırında yaşıyorsa, o toplumda onları soyacak zengin bulamazsınız!  Verecek hiçbir şeyiniz yoksa soyguncularınızın da zengin olması imkânsızdır. Boş ceplerinize daldırdıkları ellerinin dolu çıkmasının imkânsızlığı, fiziki bir mecburiyettir. Nüfusunun yarıdan fazlasının cep telefonu sahibi olduğu ülkemizde fakirlikten bahsediyorsanız çok ciddi olmak zorundasınızdır! Zenginler ancak “var olan” parayı edinebilir. Hiç kimse olmayan paralarla yat sahibi olamaz! Bu tip bir dolandırıcılık ülke genelinde yapılamaz. Ülke genlinde bir dolandırıcılık için ancak bütün ülkeyi dolandırıcılığa itecek kadar büyük bir zorlayıcı lâzımdır ki  bu da “teşvikler”, “karşılıksız krediler” vs verebilecek kadar güçlü bir kasaya sahip tek bir aktöre işaret eder: Devlete! 

Eğer zenginin daha zengin ve fakirin daha fakir olduğundan şikâyet ediyorsanız, öncelikle zenginin üretmeden nasıl zengin olabildiğine bakmalısınız. Zenginin risklerini fakirin üstüne yıkabilecek kadar büyük bir manipülatörün nerede saklandığına bakmalısınız! O zaman kendinize şunu sormalısınız. “Gönüllü olarak vermediğim halde cebimden paramı alabilen, kimdir?” 

İşte o zaman onun kim olduğu ortaya çıkacaktır: Devlet! Karma ekonomi ucubelerinde dahi sözüm ona “gelir adaleti” adına üretenleri soyarak soyduğu paraları fakirlere vermeksizin saçıp savuran devletin, bir de bütün bir ekonomiye komuta ettiği sosyalist sistemleri düşünmeniz şu aşamada elzemdir! Sözüm ona özgürlüğün olduğu bir sakat piyasada sizi belli bir ücretle çalışmaya mahkûm eden devletin,  fütursuzca ekonomiye hâkim olduğu bir tam sosyalist komuta düzeninde “insanca” yaşayabileceğinizi düşünebilir misiniz? 

Zengini daha zengin ve fakiri daha fakir yapmak, ancak fiyat mekanizmasına belli menfaat gruplarının lehine müdahale etmekle olur.  Emek dahil bütün malların hür mübadele edilebildiği ve devlet dahil hiçbir zor kullanıcının müdahale edemediği bir piyasa ortamında refah, kendiliğinden en dürüst ve en üretken insanlara doğru kayar! Ne zaman ki müreffeh insanlara karşı kıskançlığınız, devletin zoruyla bu insanlara müdahale etmeniz yönünde sizi kışkırtır ve devleti keyfi şekilde zor kullanacak şekilde kullanmanıza sebep olursa işte o zaman zenginlik için gereken şartlar da değişir. 

 O zaman müşterisine en dürüst davranıp güvenilir üretimle talep toplayan insanlar değil, devletin sopasına en yakın duranlar para kazanmaya başlayacak demektir. Sosyalizmin bundan başka bir şey üretmesi imkânsızdır. Sulandırılmış bütün sosyalizm çeşitlerinde de durum aynen budur! Ve zenginin daha zengin edildiği rejimlerin tamamı da sulandırılmış sosyalizmlerle zehirlenmiş olan piyasa sistemleri, yani karma ekonomi garabetleridir. O halde önce nasıl bir ekonomiyi tercih ettiğinizi kendinize sormalı sonra da bu tercihinizin sonuçlarını tahlil etmelisiniz. İnsanları asgari ücretle köleleştiren devletçi sistemden, fiyatların serbestliğiyle yaratılan refahı talep edemezsiniz. Ölmeden Cennet’e gitmeyi istiyorsanız ya ölmeyi veya cenneti istemiyorsunuz demektir.




4 Nisan 2011 Pazartesi

Türk Milliyetçilerinde İktisat Felsefesi Sorunu


Bu olayın sadece farklı bir boyutu, bir de diğer boyutu var. Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu bu işin patronudur. Bankaları denetlemek ve düzenlemekle sorumludur. Bankanız var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız. Bir bankanın alacağı her karar aynı zamanda ülkeyi olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Bu nedenle hükümet bankaları kontrol altında tutmak zorundadır. Ali Babacan’ın tehdit gibi açıklaması genç ve acemi siyasetçiliğinden kaynaklanmıştır. Yoksa Ali Babacan’ın anlatmak istediği şey doğrudur. Türkiye’de krizin tüm sorumluları bugüne kadar hep politikacılar gösterilmiştir. Bu da doğrudur, ancak o seviyeye gelişinin en büyük etkeni de bankalardır. Doları açık pozisyonlarından dolayı bir gecede yüzde 50 yükselten, yine aynı açıktan dolayı gecelik yüzde 7 bine kadar faiz veren bankalar değil miydi?”

Yukarıdaki alıntı Yeniçağ Gazetesi’nin bir köşe yazarının yazısından… Yazının sanalağ bağlantısı aşağıda verilmiştir.

Yazının en can alıcı yeri, sanırım bu paragrafı… Burada Türkiye’deki ekonomi anlayışımızın, felsefemizin parmak izini görüyoruz. Daha özelde de Türk milliyetçilerinin genel ekonomik felsefesizliklerinin, fikirsizliklerinin düşündürücü bir anlatımıdır.

Paragrafın ikinci cümlesi zaten bu felsefeyi(felsefesizliği) ürkütücü şekilde açıklıyor. Nedir o? “Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu bu işin patronudur.” cümlesi… Demek ki neymiş, bankacılık işlerinin bir patronu varmış ve o da bir devlet kurumuymuş!

Peki o halde bu memlekette hâlâ “özel bankaların var olduğunu” söylemenin, acaba bir manası var mıdır?

“Özel” işletme demek, sermayesini riske ederken onun yarattığı katma değerden de yalnızca kendisi yararlanan işletmek demektir. Bir adam, kârlı olduğunu düşündüğü bir sahaya parasını yatırdığında konuyla ilgili sınırlı bilgisini kullanmakta ve bu yüzden de risk almaktadır. Bu risk sonucu batarsa, eğer sahtekârlık etmemişse kendinden gayrisine karşı, herhangi bir sorumluluk taşımaz.

Dolayısıyla bir adamın parasının patronu sadece kendisidir!

Bir adamın parasının patronu olması, hem risk hesaplarını yaptığı faydacılık açısından hem de ahlâkî olarak şarttır. Bir adamın, parası üzerindeki tasarrufu onun var olabilmesi anlamına gelir. Eğer parasını kendi istediği gibi değil de BDDK gibi bir patronun emirlerine göre harcarsa o zaman paranın yarattığı sonuçlardan sorumlu tutulamaz.

Yani? Benim paramın patronunun bir devlet kurumu olması, en başta, ahlâka aykırıdır! “Bankanız var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız.” Bu cümle fevkalâde talihsiz ve bir o kadar ahlâk dışıdır. Bir bankanız olması demek müşterilerinizle açık ve dürüst bir alışveriş sorumluluğu dışında size hiçbir “pozitif” sorumluluk yüklemez!
Aktardığımız cümleyi “Arabanız var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız.” diye de çevirmeniz mümkündür… Veya “Eviniz var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız…” da denebilir.

Bankaların büyük miktarlarda para ile işlem yapması, onların sahiplerinin mülkiyet haklarının daha fazla kısıtlanmasını gerektirmez! Bu durumda, bu mantık bizi doğrudan “ Servet kötüdür ve sorumluluğu büyüktür..” anlayışına götürür ki özgür olmanın tek yolu olarak önümüzde fakirleşmek kalır.

Çünkü mülkiyet bir bütündür. Mülkiyet sadece zenginlerin sahip oldukları değil, fakirlerin var oluşlarının da bu dünyadaki maddi belirtisidir. Mülkiyet maddi varoluşun dokunulmazlığının bir ifadesidir. Çünkü bu dokunulmazlık en başta, zihinlerimizde meydana getirilip hayata geçirildiğinde katma değer yaratan, hayatı kolaylaştıran ve mübadeleye konu olan malların meydana getirilmesini sağlayan, insanlığımızı diğer bütün varlıklardan ayıran fikirlerimize dayanmaktadır!

Dolayısıyla bir adamın malının patronunun bir başkası olması, o “başkası” devlet dahi olsa o adamın fikirlerine, zihnine tasallut etmek demektir ki bunu bir hayat tarzı olarak bize sunan ideolojinin adı, “sosyalizm”dir.Bu yüzden sosyalizm insan var oluşu ile çelişir. Bu yüzden sosyalist bir hümanizmanın var olabilmesi, ancak insan denen varlığın devlet eliyle ortadan kaldırılmasına bağlıdır.

Sonrasında, bu zorbalığın aklîleştirilmesi çabası son derece çocukça ve mide bulandırıcıdır. Ne diyor yazarımız? “Bir bankanın alacağı her karar aynı zamanda ülkeyi olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Bu nedenle hükümet bankaları kontrol altında tutmak zorundadır. Ali Babacan’ın tehdit gibi açıklaması genç ve acemi siyasetçiliğinden kaynaklanmıştır.”

Yazarımıza büyük ölçekli üretim yapan herkesin de ekonomiyi etkilediğini, sanırım biri hatırlatmalı. Buradaki, “olumlu veya olumsuz” tabirini gayet sorumsuzca kullanan yazara, “Kime göre?” diye sormalıyız. Yazarımız burada ekonominin bir akıllı adamın idare ettiği bir tür oyun olduğunu sandığı içindir ki olumluluk ve olumsuzluk algısını bu kadar rahat devlete havale edebilmektedir.

İlk olarak para arzının birinci ve tek yetkilisi devlet ise o zaman para piyasalarındaki hareketlerde birinci sorumlu da devlettir. Unutulmamalıdır ki para da diğer bütün mallar gibi bir maldır. Paranın risklerinin gene para ile ifade edilmesi dışında, diğer mallardan hiçbir farkı yoktur! Paranın risk durumlarında devletin para arzı yetkisi görmezden gelinirse, mesele sadece müşterilerle bankacılar arasında anlaşmazlıklar olarak algılanmaya başlanır ki devlet bakanının “polisiye tedbirler” gibi son derece kötü ifadesi bu çarpık algının eseridir.

Piyasada dolaşan para miktarı, paranın marjinal değerini doğrudan etkiler. Yani eğer elinizde bir milyon liranız varsa ne kadar ekmek aldığınızla ilgilenmez ve hatta isterseniz her ekmeği bir lokma ısırdıktan sonra sokağa atabilirsiniz. (Bunu yapacak kadar görgüsüz olmadığınızı elbette biliyoruz.) Gün gelip de elinizde bin lira kaldığında ise artık ekmek sizin için o kadar rahat tüketilemeyecek bir şey haline gelir. Elinizde yüz lira kaldığında ise elinizdeki kaçıncı elli kuruşu tüketmekte olduğunuzun hesabını çok daha dikkatli yapmaya başlarsınız. Elinizde on lira kaldığında artık tüketecek fazla elli kuruşunuzun olmadığı gerçeği kafanıza çok sertçe dank etmiştir. Elinizde bir lira kaldığında son elli kuruş sizin için hayat memat meselesidir.

İşte paranın görünen miktarındaki fazlalık veya azlık, onunla ilgili tercihlerimiz konusunda bize çoğu zaman aldatıcı fikirler verir. Daha doğrusu, kendimizi kandırabilmek imkânını bize sunar. Ama bu gene de aklımızı kullanmak sorumluluğunu ortadan kaldıramaz! Piyango talihlilerinin çok kısa zamanda iflas etmelerinin sebebi de budur. Yukarıdaki cümleye baktığımızda piyangoların yasaklanmasını istememiz de mümkündür çünkü piyango talihlileri, elde ettikleri çok miktarda paraya güvenerek sayısız hatalı harcama yapar ve iflas ederler. Bu durumda onların iflâslarını bir “olumsuzluk” sayarak bunu engellemek için piyangoları yasaklamaya kalkmalıyız belki de?

Bankalar da her birimiz gibi paranın dolaştığı piyasaları kollayıp onun riskini üstlenerek bundan dolayı kâr etmek isteyen, neticede bizden çok daha büyük mal mübadelecileridir. Her birimiz gibi ve büyüklüklerinden dolayı bizden çok daha fazla şekilde, devlet denen para arzcısının akışından etkilenirler. Beklentilerini buna göre şekillendirirler.

Bir hükûmet ekonominin iyi gittiğini söylediğinde ki bütün tuhaflıklara rağmen hükûmetimiz bunu iddia etmeye devam ediyor, piyasadki bütün aktörler bundan şunu anlayacaktır: “Ekonominin iyi olması alışveriş için yeterli paranın var olması demektir. Demek ki piyasada alışveriş için gerekli iktisadî güvencemiz var, oh ne âlâ! Ayrıca bu durumda süreklilik arz ediyor. Yani parayı dolaşımda tutmakta bir sakınca yok!”

Unutulmamalıdır ki dünyanın ilk bilmem kaçıncı ekonomisi olduğumuz ve bu durumun süreceğini iktidar makamı söylemektedir. Yani? Ekonominin vanalarını elinde bulunduran, sözde bağımsız bir merkez bankasının başkanını herhangi bir memur gibi atayabilen bir makam, eğer bunu söyleyebiliyorsa, ona güvenerek alış veriş yapmaktan dolayı hiç kimse suçlanamaz!

Ama iş böyle mi olmaktadır? Maalesef hayır! Paranın güvensizliği, yani dolaşımdaki miktarının düzensizliklerini yüksek faizlerle ifade etmeye kalktıklarında, bankalar “tefeci” gibi suçlanmakta, dolaşan paranın değerlendirilmesi onu için kredi halinde arz ettiklerinde de sorumsuzlukla itham edilmektedirler.

Yazarımızın yazısı ve bakanımızın bankacı algısı, maalesef bankaları, aslen “sahtekâr” olarak kabul etmektir. Yani her halükârda, bankaların “aslında var olmayan paralarla” faaliyet gösteren dolandırıcılar oldukları, bu gün bankaları krizlerin müsebbibi saymanın, telâffuz edilmeyen anlayışıdır, kabulüdür.

Bu kabul, bankacılık faaliyetlerinde müşteriyi sorumsuz yetkili kılmaya varan, çarpık iktisat anlayışına da mesnet teşkil etmektedir. Bu anlayışla,sıradan insanların “yatırımcı riski” aldığı, hepsinin aslında birer müteşebbis oldukları gerçeklerinin üstü örtülmek istenmektedir.
Bu yüzdendir ki bankalara “Kredi vermeyin!” demekle gofret üreticilerine “Gofret üretmeyin!” diye emir vermek arasında bir fark yoktur. Çünkü eğer kredi kartı bir lüks ise buna karar verecek olan herhangi bir bakan değil, banka müşterisidir. Tıpkı gofretin, zaruri bir gıda maddesi olmamasına rağmen bir talep nesnesi olabilmesi gibi.

Eğer bankaların faiz ile dolandırdığını düşünüyorsanız marketten alışverişleri de kesmenizi özellikle tavsiye ederim. Çünkü hiçbir market alışverişi sadece o günün zaruri ihtiyaçlarından ibaret kalmamaktadır. Eğer herkes sadece hayatta kalmasına yetecek kadarını tüketiyor olsaydı zaten hiçbir şey üretilmiyor olurdu. Marketler sizi alışverişe zorlamamaktadır. Reklâmların özendiriciliğine uyup uymamak da sizin sorumluluğunuzdur. Dolayısıyla “kredi kartı mağduru” tabirini kullandığınızda aldığınızın karşılığını veremiyor olmanızın suçunu bankaya yıkamazsınız. Bu durumda bankayı, size olmayan bir parayı yediren bir dolandırıcı olarak kabul ettiğinizi söylemiş olursunuz. Ama o zaman şunu da düşünmenizi isterim: “Olmadığını bildiğiniz bir parayı harcarken aldığınız hazzı, başkasına ödetmeye kalkmak sizce ahlâkî midir?

Bu yazı birkaç açıdan bir faciadır. Birincisi, yazarımız sözlerinin sosyalizmin komuta rejimine bir övgü olduğunun farkında değildir. İkincisi ve daha fecisi, sosyalizmin ahlâk dışılığının farkında değildir. Üçüncüsü, “milletin iyiliğini istemekle” tebarüz eden milliyetçi camianın, ekonomiden bütün anladığının, ekonominin bakanlarca idare edilen bir şey olduğunu sandığını göstermesidir. Ekonominin, ahlâk ve hürriyetle ilişkisini kurmayan Türk milliyetçilerinin felsefi boşlukları, kendi başına bir zarar kaynağıdır. Umalım ki milliyetçiler millet menfaatinin, birkaç bakanın ve bürokratın aklının ötesinde bir şey olduğunu artık idrak edebilsinler.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=17664

28 Şubat 2011 Pazartesi

Vatana İhanetin Doğası Üzerine



Siyaset sahasında ihanetin anlamı üzerine konuşmak gerçekten zor bir iş…

Çünkü başkaldıran herkes, başkaldırma hakkının olduğu iddiasıyla yaptığının ihanet sayılamayacağını iddia edebiliyor.

Sınırsız özgürlük olmadığı gibi kayıtsız şartsız ilişkiler de yoktur. Her ilişki, var oluşların karşılıklı tanınması ve sayılması esasına dayanır.

Mesele şudur: Varoluşların tanınması noktasında var olanların neliği ve niteliği göz önüne alınmazsa “sapla saman birbirine karıştırılmış” olur.

Bu ne anlama gelir? Bu, ilişkilerin kuruluş biçiminin belirlenmesi anlamına gelir.

Lâfı fazla uzatmadan Türkiye’deki etnik ırkçılık sorununu bu cepheden ele alalım:

Türkiye’de “Kürtler ve Türk’ler” diye iki “ eşit ve farklı” toplumsal yapı olduğu kanaati, enternasyonalist müşterekte birleşen dinci, liberal ve bazı sosyalist kalemlerce kafamıza kazınmaya çalışılıyor.

Buna göre Türkiye’de, “Türk” denen kitlenin, diğer” halklar” üzerinde haksız bir egemenliği var ve başta Kürt’ler olmak üzere her “halk” kendi kaderini tayin hakkına sahip!

Her şeyden önce sosyalist terminolojinin tamamen anlamsız bir terimi olan “halk” kelimesi, toplumsal yapıların hiç birine karşılık gelmemekte ve hiçbir açıklama gücü taşımamaktadır. Kendi içinde benzerlik gösteren her insan topluluğunun bir halk sayılması halinde aynı dili aynı kültürü paylaşan insanların camii cemaatlerinin bile ayrı birer halk sayılması mümkün olabilir ki bu tip bir saçmalıkla siyaset yapılması zaten abesle iştigaldir. Bu açıdan “halklar” söylemiyle siyaset yapan solun Türk Milleti’ne verebileceği hiçbir şey yoktur. Sol kamp, ideolojisinden gelen enternasyonalizm yüzünden etnik ırkçıları kendi fikir kardeşi olarak gördüğü içindir ki bu saçma terimi hâlâ kullanmaktadır.

O halde açıklayıcı olan nedir?

Açıklayıcı olan, millet, kavim, aşiret, kabile terimleridir.

Bir millet, tarihin belli bir döneminde bir hukuk çatısı altında bir araya gelmiş kavimler birliğidir. Buna göre bir araya geldikleri hukuk çatısı, “kural altında bir olmak” iradesinin meskeni ve koruyucusudur.

Bundan dolayıdır ki milletleşmiş toplulukların toprakla ve coğrafya ile ilişkisiyle milletleşmemiş toplulukların ilişkisi çok farklıdır.

Milletleşmiş topluluklar artık “toplumlaşmış” ve kuralı, bulundukları yere egemen kılmış topluluklardır. Aralarındaki fizikî, ırkî lisanî farklılıkların ötesine geçip aynı soyut değerleri paylaşmaktan doğan birlik duygusuyla hareket eder ve yaşadıkları toprağa da bu yüzden soyut bir değer atfeder ve ona “vatan” derler.

Kabileler için üzerinde yaşanan toprak parçasının, fiziksel varlığın devamı dışında pek bir önemi yoktur. Şüphesiz her insan üzerinde yaşadığı toprak parçasına bağlılık gösterir ama bu bağlılığın kapsamı ve bağlamı toplumsal yapının gelişmişliği ile çok farklı bir hal alır.

Ancak ve yalnız görerek, koklayarak, dokunarak tanıdıklarına bağlılık gösteren bir kabile üyesi ile soyut değerlerin belirtileri ile tanıdığı, kendine benzettiği insanları kendinden sayan insan arasında çok ciddi bir varoluşsal fark vardır.

Bir kabile üyesi için bağlılık yalnızca kabilesinin şefinin koyduğu keyfî kurallara uymaktan ibarettir.. Bir millet üyesi içinse bağlılık, toprağı “vatan” haline getiren ve milleti bir arada tutan soyut değerlere gösterilen sadakattir.

Bu yüzdendir ki milletleşmemiş topluluklarda “vatana ihanet” diye bir kavram yoktur. Çünkü milletleşememiş topluluklar için bir toprak parçasını “vatan” haline getirmek için gerekli soyut değerler, normlar ve bunların kendiliğinden eseri olan “kurallar” söz konusu değildir. Milletleşememiş topluluklarda ancak aşiretin, kabilenin veya kavmin savaş gücünü kıran bir ihanet söz konusudur. Milletleşememiş toplulukların oluşma şekli, üzerinde yaşanan toprak parçasını “vatan” yapacak değerler takımını içermez.

Milletleşme bir süreçtir. Çünkü milletleşmeyi sağlayan şey yaşayan değerler, normlar ve kurallardır. Milletleşme, toplumlaşmanın tecessüm etmiş halidir. Her kurala dayalı beraberlik gerçek hayatta mutlaka bir “millet” şeklinde tebarüz eder. Bu yüzden meselâ farklı dillerden, açıkça farklı ırklardan ve hatta farklı milletlerden insanlar bizimle yaşayıp bizim değerlerimiz paylaştıklarında ve bunu açıkça benimsediklerinde “kendiliğinden” bizim bir parçamız olur, ve Türk haline gelirler. Oysa milletleşememiş bir topluluğa dışarıdan mensubiyet diye bir şey söz konusu değildir.

İşte “vatan” denen şeyin kutsiyeti, vatanı yaratan milletin mayasındaki büyük kavrayıcı, kabullenici ve benzeştirici özden gelmektedir. Bu öz irademiz dışında ve bize hükmeden bir tabiat unsuru değildir. Bu öz, bir arada bulunmayı hakka ve ahlâka dayandırmak mutabakatı hakkındaki irademizden başka bir şey değildir.

Vatana ihanet işte bu iradeye ihanettir.

Bir şartla… Eğer bu iradenin sahibi, sahip olduğu gücü “ kabullenme”, , “hukuk” gibi konuların dışında zorbaca kullanıyorsa o güze başkaldırmak şüphesiz insanlığın gereğidir.

Burada bir noktayı özellikle belirtmekte sayısız fayda vardır:

Bir millet, bir arada bulunmakla ilgili hukuk mutabakatı iradesinden dolayı, “vatan” yaptığı yani değerleriyle kutsadığı toprak parçasında birinci ve tartışmasız söz sahibidir! Bu tartışılamaz ve vazgeçilemez bir haktır. Buna “millî egemenlik” denir.

Bir milleti meydana getiren fertlerin ailelerine gösterdikleri bağlılık nasıl varoluşsal ve dokunulmaz ise iradeye dayalı bir beraberlik sonucu kendiliğinden oluşmuş millî varlığa bağlılık da öyle dokunulmazdır. Egemenliğin varoluşsal kaynağı da budur.

Bu yüzden bu tip bir soyut oluşumun temelindeki hak üzerindeki mutabakat, beraberliğin yani milletin ve o milletin egemenliğinin meşruiyetini sağlar. Bu yüzdendir ki hukuktan ayrılmamak konusunda genel bir davranış gözeten bir milletin vatanında, milletleşememiş yapılar için iki meşru seçenek vardır:

Ya mevcut millet yapısına katılınarak milletin hukuka dayalı soyut kimliği benimsenir, onun egemenlik hakkının doğal bir ortağı olunur... Bu durumda aşiret, kabile veya kavim kimliği tamamen bireysel alanlarda yaşatılmaya devam edilir…

Veya milletleşmeye iştirak edilmez ve milletin kullandığı egemenlik aygıtına ortak olmadan gene bireysel alanda aşiret, kabile veya kavim kimliği yaşatılır. Bu durumdaki topluluklar zaten siyaseten azınlık sayılırlar ve siyaseti belirlemekte hiçbir yetkileri olamaz.

Bu iki halde de “vatanı” oluşturan milletin var oluşu ile milletleşememiş yapıların var oluşları “meşru” bir ilişki içindedir. Eğer “millet”, kendi vatanını meşru şekilde paylaşan toplumsal yapılara açıkça zulüm ederse o zaman direnme hakkı kendiliğinden doğacaktır.

Buna mukabil… Hakka dolayısıyla hukuka riayet etmeyi, genel davranış biçimi haline getirmiş bir milletin egemenlik hakkına başkaldırmak; üzerinde yaşanan toprak parçasını vatan haline getiren değerleri, gayri meşru şekilde reddetmek anlamına geleceğinden, “vatana ihanet” olarak adlandırılır. Yani kayıt ve şartları sağlanmamış her isyan, aslında doğrudan vatana ihanettir ki o kayıt ve şart egemenin, egemenlik hakkını kötüye kullanması, hukuktan ayrılarak açık bir zulme saplanmasıdır.

Şunu açıkça belirtmeliyiz ki egemenlik hakkı da diğer haklar gibi kötüye kullanılabilir ve bunun mutlak şekilde sorumluluğu vardır! Bir aile çocuklarını nasıl yetiştireceğine kendisi karar vermekle beraber, onlara işkence etmek hakkına nasıl sahip değilse bir milletin de egemenlik hakkının hukuka riayetle sınırlı olduğu hakikati kabul edilmelidir. Aksi takdirde millet adına egemenliği kullanan iktidarların milletin fertlerine de “milli egemenlik” adına zulmetmesi söz konusu olabilir.

Bu cepheden bakıldığında ülkemizdeki etnik ırkçılar gerek siyasetçi gerekse terörist olsun açıkça vatana ihanet etmektedir. Çünkü Türk Milleti’nin hakka riayete genel uygunluk açısından meşruiyeti tartışılmaz egemenlik hakkını reddetmektedirler. Vatana ihanet, yasama faaliyetinin ürünü olan “yasaya bağlı bir suç” değildir. O vatan denen şeyin gerçekliğinin reddinden kaynaklanan bir hak ihlali ve doğal bir suçtur. Bu suçun varlığı, vatan denen kavram inkâr edilmedikçe veya ortadan kalkmadıkça, yasama kararlarıyla ortadan kaldırılamaz.

Bu sözde siyasetçiler, ne Türk Milleti’nin kendilerini, milletleşmenin bir parçası sayarak egemenliğe ortak etmesinin kıymetini bilmekte ne de milletleşmeye katılmamanın kayıt ve şartlarını yerine getirmektedirler.

Türk Milleti’nin varlığı ve egemenlik hakkı reddedilmeksizin, mevcut etnik ırkçı siyasetin var olması imkânsızdır! Eğer Türkiye Cumhuriyetinin siyasetinde yer alınacaksa bu, ancak milletleşmeye dahil olmak ve genel işleri, vatanın sahibi ve egemeni Türk Milletine göre yapılabilir! Bunu reddeden insanlar siyaset ve dolayısıyla egemenlik haklarını kullanmaksızın, millete saygı duyarak temel haklarını kullanırlar. Temel haklarını Türk Milletine karşı kullanamazlar! İşte bu yüzden milletin meşru varoluşuna karşı saygı duymayan hiçbir varoluş saygıya değer değildir. Milltin varoluşuna denk ve onun varoluşunun soyut kaynaklarından gelen egemenlik hakkına denk bir başka egemenlik hakkı da söz konusu olamaz!

Bu yüzden “demokratik özerklik” denen şey, milletin soyut değerlerinin kabile ırkçılığı adına açıkça reddi ve Türk varoluşuna saygısızlıktır. Bu yüzden milletleşmenin parçası olmak kaydıyla kullanılabilecek egemenlik aygıtları vasıtasıyla millete isyan da ancak vatana ihanet anlamına gelir.

Bu açmaz, millet realitesinin farkına varmakla aşılabilir ama ideolojilerindeki enternasyonalizm ile milleti reddeden etnik ırkçılığın Türk solundaki Marksist kardeşleri, siyasal dinciler ve vatansız bir kısım liberaller bu açmazın en büyük destekçileridir.

Türkiye’de siyasetin sorunu, ihanetin açıkça ve resmî kanallardan tam bir hukuk istismarıyla daha ne kadar sürdürüleceği konusunda karar verememesindendir. Bu sorun aşılamazsa, ülkenin bölünmesi etnik ırkçılardan önce kendi siyasetçilerimizce gerçekleştirilebilir. O zaman şu sorular kendiliğinden akla gelir:
Millî egemenlik milletin varlığının reddi için kullanılabilir mi?
Vatanının açık bir siyasi bölünmesi tehdidi karşısında acaba Türk Milleti’nin direnme hakkı yok mudur?

Barıştan söz edenlerin en başta düşünmeleri gereken ve ihanet ile ilgili olarak akıllarını uyarması gereken iki büyük soru bunlardır.

25 Şubat 2011 Cuma

Türkiye’de Ulusal Bir Sol Mümkün mü?


CHP’nin geldiği noktadan sonra bu soruya “Evet” diye cevap verebilmek imkânsız görünüyor. Türkiye’de solu daha ziyade bir medeniyet şablonu olarak ele alan yaygın kanaate rağmen sol özünde ne ulusaldır ne de medenî. Solun böyle algılanmasının sebebi Türk modernleşmesine inananların, adı sol olan örgütlenmeler dışında kendilerine yakın bir yer bulamamalarıdır. Nitekim CHP seçmeninin büyük kısmının, Sovyetik bir devrimle meydana gelecek kaçınılmaz kıyım ve köleleştirmeyi akıllarına bile getirmediklerini ve hele böyle bir şeyi arzulamadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.



Bir vakit Merhum Ecevit “Marksist olmayan” bir sol hayaliyle yola çıkmış ve büyük milletimizin teveccühüne mazhar olmuştu. Gel zaman git zaman görüldü ki milletin teveccüh ettiği “demokratik sol”un bütün düşündüğü “devlet eliyle sadaka dağıtmak” kolektivizmidir. Nitekim bu, herkese yiyebileceği bir lokma ekmek bahşederek herkesi kendine ilelebet borçlu kılıp kanını emen devlet zihniyetinin birazcık yumuşatılmış halinden başka bir şey değildi. Solun ideolojisinde bildiğimiz millet/ulus kavramına yer yoktur.



Çünkü solun ideolojisi, işçi sınıfının, diğerlerini ne şekilde olursa olsun un ufak ederek tek egemen olmasını hedefleyen bir düşünüşü barındırır. Bu açıdan solun tek “gerçeği”, sınıf gerçeğidir ve bu gerçeğin dışındakileri “tarihsel bir sapma” olarak görür. Buna mukabil, sol ulusal yapıların dışındaki bütün ulusaltı/etnik yapıları gerçek kabul eder. Bu solun büyük sosyolojik çelişkisidir. Sosyolojinin kurumlarını ve kurallarını reddederek her şeyi sözde üretim ilişkilerine dayandıran solun, etnik grupların gerçekliğini neden ve nasıl tanıdığının hiçbir makul cevabı yoktur. Bunun en akla yakın cevabı, Marx’ın sosyolojiden ve toplumsal yapıların oluşum hakikatinden bihaber olmasıdır.



Marx “sınıf” hayaline o kadar kapılmıştır ki milletleşme hakikatini gözden kaçırmıştır. Bunun bir başka muhtemel sebebi, Marx’ın, dünya siyasetindeki baskın devletlerin durumu ile milletleşme olayı arasındaki ilgiyi görmezden gelmesidir. Muhtemelen milletleşememiş bir topluma mensup olmaktan dolayı diğerlerine duyduğu kıskançlıktır.



Nitekim dikkat edilirse milletleşmiş toplumların dünya siyasetindeki manevralarını, toptan “emperyalizm” diye nitelendirmektedir. Emperyalizm sıfatıyla milletleşmiş toplumları ve onların devletlerini reddederken milletleşememiş ve bundan dolayı devletlerarası ilişki kuramayan toplulukları “ezilmiş halklar” yaklaşımı ile tanıması tam da içten içe etnik bir kompleksin ifadesi gibidir… Solun, Marx’ın bilgisizliği ve kompleksiyle temellenen enternasyonalizminin ikinci büyük çelişkisi, “enternasyonalizm” kelimesinde “nasyonal” yani “millî” sıfatının var olmasına rağmen enternasyonal tavrın, bu gerçeği yok saymasıdır. Hem “milletler arası” bir dayanışmadan bahsedip hem de dayanışmanın öznelerini reddetmek belki diyalektik canbazlıkla beslenen nevrotik zihinler için mümkün olabilir ama bunun gerçek hayatta bir yeri olamaz. Solun ideoloji olarak insan davranışlarının önceden bilinemeyecek sonuçlarıyla ilgili hiçbir bilgisi yoktur. Dolayısıyla tarihin bir döneminde ortak bir emniyet sağlayıcı tekel için bir mutabakata varmış kavimlerin meydana getirdiği beraberliğin sonuçlarını anlayabilecek basireti de yoktur. Sola, böyle bir beraberliğin, hayatın gereklerine verilen cevaplarda yaratacağı kendiliğinden benzeşmeyi anlatabilmek mümkün değildir. Çünkü sol ideolojinin kalıplarında böyle bir beraberlik yoktur. Bir solcuya Kırgız, Kazak, Azeri, Tatar, Çuvaş, Başkurt, Oğuz gibi adların nasıl olup da “Türk” soyadının altında bulunduğunu sorsanız, size Marx’a dayanarak bir cevap veremeyecektir ve maalesef zaten Marx’tan başka da bir referansı yoktur. Dolayısıyla geri kalmış bir ülke olan Türkiye’nin sol kampından ülkenin millî bütünlüğüne dair, milletin adına dair bir duyarlılık beklemek hayaldir.



Almanya’da bir solcu için en önde gelen şey sosyalizmi Alman Milleti’nin menfaatleri için kullanmakken gerilemekte olan ülkemizde solun hedefi hâlâ bedeli ne olursa olsun bir sınıf egemenliği kurmaktır. Bu sınıf egemenliği kurulduğunda Türkiye etnik olarak parçalanır mı parçalanmaz mı bu bizim solcularımızın maalesef umurunda bile değildir. Nitekim CHP’nin “3. Yol” dediği şeyin, millî bütünlüğe dayanmaktan ziyade PKK taleplerine benzemesi bu sebeptendir. Bugün CHP birbirleriyle ters düşmüş Mahir Çayan ve Mihri Belli’nin dahi ortak emeli olan “Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı” denen Marksist /Leninist hedefi eleştiremeyecek kadar enternasyonalizmle uyuşmuş vaziyettedir.



Marx kolaycı zihinlerin afyonu olarak insanları, ailelerinden, soylarından ve milletlerinden koparmaya ve nevroza sürüklemeye devam etmektedir. Kendi başına düşünemeyen Leninist kopyalar olarak Türk sol siyasetçileri de bu açıdan ülkeyi yangın yerine çeviren etnik ırkçılığa karşı milletin sesi olmak yerine, “duble” yol yapmakla övünen dinci enternasyonalizmle “işsizlik” ezberiyle muhalefet etmek dışında bir şey akıl edememektedir.



Türk Milleti’nin sol siyasetle gidebileceği hiçbir yer yoktur. Sol siyaset bugün dinci enternasyonalizmin seküler ayna görüntüsünden başka bir şey değildir. Teröristleri affedip ağızlarına birer lokma ekmek tıktığında, onların milleti bölmekten vazgeçeceğini sanacak kadar hayalci Marx mümini olanların millî mücadeleyi ağızlarına almaları en hafif tabirle ayıptır. Mustafa Kemal gibi bir Türk milliyetçisinin millet tasavvuruyla onların hiçbir ilgisi olamaz. Ulusal her duyarlılığı “sağ kayma” diye kınayan insanların Türk Milleti’ne verecek hiçbir şeyleri yoktur. Onların tek bildikleri “kazanacağına kesin inandıkları tarafta” olmaktır. Bugün Silivri’de ulusalcı diye yatan Doğu PERİNÇEK, Yalçın KÜÇÜK gibi adamların zamanında PKK dalkavukluğu yapmasının sebebi de omurgalarının Marksist enternasyonalizm ile erimiş olmasındandır. Türk Milleti, vatanını yangın yerine çevirmiş etnik ırkçılığı alt edecektir ve bu, sol ile değil sola rağmen olacaktır.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Arap Kültürü Ve İslam Medeniyeti Özdeşleştirmesi Üzerinden Bir Eleştiriye Eleştiri

: Alaatin Karaca’da Edebi Eleştiri Eksikliği Ve Siyasal islâmcı Çarpıtma





Elimde bir dergi var, adı: “Beyaz Gemi”. 25. Sayısını çıkarmış…

Alaattin KARACA adlı yazarın “Burhan Cahit Morkaya’nın Yüzbaşı celal Romanında Araplar, İslâm ve Hilâfet” adlı bir inceleme yazısı dikkatimi çekti.

Yazarımız eleştirisine, Burhan Cahit ile ilgili hepsi övgü dolu olan düşünceleri aktararak başlıyor.

Daha sonra derhal romanın aslında edebî bir değer taşımadığını Şu cümleyle ispatlayıveriyor: “ İlkin, edebî açıdan başarılı, iyi bir roman değil Yüzbaşı Celal. Çünkü dağınık, parça parça ve bir ana öyküsü yok.

Demek ki iyi bir edebî eserin ölçüsü bir ana öyküsünün olup olmaması? Bana öyle geliyor ki yazarımız “Foucault Sarkacı” gibi bir demir leblebiyi okusa, onu da bu anlayışla anında çöpe yollayabilirdi. Burada üstü örtülü olarak romanın bir aşk ilişkisini anlatan bölümlerini küçümseyen ikircikli ve kıskanç muhafazakârlıkla “Sonra Şeyh Sadun’un kızı arz-ı endam ediyor tüm şuhluğuyla; ancak Yüzbaşı’yla kısa bir aşk macerası yaşadıktan sonra da son sahneye kadar ortaya çıkmıyor bir daha diyerek bütün romanlarda bir “Huzur Sokağı” taassubu aradığını belli ediyor. Sanırım yazarımız, Burhan Cahit’in romanını nasıl kurgulaması gerektiğine, kendisinin karar verebileceğini düşünüyor.

Eleştirmenin bundan sonraki satırlarında, “ metnin bölük pörçüklüğünü” ispata yönelik örneklemeler dışında hiçbir edebî eleştirisi bulunmuyor. Koskoca yazıda metnin edebî değeriyle ilgili iki tane hüküm cümlesi var onlar da şunlar: İlkin, edebî açıdan başarılı, iyi bir roman değil Yüzbaşı Celal. Çünkü dağınık, parça parça ve bir ana öyküsü yok”… “Yapıt edebî açıdan değerli değil ancak saltanatın ardından kurulan ulus-devletin, Cumhuriyetin temel düşüncelerini, Arap ulusuna, coğrafyasına ve kültürüne; dolayısıyla İslâm dinine karşı alınan tavrı yansıtması bakımından ayrı bir önem taşıyor”

Eleştirinin belkemiğini oluşturan da zaten ikinci cümle. Yazının gerisi bu düşünceyi destekleyen alıntılarla dolu ve aynı düşünce tekrarlana tekrarlana yazı bitiyor.

Buradaki anahtar kelimeler Arap ulusu, coğrafyası ve İslam dini…

Eleştirmenin sathî, siyasal dinci tavrı bu satırlarda zaten sırıtıyor. Yazarın bu cümlesine göre Türk millî devletinin kuruluşunun dayanağı, Arap ulusuna, coğrafyasına dolayısıyla “İslâm dinine” karşı bir tavırdır!

Bir edebî eleştiriden, çok derin bir tarih bilgisi ve sosyoloji okuması beklemek belki hatadır. Ancak “dolayısıyla” kelimesiyle bağlanan Arap ulusu ve İslâm dini kavramlarının aynı şeyler olmadıklarını bilebilmek için de âlim olmaya gerek yok.

Her şeyden önce Arap ve Türk milletleri, semavî dinlerin inişlerinden önce bile var olan milletlerdir. Ayrı dilleri, ayrı kültürleri apayrı toplumsal yapıları olan bu iki büyük toplumun “milletleştiren” kültürel ağırlık merkezleri İslâm nüzul etmeden çok önce oluşmuştur. Şüphesiz İslâm bu iki millete çok şey katmıştır ama ne Arap kültürü İslâm’dan ibarettir ne de Türk’ler, İslâm’la ahlâkı tanımış bir barbarlar kitlesidir. Dolayısıyla “dolayısıyla” diyerek Arap ulusunu İslâm diniyle özdeşleştirmeye kalktığınızda hilâfeti sırtlanan, üç kıtada İslâm dinini Arap’lardan çok daha fazla yayan ve onu çok daha iyi temsil edebilmiş Türk Milleti’ni inkâr ediyorsunuz demektir.

Arap ulusuna, coğrafyasına ve kültürüne; dolayısıyla İslâm dinine” gibi bir ifade kullanabilmek için ulus ve din kavramlarının ayrı şeyler olduğundan bihaber olmak iktiza eder. İkinci olarak böyle bir ifade kullandığınızda toplumsal düzende dinin yeri hususunda hiç kafa yormamış okumamış olmak gerekir. Üçüncü olarak aynı dine mensup milletlerde dinin yaşanışı ve algılanışı ile ilgili hiçbir bilginiz yok demektir.

İslâm tarihinin önemli bir bölümü Arap’ların İslâm üzerindeki tekellerini korumak için Türk’lere uyguladıkları baskılar ve hatta Arap’lar dışındaki İslâm âlimlerine yönelik Arapçı baskıyla ilgilidir. Arap’lar kendi milletleri dışındaki İslâm âlimlerinin itibarıyla oynamak için onlara “mevali” demişler ve hükümlerini görmezden gelmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Konuyla ilgili olarak Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün İmamı Âzam Ebu Hanife adlı eserine müracaat edilebilir. İslâm dininde fıkıh kurumunun kurucusu bu en büyük imam dahi Arap ulusundan ve kültüründen ve coğrafyasından değildir, hayatı da Arapçılığı İslâm’a egemen kılmak isteyen siyasal dincilerin eliyle son bulmuştur.

Eleştirinin ilerleyen bölümlerinin de edebiyatla herhangi bir ilgisi zaten yok. Eleştirmenin bütün edebî bilgisinin veya ilgisinin eserin “bütünlüğü” ile ilgili olduğunu görüyoruz. Metnin geri kalan kısımları, romandan alıntılarla Burhan Cahit’in ve dolayısıyla “ulus devletin”, nasıl Arap “dolayısıyla” İslâm düşmanı olduğunu ispatlamaya çalışmasından ibaret.

Eleştirmen alıntılarda ne denmek istediğini sanki okur anlayamazmış gibi tepeden bir bakışla, Uluslar arası ilişkilerde dinin rolü yok, Arap uygarlığı İlerlemeye engel, Araplardan miras kalan hilafet ve Sonuç bölümlerinde kendince bir yanlışlamaya gidiyor ama kendi hükmünün ortada olmadığını saklayamıyor. İlk olarak alıntıladığı satırları okura kendince tercüme ederek okuru aptal yerine koymasıyla ikinci olarak eleştirdiği görüşlerin aksine bir görüş beyan edip de bunu ispatlamaya gerek duymamasıyla eleştirmen, edebî eleştiri yetkinliğinden çok uzak düşmüş yazısında, zeki bir ortaokul öğrencisinin çarpık münazarasından başka bir şey sergileyemiyor.

Uluslar arası ilişkilerde dinin rolü olup olmadığına bakmak çok zor değildir meselâ… Hıristiyan’ların kendi içindeki mücadelelerinde mezhepsel ayrılıkların rolü herhalde siyasal dinci ve Arapçı bir yazar olarak görünen eleştirmenin dikkatini çekmemiştir ama zahmet edip seyrederse, bu konuda çekilmiş sayısız filmlerden biri olarak “Tudors” hâlâ televizyonda oynamaktadır. Kaldı ki Türk’lerin İslâm’ı tercih edişi esnasındaki Arap ırkçılığına dair geniş malûmat da mevcuttur.

Eleştirmen, Burhan Cahit’in Arap ihanetiyle ilgili satırlarından da alıntılar yapıp bunun yanlış bir bilgilendirme olduğunu pısırıkça ve kısık sesiyle iddia etmektedir ama tarih Mekke şerifi Hüseyin’in ihanetinin , Ravza’daki Mehmetçik’e yapılanların, Filistin Cephesi’nde kör edilen on beş bin Mehmetçik’in kayıtlarıyla doludur. “Dolayısıyla” sanki Arapların hiçbir ihaneti olmamış, bize hiçbir düşmanlık göstermemişler de İslâm’ın büyük hâmisi ve temsilcisi Osmanlı Türk devleti o topraklardan kendiliğinden buharlaşmış gibi bir yaklaşımın akl-ı selim ve hakikatle hiçbir alâkası olamaz.

Eleştiri, bir metin hakkında eleştirmenin “gerekçeli hükmü” anlamına gelir. Eleştirmen kendi dünyasına göre eleştirisinin gerekçelerini ortaya koyduktan sonra hükmünü verir. Kaldı ki hermenötikle ilgilenenler için işin aslı, eleştirmenin kendi dünyası da değildir. Eleştiride işin aslı, yazarın dünyasına nüfuz edip edememektir. Bu noktada, eleştirmenin asıl işi, yazarın ne yapmaya çalıştığıyla ve bunun ne kadarını yapabildiğiyle ilgili güçlü bir kanaat geliştirmeye çalışmaktır. Yazarlar eleştirmenlerin standartlarına göre yazmaz. Aksi takdirde her yazar aynı şeyi, aynı şekilde yazardı. Bu açıdan eleştiri belki çok gene estetik bir takım değerleri göz önünde bulundurmakla beraber bir “ideal” yazar tasvir edemez, etmemelidir. Peki bir eleştiri iddiasıyla yazılmış metninde Alaattin KARACA bunun kıyısından geçiyor mu? Maalesef hayır. O, kendince, aklındaki tek “bedaet” ölçüsüne göre bir-iki satırlık cümleleriyle metnin itibarını yok edip sonra da romanın kendi tarih felsefesine göre eleştirisini yapmaya çalışmaktadır.

Yazının hacimce büyük kısmı, Burhan Cahit’in romanından alıntılara ayrılmış. Eleştirmen böylece sanırım, ne kadar seçici ve gayretli olduğunu göstermeye çalışmış. Ama dikkat edildiğinde görülüyor ki bu alıntılar hakkındaki sorgulamalar iki üç cümleyi geçmiyor.

Dolayısıyla açık ve net şekilde bu gün artık bilinen Arap ihaneti ve Arapların Türk düşmanlığı ortadayken o dönemi bütün acılarıyla yaşamış ve bir Türk imparatorluğunun çöküşüne şahit olmuş yazarı, bu günkü yarım yamalak ve asılsız tarih malumatıyla eleştirmeye kalkmak haddini bilmezliktir. Kaldı ki eleştirmen, Arap ihanetinin olmadığına dair ne bir kaynak gösterebilmekte ne de buna dair bir hüküm beyan edebilmektedir.

Sonuç bölümündeki şu satırlar önemlidir: “ Şimdi düşünüyorum, temel savları, İslâm kültür ve coğrafyasına karşı olan bu tür romanlar, o dönemden itibaren okur kitlelerinin zihninde, Türkiye Cumhuriyeti ile İslâm kültür ve coğrafyası arasında bir mayın tarlası oluşturma işlevi de yüklenmiş miydi?”… “Şimdi yirmi birinci yüzyıldayız. Türkiye ile Suriye sınırı arasındaki mayınlı bölgenin temizlenmesine karar verildi, iki ülkenin arasındaki vize kalktı. Artık yeni romanlar yazılmalı, değil mi?”

Eleştirmenin, “düşündüğünden” bahsetmesi sevindiricidir; çünkü sözde “eleştiri” boyunca bunun herhangi bir belirtisini göstermemiştir. İslâm kültür ve coğrafyasına, Türk ülkesini dahil etmemesi de ilginçtir. Eleştirmen İslam kültür ve coğrafyasını bir kere daha Arap coğrafyası ve kültürüyle özdeşleştirmekte ve daha kötüsü homojen bir İslâm kültüründen bahsedilemeyeceğini dahi bilmemekte veya daha kötüsü, biliyorsa, gizlemeye kalkmaktadır. Bunun yanında eleştirmenin, Burhan Cahit’i ve Türk devletini sanki yabancı bir yazar ve yabancı bir devlet gibi sunması da ham siyasal İslâmcı enternasyonalizm kokuyor.

Burhan Cahit’i eleştiren Alaatin Karaca’ya, Lübnan parlamentosunda Ermeni yalanlarının neden desteklendiğini, Mısır’ın neden “Türkiye işimize karışmasın!” diyerek restini çektiğini, Irak coğrafyasında Türkmen’lerin neden yok sayıldığını, canlarının ve mallarının her gün yok edildiğini, bir başka İslam coğrafyası olan İran’da nüfusun yarıdan fazlasını oluşturan Türk’lerin nasıl baskılandığını, Arap coğrafyasında genel olarak Türk’lere duyulan hislerin neler olduğunu sormak gerekmiyor mu?

Son olarak… Suriye ile vizenin kalkmasından sonra başka romanlar yazılmasını öneren Karaca herhalde Hatay’ın neden hâlâ Suriye haritalarında, Suriye topraklarında gösterildiğini de açıklamak ister?

13 Şubat 2011 Pazar

Kime Göre Düşünmeli?


İngiliz’lerin meşhur sözü, bildiğim kadarıyla şöyle bir şeydi: “ Her İngiliz kendi evinin kralıdır!”

Bu cümlenin Magna Carta’nın ülkesinde söylenmiş olması çok anlamlıdır. Çünkü bu cümleyi sarf eden İngiliz’ler daha 13. yy’ın başında krallarına kurallardan üstün olmadığını hatırlatmışlardır. Yani İngiliz kralına, kurallara uyduğu müddetçe itaat edileceğini hatırlatmışlardır. O günden bu yana da İngiliz Krallığı kendi ülkesinde kendi kurallarına uyarak kendi doğrularına göre hareket etmiştir.

Bu durum sadece İngiliz’ler için değil bütün millî devletler için geçerlidir. Her millet kendi devlet idaresini sürdürdüğü egemenlik sahasında yalnız ve ancak “kendisine göre” düşünmek ve hükmetmek hakkına sahiptir. Bu hak millet olmaktan kaynaklanan doğal bir hak olduğu gibi istiklâllerini savaşarak onaylatan milletler için de artık kesinlikle tartışılamaz bir durumdur.

Hal böyle olunca Türkiye Cumhuriyeti devletinin dış politikası ve millî güvenlik politikası tespit edilirken komşularımızın ne düşüneceği konusu bizim için önemsizdir. Biz ancak ve yalnız komşularımızın kurallara uygun şekilde bizimle ilişki kurmasını sürekli gözetmekle ve kendi kurallarımıza karışmalarını engellemekle mükellefiz. Gün gelir de haksız bir savaş çıkarırsak o zaman elbette yargılanırız… Öyle bir şey olmadıkça bir Türk vatandaşının kendi devletinin politikalarını düşman gözüyle değerlendirmesi ancak ihanet olarak adlandırılabilir.

Hiçbir Türk vatandaşı meselâ Musul ve Kerkük ile ilgili olarak Kuzey ırak yığışmasının bakış açısını dikkate alamaz, o bakış açısının haklılığı ihtimalini tartışamaz. Çünkü Musul ve Kerkük ile ilgili olması gereken politikamızın belkemiğini oluşturan soydaşlarımızın hürriyeti ve refahı üzerinde tartışılacak veya feda edilebilecek şeyler değildir.

Keza Kıbrıs’taki Türk varlığı da aynı şekilde tartışmaya açık olmayan millî bir meselemizdir. Rumların gönlü olsun da bizimle dalaşmasınlar diye soydaşlarımızın hayatına karşı ilgisiz kalamayız. Kıbrıs, üzerinde Türk’ler yaşadıkça büyük Türk evinin bir parçası olarak kalacaktır. Kendi varlıklarını İngiliz ve Yunan ordularının vesayetine bırakmış adalı Rum’ların Türk askerinden şikâyetçi olmaya hakları yoktur.

Hiçkimse kendi evinin hayat tarzını nasıl başkasına sorarak tanzim etmiyorsa, hiçbir millet de düşmanlarının veya yabancıların görüşlerine göre politikalarını tayin etmez, edemez. Ülkemizdeki etnik ırkçılığın gayri meşru tahrikleri sürerken etnik ırkçılığın sözde barış şartlarını onların ağzıyla savunan herkes de bu açıdan düşmanla işbirliği eden insanlardır. Türkiye Cumhuriyeti savaş ve barış şartlarını ancak kendisi belirleyecek egemen bir meşru devlettir. Kendi evimizi nasıl düzenleyeceğimize aşiretler, kabileler karışamaz. Egemenliğin anlamı budur.

11 Şubat 2011 Cuma

Colombre Veya Eskimeyecek Öykülerle Buzzati




Dino Buzzati’nin hikâyeleri çok değişik adlarla derlenerek tekrar tekrar basıldı.

“Colombre” bu derlemeler içinde oldukça yetkin ve yoğun bir tanesi.

Buzzati zaten fantastik bir dünyaya sizi kolayca sürükleyebilen muhteşem bir yazar. Bunun yanı sıra insan tabiatını anlatmakta çok usta. bireysel dünyaların anlam dağarcığıyla toplumsal çarpıklıkları ilişkilendirmekteki ustalığı da insanı hayran bırakıyor.

Kahramanı “Dolfi” isimli “Zavallı Çocuk” hikâyesi son derece şaşırtıcı.

Buzzati, kitabın sonundaki “Yüzyılın Cehennemlerine Yolculuk” adlı son bölümde sanayi toplumunun tekdüze yaşantısına can alıcı bir eleştiri getirirken ahlâkî duyarlılığından hiç taviz vermiyor.

Kötülüğü salt kötülük olarak bırakıp yargılamadan kaçmak kolaycılığına düşmüyor. Bunun yanında en karamsar tasvirlerinde dahi bilincini koruyan ve iyiliğin mutlaklığına inanan bir portre çiziyor.

“Büyülü Ceket” adlı öykü, didaktik halk masallarından esinlenilmiş gibi görünen enfes bir modern kısa öykü örneği . Bilhassa bu öyküde yazarın ahlâkî bakışı kendini belli ediyor.

Buzzati fanteziyi salt fantezi olarak kullanmıyor. “Gizli Silah” ve “1980 Dersi” gibi öykülerinde fanteziyi ciddi bir politik eleştiri malzemesi haline getiriyor. Burada dikkati çeken en önemli nokta sanırım şu: İtalya’da faşizmin yıkıcılığına şahit olduktan sonra bile, entelektüel olmak için Sovyet dalkavukluğuna sığınmamış olması…

Buzzati, görüne o ki anlık ilham parlamalarından enfes kısa öyküler çıkarmış bir yazar. Tatar Çölü bu bakımdan uzun soluklu bir inzivanın ürünü gibi görünüyor. Hayatlarını çevrelerinden yalıtmış insanların ruh haline tercüman olan ve değişmekten korkanları sarıp sarmalayan muhteşem ve sade bir kitap.
Buzzati kısa öykü okurları ve yazarları için eskimeyecek bir kaynak.

8 Şubat 2011 Salı

Yüzümüzü Bir Yere Döndürmek Yanılgısı


Bu konu dostlarınızla aranızı açabilir. O kadar önemlidir. Çünkü sizin ne kadar vatansever olduğunuzun ölçüsü haline getirilmiştir.

Yüzümüzü dönmemiz gerekmesi bir medeniyet dairesini tercih etmek anlamına gelmektedir.

Batılı ülkelerin nüfuz politikaları, bize batının kapılarının kapalı olduğunu göstermektedir. Öyleyse ne yapılmalıdır? Yüzümüzü diğer yöne yani doğuya döndürmek. “Doğu” öyle muğlak bir kavramdır ki batı karşıtlarının doğu hakkındaki mutabakatları neredeyse yok gibidir.

Yüzümüzü döneceğimiz doğu neresi olmalıdır? Eski sosyalistler dünyanın en berbat rejimi olan sosyalizmden çıktıktan sonra gevşek sosyalizme kayan Rusya’yı örnek verirken, siyasal İslamcıların bir kısmı, kendi aralarındaki problemler hakkında bile umursamazca davranan Arap dünyasına yakınlaşmayı diğer bir kısmı ise ciddi insan hakları ihlallerinin yaşandığı üstelik Türk adından ölesiye nefret eden İran/Fars politik çevresine girmeyi önermekte…

Bu tartışmalarda sesi cılız çıkan bir takım milliyetçiler geçmişte faşist ırkçı diye suçlandıkları için olsa gerek fazla bağırmadan “Türk Dünyası” diyorlar ki Türk Ocağı gibi bir kurumun bugünkü acziyle artık o bile telaffuz edilemiyor.

Ama şu hiç tartışılmıyor: Biz kimiz ve yüzümüzü neden bir yerlere döndürmek zorundayız?

Bir yerlere yüzünü döndürmek zorunda olanlar, ittifaklara muhtaç olanlardır, kendi başlarına var olmaları zor olanlardır! Bir yerlere yüzlerini döndürmek zorunda kalanlar, gücü dışarıdan temin eden, kendi güçlerine inanmayan toplumlardır!

Bugün Türk toplumunun geriliği bir kompleks veya kötümser bir kabul değil açık bir gerçektir! Türk toplumu geridir!

Çünkü Türk toplumu kendisinde ilerleme gayreti, azmi ve arzusu görmemektedir! Çünkü Türk toplumunun kafasından imparatorluk ve egemenlik bilinci silinmiştir Çünkü Türk toplumu kendi mirasına yabancıdır! İstiklâl harbi’ni kazanan milletle bu günkü milletin zerre kadar alâkası yoktur!

Bizim “Türk Milleti” derken aklımızdan geçen Türk ile bugünkü toplum birbirinden farklı şeylerdir.

Onun içindir ki anayasadan Türk adını sileceğini açık açık söyleyen bir parti bugün hâlâ birinci partidir ve görünen o ki yirmi yıl daha başımızda kalması hiç de hayal değildir!

Bugün yüzümüzü İran’a, Rusya’ya yani Avrasya’ya dönmemizi salık verenler, geçmişte “halkların kardeşliği” adına Türk milliyetçilerine saldıran insanlardır. O insanlar daha on beş yıl evvelinde “Türk milliyetçiliği Fırat’ın sularında boğulmuştur!” diyen insanlardır!

Türk Milleti’nin öz değerlerinin kendisine hatırlatılmasını sürekli engelleyen, bunu faşizm ve ırkçılık olarak sunan medya ileri gelenlerinin neredeyse tamamı eski- yeni solculardır. Onların yarattığı bilinç boşluğu bir başka enternasyonalist siyasi akım olan siyasal dincilikçe derhal doldurulmuştur.

O halde ne yapılmalıdır?

Türkiye’nin hürriyet, refah ve millî egemenlik problemi fars diplomatik ikiyüzlülüğü ile Arap kabalığı ve Rus zorbalığıyla uzlaşarak çözülemez! Türk Dünyası’nda Türkiye’ye bakışı Rus hocalarınınki gibi olan liderlerle kucaklaşarak da çözülemez!

Türkiye’nin millî egemenlik, hürriyet ve refah problemi ancak Türk adının artık korkmadan telaffuz edilmesi ve Türk adının taşıdığı büyük tarihi mirasın, o mirası parıldatan değerlerin hatırlanması ile başlar! Bunlar tarihin yad edilip eski defterlerin karıştırılması değildir! Bu, geçmişte yapılanın her zaman yapılabileceğinin hatırlanmasıdır! Bu, öz gücümüzün diriltilmesidir.

Bir vücut gıdasını dışarıdan alsa bile enerjisini kendisi üretir. Enerjisini üretmekte yetersiz kalıp da makineye bağlanan vücutlar ölmek üzere olan vücutlardır.

Türk Milleti henüz ölmemiştir ve bu yüzden nasıl yaşayacağına dair birilerinden medet umması söz konusu değildir!

Türk Milleti, kendisine olan inancın, Kartezyen bir saçmalık olmadığını artık bilmelidir! Kendine inanmak ve güvenmek var olmak isteğinin ifadesidir, kendisinden habersiz olmak, kendini düşünmemek ise ölmek isteğinin! Hiç kimse salt akla dayanarak var olmayı istemez! Var olmayı istemek yaratılışımızın kaçınılmaz gereğidir! Türk Milleti kendi var olmak arzusuna yabancılaştırılarak yok edilmektedir! Bunun çaresi İranla Rusyayla geçici anlaşmalar yapmak değil kendisiyle anlaşmalara varılması gereken büyük bir millet olduğumuzu hatırlamaktır. Büyük olduğuna inananlarla inanmayanların duruşları arasında bile fark olduğuna bakmanız ne demek istediğimin en açık ispatıdır.
Eski kitapları yeniden okumak, eski filmleri yeniden seyretmek...

Sahiden eskiyor muyuz?

Sahiden bitiyor muyuz?

Neden canım Tatar Çölü istiyor? Çünkü bu âlemde yalnız olmadığımızı söylüyor bize iyi kitapların sözleri...

Bugün iyi ve dolu geçti...