1 Şubat 2011 Salı
Geriyiz Geri!
Geriyiz ve bundan memnunuz... Zekâmız da ahlâkımız da medeniyetimiz de geri! Yazsam ne olacak, yazmasam ne?
31 Ocak 2011 Pazartesi
Geri Kalmış İnsanlar Ülkesinde

Geçen günlerden saygın bir akdemiysen arkadaşımla giriştiğimiz tartışmada, gelişmiş ülkelerin, gelişmişliklerini sömürgeciliklerine bağlayan o sıradan yargıyla karşılaştığımda, yolda yürürken fark etmeden bir ağaca çarpan bir adam kadar belki daha fazla şaşırdım.
Çünkü dünya üretiminin büyük kısmını gerçekleştiren ülkelerin sadece sömürgeci çapulcular oluğunu söyleyen kişinin üretimin ve mübadelenin öneminden habersiz olması düşünülemezdi.
Şüphesiz bugünün gelişmiş ülkelerinin bir kısmının geçmişinde sömürgecilik var. Mesele şu ki geçmişte sömürgeci olup da gelişmiş ülkelerin nispeten gerisinde kalmış ülkeler de var, meselâ İspanya, meselâ Portekiz.
Burada gelişmişlikten kastımın “sürdürülür bir üretim mekanizması geliştirmek” olduğunu belirtmeliyim.
Gelişmiş ülkelerden bahsedildiğinde genellikle bunların, fakir ülkelerin kaynaklarını çalıp üretim yapan sonra da gene onlara satan ülkeler oldukları düşünülür. Gelişmiş ülkelerin dünyadaki üretim faktörlerine ilgileri inkâr edilemez. Bunları elde ediş biçimleri de bazen ciddi şekilde tartışmalıdır.
Sorun şudur ki… Sudan, Suudi Arabistan, Irak, Kuzey Denizi gibi petrol rezervlerini ortaya çıkaranlar onlardır. Petrolü sadece yakmayıp uçak yakıtı, bilgisayar, ve ayakkabı haline getirenler de onlardır.
O halde gelişmiş ülkeleri haddini aşan aç gözlü çapulcular olarak görmek romantizmimizi ve hıncımız tatmin etmek açısından iyi bir ağrı kesici olabilir ama hakikati anlamamızda bize pek faydalı olmayacaktır.
Her şeyden önce sömürgelerin bağımsızlığı fikrinin ortaya çıkışı, o ülkelere modern devlet geleneğini ve felsefesini götüren sömürgecilerin eseridir.
Nitekim sömürgecileri çekip giden Afrika ülkeleri derhal gerilemeye ve ilkelleşmeye başlamış, birer bağımsız yamyamlar ülkesi haline gelmişlerdir. Yakın zamanda yanılmıyorsam, kovulan son sömürgeci torunlarıyla beraber Tanzanya, buğdayını üreten insanlardan da olmuş ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. Afrika ülkeleri, sömürgecilerinden edindiklerini neden kullanamıyorlardı?
Bunun sebebi basitti. Çünkü bağımsızlık fikri de dahil olmak üzere sahiplendikleri hiçbir şeyi onlar yaratmamıştı.
Sömürgecilerinin torunlarının buğday dolu tarlalarını ellerinden alıyor ama bir sonraki seneye, yenen buğdayın yerine yenisin nasıl üreteceklerini bilmiyorlardı.
Buğdayın gerçekliğini görebiliyor ama onun üretilme sürecinin zihindeki yerinden habersizler. Komşu kabilelerin kollarını, kafalarını daha rahat kesebilmek için telsizler kullanıyor ama o telsizleri üretenlerin seviyesine erişemiyorlar. Ellerinde otomatik tüfeklerle bir özgürlüğü koruduklarını söylüyor ama o özgürlükle ne yapacaklarını bilmiyorlar.
Çünkü hakikatin, bugün yenen buğdaydan ibaret olmadığını anlayacak basirete sahip değillerdi.
Bugün akıl almaz bir bilgi denizinde yüzüyor, dünyanın bir ucundaki arkadaşlarımızla sohbet edebiliyor, arabamızın modeli için kaygılanabiliyor, cep telefonumuz ile yolumuzu bulabiliyoruz. Bunu, açlıktan kırılan Afrika ülkelerinin “özgürlük koruyucusu” sosyalist diktatörleri de yapabiliyor.
Ama millî gelirimiz bir türlü Almanya kadar olamıyor. Başkentimizde Londra’dakinin belki de onda biri kadar bile sanat galerisi yok. “Kalkınmadan" sorumlu devlet kurumlarımızın yetkililerinin “yazılım” denen şeyden haberleri bile yok! Ama biz araba modelimizi yükseltirken yeni bir cep telefonu alırken iyi bir spor ayakkabısı giydiğimizde, kendimizi modern dünyanın bir üyesi gibi hissedebiliyoruz.
İşte burada yanılıyoruz. Aslında yanılmıyoruz, kendimizi aldatıyoruz. Bütün geri kalmış ülke toplumları gibi, kendimizi aldatıyoruz.
Çünkü ne arabanın modelini yükselten, ne cep telefonunu geliştiren ne de daha rahat spor ayakkabısı yapan teknolojinin hakikatini bir bütün olarak algılayabiliyoruz.
Onları topraktan çıkıverip de topladığımız şeyler sanıyoruz.
Onların, dün var olmayan, çalınmamış, sömürülmemiş ama emek harcanarak yaratılmış, “var edilmiş” şeyler olduklarını idrak edemiyoruz.
Çünkü biz ortaya çıkarılmış “gerçeğin”, gerçeğin tek şekli olduğunu sanıyoruz. Gerçekliğin/ hakikatin, “kavranması gereken bir şey” olduğunu idrak edemiyoruz.
Biz düşünmeden idrak etmeden gerçekliğin önümüzde belirivermesini ve onu öylece elde edivermeyi istiyoruz. Gelişmiş ülkelerin hızlı üretim süreçleri bize sürekli yeni ürünler sunduklarından, bunun bizim asli hakkımız olduğunu sanıyoruz.
Biz genel çekim düşüncesi üzerinde kafa yormamak ama uzaya Türk bayraklı uydu yollamak istiyoruz. Biz demokrasinin toprağı olan hukuku göz ardı edebilmek ama aynı zamanda ifade hürriyetimizi gönlümüzce kullanabilmek istiyoruz. Yani hem oy sayısını kullanarak istediğimizi gibi barbarlık edebilmeyi hem de barış içinde yaşayan bir toplum kurmayı hayal ediyoruz.
Hakikati kavramaya çalışmak, varoluşumuzun aslî unsurları üzerinde aralıksız sürdürülmesi gereken bir gayret. Bu gayret kâh fren balatasında bir yenilik kâh “ Yüzüklerin Efendisi” gibi bir klâsik ortaya çıkarıyor. Bugün geri kalmış bir ülkenin insanları olarak içimizden hiçbirimiz, “Yüzüklerin Efendi’sinin” ortaya çıkmasını sağlayan kırk yıllık ferdî düşünme gayretini ne gösterebilecek kadar donanımlı ve sabırlıyız ne de daha kötüsü böyle bir gayret göstermeye yetecek kadar ahlâklıyız!
Mesele şu ki bu gün kullandığımız bütün fikrî ve maddî araçlar bu gayretin eseri!
İşte bizimkisi gibi bir ülkenin herhangi bir akademi profesyoneli, bundan dolayı, ileri ülkelerin yazılım dillerini kullanıp proje yazarken bir yandan da dünyayı gezmesini, oturduğu yerden yüzlerce kaynağa saniyeler içinde ulaşabilmesini, edindiği doktoranın anlamını ona kazandıran sistemi, metodu ve üretim sürecini, “ Onların bütün zenginliği sömürgeciliklerinden!” basitliğine indirgeyebiliyor.
Gelişmişlik, birilerinin şans eseri topraktan çıkardığı bir cevher değil. Gelişmişlik, insanın varoluşuna dair bütün üretimlerinin değerli olduğuna dair bir kavrayış geliştirmek ve bunu nesilden nesile aktarmak. Gelişmişlik, insanın var oluşunun büyük bir bedeli olduğuna ve onun kaybedilmemesi gerektiğine dair duyulan derin saygının teşvik ettiği bir üretim sürecinin gözle görülür sonucu.
Geri kalmışlığın ne olduğuna gelince…. O, gelişmiş ülkelerin gün be gün yarattığı şeyleri birer oyuncak gibi kullanıp bunları kullanmakla insan olunacağını sanmak. Geri kalmışlık, gelişmenin insanlaşma sürecini idrak edemeden, gönüllü şekilde, telefon kullanan maymunlar haline gelmek.
Bundan dolayı ki bütün kadınların başına bir şeyler takmayı, bunun yanında ateş pahası lüks çantalar kullanabilmeyi, üstü kapalı şekilde içki kullanımını küçümseyip çocuklarına şirketler kurdurabilmeyi, gelişmiş ülkelerin mevzuatlarını fotokopi çekerken basit protestolar için adaletin kılıcını kullanmayı aynı ahlâkî gömlek içine sığdırabileceğimizi sanıyoruz.
Ve insan dışı bir politik yaratığa doğru, artan bir süratle evrimleşiyoruz.
Çünkü dünya üretiminin büyük kısmını gerçekleştiren ülkelerin sadece sömürgeci çapulcular oluğunu söyleyen kişinin üretimin ve mübadelenin öneminden habersiz olması düşünülemezdi.
Şüphesiz bugünün gelişmiş ülkelerinin bir kısmının geçmişinde sömürgecilik var. Mesele şu ki geçmişte sömürgeci olup da gelişmiş ülkelerin nispeten gerisinde kalmış ülkeler de var, meselâ İspanya, meselâ Portekiz.
Burada gelişmişlikten kastımın “sürdürülür bir üretim mekanizması geliştirmek” olduğunu belirtmeliyim.
Gelişmiş ülkelerden bahsedildiğinde genellikle bunların, fakir ülkelerin kaynaklarını çalıp üretim yapan sonra da gene onlara satan ülkeler oldukları düşünülür. Gelişmiş ülkelerin dünyadaki üretim faktörlerine ilgileri inkâr edilemez. Bunları elde ediş biçimleri de bazen ciddi şekilde tartışmalıdır.
Sorun şudur ki… Sudan, Suudi Arabistan, Irak, Kuzey Denizi gibi petrol rezervlerini ortaya çıkaranlar onlardır. Petrolü sadece yakmayıp uçak yakıtı, bilgisayar, ve ayakkabı haline getirenler de onlardır.
O halde gelişmiş ülkeleri haddini aşan aç gözlü çapulcular olarak görmek romantizmimizi ve hıncımız tatmin etmek açısından iyi bir ağrı kesici olabilir ama hakikati anlamamızda bize pek faydalı olmayacaktır.
Her şeyden önce sömürgelerin bağımsızlığı fikrinin ortaya çıkışı, o ülkelere modern devlet geleneğini ve felsefesini götüren sömürgecilerin eseridir.
Nitekim sömürgecileri çekip giden Afrika ülkeleri derhal gerilemeye ve ilkelleşmeye başlamış, birer bağımsız yamyamlar ülkesi haline gelmişlerdir. Yakın zamanda yanılmıyorsam, kovulan son sömürgeci torunlarıyla beraber Tanzanya, buğdayını üreten insanlardan da olmuş ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. Afrika ülkeleri, sömürgecilerinden edindiklerini neden kullanamıyorlardı?
Bunun sebebi basitti. Çünkü bağımsızlık fikri de dahil olmak üzere sahiplendikleri hiçbir şeyi onlar yaratmamıştı.
Sömürgecilerinin torunlarının buğday dolu tarlalarını ellerinden alıyor ama bir sonraki seneye, yenen buğdayın yerine yenisin nasıl üreteceklerini bilmiyorlardı.
Buğdayın gerçekliğini görebiliyor ama onun üretilme sürecinin zihindeki yerinden habersizler. Komşu kabilelerin kollarını, kafalarını daha rahat kesebilmek için telsizler kullanıyor ama o telsizleri üretenlerin seviyesine erişemiyorlar. Ellerinde otomatik tüfeklerle bir özgürlüğü koruduklarını söylüyor ama o özgürlükle ne yapacaklarını bilmiyorlar.
Çünkü hakikatin, bugün yenen buğdaydan ibaret olmadığını anlayacak basirete sahip değillerdi.
Bugün akıl almaz bir bilgi denizinde yüzüyor, dünyanın bir ucundaki arkadaşlarımızla sohbet edebiliyor, arabamızın modeli için kaygılanabiliyor, cep telefonumuz ile yolumuzu bulabiliyoruz. Bunu, açlıktan kırılan Afrika ülkelerinin “özgürlük koruyucusu” sosyalist diktatörleri de yapabiliyor.
Ama millî gelirimiz bir türlü Almanya kadar olamıyor. Başkentimizde Londra’dakinin belki de onda biri kadar bile sanat galerisi yok. “Kalkınmadan" sorumlu devlet kurumlarımızın yetkililerinin “yazılım” denen şeyden haberleri bile yok! Ama biz araba modelimizi yükseltirken yeni bir cep telefonu alırken iyi bir spor ayakkabısı giydiğimizde, kendimizi modern dünyanın bir üyesi gibi hissedebiliyoruz.
İşte burada yanılıyoruz. Aslında yanılmıyoruz, kendimizi aldatıyoruz. Bütün geri kalmış ülke toplumları gibi, kendimizi aldatıyoruz.
Çünkü ne arabanın modelini yükselten, ne cep telefonunu geliştiren ne de daha rahat spor ayakkabısı yapan teknolojinin hakikatini bir bütün olarak algılayabiliyoruz.
Onları topraktan çıkıverip de topladığımız şeyler sanıyoruz.
Onların, dün var olmayan, çalınmamış, sömürülmemiş ama emek harcanarak yaratılmış, “var edilmiş” şeyler olduklarını idrak edemiyoruz.
Çünkü biz ortaya çıkarılmış “gerçeğin”, gerçeğin tek şekli olduğunu sanıyoruz. Gerçekliğin/ hakikatin, “kavranması gereken bir şey” olduğunu idrak edemiyoruz.
Biz düşünmeden idrak etmeden gerçekliğin önümüzde belirivermesini ve onu öylece elde edivermeyi istiyoruz. Gelişmiş ülkelerin hızlı üretim süreçleri bize sürekli yeni ürünler sunduklarından, bunun bizim asli hakkımız olduğunu sanıyoruz.
Biz genel çekim düşüncesi üzerinde kafa yormamak ama uzaya Türk bayraklı uydu yollamak istiyoruz. Biz demokrasinin toprağı olan hukuku göz ardı edebilmek ama aynı zamanda ifade hürriyetimizi gönlümüzce kullanabilmek istiyoruz. Yani hem oy sayısını kullanarak istediğimizi gibi barbarlık edebilmeyi hem de barış içinde yaşayan bir toplum kurmayı hayal ediyoruz.
Hakikati kavramaya çalışmak, varoluşumuzun aslî unsurları üzerinde aralıksız sürdürülmesi gereken bir gayret. Bu gayret kâh fren balatasında bir yenilik kâh “ Yüzüklerin Efendisi” gibi bir klâsik ortaya çıkarıyor. Bugün geri kalmış bir ülkenin insanları olarak içimizden hiçbirimiz, “Yüzüklerin Efendi’sinin” ortaya çıkmasını sağlayan kırk yıllık ferdî düşünme gayretini ne gösterebilecek kadar donanımlı ve sabırlıyız ne de daha kötüsü böyle bir gayret göstermeye yetecek kadar ahlâklıyız!
Mesele şu ki bu gün kullandığımız bütün fikrî ve maddî araçlar bu gayretin eseri!
İşte bizimkisi gibi bir ülkenin herhangi bir akademi profesyoneli, bundan dolayı, ileri ülkelerin yazılım dillerini kullanıp proje yazarken bir yandan da dünyayı gezmesini, oturduğu yerden yüzlerce kaynağa saniyeler içinde ulaşabilmesini, edindiği doktoranın anlamını ona kazandıran sistemi, metodu ve üretim sürecini, “ Onların bütün zenginliği sömürgeciliklerinden!” basitliğine indirgeyebiliyor.
Gelişmişlik, birilerinin şans eseri topraktan çıkardığı bir cevher değil. Gelişmişlik, insanın varoluşuna dair bütün üretimlerinin değerli olduğuna dair bir kavrayış geliştirmek ve bunu nesilden nesile aktarmak. Gelişmişlik, insanın var oluşunun büyük bir bedeli olduğuna ve onun kaybedilmemesi gerektiğine dair duyulan derin saygının teşvik ettiği bir üretim sürecinin gözle görülür sonucu.
Geri kalmışlığın ne olduğuna gelince…. O, gelişmiş ülkelerin gün be gün yarattığı şeyleri birer oyuncak gibi kullanıp bunları kullanmakla insan olunacağını sanmak. Geri kalmışlık, gelişmenin insanlaşma sürecini idrak edemeden, gönüllü şekilde, telefon kullanan maymunlar haline gelmek.
Bundan dolayı ki bütün kadınların başına bir şeyler takmayı, bunun yanında ateş pahası lüks çantalar kullanabilmeyi, üstü kapalı şekilde içki kullanımını küçümseyip çocuklarına şirketler kurdurabilmeyi, gelişmiş ülkelerin mevzuatlarını fotokopi çekerken basit protestolar için adaletin kılıcını kullanmayı aynı ahlâkî gömlek içine sığdırabileceğimizi sanıyoruz.
Ve insan dışı bir politik yaratığa doğru, artan bir süratle evrimleşiyoruz.
29 Ocak 2011 Cumartesi
Karaova Nedir Be Bilir misin Sen?

Ne Karaova hatırlanır şimdi, ne Hacı Gümüş oğlu…
Murat kaç sene yatmıştır kim bilir mahpus damlarında? Az zaman önce ölmüş öğrendiğimize göre...
Kim bilir nasıl bir vicdan azabı oturmuştur bağrına da kendine “Murat Efe” denmesi bile derman olmamıştır derdine…
Karaova’nın tarihi bir Hüseyin’in katilinin bağrına yazılmıştır, bir Hüseyin’in karısının kalbine, bir eski mezar taşına… Ama bir de türkü olup bu yurdun semalarına salınmıştır ki işte bu bizim tapu senedimizdir.
Bu bizim soyumuz, kökümüz, ırzımız, namusumuzdur!
Bundan dolayı burası vatandır, dokunulmazdır, kutsaldır.
Yani kökü,soyu, hayvan nesli gibi renginde, kuyruk uzunluğunda arayan adi kabilecilerin, aşiret köpeklerinin anlayamayacağı bir medeniyetin fermanıdır!
Burası Karaova’yı türkü yapıp ebedileştiren Türk’ün vatanıdır!
Burası, haritasını kâğıda değil de gönlüne çizen ulu milletin toprağıdır!
Burası Türk vatanıdır!
Murat kaç sene yatmıştır kim bilir mahpus damlarında? Az zaman önce ölmüş öğrendiğimize göre...
Kim bilir nasıl bir vicdan azabı oturmuştur bağrına da kendine “Murat Efe” denmesi bile derman olmamıştır derdine…
Karaova’nın tarihi bir Hüseyin’in katilinin bağrına yazılmıştır, bir Hüseyin’in karısının kalbine, bir eski mezar taşına… Ama bir de türkü olup bu yurdun semalarına salınmıştır ki işte bu bizim tapu senedimizdir.
Bu bizim soyumuz, kökümüz, ırzımız, namusumuzdur!
Bundan dolayı burası vatandır, dokunulmazdır, kutsaldır.
Yani kökü,soyu, hayvan nesli gibi renginde, kuyruk uzunluğunda arayan adi kabilecilerin, aşiret köpeklerinin anlayamayacağı bir medeniyetin fermanıdır!
Burası Karaova’yı türkü yapıp ebedileştiren Türk’ün vatanıdır!
Burası, haritasını kâğıda değil de gönlüne çizen ulu milletin toprağıdır!
Burası Türk vatanıdır!
26 Ocak 2011 Çarşamba
Allah Müstehakımızı Versin!
Teğmenin telefonuna Hizbut Tahrir eklemesi
İkinci Ergenekon davasından 29 aydır tutuklu olan Teğmen Mehmet Ali Çelebi gözaltına alındığında cep telefonunu polise teslim etti
Ve o cep telefonuna, Hizbut Tahrir üyesi Mehmet Oğuz Kazancı'nın telefonundaki rehber kayıtları aktarıldı
Çelebi'nin telefonunun poliste 1 saat 23 saniye usulsüz açıldığı teknik olarak tespit edildi. İstanbul Organize Suçlar Şubesi ise 'Kazancı'nın numaraları Çelebi'nin telefonuna 'sehven' (yanlışlıkla) aktarılmış " dedi
http://www.milliyet.com.tr/tegmenin-telefonuna-hizbut-tahrir-eklemesi/guncel/haberdetay/26.01.2011/1344193/default.htm
Kardeşim bağlantı yukarıda, ispat yukarıda...
Böyle bir memlekette yazı yazıp da başımızı belaya mı sokalım? Anlaşılan o ki memleketi bölmeye niyeti olanlar, kafana çarşaf geçirmek isteyen adamlar sana, bana sormuyor zaten.
Biz de salak gibi demokrasi, hak hukuk, vatan, millet diye yırtınıyoruz! Liberallerde bir gıdım şeref kalsaydı zaten bu kadar hukuksuzluktan sonra kıyameti koparırlardı.
"Yetmez ama evet!" idi değil mi? Yetmez size dangalaklar, yetmez!
İkinci Ergenekon davasından 29 aydır tutuklu olan Teğmen Mehmet Ali Çelebi gözaltına alındığında cep telefonunu polise teslim etti
Ve o cep telefonuna, Hizbut Tahrir üyesi Mehmet Oğuz Kazancı'nın telefonundaki rehber kayıtları aktarıldı
Çelebi'nin telefonunun poliste 1 saat 23 saniye usulsüz açıldığı teknik olarak tespit edildi. İstanbul Organize Suçlar Şubesi ise 'Kazancı'nın numaraları Çelebi'nin telefonuna 'sehven' (yanlışlıkla) aktarılmış " dedi
http://www.milliyet.com.tr/tegmenin-telefonuna-hizbut-tahrir-eklemesi/guncel/haberdetay/26.01.2011/1344193/default.htm
Kardeşim bağlantı yukarıda, ispat yukarıda...
Böyle bir memlekette yazı yazıp da başımızı belaya mı sokalım? Anlaşılan o ki memleketi bölmeye niyeti olanlar, kafana çarşaf geçirmek isteyen adamlar sana, bana sormuyor zaten.
Biz de salak gibi demokrasi, hak hukuk, vatan, millet diye yırtınıyoruz! Liberallerde bir gıdım şeref kalsaydı zaten bu kadar hukuksuzluktan sonra kıyameti koparırlardı.
"Yetmez ama evet!" idi değil mi? Yetmez size dangalaklar, yetmez!
Yazmak İstemiyorum.
Yazılacak ne kaldı, hiç bilemiyorum. Artık uzun uzun yazacak gücüm de kalmadı...
18 Ocak 2011 Salı
Tarafsızlık Yanılgısı Ve Güç Tapınıcılığı

İşi tutup bir ucundan felsefeye bağlamazsam, rahat edemem, huyum kurusun…
Daha bugün bloga girdiğim bir yazıya gelen yorum beni hem güldürdü hem düşündürdü. Demek ki başarılı bir mizah örneğiymiş; çünkü güldürürken düşündürmüş beni!
Yorum adsız bir okura ait olduğundan ben de rahatlıkla alıntılayıp kullanacağım. Yorumun “Aldım verdim ben seni yendim!” tarzı cümle seçkisi eleştiri kısımları artık siyasetin genel şekli olduğundan oralarını atlıyor ve en cidi sayabileceğimiz cümlesini aktarıyorum.
“Şaka gibi bir yazı olmuş. Olaylar ancak bu kadar taraflı yorumlanabilir.”
Okurumuz yazıdaki etnik ırkçılık tehdidi veya kolektivizm kısımlarını birer şaka gibi görmüş, canı sağ olsun. Demek ki ülkenin bölünme tehlikesi onun için anlamsız, ne diyelim? Veya devletin hepimizin gırtlağına birer lokma ekmek sokup bizi istediği gibi güdebileceğini düşünmesi de normalmiş?
“Olayların ancak bu kadar taraflı yorumlanmasına” gelince… Buradaki anahtar kelime “taraflı”… Aslında okurumuz yanlış kelime kullanmış… Özellikle bu günlerde iktidar taraftarlarının sıkça kullandıkları bu kelime objektifliği anlatmıyor, “muhakemesizliği” anlatıyor.
Taraf olmak bir ahlâk seçimidir. Hırsızlık, cinayet, tecavüz karşısında, devlet baskısı, kibir, açgözlülük, kabalık karşısında tarafsız kalamazsınız. Yani birileri gözünüzün önünde Serap’ı yakıp, Buse’nin hayatını şarapnellerle parçalarken olaya tarafsız bakmayı deneyemezsiniz. Bu tip olaylara tarafsız baktığınızı iddia ederseniz, “ Benim karar vermeme yarayan bir ahlâkım yok!” demektesinizdir. Hiç kimse dünyaya katillerin ve hırsızların gözüyle bakarak onları meşrulaştırmaya çalışmaz.
Taraf olmak, diğerini “tercih etmemek” ve bunu göstermek demektir.
Bu reddi ederken de daima kendi içinizde ahlâkî bir muhakeme yaparsınız. Aksi takdirde -varsa- vicdanınız sizi rahat bırakmaz.
Meselâ darbelere kesin şekilde karşı olursunuz. Bu sizin ahlâkî tercihinizdir. Ama aynı zamanda hiç bir hüküm giymemiş insanları peşinen masum saymak gerektiğini de gene ahlâkınızla bilirsiniz.
Siyasetin şiddetle kesintiye uğratılmasına kesinlikle karşı çıkarsınız ama siyasetin şiddeti kullanmasının da aynı derecede ahlâk dışı olduğunu gene ahlâkınızla bilirsiniz.
İşte bu tarafsızlıktır. Çünkü aynı ilkeleri, bildiğiniz bütün olaylara ayrımsız uygularsınız.
Ama kimin doğru ve kimin yanlış olduğuna dair de muhakkak bir karar verirsiniz. Karar veremiyorsanız, bunun, yanlış tarafın işine yarayacağını aslında sezmektesinizdir. Meselâ ülkemizi yakıp kavuran etnik ırkçılık belâsına karşı muhakemesiz davranmak, haksızlığı yani etnik ırkçılığı mahkûmiyetten kurtarmak, onu bedava beraat ettirmek anlamına gelir.
Öyleyse Olay şudur: Sahip olduğunuz ahlâkî ilkeleri herkese ayrımsız uygulayarak tarafsız davranır ve kimin sizce uygun davrandığına dair uzlaşmaz bir hükme varırsınız ve taraf olursunuz.
Hal böyle olunca Türk Milleti’ni önce birbirine yabancı etnik gruplara ayırıp yeniden tanzim etmenin, millî devletimizi oy sayısına bağlı bir şeymiş gibi tartışılır ve tabii yok edilebilir bir şey haline getirmenin, iktidarın imkânlarını taraftarlarına alabildiğine açıp muhalefete tahammül gösterememenin karşısında tarafsız olmak mümkün olabilir mi? Çünkü bu tavırları sergileyenler zaten kendilerini bir taraf olarak ilan etmiş ve kendilerine benzemeyenleri reddettiklerini ifade etmiş değiller midir?
Anlaşılan o ki “taraf olmak”, ancak iktidarın taraftarı olunduğunda makbul sayılıyor?
“İktidara” taraftar olmak demek”aklı susturmak, gücün mutlak belirleyici olduğuna inanmak ve güce karşı her türlü eleştiriyi ortadan kaldırmaya gayret etmek demektir.
“İktidara” taraftar olmak demek, iktidar olmanın kendiliğinden bir hikmet ve adalet kaynağı olduğunu sanmak demektir. Zaten mevcut hükümetin yetkililerine baktığınızda, kendilerinde, başkalarında olmaya bir zekâ, bilgi ve hikmet bulduklarını açıkça görmeniz mümkündür.
“Allah bizi öyle bir duruma düşürmesin!” gibi bir cümle ancak mutlak bir güç ve iktidar mevkii karşısında, telafisi imkânsız bir hata için söylenebilir ki bu da gücün sadece güç olmasından dolayı saygı duyulması gereken bir şey olduğuna dair ilkel paganik kültürlerde rastlanabilecek bir örnektir. Böyle bir söz herhangi bir yaratılmışın gücüne atfen İslamiyet’te asla kullanılmaz.
Demokrasimiz ileri vitesle bir yerlere gidiyor ama sanırım henüz yerli üretimimiz, Ajax’ın ülkesinin kalitesinde değil?
Daha bugün bloga girdiğim bir yazıya gelen yorum beni hem güldürdü hem düşündürdü. Demek ki başarılı bir mizah örneğiymiş; çünkü güldürürken düşündürmüş beni!
Yorum adsız bir okura ait olduğundan ben de rahatlıkla alıntılayıp kullanacağım. Yorumun “Aldım verdim ben seni yendim!” tarzı cümle seçkisi eleştiri kısımları artık siyasetin genel şekli olduğundan oralarını atlıyor ve en cidi sayabileceğimiz cümlesini aktarıyorum.
“Şaka gibi bir yazı olmuş. Olaylar ancak bu kadar taraflı yorumlanabilir.”
Okurumuz yazıdaki etnik ırkçılık tehdidi veya kolektivizm kısımlarını birer şaka gibi görmüş, canı sağ olsun. Demek ki ülkenin bölünme tehlikesi onun için anlamsız, ne diyelim? Veya devletin hepimizin gırtlağına birer lokma ekmek sokup bizi istediği gibi güdebileceğini düşünmesi de normalmiş?
“Olayların ancak bu kadar taraflı yorumlanmasına” gelince… Buradaki anahtar kelime “taraflı”… Aslında okurumuz yanlış kelime kullanmış… Özellikle bu günlerde iktidar taraftarlarının sıkça kullandıkları bu kelime objektifliği anlatmıyor, “muhakemesizliği” anlatıyor.
Taraf olmak bir ahlâk seçimidir. Hırsızlık, cinayet, tecavüz karşısında, devlet baskısı, kibir, açgözlülük, kabalık karşısında tarafsız kalamazsınız. Yani birileri gözünüzün önünde Serap’ı yakıp, Buse’nin hayatını şarapnellerle parçalarken olaya tarafsız bakmayı deneyemezsiniz. Bu tip olaylara tarafsız baktığınızı iddia ederseniz, “ Benim karar vermeme yarayan bir ahlâkım yok!” demektesinizdir. Hiç kimse dünyaya katillerin ve hırsızların gözüyle bakarak onları meşrulaştırmaya çalışmaz.
Taraf olmak, diğerini “tercih etmemek” ve bunu göstermek demektir.
Bu reddi ederken de daima kendi içinizde ahlâkî bir muhakeme yaparsınız. Aksi takdirde -varsa- vicdanınız sizi rahat bırakmaz.
Meselâ darbelere kesin şekilde karşı olursunuz. Bu sizin ahlâkî tercihinizdir. Ama aynı zamanda hiç bir hüküm giymemiş insanları peşinen masum saymak gerektiğini de gene ahlâkınızla bilirsiniz.
Siyasetin şiddetle kesintiye uğratılmasına kesinlikle karşı çıkarsınız ama siyasetin şiddeti kullanmasının da aynı derecede ahlâk dışı olduğunu gene ahlâkınızla bilirsiniz.
İşte bu tarafsızlıktır. Çünkü aynı ilkeleri, bildiğiniz bütün olaylara ayrımsız uygularsınız.
Ama kimin doğru ve kimin yanlış olduğuna dair de muhakkak bir karar verirsiniz. Karar veremiyorsanız, bunun, yanlış tarafın işine yarayacağını aslında sezmektesinizdir. Meselâ ülkemizi yakıp kavuran etnik ırkçılık belâsına karşı muhakemesiz davranmak, haksızlığı yani etnik ırkçılığı mahkûmiyetten kurtarmak, onu bedava beraat ettirmek anlamına gelir.
Öyleyse Olay şudur: Sahip olduğunuz ahlâkî ilkeleri herkese ayrımsız uygulayarak tarafsız davranır ve kimin sizce uygun davrandığına dair uzlaşmaz bir hükme varırsınız ve taraf olursunuz.
Hal böyle olunca Türk Milleti’ni önce birbirine yabancı etnik gruplara ayırıp yeniden tanzim etmenin, millî devletimizi oy sayısına bağlı bir şeymiş gibi tartışılır ve tabii yok edilebilir bir şey haline getirmenin, iktidarın imkânlarını taraftarlarına alabildiğine açıp muhalefete tahammül gösterememenin karşısında tarafsız olmak mümkün olabilir mi? Çünkü bu tavırları sergileyenler zaten kendilerini bir taraf olarak ilan etmiş ve kendilerine benzemeyenleri reddettiklerini ifade etmiş değiller midir?
Anlaşılan o ki “taraf olmak”, ancak iktidarın taraftarı olunduğunda makbul sayılıyor?
“İktidara” taraftar olmak demek”aklı susturmak, gücün mutlak belirleyici olduğuna inanmak ve güce karşı her türlü eleştiriyi ortadan kaldırmaya gayret etmek demektir.
“İktidara” taraftar olmak demek, iktidar olmanın kendiliğinden bir hikmet ve adalet kaynağı olduğunu sanmak demektir. Zaten mevcut hükümetin yetkililerine baktığınızda, kendilerinde, başkalarında olmaya bir zekâ, bilgi ve hikmet bulduklarını açıkça görmeniz mümkündür.
“Allah bizi öyle bir duruma düşürmesin!” gibi bir cümle ancak mutlak bir güç ve iktidar mevkii karşısında, telafisi imkânsız bir hata için söylenebilir ki bu da gücün sadece güç olmasından dolayı saygı duyulması gereken bir şey olduğuna dair ilkel paganik kültürlerde rastlanabilecek bir örnektir. Böyle bir söz herhangi bir yaratılmışın gücüne atfen İslamiyet’te asla kullanılmaz.
Demokrasimiz ileri vitesle bir yerlere gidiyor ama sanırım henüz yerli üretimimiz, Ajax’ın ülkesinin kalitesinde değil?
Stad Protestosunu Doğru Okumak

Sadece Dünya Basketbol Şampiyonası ile sınırlı kalsaydı, anlayabilirdik. Neticede basketbol seyircisinin profili iktidara uzak.
Arena açılışındaki protestolar ise artık bazı şeyleri tekrar tekrar düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.
Geri bir ülkenin vatandaşları olarak futbolla nasıl yönlendiriliverdiğimiz herkesin malumu. Futbol, devletimizin, hükûmetiyle, bürokrasisiyle neredeyse tam bir ifade özgürlüğü alanı saydığı tek faaliyet. Bu yüzden televizyonların en gözde programları arasında, siyasetten bile ateşli tartışmaların yaşandığı spor (futbol) programları geliyor.
Türk vatandaşları, seçip tapındıkları siyasetçilerin ve ebedî bürokrat kralların elinde bir futbol tebaası haline gelmiş durumda.
Bir futbol tebaası için hayat, doğrudan doğruya gırtlaktan içeri giren şeylerden ibarettir. Eğer yiyebildiğin kadar çok yiyemiyorsan, açsındır. Bu, hükûmetlerimizin vatandaşlarımız üzerindeki şartlandırmasıdır. Bu davranışın sağı solu yoktur. Ama bu anlayışın, ideoloji yelpazesinde sosyalizmin dibinde durduğu da şüphesiz. Vatandaşların devlet tarafından beslenmesi ve güdülmesi anlayışı bizde “sosyal devlet” diye tanındığından futbolla uyuşturma da bu işin narkozu olarak gayet güzel kullanılmakta.
Bu anlayış, siyasal dincilerin tuhaf “hizmet” sloganıyla mükemmel şekilde örtüşüyor.
Galatasaray’ın elindeki malını alıp ona dağın başında bir yer verip gayrimenkulde muazzam bir rant sağlamanın adı “hizmet” oluyor.
Bu hizmet safsatasının iki çarpıklığı var:
Birincisi hükûmetin bir bağış veya lütuf gibi sunduğu bu işler zaten bedava yapılmıyor. Vatandaşın kesesinden alınan vergiler, “hizmet” adıyla harcanıyor. TOKİ denen gayri menkul bürokrasisi bu işleri tamamen vergilerden finanse ediyor. Yani ortada “fisebilillah” bir hizmet yok! Kimse de vergi mükelleflerine “Seyrantepe’de” bir stada ihtiyacınız var mı?” diye sormuyor.
İkincisi, eğer bu hizmetler karşılıksızsa, yapıldıklarından bahsetmek, yapıldıkları için milletten teşekkür beklemek, milleti minnettar kılmaya çalışmak demektir ki bu da ayıptır!
Eğer Seyrantepe’den Taksim’e metro hattı elzem idiyse ve bu yapılmışsa, bu zaten ilgililerin görevidir ve görev için teşekkür beklenmez. Bundan dolayıdır ki görevlilerin hizmetteki kusurları eleştiriye açıktır.
Hükûmet, uzaydan aldığı paralarla milleti abad eden bir hayır kurumu değildir.
Hükûmet, uzaydan gelen ve insanüstü hikmetlerle hareket eden bir allâme değildir.
Bir memlekette hükûmet otoyol yapmakla övünemez.
Bir memlekette hükûmet vergi havuzunu keyfe keder harcamaya “hizmet” diyemez.
Bir memlekette toplum etnik ırkçılıkla ayrışmaya başlamışsa…
Bir memlekette milletin bir kısmı, diğerlerine düşman bir “ordu” haline getirilmeye çalışılıyorsa…
Bir memlekette, devleti kuran milletin varlığı resmî metinlerden silinmek üzereyse…
Bir memlekette etnik terörün tehdidi yüzünden sokağa artık korkuyla çıkılıyorsa…
Bir memlekette devletin yumruğu sıradan inanların tepesine hızla inerken örgütlü şiddete karşı suskun kalıyorsa…
Bir memlekette insanlar yabancıların tehdidiyle huzursuzken vatanlarının sınırlarında sürekli huzursuzluk varken mütecavizlerle anlaşılacağı, uzlaşılacağı söyleniyorsa…
O memlekette insanların boğazına kaç dilim ekmek soktuğunuzun, yerin altına kaç kilometre metro döşediğinizin, kaç torba kömür dağıttığınızın, kime ne kadar lüks stadlar inşa ettiğinizin ve bunlara “hizmet” dediğinizin hiçbir önemi yoktur.
Eğer bütün bunlar olup biterken elinizdeki yetkiyle bambaşka şeyler yapıp da teşekkür bekliyorsanız, siz milletinize yabancılaşmışsınız demektir.
Arena’daki protesto işte bu yabancılaşmayadır. Türk insanıyla hiçbir ortak değeriniz, normunuz, anlamınız kalmamışsa, yapmanız gereken hatalarınızdan dolayı milletten özür dilemektir, millete hizmet ettiğinizi söyleyerek onu minnettar ve mahcup bırakmaya çalışmak, değil.
Arena açılışındaki protestolar ise artık bazı şeyleri tekrar tekrar düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.
Geri bir ülkenin vatandaşları olarak futbolla nasıl yönlendiriliverdiğimiz herkesin malumu. Futbol, devletimizin, hükûmetiyle, bürokrasisiyle neredeyse tam bir ifade özgürlüğü alanı saydığı tek faaliyet. Bu yüzden televizyonların en gözde programları arasında, siyasetten bile ateşli tartışmaların yaşandığı spor (futbol) programları geliyor.
Türk vatandaşları, seçip tapındıkları siyasetçilerin ve ebedî bürokrat kralların elinde bir futbol tebaası haline gelmiş durumda.
Bir futbol tebaası için hayat, doğrudan doğruya gırtlaktan içeri giren şeylerden ibarettir. Eğer yiyebildiğin kadar çok yiyemiyorsan, açsındır. Bu, hükûmetlerimizin vatandaşlarımız üzerindeki şartlandırmasıdır. Bu davranışın sağı solu yoktur. Ama bu anlayışın, ideoloji yelpazesinde sosyalizmin dibinde durduğu da şüphesiz. Vatandaşların devlet tarafından beslenmesi ve güdülmesi anlayışı bizde “sosyal devlet” diye tanındığından futbolla uyuşturma da bu işin narkozu olarak gayet güzel kullanılmakta.
Bu anlayış, siyasal dincilerin tuhaf “hizmet” sloganıyla mükemmel şekilde örtüşüyor.
Galatasaray’ın elindeki malını alıp ona dağın başında bir yer verip gayrimenkulde muazzam bir rant sağlamanın adı “hizmet” oluyor.
Bu hizmet safsatasının iki çarpıklığı var:
Birincisi hükûmetin bir bağış veya lütuf gibi sunduğu bu işler zaten bedava yapılmıyor. Vatandaşın kesesinden alınan vergiler, “hizmet” adıyla harcanıyor. TOKİ denen gayri menkul bürokrasisi bu işleri tamamen vergilerden finanse ediyor. Yani ortada “fisebilillah” bir hizmet yok! Kimse de vergi mükelleflerine “Seyrantepe’de” bir stada ihtiyacınız var mı?” diye sormuyor.
İkincisi, eğer bu hizmetler karşılıksızsa, yapıldıklarından bahsetmek, yapıldıkları için milletten teşekkür beklemek, milleti minnettar kılmaya çalışmak demektir ki bu da ayıptır!
Eğer Seyrantepe’den Taksim’e metro hattı elzem idiyse ve bu yapılmışsa, bu zaten ilgililerin görevidir ve görev için teşekkür beklenmez. Bundan dolayıdır ki görevlilerin hizmetteki kusurları eleştiriye açıktır.
Hükûmet, uzaydan aldığı paralarla milleti abad eden bir hayır kurumu değildir.
Hükûmet, uzaydan gelen ve insanüstü hikmetlerle hareket eden bir allâme değildir.
Bir memlekette hükûmet otoyol yapmakla övünemez.
Bir memlekette hükûmet vergi havuzunu keyfe keder harcamaya “hizmet” diyemez.
Bir memlekette toplum etnik ırkçılıkla ayrışmaya başlamışsa…
Bir memlekette milletin bir kısmı, diğerlerine düşman bir “ordu” haline getirilmeye çalışılıyorsa…
Bir memlekette, devleti kuran milletin varlığı resmî metinlerden silinmek üzereyse…
Bir memlekette etnik terörün tehdidi yüzünden sokağa artık korkuyla çıkılıyorsa…
Bir memlekette devletin yumruğu sıradan inanların tepesine hızla inerken örgütlü şiddete karşı suskun kalıyorsa…
Bir memlekette insanlar yabancıların tehdidiyle huzursuzken vatanlarının sınırlarında sürekli huzursuzluk varken mütecavizlerle anlaşılacağı, uzlaşılacağı söyleniyorsa…
O memlekette insanların boğazına kaç dilim ekmek soktuğunuzun, yerin altına kaç kilometre metro döşediğinizin, kaç torba kömür dağıttığınızın, kime ne kadar lüks stadlar inşa ettiğinizin ve bunlara “hizmet” dediğinizin hiçbir önemi yoktur.
Eğer bütün bunlar olup biterken elinizdeki yetkiyle bambaşka şeyler yapıp da teşekkür bekliyorsanız, siz milletinize yabancılaşmışsınız demektir.
Arena’daki protesto işte bu yabancılaşmayadır. Türk insanıyla hiçbir ortak değeriniz, normunuz, anlamınız kalmamışsa, yapmanız gereken hatalarınızdan dolayı milletten özür dilemektir, millete hizmet ettiğinizi söyleyerek onu minnettar ve mahcup bırakmaya çalışmak, değil.
17 Ocak 2011 Pazartesi
Etnik Irkçılığın Çarpık Aklı

Millî bir devlet ayrımcı bir devlet midir?
Her şeyden önce millî bir devletin, ırkî gerilimi aşmış insanların eseri olduğunu bilmemiz gerekir. Ancak değerleri ve normları, aile, aşiret, kabile, kan bağı gibi somut bağlılıklarının ötesine geçmiş insanlar millî bir devlet oluşturabilir.
Bu demektir ki öncelikle bazı insanların, değerleri, kanın, ırkın ötesinde kabullenmesi gerekmektedir. Yani önce insanlar kendi iradeleriyle bir araya gelmezlerse devletler meydana gelemez. Dolayısıyla millet her nasılsa meydana gelivermiş bir devletin uydurduğu bir değer değildir.
Devlet, insanların beraberliklerini sürdürebilmeleri için meydana getirdikleri bir teminat kurumudur. Bir yerde bir devletten bahsedildiğinde bu, orada insanların bir şekilde örgütlenmeye karar verdiği anlamına gelir.
Mesele şudur ki her devlet millî bir devlet olmayabilir. İnsanlar kabileler halinde de devletleşmeye çalışabilir. Keza Ruanda’da veya Afrika’nın çeşitli yerlerinde meydana gelen budur. Ve bu devletleşmeler dünyada sayısı yüzü geçmeyen milletler gibi milletler meydana getirememektedir.
Eline silâh, pala geçirip komşu kabileleri katleden, kollarını kesebilen her kabile reisi, idrarıyla çevresini işaretleyen bir hayvan gibi belli bir bölgede kendi “devletini” kurduğunu iddia edebilmektedir. Bunun bir örneği de Kuzey Irak yığışmasıdır.
Bu tip “devletlerde” ne insanların devletleşmenin felsefesinden haberleri vardır ne de gereklerinden. Onlar devletleşmeyi, bayrak niyetine asılan bir bez parçasının altında iyi kötü üniformalı adamların silâh tehdidiyle barınmak olarak anlar.
Çünkü millet altı toplumsal yapıların “devletleri” bireysel hayatı hiç bilmeyen, bütün değer ve normları, kendilerine kabile veya aşiret reislerince dikte edilen insanlardan oluşturulmuştur. Millet altı toplumların devletleri bu yüzden daima birileri tarafından “oluşturulmuştur”.
Çünkü devletleşmenin taşıdığı hukuki uzlaşma, değer birliği, kurala bağlılık gibi farklılıkları birbirine tutturup onları bir büyük kültürel merkezde benzeştiren soyutluklar kabile devletlerinin yapısında bulunmaz.
Millî bir devlet kurala ağlılıkla bir araya gelip bu bağlılıkla ortak bir adı taşıyan ve artık ırkî köken aramasına ihtiyaç duymayan toplulukların bir alaşımıdır. Bir alaşım, kökenindeki farklı metallerin kopmaz şekilde bir araya gelmesiyle oluşturdukları yepyeni bir metaldir. Bir yapının inşasında kullandığınız bir alaşımı kökenlerine ayırmaya kalkarsanız onun mukavemetini bozar ve binanın yıkılmasına sebep olursunuz.
Bundan dolayıdır ki millî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde kırka yakın etnik kökenden bahsetmek milletleşmeden ve onun kaynaştırıcı etkisinden bihaber olmak demektir. Ülkemizde etnik kökenlere dönüşü başlatmaya çalışmak millet alaşımını tahrip etmek demektir.
Millet kelimesini gelişigüzel kullanamayız. Osmanlılık bir millete işaret etmiyordu. Bunun böyle olduğunu savunanlar Osmanlı’daki katı giyim rejimini iyi düşünmelidirler. Herkes dinine göre ayrılıyordu belki ama hiçbir Arap, bir Türk gibi giyinmiyordu. Osmanlı, milletleşmiş bir toplumun kurduğu ve herkese kendi bölgesinde ama Türk egemenliğinde adalet sağlayan bir imparatorluktu.
Peki, niye böyleydi? Çünkü milletler kendilerini inkâr ettiğimiz takdirde kayboluverecek seraplar değillerdi ve egemenlik bugün olduğu kadar o zaman da önemliydi. İmparatorluğun yapısı demokrasiyle belirlenmiyordu. Onu belirleyen, egemen millet olan Türklerdi.
Birileri kendilerini bir millete mensup hissetmeyebilir. Dünyayı ancak ve yalnız kendi kabilesinden ibaret de sanabilir. Bu duygu, Afrika’nın savanlarında veya Ortadoğu çöllerinde normal sayılabilir.
Oysa bu duygu, millî devlet sınırları içinde ciddi bir patolojiye işaret eder. Teşkilâtlanmasını uzun zaman önce tamamlamış, kurucu milletinin egemenliği uzun zamandır tanınan bir devlet içinde yaşarken kendisine bu hayatı sağlayan kaynaşmayı reddetmeye kalkmak kendi varoluşunu reddetmek, intihara teşebbüs etmek demektir.
Bu, kendiliğinden meydana gelmiş, meşru ve ahlâkî bir beraberliğe karşı çıkmaktır. Bu, bir nevrotiğin, dünyayı kendi algı çarpıklıklarına göre kurmaya çalışmasına benzemektedir. Bu, yerçekiminden şikâyet etmeye benzemektedir. Bu ileri aşamalarda şizoid bir durumdaki hastanın hezeyanlarına göre, çevresindekilere davranmasıyla aynıdır. Karşısındakileri üç kulaklı gördüğü için herkesin üç kulaklı olduğunu iddia eden birine ne denirse millî devletin ayrımcı olduğunu söyleyen birine de öyle demek icap eder.
Milletleşmenin temelindeki soyutluk, değer ve norm mutabakatı, rastgele bir davranış değildir. Bu aynı zamanda beraberliği ahlâka dayandırmak anlamına gelir. Bu yüzdendir ki terbiye edici bir yönü de vardır. Algıyı genişletir, beraberliği, “sınırlandırılmış arzulara” dayandırır. Algıyı genişletmesini sebebi, alaşımı meydana getiren bileşenlerin kökensel farklılıklarını bilmek fakat bunların kabul edilen kimliğe göre artık tali bir hal aldığını bilmek demektir. Arzuları sınırlandırması ise, çevresini çişimizle işaretleyerek gönlümüzce savrulduğumuz yerlerde davranmanın ötesinde, sınırlandırıcı kurallara tabi olduğumuzu bize öğretmesindendir.
Oysa kabile devletlerinde bütün mesele, meralara nezaret eden erkeklerin artık üniforma giymesidir. Onlar aradan yüzlerce yıl da geçse yalnızca kuralsız yaşayabilmeyi arzularlar. Buna özgürlük derler ama aslında bütün istekleri, aşiret reislerinin emriyle kızlarının kurşunlanması, bıçaklanması veya boğulması, çocuklarının sürekli taciz edilmesi, kadınlarının kendi istekleri dışında evlendirilmesi daha doğrusu açıkça alınıp satılması, yıllar süren kan davaları, çocukların her türlü şiddete alet edilmesi gibi ahlâk dışılıkları, sürdürebilmektir.
Bu bir önyargı mıdır? Hayır, çünkü beraberliğin temeline kuralı değil de kabileyi, ırkî kökeni koyarsanız bu beraber olmak için “zarar vermemek iradesi” olarak ahlâka ihtiyaç duymadığınız anlamına gelir. Eğer Türk gibi milletleşmeyi, bütünlüğü, kuralı temsil eden bir adı anlayamıyorsanız bu, ancak sizin bütün dünyayı sizinki gibi kabilelerden ibaret sanmanızdandır. Bu ciddi bir algı bozukluğudur
Bu da dünyadan korkmanın bir belirtisidir. Dünyayı korku temelinde algılayanlar için kendileri dışında herkes peşinen düşmandır. Normal bir toplumda bir insan dostu ve düşmanı davranışlara göre ayırırken bir kabilede dostluk, birebir tanımak, görmek, koklamak, aynı kandan gelmek anlamına gelir. Dostu ve düşmanı davranışa göre ayırmak demek soyutluklara bağlı olmak demektir. “Zararsızlık” ilkesine göre hareket etmek demektir. Farklılıkları soyutluklarla bütünleştiren toplumlaştıran bir yapı olarak bir millet içinde düşman ayrımı negatiftir, edilgendir. Oysa kabilelerde düşman algısı, pozitiftir, etkendir, varoluşun temelidir.
Bu güne kadar Türk Milleti’nin etnik ırkçıların sürekli tekrarladığı “savaş” tehdidine cevap vermemelsinin sebebi bu farktır. Etnik ırkçılar için kendi keyiflerine engel olan herkes ve her kural “düşmandır”. Türk Milleti için ise milletleşmesiyle tanımlayıp kurduğu, beraberliğini temellendiren değerlere, milletleşmesinin egemenlik alâmetleriyle koruduğu devlet ve vatana karşı güdülen davranışlar ancak dost veya düşman algılamasını belirler.
Eğer etnik ırkçıların düşman algısına sahip olsaydık Türkiye’de bu gün etnik ırkçılık yapacak kimse kalmazdı. Etnik ırkçıların içe kapanmakla ortaya koydukları korku ve saldırganlık dürtüleri bizim gibi milletleşmiş bir toplumda maya tutamadığı içindir ki hem İzmir’de ev sahibi olup hem de İzmir sokaklarında bebek katilini övebileceklerini sanmaktadırlar.
Bu yüzden millî bir devlete “ayrımcı” derken, dünyayı nasıl baktığınıza dikkat etmelisiniz. Kuralların emniyetinde benzeşen insanların huzurunu anlayamıyorsanız, insandan anladığınız şey bambaşka bir şey demektir. Ama unutmamalısınız ki akıl hastalarını yaşatmamız, kuralları onların belirlemesine izin vermemiz anlamına gelmez.
Her şeyden önce millî bir devletin, ırkî gerilimi aşmış insanların eseri olduğunu bilmemiz gerekir. Ancak değerleri ve normları, aile, aşiret, kabile, kan bağı gibi somut bağlılıklarının ötesine geçmiş insanlar millî bir devlet oluşturabilir.
Bu demektir ki öncelikle bazı insanların, değerleri, kanın, ırkın ötesinde kabullenmesi gerekmektedir. Yani önce insanlar kendi iradeleriyle bir araya gelmezlerse devletler meydana gelemez. Dolayısıyla millet her nasılsa meydana gelivermiş bir devletin uydurduğu bir değer değildir.
Devlet, insanların beraberliklerini sürdürebilmeleri için meydana getirdikleri bir teminat kurumudur. Bir yerde bir devletten bahsedildiğinde bu, orada insanların bir şekilde örgütlenmeye karar verdiği anlamına gelir.
Mesele şudur ki her devlet millî bir devlet olmayabilir. İnsanlar kabileler halinde de devletleşmeye çalışabilir. Keza Ruanda’da veya Afrika’nın çeşitli yerlerinde meydana gelen budur. Ve bu devletleşmeler dünyada sayısı yüzü geçmeyen milletler gibi milletler meydana getirememektedir.
Eline silâh, pala geçirip komşu kabileleri katleden, kollarını kesebilen her kabile reisi, idrarıyla çevresini işaretleyen bir hayvan gibi belli bir bölgede kendi “devletini” kurduğunu iddia edebilmektedir. Bunun bir örneği de Kuzey Irak yığışmasıdır.
Bu tip “devletlerde” ne insanların devletleşmenin felsefesinden haberleri vardır ne de gereklerinden. Onlar devletleşmeyi, bayrak niyetine asılan bir bez parçasının altında iyi kötü üniformalı adamların silâh tehdidiyle barınmak olarak anlar.
Çünkü millet altı toplumsal yapıların “devletleri” bireysel hayatı hiç bilmeyen, bütün değer ve normları, kendilerine kabile veya aşiret reislerince dikte edilen insanlardan oluşturulmuştur. Millet altı toplumların devletleri bu yüzden daima birileri tarafından “oluşturulmuştur”.
Çünkü devletleşmenin taşıdığı hukuki uzlaşma, değer birliği, kurala bağlılık gibi farklılıkları birbirine tutturup onları bir büyük kültürel merkezde benzeştiren soyutluklar kabile devletlerinin yapısında bulunmaz.
Millî bir devlet kurala ağlılıkla bir araya gelip bu bağlılıkla ortak bir adı taşıyan ve artık ırkî köken aramasına ihtiyaç duymayan toplulukların bir alaşımıdır. Bir alaşım, kökenindeki farklı metallerin kopmaz şekilde bir araya gelmesiyle oluşturdukları yepyeni bir metaldir. Bir yapının inşasında kullandığınız bir alaşımı kökenlerine ayırmaya kalkarsanız onun mukavemetini bozar ve binanın yıkılmasına sebep olursunuz.
Bundan dolayıdır ki millî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde kırka yakın etnik kökenden bahsetmek milletleşmeden ve onun kaynaştırıcı etkisinden bihaber olmak demektir. Ülkemizde etnik kökenlere dönüşü başlatmaya çalışmak millet alaşımını tahrip etmek demektir.
Millet kelimesini gelişigüzel kullanamayız. Osmanlılık bir millete işaret etmiyordu. Bunun böyle olduğunu savunanlar Osmanlı’daki katı giyim rejimini iyi düşünmelidirler. Herkes dinine göre ayrılıyordu belki ama hiçbir Arap, bir Türk gibi giyinmiyordu. Osmanlı, milletleşmiş bir toplumun kurduğu ve herkese kendi bölgesinde ama Türk egemenliğinde adalet sağlayan bir imparatorluktu.
Peki, niye böyleydi? Çünkü milletler kendilerini inkâr ettiğimiz takdirde kayboluverecek seraplar değillerdi ve egemenlik bugün olduğu kadar o zaman da önemliydi. İmparatorluğun yapısı demokrasiyle belirlenmiyordu. Onu belirleyen, egemen millet olan Türklerdi.
Birileri kendilerini bir millete mensup hissetmeyebilir. Dünyayı ancak ve yalnız kendi kabilesinden ibaret de sanabilir. Bu duygu, Afrika’nın savanlarında veya Ortadoğu çöllerinde normal sayılabilir.
Oysa bu duygu, millî devlet sınırları içinde ciddi bir patolojiye işaret eder. Teşkilâtlanmasını uzun zaman önce tamamlamış, kurucu milletinin egemenliği uzun zamandır tanınan bir devlet içinde yaşarken kendisine bu hayatı sağlayan kaynaşmayı reddetmeye kalkmak kendi varoluşunu reddetmek, intihara teşebbüs etmek demektir.
Bu, kendiliğinden meydana gelmiş, meşru ve ahlâkî bir beraberliğe karşı çıkmaktır. Bu, bir nevrotiğin, dünyayı kendi algı çarpıklıklarına göre kurmaya çalışmasına benzemektedir. Bu, yerçekiminden şikâyet etmeye benzemektedir. Bu ileri aşamalarda şizoid bir durumdaki hastanın hezeyanlarına göre, çevresindekilere davranmasıyla aynıdır. Karşısındakileri üç kulaklı gördüğü için herkesin üç kulaklı olduğunu iddia eden birine ne denirse millî devletin ayrımcı olduğunu söyleyen birine de öyle demek icap eder.
Milletleşmenin temelindeki soyutluk, değer ve norm mutabakatı, rastgele bir davranış değildir. Bu aynı zamanda beraberliği ahlâka dayandırmak anlamına gelir. Bu yüzdendir ki terbiye edici bir yönü de vardır. Algıyı genişletir, beraberliği, “sınırlandırılmış arzulara” dayandırır. Algıyı genişletmesini sebebi, alaşımı meydana getiren bileşenlerin kökensel farklılıklarını bilmek fakat bunların kabul edilen kimliğe göre artık tali bir hal aldığını bilmek demektir. Arzuları sınırlandırması ise, çevresini çişimizle işaretleyerek gönlümüzce savrulduğumuz yerlerde davranmanın ötesinde, sınırlandırıcı kurallara tabi olduğumuzu bize öğretmesindendir.
Oysa kabile devletlerinde bütün mesele, meralara nezaret eden erkeklerin artık üniforma giymesidir. Onlar aradan yüzlerce yıl da geçse yalnızca kuralsız yaşayabilmeyi arzularlar. Buna özgürlük derler ama aslında bütün istekleri, aşiret reislerinin emriyle kızlarının kurşunlanması, bıçaklanması veya boğulması, çocuklarının sürekli taciz edilmesi, kadınlarının kendi istekleri dışında evlendirilmesi daha doğrusu açıkça alınıp satılması, yıllar süren kan davaları, çocukların her türlü şiddete alet edilmesi gibi ahlâk dışılıkları, sürdürebilmektir.
Bu bir önyargı mıdır? Hayır, çünkü beraberliğin temeline kuralı değil de kabileyi, ırkî kökeni koyarsanız bu beraber olmak için “zarar vermemek iradesi” olarak ahlâka ihtiyaç duymadığınız anlamına gelir. Eğer Türk gibi milletleşmeyi, bütünlüğü, kuralı temsil eden bir adı anlayamıyorsanız bu, ancak sizin bütün dünyayı sizinki gibi kabilelerden ibaret sanmanızdandır. Bu ciddi bir algı bozukluğudur
Bu da dünyadan korkmanın bir belirtisidir. Dünyayı korku temelinde algılayanlar için kendileri dışında herkes peşinen düşmandır. Normal bir toplumda bir insan dostu ve düşmanı davranışlara göre ayırırken bir kabilede dostluk, birebir tanımak, görmek, koklamak, aynı kandan gelmek anlamına gelir. Dostu ve düşmanı davranışa göre ayırmak demek soyutluklara bağlı olmak demektir. “Zararsızlık” ilkesine göre hareket etmek demektir. Farklılıkları soyutluklarla bütünleştiren toplumlaştıran bir yapı olarak bir millet içinde düşman ayrımı negatiftir, edilgendir. Oysa kabilelerde düşman algısı, pozitiftir, etkendir, varoluşun temelidir.
Bu güne kadar Türk Milleti’nin etnik ırkçıların sürekli tekrarladığı “savaş” tehdidine cevap vermemelsinin sebebi bu farktır. Etnik ırkçılar için kendi keyiflerine engel olan herkes ve her kural “düşmandır”. Türk Milleti için ise milletleşmesiyle tanımlayıp kurduğu, beraberliğini temellendiren değerlere, milletleşmesinin egemenlik alâmetleriyle koruduğu devlet ve vatana karşı güdülen davranışlar ancak dost veya düşman algılamasını belirler.
Eğer etnik ırkçıların düşman algısına sahip olsaydık Türkiye’de bu gün etnik ırkçılık yapacak kimse kalmazdı. Etnik ırkçıların içe kapanmakla ortaya koydukları korku ve saldırganlık dürtüleri bizim gibi milletleşmiş bir toplumda maya tutamadığı içindir ki hem İzmir’de ev sahibi olup hem de İzmir sokaklarında bebek katilini övebileceklerini sanmaktadırlar.
Bu yüzden millî bir devlete “ayrımcı” derken, dünyayı nasıl baktığınıza dikkat etmelisiniz. Kuralların emniyetinde benzeşen insanların huzurunu anlayamıyorsanız, insandan anladığınız şey bambaşka bir şey demektir. Ama unutmamalısınız ki akıl hastalarını yaşatmamız, kuralları onların belirlemesine izin vermemiz anlamına gelmez.
15 Ocak 2011 Cumartesi
Etnik Terörün İki Yüzü

Yıllardır bilhassa sosyalist cenahtan gelen ve bir hakikatmiş gibi telaffuz edilen “PKK’ya karşı kurulan Hizbullah “ yalanının bu günlerde çöktüğünü görüyoruz.
Bu söylemin özelliği PKK’yı “devletin gadrine uğramış meşru ve mazlum bir hak arayıcı “ haline getirmekti. Bu söylemi en çok kullananlar da etnik ırkçılıkla başından beri omuz omuz omuza durmuş Türk soluydu. Çünkü onların amacı, ne şekilde olursa olsun, bedeli ne olursa olsun sosyalist bir devrimi gerçekleştirmek ve Türk devletini yıkmaktı. Bunun için Filistin’de ve Yunanistan’daki uluslar arası terör kamplarında eğitildiler, can aldılar.
Aslına bakılırsa Türk solu bu günde millî devleti yıkıp Türk adını ortadan kaldırarak kendine göre faşizmi ortadan kaldırmak hedefinden vazgeçmiş değildir. PKK’yı Karadeniz’de tutan, besleyen, destekleyen de DHKP/C , TİKKO gibi sol terör örgütleridir. CHP dahil hiçbir sol parti ve örgütten bu alçaklığı kınayan en ufak bir beyan gelmemiştir.
Bu gün haberlerde Hizbullahçıların PKK’ya barış çağrısı yaptıklarını işittik…
PKK’nın da Hizbullah’ın da derin devletin tasarımı olduğunu söyleyen çarpık ve hastalıklı paranoyak zihniyetin bu açık gerçekten ders alması zor gibi görünüyor.
Herkes açıkça biliyor ki PKK ve Hizbullah Kürt kökenli yurttaşlarımız üzerinde ciddi bir nüfuz savaşı veren etnik ırkçı iki örgüt. İkisinin de amacı Kürt kabileciliğini siyaseten egemen kılmak.
Bu açıdan Hizbullah’ın davranışı son derece tutarlı… Çünkü onun dinci yanı işin dekoratif kısmı. Hizbullah’ın omurgası, vakt-i zamanında Türk devletine karşı silâha sarılan, düvel-i muazzama piyonu şeyhlerinin etnik ırkçılığından ibaret. Din adına Türk adına duyulan nefretin de merkezinde yer alan en radikal örgüt Hizbullah.
İnsanları ırken resmi şekilde ayırıp açık ederek artık birbirinin yüzüne bakamayacak hale getirmeye aslında şehirlerin kenar mahallelerinde başlamışlardı. Kürt kökenli yurttaşlarımızı sürekli devlete ve özellikle Türk Milleti’ne karşı gerek ideolojik gerek dinî yönden sürekli kışkırttılar. Bu yüzden Türk adının tarihten silinmesi, egemenliğinin ortadan kaldırılması iki etnik terör örgütünün de ortak hedefi. Sanırım bu yüzdendir ki bu güne kadar hiçbir PKKlı Hizbullah’ı “faili meçhul cinayetler” için suçlamadı. Oysa faili meçhullerin en yoğun yaşandığı bölgelerin PKK ve Hizbullah’ın karşılıklı rekabetine konu olan bölgeler oldukları uzun zamandır biliniyordu.
İşin garibi derin devletle savaştığını söyleyen iktidar partisi, sürekli derin devletin oyuncağı olduğunu iddia ettiği bir örgütün üyelerinin bir anda hukukî haklarını düşünmeye başlıyor.
Bir emniyet yetkilisinin yazdığı söylenen “Tespihin İpi Koptu” adıyla yayınlanan bir kitaptan internette yayınlanan alıntılara göre “Hizbullah'ın yeni yöntemi, 'İslami Kürdistan' kurma amaçlı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Kürtçülük faaliyetine başlamış olması. Bunun için bölgedeki düğünlerde örgütün propagandacıları yoğun faaliyet gösteriyorlar”.
Türk devletine düşman liberal, sosyalist veya siyasal dinci bütün enternasyonalistlerin ağız birliği içinde Marksist Kürt ayrılıkçılığını korumak adına sahte bir Hizbullah korkusu yaratmaya kalkışması etnik ırkçılığı ve terörü mazur göstermek gayretinden başka bir şey değil. Oysa ne PKK ne Hizbullah Kürtçülük yaptıklarını gizliyor. İkisi de Türk devletini farklı cephelerden sıkıştırmak, halkı hem ırken hem de dinen ikiye bölerek millî bütünlüğü ve egemenliği zedelemeye çalışıyorlar.
Türk Milletinin egemenlik hakkının parti politikalarıyla, geçici oy sayılarıyla tartışmaya açılamayacağı ve değiştirilemeyeceği hakikatinin diğer bütün millî devletlerin sahiplendiği evrensel bir hukuk kaidesi olduğu artık anlaşılmalıdır. Aksi takdirde her oy çokluğu başka bir maninin ve çılgınlığın ülkenin yangın yerine dönmesine sebep olacaktır.
Bu söylemin özelliği PKK’yı “devletin gadrine uğramış meşru ve mazlum bir hak arayıcı “ haline getirmekti. Bu söylemi en çok kullananlar da etnik ırkçılıkla başından beri omuz omuz omuza durmuş Türk soluydu. Çünkü onların amacı, ne şekilde olursa olsun, bedeli ne olursa olsun sosyalist bir devrimi gerçekleştirmek ve Türk devletini yıkmaktı. Bunun için Filistin’de ve Yunanistan’daki uluslar arası terör kamplarında eğitildiler, can aldılar.
Aslına bakılırsa Türk solu bu günde millî devleti yıkıp Türk adını ortadan kaldırarak kendine göre faşizmi ortadan kaldırmak hedefinden vazgeçmiş değildir. PKK’yı Karadeniz’de tutan, besleyen, destekleyen de DHKP/C , TİKKO gibi sol terör örgütleridir. CHP dahil hiçbir sol parti ve örgütten bu alçaklığı kınayan en ufak bir beyan gelmemiştir.
Bu gün haberlerde Hizbullahçıların PKK’ya barış çağrısı yaptıklarını işittik…
PKK’nın da Hizbullah’ın da derin devletin tasarımı olduğunu söyleyen çarpık ve hastalıklı paranoyak zihniyetin bu açık gerçekten ders alması zor gibi görünüyor.
Herkes açıkça biliyor ki PKK ve Hizbullah Kürt kökenli yurttaşlarımız üzerinde ciddi bir nüfuz savaşı veren etnik ırkçı iki örgüt. İkisinin de amacı Kürt kabileciliğini siyaseten egemen kılmak.
Bu açıdan Hizbullah’ın davranışı son derece tutarlı… Çünkü onun dinci yanı işin dekoratif kısmı. Hizbullah’ın omurgası, vakt-i zamanında Türk devletine karşı silâha sarılan, düvel-i muazzama piyonu şeyhlerinin etnik ırkçılığından ibaret. Din adına Türk adına duyulan nefretin de merkezinde yer alan en radikal örgüt Hizbullah.
İnsanları ırken resmi şekilde ayırıp açık ederek artık birbirinin yüzüne bakamayacak hale getirmeye aslında şehirlerin kenar mahallelerinde başlamışlardı. Kürt kökenli yurttaşlarımızı sürekli devlete ve özellikle Türk Milleti’ne karşı gerek ideolojik gerek dinî yönden sürekli kışkırttılar. Bu yüzden Türk adının tarihten silinmesi, egemenliğinin ortadan kaldırılması iki etnik terör örgütünün de ortak hedefi. Sanırım bu yüzdendir ki bu güne kadar hiçbir PKKlı Hizbullah’ı “faili meçhul cinayetler” için suçlamadı. Oysa faili meçhullerin en yoğun yaşandığı bölgelerin PKK ve Hizbullah’ın karşılıklı rekabetine konu olan bölgeler oldukları uzun zamandır biliniyordu.
İşin garibi derin devletle savaştığını söyleyen iktidar partisi, sürekli derin devletin oyuncağı olduğunu iddia ettiği bir örgütün üyelerinin bir anda hukukî haklarını düşünmeye başlıyor.
Bir emniyet yetkilisinin yazdığı söylenen “Tespihin İpi Koptu” adıyla yayınlanan bir kitaptan internette yayınlanan alıntılara göre “Hizbullah'ın yeni yöntemi, 'İslami Kürdistan' kurma amaçlı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Kürtçülük faaliyetine başlamış olması. Bunun için bölgedeki düğünlerde örgütün propagandacıları yoğun faaliyet gösteriyorlar”.
Türk devletine düşman liberal, sosyalist veya siyasal dinci bütün enternasyonalistlerin ağız birliği içinde Marksist Kürt ayrılıkçılığını korumak adına sahte bir Hizbullah korkusu yaratmaya kalkışması etnik ırkçılığı ve terörü mazur göstermek gayretinden başka bir şey değil. Oysa ne PKK ne Hizbullah Kürtçülük yaptıklarını gizliyor. İkisi de Türk devletini farklı cephelerden sıkıştırmak, halkı hem ırken hem de dinen ikiye bölerek millî bütünlüğü ve egemenliği zedelemeye çalışıyorlar.
Türk Milletinin egemenlik hakkının parti politikalarıyla, geçici oy sayılarıyla tartışmaya açılamayacağı ve değiştirilemeyeceği hakikatinin diğer bütün millî devletlerin sahiplendiği evrensel bir hukuk kaidesi olduğu artık anlaşılmalıdır. Aksi takdirde her oy çokluğu başka bir maninin ve çılgınlığın ülkenin yangın yerine dönmesine sebep olacaktır.
13 Ocak 2011 Perşembe
Türkiye’de Tanrısal Yasama Anlayışı Ve Demokrasi Çarpıklığı İlişkisi

Türkiye’de hiç bitmeyen bir tartışma vardır: Dağdaki çobanın oyu ile okumuş insanların oyu eşit olabilir mi?
Ülkemizde kendi sesini duymaya hasret kalmış sıradan insanlarımız ve onların taleplerinden beslenen geleneksel sağ siyaset , böyle bir sorunun sorulmasına bile çok kızar. Solcuların bir kısmı zaten şeklî demokrasiyi küçümser ve dağdaki çobanı başımıza kalaşnikofla oturtmayı demokrasi sanır. Diğer bir kısmı ise “Oyu aldıktan sonra sosyalizme döneriz nasıl olsa” anlayışıyla hareket eder.
Dağdaki çobanın oyu ile okumuşun oyu arasındaki bitmez bilmez sözde paradoks aslında bir paradoks değildir.
Böyle saçma sapan bir paradoksun oluşmasının sebebi, demokrasinin amacı, işletilme şekli ve hukuk anlayışındaki çarpıklığın üst üste binmesidir.
Demokrasi, yönetimlerin çoğunluk oyuyla değiştirildiği barışçı bir seçim rejimidir ve bundan başka da hiçbir şey değildir.
Demokrasi toplumsal düzeni bir çırpıda değiştiriverecek, yepyeni insanlar yaratabilecek, topluma bambaşka bir ad ve kültür kazandırabilecek, yepyeni bir tarih yazabilecek bir tanrı değildir!
Demokrasi şiddete dayanmayan, şiddeti övmeyen her fikrin ve talebin seslendirilebildiği bir rejimdir ama bunların hepsinin meşru ve karşılanabilir sayılmasının gerekmediği bir rejimdir. Bunun sebebi de her talebin özgürce savunulmasının, bu taleplerin karşılanma maliyetinin demokrasi yüzünden topluma mal edilmesini gerektirmediği gerçeğini değiştiremeyecek olmasıdır.
Kanunlar, bireylerin kendi aralarında ve devletle olan ilişkileri hakkında kayıt ve şartları belirleyen metinlerdir. Kanunların bütün yaptıkları iş temel hakların her şart altında korunmasına yönelik yol gösterici temel ve genel metinler olmasıdır.
Türkiye’de Hıfzı Veldet’in “Toplumsal Düzen Ve Hukuk” adlı kitabından bahsettiği pozitif hukuk felsefesi, hukuku bir kendiliğinden oluşum değil de bir tasarım eseri saydığı için sorunlar çığ gibi büyümektedir.
Pozitif hukuk, hukuku, birilerinin icadı olarak görür. Haklıyı haksızdan ayırmak için gereken kuralları birilerinin akıl ettiğini, söyler. Hukuku icat edenler eskiden hükümdarlar iken şimdi “yasama meclisleri” olmuştur. Yani hukuk ancak, hukuk mucitlerinin, hukuk zanaatkârlarının anlayabileceği ve “gereğince” uydurabileceği bir şeydir. Hukukun pozitivist kolunda aslolan bir kanunun var edilmiş olmasıdır. Kanun varlığı önceliklidir. Haklılık veya haksızlık yaratılan veya tasarlanan kanuna göre tespit edilir. Pozitif hukuk okuluna göre kanun varsa sorun yoktur. O halde her durum için bir kanun çıkarır ve herkesi de bu kanunlara uymaya mecbur edersek toplumda adaleti sağlamış oluruz! Pozitivist okulun bu anlayışı hukukta “kazuistik” denen yasama anlayışının anasıdır.
Kazuistik anlayış, yasama organının, toplum hayatının her alanıyla ilgili mutlaka bir yasama ürünü üretmesi gerektiği anlayışıdır. Geçen yıllarda fındık üreticilerinin “Bir kanunumuz yok!” yakınmasına temel olan anlayış budur. Fındık üreticileri, kendi işlerinin yürütülmesini kendi başlarına beceremediklerini ve bunu ancak bir kanunun emrediciliği altında yaparlarsa haklarını savunabileceklerini düşünmüşlerdir. Oysa bir alışverişin temel özelliği emre değil, rızaya dayanmasıdır. Alıcının vermek istediğinden fazlasını vermesini, satıcının malını peşkeş çekmesini engelleyen şey, alışverişin karşılıklı rıza ile yapılmasıdır, “kanun” denen emirnamelerle yapılması değil.
Burada “kanunların ruhu” meselesine geliyoruz.
Kanun, adı “kanun” olduğu için uygulanması mecburi olan bir emir midir? Mesela bir bölgede elinde silâhıyla dolaşan etnik teröristler insanları ölümle tehdit ederek onları bir takım şeyleri yapmaya mecbur ettiklerinde, onların emirleri de “kanun” hükmünde sayılabilir mi? Veya meşru bir devletin sırf meşru olmaktan dolayı kaleme aldığı her türlü emre kanun denebilir mi?
Bir kanunu bir emirden ayıran şey, emrin, âmirin hedefini gözetmesi, kanunun ise hukuk idealini gözetmesidir.
İşte bu, pozitif hukuk okulunun akıl edemediği ve bu yüzden bizim hukuk sistemimizin de yasama organının bütün gayretlerine rağmen içini dolduramadığı boşluktur. Yasama organımız gece gündüz durmadan bir takım kanunlar çıkarmaktadır. Buna rağmen ne toplumdaki husumetlerin ( maddi davaların) ne de suç oranının azalmasını sağlayabilmektedir. Peki ama neden böyledir? Yasama organımız kiraların zam oranından ilâç fiyatlarına, alkol tüketiminden televizyon yayınlarındaki reklamların sürelerine kadar her konuda “âmir” metinler yayınlarken hâlâ neden düzensizlik devam etmektedir?
Yoksa bir kanun yapmak her şeyi çözmek anlamına gelmemekte midir?
Bu durumun belli başlı üç sebebi vardır.
Birincisi hiçbir yasama veya yürütme organı her şeyi bilen bir tanrı gibi davranamaz. İlâç fiyatları ile ilgili sürekli “düzenleme” yapan hükûmetler, ne nihaî tüketicinin durumunu, ne eczacının satın alma gücü ve maliyet yapısını bilmektedirler. Onlar sadece üreticilerle ettikleri pazarlıkların sonuçlaırnı yönetmelikler veya kararnamelerle eczacıya ve hastaya dayatmakta ve bunları çıkardıkları için problemleri en baştan çözdüklerini sanmaktadırlar.
İkincisi, insanlar kanunlarla programlanan robotlar değildirler. Vicdan kanunlardan önce yaratılmıştır. Vicdanı yok sayarak kanun yapmak masumiyet karinesini yok saymaktır. Bu aynı zamanda insanın özgür olmadığı kanaatinin bir ifadesidir.
Üçüncüsü, bir tasarımın karmaşıklığı çelişki ihtimalini de arttırır.
Ve belki bir dördüncü sebebi de eklemeliyiz: Genel ilkeler ve amaçlar dışında kanun yapmaya başladığınızda, kayırmalara ve özel suçlar icat etmeye de başlarsınız.
Meselâ alkol tüketiminde yaş haddi dışında, alkol tüketilecek yerlerin özelliklerini tek tek yazmaya kalkıştığınızda, o zamana kadarki bütün hürriyet uygulamalarını birer birer suç haline getirirsiniz.
Veya genel ilkelere ( karinelere) uygunluğu gözetmediğinizde sanıklık teminatını hiçe saymaya başlar, kanunu sanığın aleyhine işletmeye başlarsınız. Bu, kanunu, suçlu yaratmaya yönelik olarak kullanmak anlamına gelir.
Görüldüğü gibi hukuk, kanunlardan, yasama ürünlerinden, bürokratik yönetmeliklerden ibaret olmadığı gibi bunları aşkın, bunları şekillendirmesi gereken bir soyut idealdir. Adalet de o ideale ulaşmak gayretinden başka bir şey değildir.
Türkiye’deki pozitif hukuk uygulamaları, ilkelerden yoksun bir yasama ürünleri egemenliğinden ibarettir. Meselâ Ergenekon sanıklarının tutukluluk sürelerinin on yıla kadar uzayabileceğine dair kanun maddesi olduğunu söyleyen bir milletvekili, masumiyet karinesi gereği bunun bir emir değil bir istisna olacağını bilmelidir. Veya haklarından en az bir mahkeme kararı olup da şeklen onay bekleyen mahkûmların masumiyet karinesinden yararlandırılarak salıverilmesine ses çıkarmıyorsanız aynı ilkeliliği masumiyetleri tartışılamaz insanların tutukluluk hali içinde göstermelisiniz. Yani “Kanun çok açık” demek, hukukun gereğinin yerine getirildiğini söylemek için yeterli değildir.
İşte ülkemizdeki demokrasi çarpıklığı burada yatmaktadır.
Çünkü hukukun, yasama organının icadı sayıldığı bir memlekette demokrasi, yasama tanrısallığını ele geçirmek kavgasından ibarettir. Yani oy sayısına göre seçilmiş vekillerin, kendi kafalarına göre uydurdukları her türlü emrin, “kanun” adıyla vatandaşlara dayatılması işi haline gelir.
Hukukun kanun yapmaktan ibaret sayıldığı bir memlekette meclis, kendini gece gündüz bir takım kanunlar uydurmaya mecbur ve hatta yetkili hisseder. Yasama organının Tanrı olamadığı yerlerde de boşluk, bürokrasinin yönetmelikleriyle doldurulur.
Yönetmelik esasen ancak idare ile ilgili bir tür kullanım kılavuzu ve yol gösterici olmak gerekirken bizimki gibi kanun devletlerinde, sivil vatandaşların da hayatını düzenlemeye kanunla eşdeğer ölçüde yetkili özel emirnameler halini almaya başlar.
Böyle bir rejimde devletten hesap sorulması neredeyse imkânsızdır, çünkü devlet her türlü çapraşık ve kümelenmiş mevzuat ile vatandaşın karşısına çıkar ve adeta yenilmez bir dev olur.
Böyle bir rejim, kanunların sadece kanun ve âmir olmak için çıkarıldığı, karinelerin kanunlar üzerinde hiçbir etkisinin olmadığı bir rejimdir. Ergenekon sanıklarından Mehmet Haberal’ın tazminata mahkûm ettirdiği hakimlerin, hâlâ onun davasına bakıyor olması bunun can alıcı örneğidir. Veya suçları ispatlanmamış insanlar hakkında iktidar vekillerinin ettiği sözlerine yargıdan hiçbir uyarı gelmemesi ve sanıkların sadece sanık olmalarının bile adeta suçluluklarının ispatı sayılması, kanunların ferdin hakları için bir teminat olmaktan ziyade oy çoğunluğunu ele geçirenlerin kalkanı olarak kullanıldıkları intibaını doğurmaktadır.
Kanun yapıcılığının, herkes için ve her zaman geçerli olabilecek genel kurallar koymakla sınırlandırılmaması halinde, dağdaki çobanın, sadece oy aldığı için keyfî “kanunlar” çıkarması engellenemez.
Bugün toplumun çoğunluğundan oy aldığı iddiasıyla keyfi kanunlar çıkaran iktidar partisinin toplumda yarattığı tedirginliğin sebebi budur. Oy çokluğu bir meşruiyet ve masumiyet sebebi olmadığı gibi bir adalet kaynağı da değildir. Adalet, kalabalıkların yaptığı şey değildir. “ Başı açıkların hakları bizim teminatımız altındadır!” demek bu yüzden anlamsızdır. Çünkü “kanun yapmak gücünün” usul ve esaslarıyla ilgili ciddi hukukî ilkelerin gözetilmediği bir memlekette bu, meselâ başı açık öğrencilerin haklarının, meclise girmiş çobanın insafına terk edilmesi anlamına gelecektir.
İşte bu sebeplerden, genel usul ve ilkeler hususunda bilgilendirilmemiş, yetki ve sorumluluğu kendisine anlatılmamış, ettiklerinin toplumdaki sonuçları hakkında fikri olmayan bir doktor da sınırsız bir demokraside bir çobandan farklı sayılamaz.
Mesele kişilerin bireysel gelişmişlikleri değil, herkes için ve her zaman uyulması gereken genel kurallara uyup uymamaları meselesidir. Birilerini tanrılaştırdığınızda veda etmeniz gereken ilk şey demokrasidir.
Ülkemizde kendi sesini duymaya hasret kalmış sıradan insanlarımız ve onların taleplerinden beslenen geleneksel sağ siyaset , böyle bir sorunun sorulmasına bile çok kızar. Solcuların bir kısmı zaten şeklî demokrasiyi küçümser ve dağdaki çobanı başımıza kalaşnikofla oturtmayı demokrasi sanır. Diğer bir kısmı ise “Oyu aldıktan sonra sosyalizme döneriz nasıl olsa” anlayışıyla hareket eder.
Dağdaki çobanın oyu ile okumuşun oyu arasındaki bitmez bilmez sözde paradoks aslında bir paradoks değildir.
Böyle saçma sapan bir paradoksun oluşmasının sebebi, demokrasinin amacı, işletilme şekli ve hukuk anlayışındaki çarpıklığın üst üste binmesidir.
Demokrasi, yönetimlerin çoğunluk oyuyla değiştirildiği barışçı bir seçim rejimidir ve bundan başka da hiçbir şey değildir.
Demokrasi toplumsal düzeni bir çırpıda değiştiriverecek, yepyeni insanlar yaratabilecek, topluma bambaşka bir ad ve kültür kazandırabilecek, yepyeni bir tarih yazabilecek bir tanrı değildir!
Demokrasi şiddete dayanmayan, şiddeti övmeyen her fikrin ve talebin seslendirilebildiği bir rejimdir ama bunların hepsinin meşru ve karşılanabilir sayılmasının gerekmediği bir rejimdir. Bunun sebebi de her talebin özgürce savunulmasının, bu taleplerin karşılanma maliyetinin demokrasi yüzünden topluma mal edilmesini gerektirmediği gerçeğini değiştiremeyecek olmasıdır.
Kanunlar, bireylerin kendi aralarında ve devletle olan ilişkileri hakkında kayıt ve şartları belirleyen metinlerdir. Kanunların bütün yaptıkları iş temel hakların her şart altında korunmasına yönelik yol gösterici temel ve genel metinler olmasıdır.
Türkiye’de Hıfzı Veldet’in “Toplumsal Düzen Ve Hukuk” adlı kitabından bahsettiği pozitif hukuk felsefesi, hukuku bir kendiliğinden oluşum değil de bir tasarım eseri saydığı için sorunlar çığ gibi büyümektedir.
Pozitif hukuk, hukuku, birilerinin icadı olarak görür. Haklıyı haksızdan ayırmak için gereken kuralları birilerinin akıl ettiğini, söyler. Hukuku icat edenler eskiden hükümdarlar iken şimdi “yasama meclisleri” olmuştur. Yani hukuk ancak, hukuk mucitlerinin, hukuk zanaatkârlarının anlayabileceği ve “gereğince” uydurabileceği bir şeydir. Hukukun pozitivist kolunda aslolan bir kanunun var edilmiş olmasıdır. Kanun varlığı önceliklidir. Haklılık veya haksızlık yaratılan veya tasarlanan kanuna göre tespit edilir. Pozitif hukuk okuluna göre kanun varsa sorun yoktur. O halde her durum için bir kanun çıkarır ve herkesi de bu kanunlara uymaya mecbur edersek toplumda adaleti sağlamış oluruz! Pozitivist okulun bu anlayışı hukukta “kazuistik” denen yasama anlayışının anasıdır.
Kazuistik anlayış, yasama organının, toplum hayatının her alanıyla ilgili mutlaka bir yasama ürünü üretmesi gerektiği anlayışıdır. Geçen yıllarda fındık üreticilerinin “Bir kanunumuz yok!” yakınmasına temel olan anlayış budur. Fındık üreticileri, kendi işlerinin yürütülmesini kendi başlarına beceremediklerini ve bunu ancak bir kanunun emrediciliği altında yaparlarsa haklarını savunabileceklerini düşünmüşlerdir. Oysa bir alışverişin temel özelliği emre değil, rızaya dayanmasıdır. Alıcının vermek istediğinden fazlasını vermesini, satıcının malını peşkeş çekmesini engelleyen şey, alışverişin karşılıklı rıza ile yapılmasıdır, “kanun” denen emirnamelerle yapılması değil.
Burada “kanunların ruhu” meselesine geliyoruz.
Kanun, adı “kanun” olduğu için uygulanması mecburi olan bir emir midir? Mesela bir bölgede elinde silâhıyla dolaşan etnik teröristler insanları ölümle tehdit ederek onları bir takım şeyleri yapmaya mecbur ettiklerinde, onların emirleri de “kanun” hükmünde sayılabilir mi? Veya meşru bir devletin sırf meşru olmaktan dolayı kaleme aldığı her türlü emre kanun denebilir mi?
Bir kanunu bir emirden ayıran şey, emrin, âmirin hedefini gözetmesi, kanunun ise hukuk idealini gözetmesidir.
İşte bu, pozitif hukuk okulunun akıl edemediği ve bu yüzden bizim hukuk sistemimizin de yasama organının bütün gayretlerine rağmen içini dolduramadığı boşluktur. Yasama organımız gece gündüz durmadan bir takım kanunlar çıkarmaktadır. Buna rağmen ne toplumdaki husumetlerin ( maddi davaların) ne de suç oranının azalmasını sağlayabilmektedir. Peki ama neden böyledir? Yasama organımız kiraların zam oranından ilâç fiyatlarına, alkol tüketiminden televizyon yayınlarındaki reklamların sürelerine kadar her konuda “âmir” metinler yayınlarken hâlâ neden düzensizlik devam etmektedir?
Yoksa bir kanun yapmak her şeyi çözmek anlamına gelmemekte midir?
Bu durumun belli başlı üç sebebi vardır.
Birincisi hiçbir yasama veya yürütme organı her şeyi bilen bir tanrı gibi davranamaz. İlâç fiyatları ile ilgili sürekli “düzenleme” yapan hükûmetler, ne nihaî tüketicinin durumunu, ne eczacının satın alma gücü ve maliyet yapısını bilmektedirler. Onlar sadece üreticilerle ettikleri pazarlıkların sonuçlaırnı yönetmelikler veya kararnamelerle eczacıya ve hastaya dayatmakta ve bunları çıkardıkları için problemleri en baştan çözdüklerini sanmaktadırlar.
İkincisi, insanlar kanunlarla programlanan robotlar değildirler. Vicdan kanunlardan önce yaratılmıştır. Vicdanı yok sayarak kanun yapmak masumiyet karinesini yok saymaktır. Bu aynı zamanda insanın özgür olmadığı kanaatinin bir ifadesidir.
Üçüncüsü, bir tasarımın karmaşıklığı çelişki ihtimalini de arttırır.
Ve belki bir dördüncü sebebi de eklemeliyiz: Genel ilkeler ve amaçlar dışında kanun yapmaya başladığınızda, kayırmalara ve özel suçlar icat etmeye de başlarsınız.
Meselâ alkol tüketiminde yaş haddi dışında, alkol tüketilecek yerlerin özelliklerini tek tek yazmaya kalkıştığınızda, o zamana kadarki bütün hürriyet uygulamalarını birer birer suç haline getirirsiniz.
Veya genel ilkelere ( karinelere) uygunluğu gözetmediğinizde sanıklık teminatını hiçe saymaya başlar, kanunu sanığın aleyhine işletmeye başlarsınız. Bu, kanunu, suçlu yaratmaya yönelik olarak kullanmak anlamına gelir.
Görüldüğü gibi hukuk, kanunlardan, yasama ürünlerinden, bürokratik yönetmeliklerden ibaret olmadığı gibi bunları aşkın, bunları şekillendirmesi gereken bir soyut idealdir. Adalet de o ideale ulaşmak gayretinden başka bir şey değildir.
Türkiye’deki pozitif hukuk uygulamaları, ilkelerden yoksun bir yasama ürünleri egemenliğinden ibarettir. Meselâ Ergenekon sanıklarının tutukluluk sürelerinin on yıla kadar uzayabileceğine dair kanun maddesi olduğunu söyleyen bir milletvekili, masumiyet karinesi gereği bunun bir emir değil bir istisna olacağını bilmelidir. Veya haklarından en az bir mahkeme kararı olup da şeklen onay bekleyen mahkûmların masumiyet karinesinden yararlandırılarak salıverilmesine ses çıkarmıyorsanız aynı ilkeliliği masumiyetleri tartışılamaz insanların tutukluluk hali içinde göstermelisiniz. Yani “Kanun çok açık” demek, hukukun gereğinin yerine getirildiğini söylemek için yeterli değildir.
İşte ülkemizdeki demokrasi çarpıklığı burada yatmaktadır.
Çünkü hukukun, yasama organının icadı sayıldığı bir memlekette demokrasi, yasama tanrısallığını ele geçirmek kavgasından ibarettir. Yani oy sayısına göre seçilmiş vekillerin, kendi kafalarına göre uydurdukları her türlü emrin, “kanun” adıyla vatandaşlara dayatılması işi haline gelir.
Hukukun kanun yapmaktan ibaret sayıldığı bir memlekette meclis, kendini gece gündüz bir takım kanunlar uydurmaya mecbur ve hatta yetkili hisseder. Yasama organının Tanrı olamadığı yerlerde de boşluk, bürokrasinin yönetmelikleriyle doldurulur.
Yönetmelik esasen ancak idare ile ilgili bir tür kullanım kılavuzu ve yol gösterici olmak gerekirken bizimki gibi kanun devletlerinde, sivil vatandaşların da hayatını düzenlemeye kanunla eşdeğer ölçüde yetkili özel emirnameler halini almaya başlar.
Böyle bir rejimde devletten hesap sorulması neredeyse imkânsızdır, çünkü devlet her türlü çapraşık ve kümelenmiş mevzuat ile vatandaşın karşısına çıkar ve adeta yenilmez bir dev olur.
Böyle bir rejim, kanunların sadece kanun ve âmir olmak için çıkarıldığı, karinelerin kanunlar üzerinde hiçbir etkisinin olmadığı bir rejimdir. Ergenekon sanıklarından Mehmet Haberal’ın tazminata mahkûm ettirdiği hakimlerin, hâlâ onun davasına bakıyor olması bunun can alıcı örneğidir. Veya suçları ispatlanmamış insanlar hakkında iktidar vekillerinin ettiği sözlerine yargıdan hiçbir uyarı gelmemesi ve sanıkların sadece sanık olmalarının bile adeta suçluluklarının ispatı sayılması, kanunların ferdin hakları için bir teminat olmaktan ziyade oy çoğunluğunu ele geçirenlerin kalkanı olarak kullanıldıkları intibaını doğurmaktadır.
Kanun yapıcılığının, herkes için ve her zaman geçerli olabilecek genel kurallar koymakla sınırlandırılmaması halinde, dağdaki çobanın, sadece oy aldığı için keyfî “kanunlar” çıkarması engellenemez.
Bugün toplumun çoğunluğundan oy aldığı iddiasıyla keyfi kanunlar çıkaran iktidar partisinin toplumda yarattığı tedirginliğin sebebi budur. Oy çokluğu bir meşruiyet ve masumiyet sebebi olmadığı gibi bir adalet kaynağı da değildir. Adalet, kalabalıkların yaptığı şey değildir. “ Başı açıkların hakları bizim teminatımız altındadır!” demek bu yüzden anlamsızdır. Çünkü “kanun yapmak gücünün” usul ve esaslarıyla ilgili ciddi hukukî ilkelerin gözetilmediği bir memlekette bu, meselâ başı açık öğrencilerin haklarının, meclise girmiş çobanın insafına terk edilmesi anlamına gelecektir.
İşte bu sebeplerden, genel usul ve ilkeler hususunda bilgilendirilmemiş, yetki ve sorumluluğu kendisine anlatılmamış, ettiklerinin toplumdaki sonuçları hakkında fikri olmayan bir doktor da sınırsız bir demokraside bir çobandan farklı sayılamaz.
Mesele kişilerin bireysel gelişmişlikleri değil, herkes için ve her zaman uyulması gereken genel kurallara uyup uymamaları meselesidir. Birilerini tanrılaştırdığınızda veda etmeniz gereken ilk şey demokrasidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)