26 Şubat 2009 Perşembe

Doğmamış



Canım Hıristiyan'ların şeytan çıkarma ayinleri olur da Musevi’lerin olmaz mı?
Birinin aklına “Neden olmasın?” diye bir fikir gelmiş, bana göre Hıristiyan mitolojisinden çok daha zengin Musevi mistisizminden bir parmak tatmış ve tata!..

Öykü sıradan, fotoğraflar güzel.
Müzikler idare eder.

Bence en başarılı yeri jeneriği…

İçinde Gary OLDMAN’ın olduğunu söylesem inanır mısınız? Ama neden bu kadar sıran bir ikinci role razı olduğunu şahsen anlayamadım? “Leon’un” o muhteşem, kötü komiserinin bu filmde işgal ettiği yer bence önemsiz.

Güzel fotoğraflar, alışılagelmiş Hıristiyan teolojisinden azıcık farklı bir şeyler görmek için gidilebilecek bir film.
Yapım:
2009 ~ ABD
Tür:
Gerilim, Gizem, Korku
Yönetmen:
David S. Goyer
Senaryo:
David S. Goyer
Yapımcı:
Michael Bay, Andrew Form, Bradley Fuller
Görüntü Yönetmeni:
James Hawkinson
Müzik:
Ramin Djawadi
Filmin Websitesi:
www.theunbornmovie.net
Süre:
1 saat 27 dk

Türkiye’de Otoriterizm Ve İlerleme Çelişkisi


Şüphesiz her fert hayata belirli otoritelerin gözetiminde başlar ve hazırlanır.
Hem tabiatımızdan kaynaklanan hem de toplumsallaşmamızda gözetmemiz gereken sınırlar bize belli otoritelerce öğretilmeseydi, hayatta kalmak ve uyum sağlamak şansımız azalırdı.
Sorun, bizi hayata hazırlayan otorite ilişkisinin nereye kadar süreceğidir.
Batı medeniyetini tarihi bu soruya cevap verilmesiyle kırılma noktasını yaşamıştır.
Elde edilebilecek bütün bilgilerin, doğrunun, ahlâkın ebedî ve değişmez kaynağı olarak kilisenin kabul edilip edilemeyeceği sorusu, ferdin bizatihi bir değer olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.
Hiçbir insanın insanüstü bir otorite olamayacağı, her bir ferdin hayatının, varoluşunun korunmasının, otoritenin korunmasından daha önemli olduğu fikri batı gelişmesinin anahtarıdır.
Çünkü bu dönüşüm ile fertlerin gerek maddi gerekse manevi varlıklarının otoriteye karşı korunması sağlanmış ve daha önce ancak birkaç okumuşun bilgisine bağlı olan entelektüel hayat bir anda çeşitlenmiş ve hayatta kalmanın maliyeti ciddi şekilde düşmüştür.
Daha önce fikirlerinden dolayı kilisenin hışmına uğramaktan korkanların keşifleri ve icatları, sanat eserleri, üretkenliği ateşlemiştir.
Otoritenin sınırlandırılması düşüncesi, kişinin kendi varlığının maddî ve manevî yönlerine ve eserlerine kayıtsız şartsız sahip olduğunun kabulünü getirmiştir.
Böylece otoritenin meşruiyeti, ferdin varlığını sağlayan kuralların gözetimiyle ilişkilendirilerek sınırlandırılmıştır.
Bütün bu temel anlayışa “geçici otoriter anlayış” diyebiliriz.
Türkiye’nin batıdaki felsefi dönüşüme bigâne kalmasında birinci sebep şüphesiz matbaanın iki yüz elli gibi akıl almaz bir gecikmeyle kullanılmasıdır.
Aslında bu da daha temel bir sebebin sonucudur. O da batının büyük dönüşümünün dayandığı “geçici otoriter anlayışın” bizim toplumumuzda hiç bir karşılığının olmamasıdır.
Türk toplumu otoriter bir toplumdur.
Aile yaşantımızda başlayan otorite hayatımızın her döneminde başka şekillerde bizi kuşatır ve etkisi altına alır.
Yetişkinliğe kadarki dönemde bizi yönlendiren aile otoritesini yerini önce okul, sonra askerlik sonra bürokrasi otoriteleri alır. Bu yüzden mesela bizim toplumumuzda askere gitmeyeni adamdan saymamak gibi bir alışkanlık vardır. Burada murat, erkeğin, hayatın, bir emir almak ve emir vermek düzeni olduğunu öğrenmesinin sağlanmasıdır.
Bu davranış kalıbı askerlikle sınırlı kalmaz. Akademik hayat, doçent oluncaya kadar, akademik üstlerin emirlerine kayıtsız şartsız riayetten ibarettir. Hatta profesörlük dahi uzmanlık konularında kendi fikirlerini oluşturmak için kâfi değildir. Bilimsel yetkinliğin, “otorite” olmanın ölçüsü olan doktora maalesef özgün fikir oluşturmakta yetersizdir. Fikret BAŞKAYA ve Atilla YAYLA davaları bunun tüyler ürpertici örnekleridir.
Türkiye’nin cumhuriyet tecrübesi maalesef batının “geçici otoriter anlayışından” değil, yıktığını iddia ettiği mutlakî rejimin “kalıcı otoriter anlayışından ” sürekli beslenmiştir.
Mesele kimin otorite olduğu değildir, otoritenin sınırlandırılıp sınırlandırılamamasıdır. Herkesin daima birilerinin “öğrencisi”, “emri eri”, “ memuru”, “astı”, “asistanı” kaldığı bir memlekette fikrî gelişme durur.
Çünkü otoritenin, hayatın temel, vazgeçilmez ve değiştirilemez şekli olarak kabul edildiği bir memlekette önemli olan, korunması gereken, “değer olan” şey ferdin varoluşu değildir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de cari rejim ve toplumsal düzen hâlâ mutlakî bir özellik arz etmektedir.
Artık Anaysa yapmak mümkün değildir!” gibi garip ve korkunç bir cümlenin milletin hakimiyet organının bir temsilcisince söylenmesi fevkalâde korkunç bir ironidir. Bu söz bize, hayatlarımızı değiştirmek konusunda “egemen” olmadığımızı, varoluşumuzun ancak şarta(otoriteye) bağlı bir değer ifade ettiğini en bayağı bir şekilde söylemektedir.
Yukarıdaki sözü zikreden siyasetçinin, Türkiye’ye “ilerleme hedefi” tespit eden bir partinin başında olması bir çelişki gibi görünebilir.
Oysa bunu bir çelişki olarak kabul etmemektedir, çünkü Marksist “ilericilik” ile gönüllü körleşmiştir. “Mevcut” her hal-ü kârda “kötü” olduğundan onu yıkacak, devirecek her muhayyel şey mutlaka iyi olmalıdır. Meçhul bir istikbalin altın devirleri hayali “ilericilik” adıyla “dayatılabilir”. Bundan dolayı, “ilerleme” adına yapılacak her türlü baskı meşrudur. Buna karşı duranlar da “gericiler”dir.
Sorun şudur ki “ilericiliğin” sürekli mevcudun reddine bağlanması geleneği ve etiği yok etmektedir. Bu bağlamda da fert kendine, toplumda kurallara dayanan bir yer edinmek yerine otoriteyle uyuşmaya yönelik yer edinmeye çalışmaktadır.
Ferdin varlığının otorite rızasına bağlanması, onun fikir üretiminin maliyetini son derece yükseltmektedir. Bu maliyet, doğrudan doğruya cezalandırılmayla toplumsal hayattan uzaklaştırılma, toplum nezdinde değersizleştirme, mesleki faaliyetin engellenmesi gibi çok ciddi yaptırımları içerdiği gibi maalesef bu gün artık ucunun,sınırlandırılamayan bürokratik oluşumlara dayandığı düşünülen cinayetleri de akla getirmektedir.
Ferdin varlığının otorite rızasına bağlanması, ferdin kendi ahlâkî ölçütlerinin geliştirmesini engellemekte ve onu salt tepkisel olarak yaşayan, otoritenin şartladığı reflekslerle hareket eden bir canlıya doğru iteklemektedir.
Böylece her gün otoritenin emirleriyle doğruları değişen Türk insanı, hayatı hakkında karar vermek sorumluluğunun ve hürriyetinin yani insan olmanın bilincinden gün geçtikçe daha uzak düşmektedir.
Böyle bir toplumda temel haklar düşüncesine hayat hakkı tanınmamaktadır.
Böyle bir toplumda kendini ifade etme biçimleri de otorite rızasına bağlandığından, kelime dağarcığı kısırlaşmakta, düşüncenin yapı taşları azalmakta ve felsefî inşa gün geçtikçe daha da zorlaşmaktadır.
Dolayısıyla kendini ifade etmek, el, kol hareketlerine, kabile mensubiyeti güdüsüne indirgenmektedir.
Burada mensubiyet, bilinçli bireysel tercihten ziyade taklit yoluyla geliştirilmektedir. Çünkü davranışın “normal” dayanaklarını ifade etmek kaabiliyeti dramatik biçimde tırpanlanmıştır.
Ahlâk “zarar vermemek iradesi” olmaktan ziyade “ otoriteye uyum gösterme kabiliyeti” olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Dolayısıyla herhangi bir ahlâkî ölçütü benimsemenin mümkün olabilecek en özgür şekli ancak cemaat mensubiyetiyle ortaya çıkmaktadır.
Çünkü “uyum göstermek” normunun geçerli olduğu en küçük toplumsal örgütlenme, cemaattir. Bu açıdan dindar cemaatleşmelerle, sol örgütlenmeler sergiledikleri bütün vitrin kavgalarına rağmen özlerinde birbirlerinin ayna görüntüsüdür.
Memleketimizde siyaset de çeşitli cemaatlerin, temel haklara müdahale edebilmek rekabeti olarak sürdürülmektedir.
Bu mücadele “doğruyu belirleme gücünü” elde etme mücadelesidir. Doğruyu otoritenin belirleyip ferde dayattığı bir memlekette felsefe yapılamaz. Çünkü böyle bir memlekette düşüncelere temel teşkil edecek ferdî değişmezlere sahip olmak mümkün değildir. Böyle bir memlekette, ferdin kendine belirlediği mutlaklar, doğruluğunu ısrarla savunduğu fikirler derhal “aşırılık”, “aykırılık”, “düşmanlık” olarak etiketlenir.
Böyle bir memlekette fikirlerin, kendilerinin bizatihi bir değeri yoktur.
Felsefenin böyle değersizleştirildiği bir yerde maddi gelişmenin de önü tıkanır. Çünkü her maddi ilerleme vasıtası öncelikle bir fikir olarak insan bilincinde filizlenir.
Dolayısıyla ilerleme muasır medeniyetin sonuçlarını veya vitrinini taklit etmekle sağlanamaz, ancak o “ilerlemeyi” sağlayan kurumları benimsemekle, içselleştirmekle sağlanabilir.




25 Şubat 2009 Çarşamba

Silmarillion’a Özürler…












Şurası bir gerçek ki Silmarillion, “Yüzüklerin Efendisi’ni “büyüten bir öğretmendir.
Yüzüklerin Efendisi bir tarihî roman, Silmarillion ise edebî bir tarihtir.
Aslında Tolkien burada daha geleneksel bir “anlatıcı” rolünde. Ateşin başında “Ama bu başka bir hikâyedir…” veya “ Ondan bir daha söz edilmedi..” diyen bir ak büyücü gibi… Belki o Gandalftır?..



Melkor’un ilk isyan kıvılcımının hem kalplerde hem de dünyada yarattığı büyük yangın bana şunu düşündürüyor: “Tarih, orduların muhteşem savaşlarından mı ibarettir, yoksa savaşları arzulayan kalplerin trajik hikâyelerinden mi?”
İçinden bir çok roman çıkabilecek çok yoğun bir kitap Silmarillion.



Silmarillion aynı zamanda “din” kurumunun oluşmasına dair bir tahlil gibi de görülebilir. İlluvatar veya Eru adlı yaratıcının tekliği bize Tolkien’in samimi bir Hıristiyan olduğunu gösteriyor.



Valar’ın insanlarca “tanrı” sayılmasına değinerek, paganizmin kökenlerini de kendince aydınlatıyor.
Star Wars, zaman içinde kendi genişletilmiş evrenini meydana getirirken Silmarillion’nun böyle olmaması acaba iletişimin şimdiki gibi yaygınlaşamamış olduğu bir zamanda yazılmasından mıdır?



Silmarilion ve Yüzüklerin Efendisi belki kendi adlarını taşıyan, “patentli” evrenlerini doğurmadılar onların yurdu olan “Orta Dünya” ile onların bağırlarından çıkan nice topluluğun kurucu kralları oldular.



Silmarillion’u okuduğumda Lord Acton’ın meşhur sözünü bir kere daha hatırladım:
Güç, yozlaştırır; mutlak güç, mutlaka yozlaştırır…”



İnsanî hassasiyetimizi her daim bileyen klasiklerden biri olan Silmarillion’dan, daha önceki yazım için özür dilerim.

Hocalı'yı Unutmayalım!

25-26 Şubat Ermeni'lerin Hocalı'da gerçekleştirdiği soykırımın yıl dönümüdür. Artık internette bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi bulunduğundan burada bunlara ayrıca yer verilmemiştir.
İdeolojileri gözlerini ve vicdanlarını körelttiği için bu olayı sadece milliyetçilerin meselesi sayanlara, kimden ve niçin özür dilediklerini bir kere daha soruyorum.
Türk adına duydukları nefretle kadın- çocuk demeden insan yok edebilen vahşileri tel'in ediyorum.
Allah orada katledilen kardeşlerimize rahmet etsin.

24 Şubat 2009 Salı

Aman da ne zor imiş yar yar blog yazması


Blogun özelliği aslında bir “günlük” olması…
Buraya kadar her şey tamam da…

Aslında her şeyin tamam olmasının nasıl bir şey olduğunu da bilmiyorum yani ha!?
Nedense özellikle bir şeyler hazırlamazsam “gösteri” eksik kalacakmış gibi hissediyorum. Halbuki kimin umurundadır bu aksi sedâ?

Yemek yapmayı bilmem, yemek tarifi yazamam…

Kedim yoktur, kedimi yazamam.

Edebi eleştiriye gıcığımdır, kitap kritiği yapmam, bakılmasın Tolkien’e verip veriştirdiğime.

Ama şöyle olabilir (mi) meselâ?
Meselâ kötü bir rüyanın kalıntısı moral bozuklukları, can sıkıntısını tetikleyen bir kabalık, gönülde kabuk bağlamış bir yarayı açan bir ağlayış…
Belki bunların izini sürmeye yarar blog, biraz da?

Bakalım… Göreceğiz?...


Bazen düşünüyorum

Kendini çok mu ciddiye alıyorsun?

diye kendi kendime…
Sonra düşünüyorum

Kimsenin almadığını sen de almasan kalmaz mı kimsesiz?

diye…

18 Şubat 2009 Çarşamba

Bir Dev Daha Göçtü


Gazanfer Özcan, (d. 27 Ocak 1931, ö. 17 Şubat 2009). Tiyatro ve sinema sanatçısı.
İlkokulu Cihangir Firuzağa İlkokulu'nda, ortaokulu Beyoğlu Ortaokulunda, liseyi ise Vefa Lisesi'nde tamamladı. Lisedeyken oynadığı "Hisse-i Şayia" adlı oyundaki Bican Efendi rolüyle tiyatroyla tanıştı. Şehir Tiyatroları'nın Çocuk Bölümü'ne katıldı. 1955 yılında Komedi Tiyatrosu'nda oynanan Mahallenin Romanı oyunu tiyatro yaşamının dönüm noktası oldu. Bu oyunda rahatsızlanan Reşit Gürzap'ın yerine sahneye çıkıp başarılı olunca kadroya girdi.
1962 yılına kadar hem çocuk tiyatrosunda, hem yetişkin oyunlarında görev aldı. 1962 yılında Gönül Ülkü ile evlendi ve "Gönül Ülkü - Gazanfer Özcan Tiyatrosu"nu kurdu. 1950'li 1960'lı yıllarda çok sayıda sinema filminde de rol alan Gazanfer Özcan, uzun bir süre sinemaya ara verdikten sonra 2000 yılında çevrilen Komiser Şekspir filmi ile sinema ya döndü. Pek çok dizide de rol aldı. Kuruntu Ailesi adlı dizideki Hüsnü Kuruntu rolü ile tanındı, pek çok yapımda ailenin babası rolünü üstlendi.
Avrupa Yakası adlı dizideki Tahsin Bey rolü ile de "baba" rolünü sürdürdü. Avrupa Yakası dizisinde 2004 - 2009 yılları arasında üstüste 5 sezon başrol oynadı. Kronik akciğer rahatsızlığı ve damar tıkanıklığı nedeniyle, 17 Şubat 2009 günü, 1.5 aydır tedavi görmekte olduğu bir özel hastanede vefat etmiştir.
Gazanfer Özcan, 1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanına sahipti.




Hakkındaki ansiklopedik bilgi bu... Benim hatıramda Hüsnü Kuruntu tiplemesiyle çakılıdır, merhum.


İnternet ve cıvık müzikkanalları çağının patlamış mısır hızında yayılan şöhretine baktığımda hep içim cız etmiştir merhum için...


Onun, içini sabırla ve sevgiyle dolduruduğu fevkalâde güzel işlerinin kıymeti çok geç bilindi.


Sinemayı dandun adamlarım "hemşerimli" kabadayılıklarının gölgesinde tanıyan yeni hamhum şaralop nesli için "Beyaz Melek'teki" palyaço en fazla ondakika görünüp kaybolan bir ihtiyarcıktı.


O palyaçonun, omuzlarını çökerten, sanatçı ata ruhlarınn İbiş geleneğini anlayacak kaç kişi kaldı?


Gazanfer Özcan, başka bir alemde perde kurup şem'a yakmaya, çocuk ruhların masumiyetini güldürmeye gitti.


Allah gani gani rahmet etsin...

15 Şubat 2009 Pazar

Taşıyıcı 3



Şahsen ben serinin kült filmi olarak birinciyi tanırım. Çünkü gerçekten serinin kendine özgü tarzını ortaya koyan film, ilk filmdir.

İkinci filmi bütün gayretlerime rağmen hatırlayamadığımı söylemeliyim.

Üçüncü film, birincinin taşıdığı o Akdeniz sıcaklığından uzak bir Orta ve Doğu Avrupa “kara egzotizmi” içinde az da olsa ruhumuzu bunaltıyor.

Öykünün gerilim yaratan teknolojik trüğü önce insanda bir sıkıntılı önyargı yaratacak gibi oluyorsa da , sürücülük akrobasileri seyirciyi hop oturtup hop kaldırarak yapması gerekeni gayet iyi yapıyor….

Dövüş sanatları koreografileri de birinci filmin mirasının hakkını veriyor.

Rus “güzelinin” güzelliği tartışmalı kaldı ki oyunculuğu da böyle bir film için kötü…
Jason Statham bence Hitman rolüne biçilmiş kaftanken kendi klasiğini oluşturarak aksiyona renk katan bir oyuncu.

Müzikler de bence başarılı.

Mekânları, öykü kurgusu, aksiyon sahnelerinin düzenlenişi ile serinin bu filmi kesinlikle seyredilmeye değer.

Yapım :

Tolkien'in Sukut-u Hayal Yazmaları






Hobbit’i çok samimi bulmuştum, Yüzüklerin Efendisi bir edebiyat klasiği olmayı hak eden ama Hobbit’e göre kesinlikle daha kasıntı duran bir kitaptı.



Elbette bu, onu üç kere okumamı engellemedi.
Maalesef, Orta Dünya’nın tarihini, arka planını anlatan kitapları aynı şekilde sevemedim.



“Silmarilion” tam bir tarih kitabı gibiydi ve “ Yüzüklerin Efendisi”nden den sonra sevimsiz gelmişti.



“Peri Masallarına Dair” zaten demir leblebi gibi bir nazariyat kitabı. Tamamlayamdım ve bir daha da okuyabileceğimi sanmıyorum…



“Roverandom”la ilgili aklımda en ufak bir şey kalmadı.



“Güç Yüzüklerine Dair”i okuyup okumadığımı da hatırlamıyorum.



“Masallar” da Hobbit’e göre fazlaca “uyduruk” gelmişti.



Şu anda “Kayıp Öyküler Kitabı’nı” okuyorum ama bunda da “Hobbit’ten” aldığım o samimi masal tadını alamadım. Tamamlayıp tamamlayamayacağımı bilmiyorum…
Öykülere dair yazmak yerine öyküleri yazsaymış bence çok daha iyi edermiş. Sanırım edebiyatına bir ciddiyet , bir gerekçe veya meşruiyet kazandırmak istemiş Tolkien, halbuki buna hiç gerek yoktu.
"Hurin'in Çocukları"nı okumak istiyorum ama işin açığı pek hevesim kalmadı...


Bunu çok iyi başarsa, edebiyatının “dünyası” akademyada ciddiyetle tartışılır olsa bile Hobbit’in verdiği o tadı alamayacağımız şeylerle bence Tolkien boşa zaman harcamış.



İnsan merak ediyor, çocukları için yazdığı Hobbit ve bence kendi macera tutkusu için yazdığı






“Yüzüklerin Efendisi’nden” sonra yazdıkları “sevimsiz”, tatsız, kuru…



Sırf kendi kurduğu dünyaya ne kadar hakim olduğunu göstermek için bir kenara Keltçe veya



Fince kelimeler yığmak, İngiliz bahçesine benzer özenli tasvirlerle İngiliz aristokrasisinin gelenekselliğini gözümüze sokmak dışında bir yetenek sergilemiyor.



Bir metin niçin yazılır? Acizane kanaatim önce , yazarın kendi zevki ve heyecanı için… Sonra yazar, bunun okurların zevkine de tercüman olacağını düşündüğü için…
Falan falan Elf efendileriyle, filan filan cüce kralları hangi diplomatik veya etnik gerilimi yaşamış bu şahsen beni ilgilendirmiyor, bunların tarihçesi de…
Kurmaca da bir yerde dönüp dolaşıp insani entrikada kendini buluyor. Bu doğaldır şüphesiz, çünkü yazar da okur da insandır.

Bunları bilmek iyi de… Bir zemin,hakim renk olarak ip uçlarıyla verilen tarihin, edebiyatın yerini alması artık saçmalığın çöplüklerine dayandığımızı söylüyor…
Acaba Tolkien diğer kitaplarını yazarken, Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’nde hissettiği heyecanı hissetmiş miydi?

13 Şubat 2009 Cuma

Avustralya



Modern bir klasik.


Bir gelenek taşıyıcısı…

Nicole Kidman’ın en iyi oyunculuğu…


X-Man’in motosikletli Sansar’ı Hugh Jackman’ın “Ben aslında ata binen bir kovboyum!” diye bar bar bağırdığı film.


Mekân seçimlerindeki özen, enfes panoramalar, yapım tasarımıyla tam bir dönem filmi olan


"Avustralya’dan" bahsediyorum.

Bütün bunlara müzikleri ekleyin, ortaya tam bir klasik çıkıyor.

Hacimli bir öyküsü, geleneksel gerilimleri ve ustalıkla keskinleştirilmiş duygusallığı ile bir klasik olarak anılmayı bence fazlasıyla hak ediyor.

Irk ayrımının trajedisine neşter vuran, yok oluşun eşiğinde, kim olduğumuzu hatırlatan, yaşamak sorumluluğu üzerine lirik ve hatta belki epik bir öykü…


Robert Redforlu, Meryl Strepli “Benim Afrika’m”ı özleyenler için enfes bir nostalji postacısı, hiç görmemiş nesiller için ise yeni bir klasik…

Bu film beyazperdede seyredilmeli. Kesinlikle videotekinizde bulundurmanız gereken bir yapım

Tür : Macera / Dram / Romantik

Gösterim Tarihi : 26 Aralık 2008

Yönetmen : Baz Luhrmann


Yapım : 2008, ABD / Avustralya


Oyuncular
Nicole Kidman (Lady Sarah Ashley) , Hugh Jackman ( Drover) , David Wenham (Neil Fletcher) , Bryan Brown (King Carney) , Bruce Spence , Jack Thompson (Kipling Flynn)