19 Nisan 2016 Salı

Öküzüme Dokunma!


 Blog yazarlarımızdan  Derya Hanım ile bu konuyu sürekli konuşuyoruz ama hâlâ  bazı şeyleri anlayabilmiş değilim.

Anlayamadığım konu: Türban.

Bir evlilik programında,  türbanlı aday hanım, hayalindeki erkeğin George Clooney gibi olduğunu söylemiş. George Clooney batılı ülkelerde  erkek cinsel  çekiciliğinin örneklerinden biri midir? Evet!

Yani türbanlı katılımcı hanım, herhangi bir erkekle ilgili cinsel tatmin ve arzu ölçüsünü açıkça dile getirmiş midir? Evet!

Türban, dinci parti tarafından, bir özgürlük alanı olarak pazarlandı. Amaçları, sözde yükseköğrenimde, türbana ( Müslüman kadınlara) bir alan açmaktı.

Ve ne oldu? Türkiye’de kadın nüfusunun neredeyse dörtte üçü kapandı. Daha sonra dinciler kendi aralarında,  neyin gerçek tesettür olduğunu tartışmaya başladı.  Sıfır beden Slav mankenlerle   pompalanan güzellik ve cinsel cazibe hayalleri her yeri istilâ etti. Lâkin bugünlerde artık o türban  reklâmı afişleri bile yok ortada. Sanırım kadının günlük hayattan tamamen uzaklaştırılmasının bir aşaması olarak onlar da kaldırıldı.
 
Peki ama türbanla ne amaçlanıyordu? Sanırım kadının cazibesinin erkeklerden gizlenmesi  amaçlanıyordu. Peki türbana rağmen güzellikleri ortada duran Slav mankenleri örnek alan ve alımlı makyajlarıyla  gösterişli türbanlarıyla yüzlerinin güzelliğini iyice ortaya koyan “türbanlı bacılarımız” neyin peşindeydi? Evet sıradan türbanları ve pespaye pardösüleriyle insanda bir acıma duygusu uyandıran kapalı hanımlar pek çoktu. Oysa bir anda türban, zenginiyle fakiriyle herkesi kucaklayan bir tür “estetik fetiş” halini aldı. Marka güneş gözlüklerini türbanlarının üstüne takan hanımlar, alımlı, seçkin ve güzel görünüyorlardı ama öbür yandan “eline erkek eli değmemiş” birer namus timsali oluyorlardı, sanırım.

Erkeklerin zaten fırsatçı birer “ tecavüzcü” ( bu kelimenin anlamını “mütecaviz” karşılamıyor artık…) oldukları ve olmalarının da tabiatları icabı gerektiği bütün ulema tarafından neredeyse onaylanmıştı. Bunlardan biri “ Öküzlerin bakmasından rahatsızsan, bayramlık tren gibi süslenmeyeceksin bacım!” bile diyebiliyordu.

“Öküz” bilinen ve geçerli bir argo kullanımdı, oysa “bayramlık tren” diye bir şey yoktu. “Öküzün trene bakması” , bir uygarlık eserine bigâne kalmış insanı tanımlamak için kullanılıyordu.

Ama bu yazıda işin erkek cephesine bakmayacağım. “Öküz” ve “tecavüzcü” olması dinen zaten en başta kabul edilmiş bir cinsle kadın cinsinin nasıl barışık yaşayabileceğini düşünüyordum.

Galiba “türbanlı bacılarımız” için erkeğin saldırganlığı da şehveti de sorun teşkil etmiyor. Onların  karşı oldukları şey “Müslüman olmayan” erkeklerle beraber yaşıyor olmak. Oysa kendisine sayısız cariye ve huri “müjdelenmiş” erkeklerin tamamı, türban fetişini durmaksızın sömüren  “öküz” takımı. Ki bu takımın şehvetlerinin kadınlarla sınırlı olmadığı da son zamanlarda türlü rezaletle yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Kadınlarımız, bir yandan güzeller güzeli Slav kızları gibi endam arz etmeyi haya ediyor, hayallerinin bir köşesini George Clooney gibi bir ikona ayırıyor, diğer yandan kendilerini, çocuklar dahi ele geçirebildikleri her savunmasız canlıyı kullanabilecek “öküz” takımına adayabiliyor.

Bu bir “kişilik yitimi” gibi görünüyor; hatta “gönüllü kişilik yitimi” gibi görünüyor.

Bir yanda, kadını cinsel tercihleri dahil olmak üzere, kendini gerçekleştirmek  için tamamen özgür bırakan beşeri hukuk ve lâiklik diğer yanda kadını ancak erkekle var olabilen ve  tamamıyla erkeğin cinsel oyuncağı yapan bir sözde “ilâhî nizam”.

Marka türbanlar, orijinal bağlama usulleri vs. aslında hep kadının güzellik özleminin bir ifadesi. Zaten dikkat edilirse marka türban  takan kadınların çoğunun kocası son derece “modern” giyimli , batılı görünümlü erkekler. Bir diğer dikkat çekici şey de “modern türbanlıların” eşleriyle el ele ve cinsel bir eşitlik görüntüsüyle yürümeleri. Oysa inandıklarını söyledikleri şer’i düzende erkeğe böylesi bir yaklaşım göstermeleri yasak. Erkekleriyle el ele, kol kola yürürken batılı olmakta sakınca görmeyip de  saçlarını gizlediklerinde namuslu ve Müslüman olduklarına inanmak, asgari bir mantığa sahip herkes için açıkçası saçmalık veya riyakârlık.

Eşleri olduğunu düşündüğümüz erkeklerle içli dışlı olup da marka türbanlarıyla ve güneş gözlükleriyle alış veriş merkezlerinin alkollü mekânlarına bile girmekte beis görmeyen kadınların ne tür bir “özgürlük” arzusu çektiklerini anlayabilmek mümkün değil.  Yoksa onlar, zaten özgür olan açık kadınların hayat alanını yavaş yavaş işgal etmeye mi çalışıyor?

Sebebi ne olursa olsun, yapılanlar sadece “öküzlere” yarıyor.
“Türbanlı bacılarımız” lâikliğin medeniyetini, onun sağladığı özgürlük ile daraltıp yok etmeye çalışırken aslında  günlük hayatımızda “kendi öküzlerinin” egemenliğini kurmaya çalışıyorlar.   Yapılanın psikolojik  sebepleri üzerinde çok daha uzun düşünmek gerekiyor ama vardığı sonuç işte bu: “Öküzüme dokunma!”









14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi İdeolojinin Müminisin Gülüsün? *


- Oyunuzu isterdim
- Bana verecek neyiniz var?
- Onun cebindekini almak gücü ve onu size vermek
" Verdim, gitti".
Blogun sadık okurlarından Orhun Bey, ideolojinin “dinleşmesine” dair kısa bir  yorum bırakmıştı. Bu yorum ne zamandır kafamda dönüp  duran fakat tembellik sisleri arasında bir görünüp bir kaybolan bir sorunu aydınlığa çıkardı.

Marx “Din kitlelerin afyonudur!” buyurmuş. Aslında doğru da söylemiş. Çünkü din, ancak insan aklının susturulmasıyla  egemenlik kurabilecek siyasal bir kurum.

Din neden siyasal  bir kurumdur? Çünkü din öncelikle hayatın tamamına egemen olmak iddiasındaki bir kurumdur. Bu iddiasını, siyasal alanda, bir egemenlik mevkii olarak halifelik ( papalık, ekümeniklik vs) ile hukuksal plânda da şeriat uygulamasıyla ortaya koyar.

Böyle olmak zorunda mıdır? Böyle olmayan din var mıdır? Maalesef yoktur. Çünkü  bu iddiaları gütmeyen herhangi bir düşünceye “din” denemez. Öncelikle bir düşünce, toplumla ilgili yaygınlık ve yaptırım unsurlarını elde ettiğinde “kurumlaşır”. Toplumsal davranışlara etki etmeyen hiçbir anlayışın “kurumlaşmasından” bahsedilemez.

Peki ama ideolojinin kurumlaşma veya dinleşmeyle ilgisi nedir?

Öncelikle ideoloji, toplumsal düzenle ilgili kavrayıcı ve bütüncül bir önermedir. Aynen din gibi  ideoloji de günlük hayatın bütün noktalarına egemen olmak ister. İdeolojiler, bireylerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerine dair genelleyici bir bakış açısı içerirler. Dünyadaki mevcut  iki gerçek ideolojiden liberalizmin genellemesi keşifçi ve negatif/ caydırıcıyken sosyalizmin  genelleyiciliği “allâme”/bilgiç ve pozitif/buyurgandır. Ama bu ayrı bir konudur.

Burada söz konusu ideolojilerden Marksizm’in  dinleşmesi üzerine kafa yoracağız.

Din “emredici” bir kurumdur. Çünkü  kitabı ve peygamberi, “Tanrı’nın emirlerini” dünyaya yaymak üzere gönderilmiştir. Dinin yaptırımları, sadece yasaklarla ilgili negatif sınırlayıcılar değildir. Din aynı zamanda, bütün mensuplarında görmek istediği davranışları da  ayrıntılı şekilde va’z eder. Böylece din, “birbirine benzeyen inananlar cemaati” yaratmayı hedefler. “Kim ki birine benzemek ister ondandır.” Mealindeki hadisler bunun en belirgin kanıtıdır. Elbette   gerçek dinin kitapta yazılı olduğunu söyleyen daha akılcı dindarlar çıkacaktır ama bu gene de birer küçük din haline gelmiş mezheplerin aynılaştırıcı emrediciliklerini nereye koyacağımız sorusuna cevap veremezler.

Peki ideolojinin, özellikle sosyalizmin bununla ilgisi nedir? Marx’ın yanılmıyorsam “ Bütün dinler zamanla dünyevîleşir!” mealinde bir tespiti vardı.

Üstat  ne yazık ki  “ Bütün ideolojilerin de zamanla dinleşebileceğini” görememiş.  Burada bahsedilen ideoloji, özellikle sosyalizmdir. Çünkü  allâmelikle yani gerçeğin  bilgisine önceden ve  bütünüyle sahip olmak iddiasıyla ve bütüncül bir emredicilikle var olan tek ideoloji, sosyalizmdir. işin içinden felsefi bir takım ayrıntıları  ayıklayacak olursak  sosyalizmin temel tavrının, dinlerin tavrıyla aynı olduğunu görürüz.

Sıkça dillendirilen “teorik-pratik çelişmesi” sosyalizmde yapısal bir sorundur. Çünkü sosyalizm sadece devlet zoruyla yürütülen bir kollektifleştirme işi değildir. Sosyalizm, kendi insan tipini yaratmak iddiasındaki bir ideolojidir. Dünyada böyle işlemeyen bir sosyalizm falan yoktur. İsveç örneği fevkalâde yanlıştır çünkü İsveç özel mülkiyeti reddetmek şöyle dursun milli  refahını fikir mülkiyetine ve ticaret serbestisine borçlu olan bir ülkedir. Orada yapılan sadece devlet eliyle gelirin dağılımına müdahale etmektir. Bu bile yeterince kötü olmakla beraber  İsveç’te toplumsal düzene egemen olan ideoloji liberalizmdir.

Peki ama bu örnek yeterli midir?  O halde sosyalizmin neden bir din olduğuna bakmalıyız. 

Doğru kararlar vermeye inanmam.
Kararlar verir ve onları haklılaştırırm.(İyi mi?)
Bir dinin, “din” sayılabilmesi için kitabının, peygamberinin, şeriatının ve ruhbanının( ibadethanesinin) olması gerektiğini hatırlamalıyız.

Öncelikle sosyalizmin bir kutsal kitabı vardır: “Kapital”. Bütün sosyalistler,  gerçekliği ve doğruluğu tartışılmayacak bu kitaptan yararlanmak gerektiğine akıllarını hiçbir şekilde işletmeksizin inanırlar. Hiçbir sosyalistin Kapital’i eleştirmesi mümkün değildir. Çünkü o gerçeğin tam ve eksiksiz bilgisine  sahip yegâne kitaptır.

Sosyalizmin peygamberi Marxtır. Marx kutsal kitabın yanı sıra düzeltici bazı eklerle felsefesini “tamamlamıştır”.

Bunun yanı sıra kolektivist felsefenin diğer  düşünürlerinin fikirleri de icma gibi değerlendirilebilir. Bu filozofların fikirlerinin geçerliliği tartışılabilir olmakla beraber kutsal kitabı anlayabilmek için onların varlıkları elzemdir. Kıyamet birer  mezhep  kurucusu gibi davranan  bu düşünürlerin felsefelerinde kopar.  Dünyanın nasıl sosyalistleştirileceğine dair en berbat  katliam tasavvurları genellikle sosyalist fraksiyonların  yegâne problemidir.

O halde sosyalizmin şeriatı nereden gelir? Sosyalizmin şeriatı, öncelikle Kapital’den ve daha sonra da Marx’ın tamamlayıcı düşünceleri ve diğer sosyalist düşünürlerin önermelerinden gelir. Böylece sosyalist itikada göre kurulmuş bir devlette işler sosyalizmin kaynaklarına göre  uygun otoritelerin yorumları ile yürütülür.

Peki ama sosyalizmin bir ruhban sınıfı ve ibadethanesi var mıdır? Elbette vardır. Sosyalizmin ruhbanları, devletin en yetkili makamlarını bile denetleyen parti denetçileridir. Öyle ki sosyalist bir devlette hangi makamda oturursanız oturun bilirsiniz ki herhangi bir parti denetçisi işlerinizin veya fikirlerinizin Marksist şeriata uymadığına dair bir rapor hazırlarsa  haliniz haraptır. Nazilere düşman sosyalistler bilmelidir ki Naziler de sosyalistti ve onların da işleri Gestapo tarafından denetleniyordu.

Bunun yan ısıra meselâ “toplumcu gerçekçilik” gibi doğrudan doğruya partiye tapınıcı akımlar ile sosyalizm, bir Homo socialistus yaratmayı hedeflediğini de gösteriyordu. Öyle ki partinin, sosyalist şeriat ile va’z ettiği ahlâkın toplumun normatif ahlâkından çok daha üstün olduğu, aile üyelerinin birbirlerini jurnallemelerinde ortaya çıkıyordu.

Ama bütün bunların ötesinde, sosyalizm, aslında içermediği fakat inananları tarafından kendisine yakıştırılan bir etik romantizmle aklanmaya çalışılıyor.

Sosyalizm  ideolojinin dinleşmesine  en çarpıcı kanıt olarak önümüzde duruyor. Belki insanların akıldan çok dine ihtiyaç  duymaları, buna sebep oluyordur. Kim bilir?

İnsanların dünyayı akılla anlamak yerine onu inançla  kesip biçme tutkuları her zaman kendine bir dayanak buluyor galiba.

* "Hangi bağın bağbanısın gülüsen?" türküsünden mülhem.


















12 Nisan 2016 Salı

Düşünüyorum O Halde Seçkinim




Çok eski bir dostum, blogda felsefe yaptığımı, bunun da insanlara ağır geldiğini söyledi. Bazılarına göre bu bir seçkincilik bile olabilirmiş.

Söylediklerine itiraz edemeyeceğim, “seçkincilik” eleştirisine bile.

Felsefe, mantığın feneriyle  yol bulmaya çalışan bir keşif çabası, en azından bana göre. Marksistlere göre ise   felsefe akla gerek duymayan bir heykelcilik sanatı.

Herhangi bir Marksist göre felsefenin işi “dünyayı  değiştirmektir”. Elbette dünyayaı tamamen tanıyıp tanımadığı ona sorulmamalıdır, çünkü “her şeyin kuralı”, Marx’ın tarihsel materyalizminde  ortaya konmuştur. Bu “neokabalistik”  yaklaşımla felsefe…

Evet haklısınız her ne kadar “dünyayı değiştirmekle uğraşmalıdır…” diye devam edecek olsam da aslında Marx’ın ve genel olarak sosyalistlerin dünyayı nasıl değiştirmek gerektiğin dair en ufak bir fikirleri yoktur.

Meselâ onlar asla idealist olmadıkları için dünyanın bir çelişkiler yumağı olduğunu kabul ederler. Ama öte yandan çelişkileri ortadan kaldırmanın ebedi huzurun anahtarı olduğunu da düşünürler.  Peki ama  insan toplumu için ( ideoloji zaten başka kimin için olabilir ki?)çelişki nereden kaynaklanır ya da başlıca çelişki nedir? Bunu  cevabını vermek kolaydır çünkü  “yığınları” sokağa dökebilecek, onları yok edici birer hayvan sürüsüne döndürebilecek  kelime bulunuştur: “Eşitsizlik”!

Bu durumda sözün gelişi, bir dal diğerinden uzunsa bu bir eşitsizliktir ve uzun dal budanıp kısaltılmadıkça  adalet sağlanmış olmayacaktır. Aslında marksizmdeki eşitlikle adalet arasındaki ilgiyi biz  hayal ediyoruz; çünkü marksist geleneğin içinde adalet kelimesine pek rastlayamayacağınızı söyleyebiliriz.

Peki ama bu hırçın marksizm eleştirisine neden daldık?

Çünkü marksizmin idealizme  karşı duyduğu sözde düşmanlık o derece bağnazcadır ki kimi neomarksist yazarlarda, bu düşmanlık  bir tür  köktenci anlam karşıtlığına dönüşür. Aslında neomarksist yazarların sanırım tamamı sözcüklerin anlamıyla ilgili hiçbir sorumluluk almaksızın daha  doğrusu aslında düşünmeksizin felsefe yaptıklarını  düşünecek kadar ileri gidiyor.

Yani kelimeleri, anlamları küçümseyerek kitap yazmak gibi bir budalalık,  çağımızın yeni Marksist püriten etiği olarak karşımıza çıkıyor.

Diyalektik denen hokkabazlık bir yandan sizi aslında anlamların olmadığına, dolayısıyla tanımların yapılamayacağına ikna etmeye çalışıyor, diğer yandan anlamlarını inkâr ettiği kavramlar arasında  “görecelik ilişkileri” kurmaya çalışıyor.

Peki ama bu ne anlama geliyor?

Bu, anlamdan, anlamaktan kaçınarak  dünyayı değiştirmemizin ne kadar saçma olacağı anlamına geliyor.

Michelangelo,  yanılmıyorsam Davut heykelini yapmadan önce atölyesine getirdiği mermer bloğa üç yıl boyunca bakmış. Heykeli bitirdiğinde , onu nasıl yapığını soranlara, onun taşında içinde zaten mevcut olduğunu söylemiş. Diyalektik ukalalığa göre bu cevap saçmadır. Çünkü herkes aslında heykelin taşın içinde olmadığını bilmektedir. Oysa Michelangelo, yapacağı heykeli, kafasında o taşın içine öyle uygun bir pozda yerleştirmiştir ki bu fikre göre yonttuğu taştan, heykeli kusursuzca çıkarabilmiştir. Yani Davut’un “ideasını”, hayata geçirmiştir.

O halde ne yapılmalıdır?

Görünen o ki neokabalist Marksçılar ve ezcümle sol aslında  hiçbir şey bilmeden ve düşünmeden taşa  vurmanın yeterli olduğu kanaatindedirler. Çünkü onlar için aslolan, elimizde bir çekicin bulunmasıdır. Proleterlerin eline bir çekiç verir ve  bunu istedikleri gibi kullanmalarına da ebediyen izin verirsek nasıl olsa  dünyayı daha eşit ve mutlu bir şekle sokuncaya kadar onunla istedikleri gibi kırıp dökebileceklerdir. Bunun için herhangi bir şey bilmelerine ve hatta düşünmelerine bile gerek yoktur. Çünkü  gerçek insanlar proleterlerdir ve onlar burjuvaların bütün üst yapı kurumlarının kirinden , riyak3arlığından uzakta saf ve lekesiz canlılardır.( Proleterlerin etik anlamda kesinlikle sorgulanmadığını solcular dahil herkese hatırlatmalıyım.) İyi de proleterleri bu denli “yetkin” görmek idealizmin ta kendisi değil midir? Elbette öyledir. Çünkü marks bir yandan geçişliliği önemsemeksizin sınıfsal kategoriler yaratırken diğer yandan  bu kategoriler arasındaki çelişkilerden bahsetmektedir. Öncelikle ideleri varsaymaksızın kategorizasyona gidemeyeceğini ne yazık ki düşünmemiş ya da  bunu dehşetengiz bir hokkabazlıkla saklayabileceğini  düşünmüştür.

Diyalektik, bütün görecelik maskaralığına rağmen “şeylerin” insan kavrayışını aşan  ilişkiler karmaşasın görmekten acizidir. Dolayısıyla “Önce yap, sonra düşünürüz!”’den başka bir fikri de yoktur.  Dolayısıyla aslında Marksist bir yaratıcılıktan vs bahsetmek de saçmadır.

İnsanın her şeyden önce düşünmesi gerekliliği, düşüncenin, üzerine inşa edildiği şeylerin hem var olması hem de inşa edilmesi gerekliliğini de ortaya koyar.

Sihir olmaksızın sanat olamaz.
Sanat olmaksızın idealizm olamaz.
İdealizm olmaksızın dürüstlük olmaz.
Dürüstlük olmazsa ürün dışında  hiçbir şey olmaz
Önce düşünmek gerekliliği, insanın yaptıklarının sonuçları hakkında düşünmesi anlamına gelir. Çünkü insan dışında hiçbir canlının “uzak vadeye” varacak kadar etkili bir eylemi yoktur. Eğer insanın diğer canlılara göre bir seçkinliği varsa o da sadece bu etkinlikten ve sorumluluktan dolayıdır.

Makarna ve kömürden başlayıp da altın kaplamalı klozete sıçmak  görgüsüzlüğüne kadar varan  bir menfaat düşkünlüğünün içinde sakladığı hayvanlaşma tutkusuna teslim olmak, belki Marksist felsefecilere, eylemci proleter ahlâkı açısından  daha sıcak gelecektir ama ben hâlâ düşünebildiğim  için kendimi mutlu ve dahası  seçkin hissetmeye devam edeceğim.



4 Nisan 2016 Pazartesi

Tercihler




Türkiye 1 Nisan gece yarısı 4.5G ye; ağ teknolojilerine dayalı yüksek hızlı(Öncekinin yaklaşık 10 katı kadar..) kablosuz veri aktarımına geçti. Yani, Türk halkı artık on kat daha hızlı olarak doğrulara ya da tercihlerine göre yalanlara ulaşabilecek. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de merkezinde şeffaf iletişimin bulunduğu yeni bir halk gücü ile politikacılar yüzleşmek zorunda. Thomas Jefferson, “Hükümetler halktan korkuyorsa, özgürlük vardır” demişti. Jefferson, sözü ile sivil güce- halkın gücüne vurgu yapmıştı. Günümüzde sosyal medyanın etkin kullanımı yurttaşlara düşüncelerini ifade etme ve kararları biçimlendirme gücünü vermektedir. Hükümetlerse (Gelişmiş demokrasiler de bile..) bu bir güç paylaşımına yeterince hazır değildir. Wikileaks belgeleri, en son Panama belgeleri..


.
                 
edward snowden ile ilgili görsel sonucuPanama belgeleri için Edward Snowden(NSA de çalışan ABD’ li bilgisayar uzmanı, kendisi de ilgili kurumla ilgili sızıntı yapmıştı.) veri gazeteciliği tarihinin en büyük sızıntısı yorumunu yaptı.  Süreç, bir yıl önce Süddeutsche Zeitung’a gelen ihbarla başlar; ilgili gazete 11.5 milyon belgenin tamamını kendi olanakları ile işleyemediği için 78 ülkeden 107 medya organizasyonuna dağıtmış haber gizliliği esasından hareket ile bir yıl boyunca incelenmiş, internet üzerinden duyurulması ile birlikte kısa sürede bütün dünya tarafından öğrenilmiştir. Sürecin iş dünyasına ve siyasilere etkileri(ABD Başkanlık seçimi aday adaylarından olan Hillary Clinton’un adı da ilgili belgelerde geçmekte, bakalım başkanlık seçimlerini nasıl etkileyecek.) önümüzdeki zaman da görülecektir.
                 
facebook ile ilgili görsel sonucuSosyal medya, bireylere düşüncelerini ifade etme gücünü vermektedir, tespitinde bulundum girişte… Aynı zamanda eyleme geçmek yerine, psikoloğa gidip içini dökmek gibi bir rahatlama hissi mi yaratmaktadır? Facebook’ta paylaşılan yazıları kaç takipçiniz gerçekten okuyor ya da nezaketten beğeni yapıyor? Karl Marx, din toplumun afyonudur, derken sosyal medya da yeni yüzyılın afyonu olma yolunda mıdır?

                 
Başlangıçta belirttiğim gibi, tercih size ait… 

30 Mart 2016 Çarşamba

POLİTİK ZEKA

  
                 20. yüzyıl başı, savaşlara neden olan ya da savaş sonucunda ortaya çıkan liderler gördü. Savaş sonrası liderleri, uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapmak zorunda kaldı. Günümüzde işbirliği gereksinimi varlığını koruyor, politik, ekonomik ve demografik değişimler giderek artıyor. Anında iletişim ( Sosyal paylaşım ağları, internet medyası..) daha önce bilinmeyen bir verimlilikle insanların organize olması ve fikirlerini paylaşmalarını mümkün hale getirmiştir.Toplum, kendisi için önemli olanın nasıl elde edilebileceği konusunda iş dünyasını ve hükümetleri zorlayıcı güce sahiptir( Gezi olayları, Cerattepe  olayları..).
                    

                  The End of Power ( Gücün Sonu , 2013) kitabında Mosies Naim, tüm liderlerin (Politika, iş dünyası  ve  ordu) daha büyük ve karmaşık sorunları olduğunu belirtiyor ve aşağıdaki gibi özetliyor:
                 *Daha çok insan ve daha çok şey var; bu da denetim araçlarının çapını aşıyor;
                 *İnsanlar ve fikirler daha hareketli halde;
                 *Farklı arzu, beklenti ve değerler yaratan yeni bir zihniyet var.
                

                   PQ (Politik Zeka), küresel  ekonomide devlet, iş dünyası ve geniş toplum kesimlerinin geleceğini şekillendirmek için gücü paylaştıkları bir dünyada, stratejik etkileşimde bulunmayı sağlayan liderlik kapasitesidir. PQ, daha büyük bir sistemin içinde çalıştıklarını kabullenecek kadar sezgi ,vizyon ve tevazu sahibi olan liderler içindir(Gerry Reffo, Valerie Wark).
                 

                    Politik, Yunanca “Politikos” sözcüğünden gelmektedir ve yurttaşlıkla bağlantılı, sivil anlamı taşır. PQ’nun kökeninde yurttaşlar, devlet ve iş dünyası arasındaki ilişkiler yatar. Günümüz dünyasında liderlik iddiasında iseniz ( Politika, iş dünyası ya da STK);
                

                  * Uzun vadeli bir vizyona;
                  *Topluma açık diyalog- iki yönlü iletişime;
                  *Etik- hem elde edilen sonuca hem de nasıl ulaşıldığına önem vermeye;
                  * Hem elde edilen faydaya(Kazanç, iktidar) hem de uzun vadeli toplumsal kazanımlara;
                  * İnovasyona;
                  * Kültürel, uluslararası ve sektörel bölünmelere karşın başkaları ile kolaylıkla çalışabilme yeteneğine; sahip olmalısınız.
                  

                  Tüm dünyada benzer niteliklere sahip liderler ve ekipler iş başına gelmekte, dev şirketler ve STK ‘lar bu niteliklere sahip profesyonellerce yönetilmektedir. Altı doldurulmamış sloganlar,  "En kolay inanılan yalan, en büyük yalandır." sözünden hareket ile kısa vadeli umut avcılığı yapmaya ilişkin tavrın, gelişmiş demokrasiler ve ekonomiler de kabul gören liderlik anlayışında yazık ki yeri yoktur.
         
  
                 


28 Mart 2016 Pazartesi

Kutsal Neden Kitaplaşır?


Yazı sanırım insanlığın en büyük  ve ebedi icadı.
İnsanların artık göremedikleri hemcinslerine ulaşmalarını sağlayan, onları zaman içinde gezdiren büyük bir icat…

Öyle ki belki kayıtlar artık kâğıt üstüne yapılmasa bile mutlaka yazı yoluyla saklanacak.  Bundan yüzyıl sonra belki “zihin kayıtları” ile artık bilgi başka bir şekle bürünebilir, kim bilir? Gene de yazı, bir şeyleri ebedileştirmenin hâlâ en geçerli ve tek yolu.

Şu bir gerçek ki yazı matbaa yoluyla yaygınlaştırılana kadar pek çokları için sihrin  ta kendisiydi.  Yazı uzun bir süre o kadar az kişi  tarafından bilindi ki bu kadar uzun süre içinde onun ancak seçilmiş insanlara ait olduğuna dair öğrenilmiş bir hayranlık ve korku uzun zaman beyinleri işgal etti.

Yazıyı  sihirli kılan neydi? Öncelikle her şeyi zamandan korumasıydı şüphesiz. Dahası az sayıda işaretle  pek çok şeyi ifade edebilmesiydi. Bir yandan tekrarlanan karakterlerle eşsiz ifadelerin ortaya çıkarılmasını sağlamasıydı belki de…

Ve matbaanın icadıyla yazı bir anda herkesi bir biçimde ve oranda “eşitledi”. Ama daha önemlisi bütün iktidar mevkilerini “dünyevileştirdi”. Artık yazı sayesinde, yalnızca iktidarın bildiği veya insanları muktedir yapan bir sınırlı bilgi yoktu.

İnsanlar anlayabildikleri şeylerin, doğruların var olduğunu keşfettiler.

Gene de yazının sihirli bir şey olduğuna dair, öğrenilmiş ilkel zaman algısı herkesin kafasında duruyordu.

İlkel zamanların sihrini taşıyan yazı, iktidar kurumunun en dokunulmaz ve tartışılmaz dayanağı  olan Tanrı’nın bir ifadesi olarak kutsal kitaplarda belirdi.
Hangi uygarlık seviyesinde olursa olsunlar insanlar daima yaratıcı bir kudrete inanıyordu.  Kadere hükmeden bir tanrı fikri her zaman olmuştu. Çünkü insan, algısının sınırlılığının daima farkındaydı.
Tanrı ile ilgili sorun yazı icat olduktan sonra başladı.

Çünkü yazıya kadar Tanrı vardı ama o kadar. Onu ifade etmek, onu tekrar  tekrar tanıtmak, gücünü vurgulamak ve onun kudretinden bir pay almak pek de mümkün değildi.

Oysa yazı her şeyi değiştirdi. Yazının matbaanın icadına kadar iktidarın bir parçası olmuş din adamlarının tekelinde olması acaba tesadüf müydü?
Elbette hayır

İnsanların kafalarında oluşan Tanrı fikri ancak yazı ile beraber, yazıyı tekeline almış olan sınıfın tasvirleriyle şekillenmeye, çeşitlenmeye başladı.

Mısır hiyerogliflerindeki Tanrı tasvirleri acaba sıradan  Mısırlıların  hayal güçlerine veya tasavvurlarına açık mıydı? Ya da Tanrıların neden çakal, şahin vs biçimli olmaları gerektiğin dair herhangi bir akıl sahibi Mısırlının konuşması mümkün müydü?

Peki ama “Sizi kendime benzer bir surette yarattım!” diyen Tanrı’nın gerçekten böyle deyip demediğini kime sorabilirdik? Yazı yazan ve “Kutsal Kitapları” çoğaltanlar, gerçeğin böyle olduğunu söylediklerinde, onlarda olup da bizde olmayan bu üstün bilgiden dolayı onlara itaat etmemiz gerekmiyor muydu?

Yazıyla beraber Tanrı, siyasi bir  “muktedir” haline geldi. Artık o hayatımıza doğrudan müdahale eden, hayatımızı biçimlendiren bir  hükümdardı. Hiç kimse neden böyle olması gerektiğini sorgulayamadı çünkü Tanrı adına konuşan yazı tekeli , aynı zamanda zor kullanma tekelini de elinde bulunduruyordu.

Böylelikle zamanın en gelişmiş  ve ulaşılmaz iletişim aracı yazı, “kitaplaşarak” dokunulmaz, tartışılmaz bir hale geldi. Kitap tekrar tekrar okunabiliyordu. Sıradan insanları bu denli hacimli bir yazı tomarı yaratması pek mümkün değildi. Matbaanın icadı belki sıradan insanları   “okur” yaptı ama  yazmak hâlâ sınırlı bir elitin elindeydi. Üstelik matbaa teknolojisi de kendi sınırlı elitini yaratmıştı.

Hiç kimse  kutsal kitapların nasıl indirildiğini sorgulayamadı. Dahası indirilen bu denli hacimli metinlerin, peygamberlerce doğru anlaşılıp anlaşılmadığı bile düşünülmedi. Doğru anlaşıldığı varsayılsa bile doğru yazılıp yazılmadığı sorgulanmadı. Çünkü yazının sihri,  kavranması ve meydana getirilmesi en zor iletişim aracı olan kitap halinde somutlaşıyordu.

Öyle ki Hz. Musa’ya inen topu topu on emir, ondan sonra  hacmi gitgide büyüyen “Talmud” denen kitaba dönerken elinde hiçbir yazılı metin bulunmayan İsa’nın inancı, içinde Tevrat’ı ( EskiAhit) da barındıran dört  kitap haline geliveriyordu. Hz. Muhammed’in   müminlere aktardığı ayetler kaydedilmişti ama bunların bir kitap haline getirilmesi apayrı bir işti. Nitekim Kur’an kitaplaştırılırken ayetlerin indirilmesine sırasına riayet edilmediği biliniyor. Dahası bazı ayetlerin  siyasi iktidarca “neshedilmiş” ( hükümsüz) sayıldığı da biliniyor.

Teknolojinin gelişimi ile birlikte basılı kitap ortadan kalkacak mı? Eğer basılı kitaplar  oldukları gibi elektronik ortamlara aktarılıp da  bu ortamlarda varlıklarını sürdürürlerse eski sihirlerine ve iktidarlarına sahip olacaklar mı?

Kim bilir?




19 Mart 2016 Cumartesi

Fayda Dağının Kör Pusulası


Fayda, ideolojinin nihaî amacıdır.
Kendimizle barışmak  dünya barışının yolunu yapmaktır.
İçsel sükûnete ulaşmak, insanlık için yapabileceğiniz en büyük iştir.

Sorun burada başlıyor.  “Fayda kimin içindir?”
Bu soruya cevap vermek nispeten kolaydır. Faydanın genellikle toplum için olduğu kanaati oldukça yaygındır.

Aslında konumuz fayda değil ama fayda hakkında düşünmek, düşünmekle ilgili en  belirgin örneği ele almaktır. Çünkü bütün düşüncelerimizin tek bir hedefi vardır: Fayda!
Peki ama fayda nedir? Ya da neye fayda diyebiliriz?
Fayda, elde edilmesi “iyi” kabul edilmiş her şeydir.

Burada bir sorunla karşılaşırız. İçki içmenin “iyi” kabul edilmesi onu  bir “fayda” haline getirir mi? İçkinin vücuda “iyi” gelmediği tıbben ispat edilmiştir. O halde içki bir “fayda” olamaz.
Peki ama  o halde insanlar neden içki içmek ister? Çünkü bütün objektif zararlarına rağmen insanlar içkiyi elde etmenin “iyi” olduğuna inanır.
O halde fayda bir paradokstan mı ibarettir?

Elbette hayır.
Fayda hakkında karşılaştığımız bu ikilem, onun doğal ve iradî anlamlarıyla ilgilidir. Faydayla ilgili verdiğimiz tanım, onun iradî yönüyle ilgilidir ki bütün iktisat bu tanımın üstünde yükselir.
Faydanın  doğal  tanımı ise ki bu tanım aynı zamanda ahlâkı doğrudan doğruya ilgilendirir, onun “  bozmayan, aksatmayan, kötüleştirmeyen her şey” olduğudur. Ahlâk faydanın “doğal tanımıyla” ilgilidir ki onu objektif bir şey yapan da budur. Çünkü ancak “zararsızlığın” sınırlarını belirleyebilirsek  iyi ve kötü eylemler arasında bir hükme varmak mümkündür.

Faydanın “ Elde edilmesi iyi kabul edilen bir şey” olması tanımı ise ahlâkî bir yol gösterici olamaz. Çünkü bu ancak, herhangi bir emir makamı, iyiyi, doğrudan (direkt) olarak  emrettiği takdirde  bir anlam ifade eder ki o zaman da  ahlâkın bireyin iradesi ile bir ilgisi kalmaz.
Peki ama buraya kadarki  yorumlarımız ne işe yarayacaktır?

Buraya kadarki yorumlarımız özellikle toplumsal düzeni biçimlendiren eylemlerin hangi fayda kabulüyle nereye varacağını ve neden böyle olacağını anlamamız açısından önemlidir.

Faydanın birinci tanımını yani onun, “ Elde edilmesi iyi kabul edilen her şey” olduğunu kabul edenler,  elde edilmesi iyi olabilecek şeyleri saptamaya çalışır. Bundan başka yolları da yoktur. Din denen kurumun yaptığı, daima bu olmuştur. Bir din adamına her gün, hayatın her anıyla ilgili soru sorulmasının sebebi budur. Çünkü dinin amacı insanların hayatının her anını Tanrı adına  yönetmektir.
Buna karşılık bu tanım, bireylerin  iktisadi fayda anlayışlarının da ta kendisidir. Çünkü insanlar bir şeyi elde etmek istediklerinde, onu elde etmenin “iyi olacağı” düşüncesiyle hareket ederler. İşte “iyilikle” “faydanın” karıştırıldığı yer de burasıdır. İnsanlar bir şeyleri, onların mutlak iyiliğinden ya da faydasından dolayı istemezler. İnsanların hamburgeri, brokoliye tercih etmelerinin sebebi hamburgerin,  brokoliden daha yararlı olması değildir.
Brokolinin hamburgerden kesinlikle daha faydalı olduğu açıkça biliniyorsa neden hükümetlr hamburgeri yasaklayıp brokoliyi emretmezler?

Bunu yapamazlar çünkü yaygınlaşması halinde  toplumun bütünlüğüne kesin ve açık bir zarar vereceği açık olarak bilinmeyen hiçbir eylemin, bireyin seçiminden uzak tutulması mümkün değildir.

Faydanın  emir  halinin  fikri dayanağı, faydanın her halinin akıl yoluyla bulunabileceğidir. Ya da… Şartları değiştirebilen muktedirin  doğru olduğuna inandığı emirlerin doğrudan doğruya faydalı olacağı inancıdır.

Peki ama  böyle mi olmaktadır? Hiç de öyle olmamaktadır. Komünist Çin’in  kurucusu Mao’nun  fayda emirleri ile giriştiği beş devrimde milyonlarca kişinin ölmesi bu inancın yanlışlığının en çarpıcı örneklerindendir. Aynı şey Sovyet tecrübesi için de geçerlidir.
O halde faydaya ulaşmayı istemekle ona ulaşmak farklı şeylerdir.

Neden böyledir?

Öncelikle fayda ancak bir irade ile var olabilir. İradesiz bireyler için fayda yoktur. Brokoli yemeye mecbur edilmiş insanlar, objektif olarak faydalı bir iş yapmış olurlar ve onlara bunu emretmek de “faydalı” görünebilir ama  bu, onların aklında hamburger yemenin bir “fayda” olduğu fikrini silemeyecektir.

İktidarların “toplum için” belirledikleri faydanın “toplumdaki bireylere göre” fayda sayılıp sayılmayacağı asla bilinemez  ve bu  iki fayda telâkkisinin genellikle hiç de örtüşmediği de bir gerçektir.

Çünkü “emredilen fayda”, “”gözetilen faydaların” etkileşimleri arasında genellikle erir gider. Bu yüzden açıkça bireylerin birbirleriyle barış içinde yaşamalarına yaramayan hiçbir emir ve yasak toplum yaşantısında kendine bir yer edinemez. Diktatörlükleri eninde sonunda yıkan da budur.

“Kamu yararı”  argümanını bir safsata haline getiren de bu çatışmadır. Çünkü hangi durumun  bir “kamu yararı “olduğunu ayrı ayrı tespit edebilmek mümkün değildir. İş, eninde sonunda bu yararı tespit edecek bir yetkili kurum bulmaya varır ve bundan öte de  hiçbir şey olmaz.

Toplumun geneli için tek  ve geçerli bir fayda tespit etmek objektif olarak mümkün değildir. Bunu yapmaya her çalıştığınızda  faydaya yönelik olarak verdiğiniz her emir, bireysel faydaların bir kısmını akamete uğratacak ve hoşnutsuzluk yaratacaktır ki bunu ne kadar sık yaparsanız hoşnutsuzluk o denli yaygın olacaktır. Bu yüzendir ki  yasama enflasyonu bir suçlular ordusu yaratır. Ne kadar çok kanunuz var a o kadar çok suçlu yaratırsınız.

Bu bizi nereye götürür?

Aklın, bir sürecin bütün güzergâhını apaçık ve toptan kavrayabilmesi mümkün değildir. Dünyada bunu yapabilecek Tanrısal bir akıl yoktur.
Bu yüzden de hedefin belli olması, yolun bilinmesi anlamına gelmez. Uzaktaki dağı görüyor olmanız, onunla aranızdaki bataklıkları, nehirleri veya uçurumları görebildiğiniz veya rahatlıkla aşabileceğiniz anlamına gelmez.

Dağla aranızdaki her nehir kendine göre akar, her bataklık, kendi kurbağasını besler, her uçurum kendi kayasınca yalçındır. Ve her ağaç oralarda kendi toprağında biter.
İnsanın işi  veya sorumluluğu bütün yolu apaçık belirlemek değildir. İnsanın bütün işi,  görebildiği kadarıyla yetinip zarar vermemeye çalışarak yaşamaktır.
Zarar vermemek diğer insanların hayatını aksatmamaktır.
 İnsanların birbirlerinin hayatlarını aksatmamaya çalışarak ufuktaki dağa doğru yürümeleri dışında da bir “fayda” yoktur.

Çözüm basittir: Kendi faydamızı/menfaatimizi aklımızla belirlerken başkalarının faydalarını/menfaatlerini zararsızlık irademizle yani ahlâkla  korumak.
Ancak bu, bütün faydaları tek tek tespit etmek budalalığından bizi koruyabilir ve ancak bu bütün bir toplumu, fayda belirleyici diktatörlerin zulmünden koruyabilir.



18 Mart 2016 Cuma

Bireyci Bir Milliyetçiliğin Gerekliliği

"Her ne zaman kendinizi çoğunluğun yanında bulursanız ,
durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir." Mark Twain

Bireyci, bir milliyetçilik bir tür  çelişki gibi görünüyor, kabul ediyorum.
Çünkü milliyetçilik, milletin kollektif/ortak değerlerini savunmak demek. Ama öte yandan ve belki de daha geniş bir çerçevede “Her hal ve şartta milletin menfaatini gözetmek” demek.
Milletin kollektif değerlerini savunmak yönüyle milliyetçilik, “kültürel bir milliyetçilik” olarak ortaya çıkar.

“Her hal ve şartta milletin menfaatlerini gözetmek” anlamında ise siyasal milliyetçilik şeklinde ortaya çıkar.
Milliyetçilik hakkında yapılan yorumların en büyük hatası, milliyetçiliğin bu iki beliriminin farkını ortaya koymaksızın konuşmak.

Çünkü kültürel milliyetçilik, hayata cevap veriş tarzımız  hakkında düşünmeyi gerektirirken; siyasal milliyetçilik, doğrudan doğruya ,toplumsal düzen ve dış ilişkilerimiz konusunda kafa yormayı gerektirir.

Soruna böyle yaklaşınca “bireyci bir milliyetçiliğin” , milliyetçiliğin bu iki veçhesinden hangisine daha yakın durduğuna veya hangi milliyetçiliğin sorunsalıyla daha ilgili olduğuna bakmak gerekir.
Bireyci milliyetçilik, sorunun siyasal boyutuyla ilgilidir. Çünkü bu siyasal çerçeve, devlet –toplum ilişkisinin biçimlendirildiği yerdir. Bu da  yasamanın, yürütmenin ve yargının biçimlendirildiği sahadır.

İdeolojik tartışmalarda sorun genellikle “Niçin?” sorusunda düğümlenir.
Yasama , yürütme ve yargı niçin veya “kimin için” çalışmalıdır?
Kolektivist okul buna  doğrudan “toplum için” diye cevap verir ve bu da  en doğal şeymiş gibi kabul edilir. Bir şeyin “en doğal şeymiş gibi” kabul edilmesi, onun “en açık bir gerçek” olduğunu  göstermez, sadece o şeyin büyük ihtimalle yaygın bir önyargı olduğunu gösterir, o kadar.
“Toplu için” düşüncesinin temelinde “ toplumun faydasını gözetmek ve öncelemek” düşüncesi yatar.
Bu durumda yasama ve yürütme ve yargı, toplumun faydasını düşünerek çalıştıkları müddetçe her şey yolunda gidecektir.

Acaba gerçekten öyle mi olmaktadır? Maalesef  işler böyle yürümemekte ve her seferinde ya toplumun yozlaşması ya da kanunların içindeki büyük boşluklar bahane edilerek toplumsal düzen tekrar tekrar tahrip edilmektedir. Bu,  basit bir  kaporta  hasarını tamir etmek için arabanın geri kalanını da çekiçleyerek yamultmak gibidir. Ya da halk irfanının deyimiyle “Un fazla geldi su, su fazla geldi, un.”  durumuna benzer.

Toplumcu düşüncenin “toplum için” fayda kabulü, bireysel faydaların kaçınılmaz varlığına çarpar ve darmadağınık olur

Birilerinin topluma faydalı olmak niyetiyle bir şeyler yapması çoğu zaman topluma hiçbir fayda getirmez. Neden böyledir?
Çünkü  toplum yeknesak bir toz  kütlesi değildir. Önemsenmeyen her birey, aslında kendi başına değerler ve faydalar dizisine sahiptir.

Dolayısıyla her bireyin, sahip olmak ve korumak istediği şeylerin listesi farklıdır.
Kolektif değerlerin varlığı dahi bu gerçeği değiştiremez ve hatta bu gerçekle çelişmez. Oysa bize  öğretilen yaygın hurafe, kendi menfaatinin düşünenlerin milletlerinin menfaatini düşünmediğidir. Bu şu ön kabule dayanır: “Bireyin kendi başına düşünerek kendi  değerlerini ve faydalarını belirlemesi ahlâksızlıktır!  Çünkü birey kendini düşündüğünde, artık başkasını düşünmez olur!”

Acaba öyle midir? Bu durumda meselâ üniversite yemekhanesinde  yemek yiyecek öğrenci, önce başkası için yemek almalı, kendinden daha muhtaç olana verdikten sonra mı kendi yemeğini almalıdır? Ya da babalarımız eve geldikleri her seferinde, “ Ailemi düşünerek bencillik edemedim, bugün aldığım ekmeği komşuya verdim, ahlâk bunu gerektirirdi.” deseydi, acaba hayatta kalabilir miydik? Elbette bunun sürekli olması durumunda hayatta kalamazdık. “ Sürekli başkasını düşünen insanların var olduğu bir toplum” yaratmak mümkün müdür? Bu iki sebepten mümkün değildir. Birincisi  böylesi sızıntısız bir toplum yaratılamaz ve kendini düşünen ilk kişi böyle bir toplumun çökmesine yol açar. İkincisi, “başkasını düşünmenin” objektif bir sınır tespit edilemez ve dolayısıyla  “Hep başkasını düşünen insan” türü yaratılsa bile  insanlar  arasındaki zekâ ve güç farkı birilerini mutlaka “mutlak alıcı” ve daha güçlü olanları da “mutlak” verici haline getirir. Bu durumda da insan enerjisi bir tür lâğım kanalına akıtılmış olurdu.   Sosyalizmin  öldürücülüğünün ve imkânsızlığının sebebi bunlardır.

İnsanlara ulusal kollektif değerlerin aşılanmasının amacı, kendi varlıklarını, milletlerinin karşısında bir tür günah veya ayıp olarak görmelerini sağlamak değildir. Kolektif değerlerin aşılanmasının amacı, ailede edinilen toplumlaşma tecrübesinin çok daha geniş bir tecrübe olduğunu ve dolayısıyla yapılan her işin toplumda bir sonuca yol açtığını öğretmek; daha sonra da bu sonuçların en iyi olanlarına ulaşmak için zarar vermeksizin yaşamayı öğretmektir.
İnsanlara, “zarar vermeden yaşamayı” öğrettiğimizde onlar da  kendiliğinden yaşadıkları ülkede sorumluluk bilinciyle çalışırlar. Bir kere zarar vermemek konusunda eğittiğinizde birey artık kendi faydasını/menfaatinin temin etmenin toplumsal bir bedele yol açmaması için gereken hassasiyeti edinmiş olacaktır.

Toplumsal ilişkilerde tespit edilebilir tek fayda bireyin kendi varlığına ait olan ve kendisinin belirlediği  faydadır. Bunun dışında, tartışmasız şekilde yaygın olabilecek tek “ortak” fayda, bütün bireylerin, işlerinde zararsızlık ilkesini gözetmelerini sağlamaktır ki bu da zaten eğitimin/terbiyenin amacı/hedefi olan ahlâktır.

Ahlâk, milletin mücadele ile elde ettiği değerlerin neden birer “değer” olduğunu anlatmakla verilir. Milletin ferdine, bağımsızlığın, özgürlüğün,  bayrağın, dilin, hukukun hangi bedel ile kazanıldığı ve neden korunması gerektiğini bir kere öğrettiğimizde, artık onun, bireysel fayda listesiyle  toplumsal fayda arasında bir çelişki meydana gelmeyecektir. Çünkü o zaman milletin ferdi, kendi menfaatini kollayabilmesini sağlayan emniyet ve adalet ortamının ancak  hep berber korunması gereken kurumlar ve değerlerce  sağlanabileceğini anlar.

İşte bu sebepten milliyetçilerin bireyciliği bir ahlâksızlık olarak görmeleri yanlıştır.  Milliyetçilik millete topyekün bir politik fayda dayatmasıyla ilgilenmez, ilgilenmemelidir. O ancak milletin her bir bireyinin milli değrlerin neden korunması gerektiği hakkında bilinçlendirilmesi ile ilgilenmelidir.