13 Şubat 2016 Cumartesi

Kayyumlu Dondurma


"Kayyumun sorumlulukları
I. Belli bir iş
MADDE 459.- Belli bir iş için görevlendirilmiş olan kayyım, vesayet makamının talimatına aynen uymak zorundadır.

II. Malvarlığının yönetimi
MADDE 460.- Kayyım bir malvarlığının yönetimi ve gözetimi ile görevlendirilmiş ise, yalnız o malvarlığının yönetim ve korunması için gerekli olan işleri yapabilir.

Kayyımın, bunun dışındaki işleri yapabilmesi, temsil olunanın vereceği özel yetkiye, temsil olunan bu yetkiyi verecek durumda değilse vesayet makamının iznine bağlıdır."

Emlak ile ilgili bir sitede rastladım bu maddelere.
Vesayet makamı denen makam da sulh hukuk veya asliye hukuk mahkemeleri oluyor kanunda gördüğüm kadarıyla.
Kâğıt üzerinde her şey tamam!

Bugün bir haber gördüm "Cemaatin eğitim kurumlarına kayyum.." diyor.
Cemaati günahım kadar sever miyim? Hayır!
Öyleyse eniştemin beni öpmesi hali mi vakidir? O da yok.

Amma  sağımızın solumuzun sobe olması  ihtimali var ki o biraz ürkütücü...
Kayyumun sorumlulukları iki taneymiş anladığım kadarıyla... Vesayet makamının emrettiğini yaparmış. Amenna!

Tamam da... Vesayet makamının ne emredeceği belli mi?  Akşam  yemeği fazla kaçıran bir vesayet makamı,  atadığı kayyuma  "Bin şunların sırtına ! Bütün gün seni sırtlarında gezdirip anıracaklar!" dese ne olacak? Elbette koskoca mahkemelerin böyle saçmalıklar yapmasını beklemiyoruz da kayyumun yapacağı işin, alacağı emirlerin ölçüsü, normu  nasıl tayin edilecek?
İkinci sıkıntı, kayyum, vesayet makamının emirlerinden sorumlu da mal varlığını doğru yönetmezse ne olacak? Kayyumun işletme, pazarlama falan bir yana dört işlem bilmemesi halinde malı batırmasına kim, nasıl engele olacak?

Veya.... Hadi diyelim ki kayyum, müflis işletmeye veya kuruma tayin ediliyor. Ölmüş eşek kurttan korkmuyorsa kayyum tayinine  ne gerek var? İşlemeyen işletmenin malları satılır, borçlar ödenir, iş biter.
Yok eşek ölmemişse... Yani işletmenin, kurumun veya başka bir malın sahibi , aklı başında ve dahi  muktedir vaziyette oturmakta ise... Kayyumun onun malının başında işi nedir?

Kayyum işiyle ortaya çıkan "vesayet makamı", zurnanın zırt dediği yer.
Kayyum işi epey su kaldıracak bir uygulama... Kayyum işi hali hazırda "zımnen"  ve dahi fiilen bize diyor ki: " Hemşerim,  yürütmeyle yargı arasındaki duvarlar kalktı. Artık pek sıkı fıkılar. Hükümetin canını sıkarsan yargıya bir işaret çakar, yargı da " Senin hanım senden memnun değilmiş, ben öyle karar verdim, ne de olsa senin vasin benim, senin karının memnuniyeti için bir kayyum  atadım, hayırlı olsun!" der mi, der... Hiç belli olmaz.

İstisnai hallerde kamunun, kimsesizlerin, zayıfların koruyucusu olmak için "ana-baba" gibi davranmasını anlayabiliriz.

De... Herkesin temel haklarına, her istediğinde müdahale etmeye başlaması ihtimali pek büyük tehlike... Hele hele bu işin başında artık yargı yerine yargıya "talimat veren"  bir hükümetin olması ihtimali kan dondurucu.
"Temel haklar" demişken  güzel ülkemin liberalleri Kürçülükle Türk düşmanlığıyla o kadar meşguller ki ülkenin kayyum  yöntemiyle  ufak ufak sosyalistleştirilmesinden habersiz Apo, PKK, HDP güzellemeleri yazıyorlar. Ne güzel değil mi?


10 Şubat 2016 Çarşamba

Ben Tarihin Peşindeyim Tarih Filmden Kaçar Gider


Türk Ocakları, tarihî filmlerde ve dizilerde,  kurgu, gerçek ilişkisinden bahseden bir panel düzenlemiş.

Adı da ilginç: “Film Dizi ve Tarih: Kurgu ve Gerçek”

Türk Ocakları aslında ilginç sayılabilecek bir konuda  panel düzenleyerek iyi bir iş yapmış.

Panelistleri de milliyetçi camiada tanınan isimlerden seçerek kendince bir cazibe yakalamış.

Buna karşılık panel haberindeki özete şöyle bir göz atınca  bazı şeyleri eleştirmemek ne yazık ki mümkün değil.

Dört konuşmacının  ilki, dizilerde ve filmlerde  “Tarihî gerçeklerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmemesi gerektiği”   konusunu dile getirmiş. Yani? O kadar… Panel başkanı değerli hocamızın “Tarih, dizlerden öğrenilecek bir şey değildir.” uyarısı da  bu şekilde güme gitmiş. İlk konuşmacının  sinemaya ya da  görsel sanatlara ilgisi nedir bilemiyorum. Meselâ “Cennetin Krallığı” adlı filmde Selâhattin Eyyubi’nin Kudüs’ü geri alışı “tarihi bir gerçek” olarak ortaya konur  ama orada ancak “mert  denebilecek bir düşman” olarak gösterilir. Neden? Çünkü “Cennetin Krallığı’ında”  Üçüncü Haçlı Seferi’ni anlatanlar Hristiyanlardır. Bu da bizi şunu göstermiyor mu? “Tarih, gerçeğin algılanışlarından yalnızca biridir…” Burada asıl vurgulanması gereken nokta “Gerçeklere bağlı kalınmasından” da öte gerçeklere “Türk olarak nasıl bakmamız” gerektiği olmalıydı belki de.

İkinci konuşmacı, dizilerde milliyetçilerin kaba insanlar olarak gösterildiklerinden şikâyet etmiş. Bu pilav aslında epey su kaldırır ama… Dizilerde gösterilen  “ülkücü gençlik” profilinin toplumsal tabanı, kültürel kaynakları ve özellikle ideolojik yönlendirilmesi  milliyetçiler tarafından bugüne kadar dürüstçe ve korkusuzca ele alınmış ve eleştirilmiş midir? Hiç sanmıyorum. Ülkücülüğün, lâikliğin daha güçlü olduğu, toplumun nispete çok daha uygarca yaşadığı ’80 öncesi dönemi ile toplumun “merkez sağ” tarafından dincileştirildiği, dinciliğin devlete bilhassa egemen kılındığı ANAP dönemdeki değişimi  bugüne kadar mukayese edilmiş midir ki dizlerde “milliyetçilerin kaba” insanlar olarak gösterilmesinden  şikâyet edilmektedir. Daha da önemlisi milliyetçi olarak nitelenebilecek “film zanaatkârları” yetiştirmek konusu, milliyetçiliğin bir derdi olmuş mudur ki bu gün film endüstrisinin  milliyetçiliğe bakışından şikâyet ediliyor? Kimse kızmasın ama milliyetçilerin çoğu, cahil ve kaba olmayı “halk çocuğu” olmanın gereği olarak addetmiştir.

Üçüncü konuşmacı dizi sektöründe dünya ikincisi olduğumuzdan bahsetmiş. Bununla nereye vardığını  şahsen ben anlayamadım, dinleyicilerin de bir şey anladığını şahsen sanmıyorum.

Konuşmacılardan şahsen de tanıdığım  değerli hocamız Tufan Gündüz, filmlerdeki “çatışma unsurundan” bahsetmiş. Dört konuşmacı içinde, bahsedilen konuya kuramsal olarak en yakın düşen de o olmuş zaten. Senaryonun ancak bir çatışma/çelişki ile ortaya çıkabileceğini söyleyerek panelin en kuramsal  bildirisini sunmuş. Onun bildirisinin zayıf yanı ise bunun ticari beklentiyle ilişkisini kurmak olmuş.  İş seyirci ilgisine vs  geldiğinde  “Seyirci çatışma sever”  gibi bir izah, bana göre  titrleri hepimizi titreten  bilim insanlarından beklenenden çok daha sıradan bir izah olmuş.


Sorun, panelistlerin uzman oldukları konunun felsefesinden hiç bahsetmemeleri, muhtemelen tarih felsefesini hiç umursamamaları. Bana göre temel eksiklik bu.

İkinci eksiklik,  konuşmalardan edindiğim izlenim ve  yıllara dayanan şahsi gözlemlerimden öğrendiğim kadarıyla   konuşmacıların hiç birinin,  ciddi ( hadi “akademik”  deyip de işi iyice ağırlaştırmayalım)bir  sinema alışkanlığının, merakının olmaması. Halbuki böyle bir panelde en az bir konuşmacının çeşitli tarihi filmlerden bahsetmesini arzu ederdim. Tufan Hoca’nın “Kara Murat” filmlerinden bahsetmesi,  artık “kahve muhabbeti” seviyesindeki her sohbetin sıradan örneği olduğu için Burdurluca söyleyecek olursak “saylanmaz”.

Panel haberini okuduğumda,  Sakarya’da Kara Fuatla  herhangi bir çayevinde oturduğumuzda konuştuklarımızdan fazlasını maalesef göremedim.  Tarihî filmlere hele tarihçi akademisyenlerin bakışının bu denli sıradan oluşunu görünce “Milliyetçiler neden kaba insanlar olarak görülüyor, gösteriliyor!” şikâyetine de gülmedim değil. Elbette panelist hocalarımızın beyefendiliklerinden hiçbir şüphemiz yok.

 Seyrettiği son film hakkında, iki satır karalama alışkanlığını hâlâ edinmemiş milliyetçi camianın, tarihin anlatımında bir yerinin olmaması, şaşılacak bir iş değil.







6 Şubat 2016 Cumartesi

Köylü Memurlar Devletinin Çaresizliği

Devletimizin hükümetler üstü bir Doğu Anadolu politikası var mı? ilk bakışta insanın aklına gelen soru bu.

Ama galiba asıl sorulması gereken soru devletimizin uluslaşma ile ilgili bir kaygısının olup olmadığı.

Bu en geniş açılı soru.

Bunu düşünmenin sebebi Doğu Anadolu'da görev yapan memurların sosyoekonomik tabanları.

Doğu Anadolu'da görev yapan subaylar da dahil olmak üzere(ki devletin gene de en eğitimli ve seçkin görevlilerinin onlar olmaları beklenir) devlet memurlarında yaygın olarak görülen köylülük devletin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki en büyük yetersizliği.

Bölgedeki görevliler maalesef hâlâ vatanın| doğusuyla batısıyla bir bütün olduğunu idrak edememiş köylü çocuklarından ya da en iyimser tabirle "taşralı" çocuklardan oluşuyor.

Özellikle polisler arasında ki terörle göğüs göğüse çarpışanlar hariç, vatanı bir bütün olarak göremeyen insanlar son derece fazla. Memurların hemen hepsinin köyleriyle irtibatı hâlâ devam ediyor. Ve hemen hiçbiri bölgeyi Türk vatanı olarak görmüyor.

Onlar için "memleket" | en fazla köylerinin bağlı olduğu şehir merkezinden ibaret.

"Orada bir köy var uzakta!" idealizmi, hayatını ve dünyayı| hâlâ köyünden ibaret  sanan insanlar için bir anlamsız. Hal böyle olunca da devlet memurlarının, hayatları, aşiret mensubiyeti | dini tutuculuk ve bağnazlık ve etnik terör idealizmiyle şekillenen insanlara, orada bulunmalarını ve hizmet sunmalarını sağlayan şeyin Türk uluslaşması olduğunu anlatmaları da imkânsız oluyor.

Çünkü hayatları ancak imamın ve köylü göreneğinin kapalı devre ezberinde geçmiş insanların,  hemen hemen aynı seviyedeki etik kabile bilinç düzeyindeki insanlara "daha geniş" bir katılım ve paylaşım seviyesi olarak uluslaşmayı anlatabilmesi mümkün değil.

Özetle Türkiye, kafasını köyden kurtaramamış  cahil seçilmişler ve atanmışlar kabilesinin bir başka kabileler koalisyonuyla uzlaşma arayışları arasında çaresizce debeleniyor.



3 Şubat 2016 Çarşamba

Sigara Yasağı Terörizmi Engelleyemez

Oturduğum kafede rahatlıkla sigara içiliyor. Oysa kanunen uzun zamandır kapalı alanlarda sigara-  içmek yasak.

Sigaranın zararları konusunda çok yaygın bilgilenme de mevcut.

Oysa kafenin müşterileri  ne kanuni yasağı  ne de çevreye  verdikleri zararı umursuyor.

Bunca zamandır  onları  tek ilgilendiren  sigara yasağının  cezai yönü olmuş herhalde.

Sigara kişisel  bir zevk. Sorun, zararlarının onu kullanmayanlara yüklenmesi  . Aslında toplu
alanlarda sigara içmek doğrudan doğruya insan hayatına kast etmek anlamına geliyor.

Yaptığının başkasına verdiği zararlar ilgilenmeyen insanlar bu ülkede oy veriyor. Bana sorular sigara içenlerin oy vermesininyasaklanmasını  isterdim.

Bu ülkede başkasının hayatını önemseyen insanların Avrupa'da sigara yasaklarına kuzu kuzu uyması çok ciddi bir ahlâksızlık,  bir iki yüzlülük, güce tapınıcılık.

Kendi başına başkasına zarar vermemeyi  düşünememek  ahlâk  sahibi olmamak demektir.

Bu insan alt yapısının  içinden terörist de dolandırıcı  da çıkması çok doğal.


2 Şubat 2016 Salı

Toplumsal Şizofreni

Ünlü matematikçi John Forbes Nash'in hayatının konu edildiği 'Akıl Oyunları' filmi ile birlikte geniş kitleler şizofreni hastalığını tanıdı. John F. Nash hakkında bilgi sahibi olmayan bir çokları film boyunca Nash'in sanrılarını gerçek sandı.


Vikipedi'de: Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen "şizo" (schizein, Yunanca: σχίζειν) ve akılanlamına gelen "frenos" (phrēn, phren-Yunanca: φρήν, φρεν-) sözcüklerinin birleşiminden gelir.[1] Anlatılmak istenen kişinin iki kişilikli olması değil, aynı anda iki farklı gerçekliğe inanmasıdır. "Gerçek gerçeklik" normal, sıradan bir insanın algılamasına denk düşerken, "ikinci gerçeklik" sağlıklı bir insanın anlayamayacağı, çoğu kez belli bir sisteme dayalı bir gerçekliktir.izofreni; düşünüş, duyuş ve davranışlarda önemli bozuklukların görüldüğü, hastanın kişiler arası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak kendi dünyasında yaşadığı, genellikle gençlik çağında başlayan bir ruhsal hastalıktır; biçiminde açıklanmaktadır.

Umut etmek, hayal kurmak ve bir adım ötesi kurduğu hayale inanmak..Kişisel olarak ele alındığında bir sakıncası yok gibi..Bu hayale koca bir kitle inanırsa ne olur?Hayaline göre değişir mi? Martin Luther King'in hayali ise muhteşem, Adolf Hitler'in hayali ise felaket..Alman halkı %92 ile Hitler'e teveccüh ederek bir tür toplumsal sizofreniye tutulmuştu?

Kuzey Kore ya da Küba toplumlar arası ilişkilerden uzaklaşarak kendi dünyalarında yaşayarak kendi sanrılarını mı yarattılar?

Nuri Bilge Ceylan, ' Benim yanlız ve güzel ülkem' derken yaklaşan  değerli yalnızlık durumunu fark etmişti?

Tekrar kişiselleştirirsek,'Seyh uçmaz, müritleri uçurur', atasözüne atıfta bulunmadan geçemeyeceğim. Şeyh efendi mi müritler mi aynı anda farklı iki gerçekliğe inanmakta?

Sosyal ağların bu kadar yaygın kullanılması hemen her gelir grubunun farklı marka akıllı telefonlara kolaylıkla ulaşıyor olması toplum mühendisliği olgusunu yok edememiş hatta bu nokta da rol kapmış gözüküyor. Toplum mühendisliği( Basit ifade ile toplumsal bilinç mimarlığı)kavramı toplumsal sizofreninin vücud bulmuş hali midir?
Toplum aynı anda iki ayrı gerçekliğe inanabilir mi? Açken, tokmuş gibi ya da iyaşe ile geçinirken zenginmiş gibi davranabilir mi? Dahası mutluyum, mutlulara inanabilir mi? Gelecek kaygısı taşıyan, yarınını göremeyen insanlar 2023 vizyonu  geleceğimdir diye bilir mi? 

John Nash farklı zekası ile sanrıları bir yana kendisine Nobel kazandıran matematik kuramını geliştirebilmişti. Toplumların ortalama insan profili yazık ki Nash gibilerden oluşmuyor..Ve filmin sonu geldiğin bunlar sanrı mıydı, demek de var..


24 Ocak 2016 Pazar

Türk Milliyetçiliğinde Köylü Duygusallığı Ve Düşünce Fakirliği


O kadar!


"Milletin iyiliğini düşünmek" milliyetçiliğin tarifidir.

İş bu tarifin içini doldurmaktır.

Bünyemizin iyiliğini hepimiz isteriz ama öbür yandan egzersizden sağlıklı beslenmeden kaçar, "canımızın çektiğini" yemeğe çalışırız.

İşte Türk milliyetçilerinin önündeki tehlike budur. Türk milliyetçileri Türk İslam Sentezi/ Ülküsü ile Arapçılığa  ve şeriatçılığa yaklaşmış,  bünyesine uymayan Arap bilincini  hazmedebileceğini sanmıştır.

Dinin  dokunulmaz olduğunu sandığı için de Arapçılığın zihni tecavüzüne direnememiştir.

Aynı şey ideoloji için de geçerlidir.

Türk milliyetçileri dinin yarattığı akıldan uzaklaşmak ve kalbe kapılmak romantizmini ideolojide de sürdürmüş,  sürekli "toplumcu" olmak iddiasını gütmüştür.

Toplumun iyiliğini istemek toplumculuk değildir. Toplumculuk  toplumu bireye tercih ederken bireyi toplumun anti tezi olarak görmek demektir. 9 Işık dahi bütün "şahsiyetçilik" iddialarına rağmen  bu açıdan açıkça kolektivisttir.

Bugüne kadar Türk milliyetçiliğini bir "ideoloji" haline getirmeye çalışan bütün milliyetçiler aslında sosyalizm/kolektivizm ile Arap/Müslüman örfünün Türk için bir sentezini yapmaya çalışmışlardır.

Bunun en büyük zararı, Türk milliyetçilerinin serbest ideolojik tercihler ve tartışmalar yapmasının önünü kesmesi olmuştur.

Pek az milliyetçi, meselâ " Türk  Milleti'nin refahı ve hürriyeti için liberal ilkeler,  piyasa ekonomisi, sınırlı demokrasi, dikkate alınmalıdır!" demiştir.  Bir milliyetçinin bunu aklından bile geçirmesi milliyetçilikten aforoz edilmesi için yeterli sayılmıştır. Biri çıkıp “Türk milliyetçilerinin toplumsal düzen telâkkileri hangi ideolojiye daha yakındır?” diye sorsa buna verilebilecek hiçbir ortak cevap yoktur.
Türk milliyetçileri ideolojik tercih yapmamayı bir namus meselesi sayarlar.

Bunu da mevcut gerçeklerle idelojilerin felsefesini mukayese ederek meşrulaştırmaya çalışırlar.  Mevcut gerçeklerin nasıl meydana geldiği ile ilgilenmeksizin ideolojilerin davranışları doğrudan  yönettiğini sanırlar ama   insanların sağlıklı beslenmeyi bildikleri halde pastaya yönelmelerindeki iradi tercihi gözden kaçırırlar.

Türk milliyetçiliği içindeki en büyük bilinç hastalığı, milliyetçilerin, Türk milleti için  öne sürdükleri önerilerin, hüsn-ü zan, serinkanlılık ve akılcı biçimde dinlenmemesi, karşılamamasıdır.

Bunun sebebi de Türk milliyetçilerinin köylülükleridir. Bu köylü bilince, "insan vücudunun sağlığı için gereken gıda  öğelerini" izah etmek mümkün değildir.

Türk tarihiyle  bağdaşmayan  saçmalığın  retoriği :Türk İslam sentezi
Türk milliyetçisinin tipolojisi akılla belirlenmez, hisle belirlenir. Türk milliyetçisi,  tepkilerinde  renkli  ve sıcak ama düşüncelerinde , durgun  ve mütereddittir.

Bu yüzden Türk milliyetçilerinin fikir tartışmalarında felsefeden ziyade Müslüman Arap kültürünün  duygusal retoriği / nazım geleneği egemen olmuştur. Türk milliyetçiliğinin kendilerine rehber  saydıkları  NFK, Arvasi, Serdengeçti gibi insanların hepsinin istisnasız  Arap bilinçli dinciler olması  tesadüf değildir. Esasen Türk milliyetçileri arasındaki Türk İslâmcı-Türkçü ayrışmasının de temelinde  Arap hayranı köylü /kenar mahalleli muhafazakârlığıyla akılcı ve şehirli Türk medeniyetçisinin uzlaşmaz  bilinçleri yatar.

“Milliyetçi şöyle düşünmez, böyle düşünmez!” gibi  hükümler , Arap bilinçaltına sahip partizan milliyetçilerin köylü zihinlerinin  ürünüdür.

Neyin milletin yararına olduğuna dair akılcı ve tutarlı herhangi bir fikir ileri sürmek ne yazık ki şu an için henüz köylülüğünden sıyrılamamış milliyetçi camiada pek de mümkün görünmüyor.



22 Ocak 2016 Cuma

Gerçekliğin Görünümleri Ve Ahlâk

- Eğer beni öpersen yakışıklı bir prense döneceğim
-  Konuşan bir kurbağayı tercih ederdim


Gerçeklik konusu, felsefi eksikliğin  çıkmaz sokağıdır.

Gerçek , kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış şeydir.  Gerçeğin bu tanımı, bizi gene de  gerçeğin görünümleri konusunda  duyarlı olmaya mecbur eder.

Gerçek tekse  “gerçeğin görünümleri” diye bir şey olabilir mi?

Gerçeği özelliği apaçık ortada olmasıdır. Sorun, gerçekliğin niteliğidir.

Gerçekliğin apaçıklığı konusu özellikle ahlâkî tartışmalarda  bir sorun teşkil edebilir. Şöyle ki gerçekliğin apaçıklığının, onun kabullenilip kabullenilmemesiyle ilgisi  göz ardı edilir.

Meselâ apaçık bir  haksızlığın veya şiddetin “gerçekliğini” görmekle onu kabullenmenin aynı şey olup olmadığı  tartışılır.

Gerçekliğin görünümleri, işte bu noktada  ortaya çıkar.

Gerçeklik konusundaki en büyük yanılgıları onu kaçınılmaz ve değiştirilemez olarak görmek eğilimleridir.

Gerçeklik iki şekilde belirir.

Öncelikle doğanın bir unsuru, düzenliliklerin değiştirilemez bir  öğesi olarak belirir. Yerçekimi gerçektir.  Havanın, suyun varlığı gerçektir. Bizim onlara olan ihtiyacımız gerçektir. Vukuu bulmuş her olasılık bir gerçektir, “gerçekleşmiştir”. Bunları başka türlü anlamamız imkânsızdır. Gerçekliğin doğal görünümleri kendi varlıklarını bize dayatır.

Diğer yandan, insan iradesiyle “gerçekleşen” şeyler vardır ki işte bu görünümdeki gerçekler, hâlâ “ihtimallere” , “şartlara” bağlı olarak ortaya çıkan gerçeklerdir. Varlıklarının tartışılmazlığı söz konusu değildir. Apaçık bir şekilde ortadadırlar ama diğer yandan farklı bir algılama biçimiyle değiştirilebilir haldedirler. Politik müdahaleler, toplumsal değişimler “an itibariyle” gerçektirler. Fakat buna rağmen  onların bu apaçık varlıklarının insan iradesinden bağımsız şekilde sürdürülmesi mümkün değildir.
İşte ahlâk bu noktada ortaya çıkar. Ahlâk, zarar vermemek iradesidir.

Zarar vermemek iradesi, insanın, gücü yettiği, yapabileceği halde zarar vermekten kaçınması iradesi demektir. Demek ki “muktedir olmak”, mutlaka yapmayı gerektirmez. Kötülüğe muktedir bir insanın bundan kaçınması, kötülüğün gerçekliğini reddetmesi demek değildir. Zarar vermekten kaçınan birey, kötülüğün, apaçık ve kendisinden başka bir şey olarak anlaşılamayacak olduğunu bilir. Buna rağmen  varlık alanını kötülüğe terk etmez.

Bunun yanı sıra gücü yetmediği halde haksızlığa karşı duran insan da kötülüğün gerçekliğini bilir. Onun kötülüğün gerçekliğini bilmesi, kötülüğün varlığını meşru veya mutlak görmesi anlamına gelmez.  O bilir ki kötülüğün asıl zararı,  gerçekleri saptırmasıdır. Kötülüğü bilmek onun zararlı etkisini anlamak demektir. Gerçeklere karşı hele de gönüllü bir körlük insan varlığını tamamen inkâr etmektir ki bu da insan soyunun yok olmasına sebep olur.

Gerçeklikle ahlâk arasında ki köprü  adalet mekanizması  vasıtasıyla kurulmuştur.

Adalet, kendiliğinden var olan gerçekliğin yargılanamayacağını,  doğal ölümün, yerçekiminin,  doğal afetlerin insan yargısının ötesinde olduğunu kabul eder.

 Fakat buna karşılık, insan iradesiyle ortaya çıkan, yani “gerçekleştirilmiş” eylemlerin her zaman bir zararsızlık testine taabi tutulması gerektiği kabulüne göre hareket eder.

O halde insan eylemleri nasıl yargılanır?

İnsan her zaman fazlayı aza tercih eder.

İnsan her zaman kendisinin ve ailesinin canını korumak ister.

Bu iki davranış insanın doğal gerçekleridir. İnsanın toplumlaşması yaratılışının bu  iki gerçeğine dayanır. Bunlar  dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel haklara kaynaklık ederler. İnsanın bu iki temel dürtüsü yargılama dışında kalan gerçeklerdir.
Sorun bu iki gerçeğin saptırılmasından çıkar ki işte yargılanması gereken şey de budur.

İnsanın fazlayı aza tercih etmesi “doğalken”   fazlaya haksızlıkla/hırsızlıkla  ulaşması kabul edilemez. Oysa bir hırsızlık meydana geldiğinde, bir gerçek  olarak ortaya çıkar. Hırsızlık gerçekleştiğinde, onun gerçek olduğunu söylemek, onun su, hava veya doğal afetler  gibi yargılanamaz sayılması gerektiği anlamına gelmez.

İnsanın kendisinin ve ailesinin canını koruması doğalken başkalarının canına kast etmesi kabul edilemez.

O halde insan eylemleriyle ilgili durumlarda,  insan, kötülüğe karşı iyiliği “gerçekleştirmeye”  çalışarak cevap verir.

Hayat çözülecek bir problem değildir ama
tecrübe edilecek bir gerçekliktir.
Bu yüzden de herhangi bir şeyin gerçekliğinden bahsedildiğinde o şeyin niteliğine bakarak yargıya varmak aklın ve ahlâkın tutarlılığı için tek geçerli yoldur.

İnsanınki de dahil olmak üzere doğaya ait gerçekler  ahlâkî  ve hukukî yargılamanın dışındadır, bundan masundur.

Öte yandan “ zarar vermemek” sınırını aşan her insan eylemi, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel menfaatler olan "hakları" ihlal ettikleri için hem ahlâkî hem de hukukî yargılamanın konusu olabilirler.

İnsan eylemlerini, toplumsal düzen telâkkilerini, bu telâkkilerin olası ve mevcut sonuçlarını,  gerçekliğin bu görünümleri cephesinden değerlendirmek işte bu yüzden önemlidir.

Gerçekliğin görünümlerine bakmak kitaplardan ezberlediklerimizden sonra kendi başımıza ulaşmamız gereken  bir aşamadır.

Bu aşama sıradan insanları ilgilendirmeyebilir ama  hepimizin hayatını ilgilendiren “külli” eylemleri ve politikaları eleştirmek açısından elzemdir.














21 Ocak 2016 Perşembe

Piyasanın Kısa Bir Ahlâkî Müdafaası


Fakirin de bir vakit içinde kısa bir müddet çalıştığı Old Spitalfields Pazarı
Kapitalizm hakkındaki yerleşmiş ahlâki önyargı neredeyse yıkılmazdır. Çünkü insanlar  kendi yaşadıkları ahlâk ile  özgürlük arasındaki ilişkiyi görmek yerine sürü psikolojisiyle bir önyargıya bağlanmayı genellikle daha “ahlâkî” bulurlar. Kapitalizme duyulan öfkenin temelinde de “piyasanın” ahlâksız bir şey olduğu kabulü yatar. Bu kabul de   ahlâksız bir takım bireylerin örneğiyle ispatlanmaya çalışılır.

Bazı kapitalistlerin ahlâksız olmaları piyasayı kötü yapmaz.

Zira ahlâksızlıkta iradi bir iştir ve bütün insanları ahlâklı kılacak bir toplumsal düzen  kurulamamıştır.

Herhangi bir toplumsal düzeni, “bütün insanları ahlâklı yapabileceği” kabulüyle veya arzusuyla savunmayız.

Bir toplumsal düzeni diğerine göre tercih edilebilir kılan şey, insanların özgürce ahlâklı davranmalarına izin  verip vermemesidir. İnsanların “özgürce” davranabilmelerinin tek yolu da onların temel haklarına saygı duyulmasıdır.  Ahlâk en kapsayıcı ve kısa bir tanımla “Zarar vermemek iradesidir.”

İnsanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarına saygı duyulmayan, bunların önemsenmediği hiçbir toplumsal düzende adalet sağlanamaz. İnsanların kendi mutluluklarının aranmasına izin verilmeyen hiçbir düzende gelişme de olmaz.

Bu da ancak kişinin kendi fayda skalasını başkalarının faydalarıyla etkileşime sokabildiği bir düzende meydana gelebilir. Bunun en basit hali pazar yerleridir. Pazarlarda sadece sebze meyve bulmayız. İğne iplikten hırdavata kadar hemen her şey kendine pazarda bir yer bulur.

Ekonomi öğrenimindeki terim kalabalığı, ekonominin, insan eyleminin kendisi olduğu  gerçeğini gölgelemiştir.

Ekonomi, insan eyleminin ta kendisi olduğuna göre insan iradesinden bağımsız mütalaa edilemez. Dolayısıyla ekonomideki ahlâksızlık da insan eyleminin bir parçasıdır. Bu gerçeği tespit etmek ekonomideki ahlâksızlıkları onaylamak değildir. Ekonomideki ahlâksızlıkları yani temel hak ihlallerini engelleyici şey adalet mekanizmasıdır ki bu da devletçe yürütülür.

Bir piyasa ortamı dışında insanların sahip oldukların başkalarıyla özgürce  mübadele edebilecekleri başka bir ortam yoktur. Bu ortama da kolektivistler “kapitalizm” diyerek onu aşağılamaya çalışırlar ama ondan daha  iyi veya kabul edilebilir bir ortam da yaratamazlar. Esasen piyasa zaten hiç kimsenin tek başına akıl ettiği, kurduğu, tasarladığı bir şey de değildir.

İnsanlara neyin ahlâki olduğunu söylemek yerine piyasanın bize sunduğu imkân, ahlâkdışı eylemleri dışlamak, ayıplamak veya kanunen engellemektir.

Piyasanın ahlâkı ile insan eyleminin özgürlüğü arasındaki ilişkiyi anlamak,   bazı ahlâksız kapitalistlerin neden dışlanması veya engellenmesi gerektiğini; buna karşılık geri kalanların haklarının aynen korunmaya neden devam edilmesi gerektiğini anlamak açısından elzemdir.

Kapitalizmi doğrudan doğruya piyasa ekonomisi olarak kabul edip bu kelime üzerindeki kolektivist  önyargı ve hakaret  kısıtlamasını reddederek insan eylemlerinin ahlâksız istisnalarını, zaman zaman düzeltmek ve engellemek dışında sürekli ve kabul edilebilir  bir  ekonomik  seçeneğimiz  olmadığını belirtmeliyiz.


19 Ocak 2016 Salı

İzzet Karatay Üstada İkinci Mektup


(Bu mektup değerli düşünür İzzet Karatay’ın 19/01/2016 tarihli facebook durum güncellemesine bir cevap olarak kaleme alınmıştır.)

Değerli Üstadım İzzet Karatay,

Anlaşıldı, gene çekiyoruz kılıçları   "Kaynak tahsisi", üretim fazlası, hukuki sınırlama... Bu
terimleri iyi düşündüğümüze emin misin üstadım? Her şeyden evvel üretim fazlası
diye bir şey yok. İki sebepten.:

1-     Toplumun tespit edilebilir/ölçülebilir ve durdurulabilir bir ihtiyaç skalası yok ve olamaz.
2-     Üretimin mal sayısı açısında bir normu ve kâr anlamında bir “değer sınırı” yoktur ve olamaz.
Kaynak tahsisinden bahsederken tüketicinin  talebine girmişsin, parayı nereye harcadığından bahsetmişsin.

Öncelikle bireylerin parayı nereye  harcadıklarıyla ilgili –normalde- “emredici” bir  hukuk yoktur. İnsanın uyuşturucu veya fuhuşa verdiği parayı illegal yapan şey  aklı sınırlı bir yasama organının keyfi  emirleri değildir. Bunları illegal yapan şey, yaygınlaşmaları halinde  toplumu yok edeceklerine dair  açık bilgidir.

Dolayısıyla insanların paralarını Hülya Avşar’a mı kitaplara harcadıkları yalnızca onları ilgilendirir ve ilgilendirmelidir de…

Dolayısıyla piyasa “emredici” bir hukukla  falan yürümez.

“Kaynak” teriminin, “Kendisinden sermaye mallarının elde edildiği ilk mallar” olmak dışında bir tanımı olamaz ve olmamalıdır da. Eğer devletin keyfi şekilde bizden tahsil ettiği her paraya “kaynak” diyecek olursak  her şey birbirine karışır. Devletin bizden zorla ve mantığı tartışılır bir biçimde topladığı vergileri “kaynak” olarak görüp de keyfe keder her harcamasına da “kaynak tahsisi” dersek bunun belki retorik olarak bir değeri olabilir ama iktisadi anlamda hiçbir anlamı olmayacaktır.

Senin “kaynak tahsisi” mantığına göre devlet,  bizden tahsil ettiği paraları, bizim ne şekilde yaşayacağımızı belirlemek için harcamaktadır.

Devletin  gelirlerimizi ( Yan müşterilerimizin bize vermeye razı oldukları fiyatı) bizimle paylaşmasının açık ve makul sebepleri olmalıdır. Bireyler paralarını harcamak hususunda  ancak suçların sınırında yasaklarla karşı karşıyayken devlet dahil herkes,  ekonominin sınırlarıyla kesin şekilde sınırlıdır. Sorun, ekonominin sınırlarının devlet gücünü kötüye kullanan hükümetlerce belirsizleştirilmesidir.

Ekonominin sınırları ancak kaynakların sınırlarıdır ki yaygın cehaletle ancak fiyatların yol göstericiliğinde, herkesin sınırlı bildirimleriyle  onun farkına varılabilir.

Ortada iki elma dururken iki elmadan daha  fazla  herhangi bir fayda temin edilemeyeceği açık bilgisi ekonominin sınırıdır.

Demek ki ekonomi hukuk emirleriyle işleyen bir para otomatı değildir. Ekonomi, doğal sınırlara dair insan basiretinin ve sınırlı bilgisinin ışığında, insan iradesiyle yürütülen bir  eylemdir. Yani hayattır.


Saygılarımla…

Üretim Fazlası Efsanesi


Ekonomik cehaletin dayanılmaz romantizmine bir örnek
Arz yönlü iktisat, Marxla beraber bir din haline gelmiştir. Arz yönlü iktisadın maliyete dayalı değer biçme anlayışı, maliyet muhasebesi  sayesinde  kendisine  bir bilimsellik urbası edinebilmiştir.

Şüphesiz üretilen  mallar olmaksızın mübadele de meydana gelemez.

Sorun şudur ki üretilen her şey bir “mal” haline gelmeyebilir. Yani insanlar her üretileni, kendi ihtiyaçlarıyla ilişkilendirmeyebilir.

Klâsik iktisadın “maliyete” dayalı  “değer” kavramı, ürünün “mal”  haline gelmesini anlayamadığı   içindir ki fiyatın  sübjektiviteye dayanan doğasını da  anlayamamıştır.

Kollektivist bir dostum “üretim fazlası” diye bir kavramdan bahsetti. Buna göre  birileri bir şeyleri fazladan üretiyor ve “ihtiyaçtan fazla olan” bu üretimle “kâr” ediyordu. Sonra üretim fazlası…

Ne yazık ki dostum, insanların neden “ daha fazla ürettiğini” veya bir üretimin kime veya neye göre “fazla” sayılması gerektiğini  söylemiyordu.

Herhangi bir üretim fazlasının, herhangi bir bireyin fayda skalasında  bir yeri olup olmamasının önemini ne yazık ki göremiyorlardı.

Bütün dertleri tüketici malının maliyetinden ibaretti. Üretim faktörlerinin her birinin ayrı ayrı mal  niteliği taşıyıp taşımadığıyla ilgilenmediler.

İnsanların ilgilerinin ve fayda skalalarının malların değeriyle ilgisini kavrayamadılar.  Üretim fazlası dedikleri şeyi kârla ilişkilendirerek birilerinin fazlasının diğerlerinin eksiği olduğuna dair basit bir “eşitlik geliştirdiler. Ne yazık ki göremedikleri şey ekonominin sıfır toplamlı bir denklem olmadığı idi.

Çünkü sıfır toplamlı bir denklemde ortada hiçbir değer kalmaz. Oysa bireylerin fayda skalalarındaki farklılık, mübadelenin, her iki taraf için de maksimum faydanın sağlanabildiği kanaatiyle gerçekleşmesini sağlar. Bir malın üretici tarafından belirlenen fiyatı sizin fayda  kanaatiniz için uygunsa  bu, sizin için   malı edinmenizin , o fiyatı ödemekten  daha önemli olduğu anlamına gelir.

Eğer ekonomi sıfır toplamlı bir denklem olsaydı hiç kimse mübadeleye girmezdi. Sıfır toplamlı bir denklem, bir yağmanın ta kendisidir!

Ayrıca daha önce bahsettiğimiz gibi ekonominin tek inceleme konusu tüketim malları değildir. Ekonominin asıl belirleyici unsuru sermaye mallarıdır. Çünkü sermaye mallarının miktarı toplam üretimi doğrudan doğruya belirler.  Sıfır toplamlı arz yönlü iktisadi anlayışta sermaye mallarının hepsinin tek seferde tüketildiği zımni kabulü de başlı başına büyük bir yanlıştır.

Esasen kâr, üretimin fazlalığından kaynaklanmaz, üretimi sürdürmeyi sağlayan maliyetleri karşılayabilecek taleplerden kaynaklanır. İnsanlar meselâ bir kere televizyon edindikten sonra başka televizyon üretilmeyecek midir? Ya da televizyonun temel gıda olarak ne gibi bir “değeri” vardır? Ya da bir üretim neden kesintisiz devam eder? Ya da bir üretimi gün gelip de durduran şey nedir?

Eğer üretim fazlası “fazladan” bir üretimse bu terim açıkça saçmadır. Çünkü böylesi bir kullanım bir toplumdaki toplam ihtiyacın kesin şekilde belirlenebileceğini düşünmeyi gerektirir ki bu sosyalistlerin cennet hayalinden başka bir şey değildir.

Eğer üretim fazlası, üretimle elde edilen “fazladan” bir paraysa bu da kârın hiç anlaşılamadığı anlamına gelir. Kâr kapitalistlerin icat ettiği bir namussuzluk türü müdür? Yoksa üretimin bir kere yapıldıktan sonra tekrar gerçekleştirilmesi için gereken bütün maliyeti karşılayabilmenin yegâne yolu mudur?

Şeylerin birer iktisadi mal olabilmelerinin ilkeleri  Karl Menger tarafından “İktisadın Prensipleri’nde” tanımlanmıştır. Eğer bu ilkelere dikkat edilirse insanların kendilerince bir ihtiyaç saydıkları, edinmeye değer buldukları şeylerin varlığı gözlenirse herhangi bir sanatçının, dansçının nasıl para kazandığı anlaşılabilir. Görünüşleri, oyunları, dansları veya kitaplarıyla insanların ihtiyaç skalasında yer alabiliyorlarsa  araba ya da terlik üretmeleri gerekmez. Çünkü insanlara bedelini ödeyerek almak isteyecekleri bir “mal” sunuyorlardır.

Kısacası gayri meşru veya lüzumsuz bir üretim fazlası  falan yoktur.