18 Ocak 2016 Pazartesi

Bizi Bekleyen Rejim: Hümanistofaşizm


Günlük  yorumlardan edindiğim izlenime göre bu ülkede bizim Türk ve egemen olarak yaşamamız, hümanistler tarafından zaten çoktan gayri meşru bir şey olarak damgalanmış.

"Yeni hümanistler" hem bu ülkede medeniyeti ve hukuku arzulayıp hem de bunu Türksüz gerçekleştirmeyi hayal eden insanlar.

“Yeni hümanistler”  Türkiye’ye özgü, vatansız, değersiz ( değer yargısız) normsuz, köksüz  “insan savunucuları”.  Onları “yeni” kılan şey, Türk kimliğine karşı sözde insanlık adına duydukları inanılmaz öfke ve nefret. Öfke ve nefretlerini “insani bir amaç” için  meşrulaştıran türeme bir grup.

Aslına bakılırsa şu anda Türkiye üç “faşist sapkınlığın” egemenliği altında: Siyasal İslâmcılık, Kürtçülük ve “hümanizm”.

Bu üçünü nasıl “faşizm” diye nitelediğime şaşacaklardır eminim; ama  aslında  olay basit:

Bu üç akım da kendilerine ortak bir öfke ve nefret objesi olarak Türklüğü seçmiş durumdalar. Türklük, onlara göre  silâhlı veya silâhsız şekilde ortadan kaldırılması gereken “insanlık dışı” bir  kavram. Bu yüzden Kürt etnikçiliği ve siyasal İslâmcılık,  Türk siyasal egemenliğini  silâhlı eylemleri için sürekli  bir bahane olarak gösterirken “yeni hümanizm” de onu, insanlık adına duyduğu  sözde meşru bir öfkenin sebebi olarak sunuyor.


Bu üçünün de  ortak noktası hareketlerindeki ölçüsüz öfke ve nefret. “ Faché”  Fransızca’da kızgın, öfkeli anlamına geliyormuş.  Faşizmi salt ekonomik ilişkiler yönünden  tanımlamaya  kalkmak bu yüzden biraz yetersiz. Faşizm,  özünde mülkiyetle falan ilgili değil. Faşizm özünde,  öfke ve nefretle ilgili. Faşizm, öfkenin ve nefretin resmi rejiminden başka bir şey değil.

Bugün Türkiye’de Türk adına duyulan resmi ve gayri resmi  bir nefret  mevcut. Bu nefret öylesine büyük ki Türk  millî egemenliğini, etnik terörün silâhlı kalkışmasına karşı savunmak bile artık gayri meşru sayılabiliyor.  Buradaki “satır arası” patoloji çok çok düşündürücü.

Ülkenin sözde barış yanlısı akademisyenleri, “aydınları” vs, Türkiye’de Türk adına karşı öyle öfke ve nefret dolu ki onun karşısındaki her türlü silâhlı, silâhsız ihanet odağını derhal meşrulaştırabiliyor, aklîleştirebiliyor.

İşte bu ölçüsüzlük, bu öfke ve nefret aslında “yeni hümanistleri”, dincileri ve Kürtçüleri bir “hümanistofaşizm” asgari müştereğinde bir araya getiriyor. Böylece “hümanizm” yepyeni  bir “öfke ve nefret egemenliği rejiminin” manifestosu haline geliyor. Hümanizmin Türk düşmanlığı, Türk adının ortadan kaldırılmasının insanlığın huzuru için gerekli olduğu fikriyle ortaya çıkıyor. Bu gün yeni anayasa hayalleri kuran, dinci ve Kürtçü saldırgan kampın hukuksal araç kutusunun, “hümanist hukukçularca” oluşturulması, bu yüzden tesadüf değil.
Hümanistofaşizm yeni bir dünyevi taassup olarak dinleşiyor ve kendini tartışılmaz kılıyor ki asıl faşizm budur. Türkiye solcuların romantik cehaletlerinin çok ötesinde  ve içinden çıkılması çok daha güç bir faşist rejime doğru tam da Türk düşmanı hümanistlerce  sürükleniyor.

İşte karşımızdaki  en  büyük tehlike bu.




14 Ocak 2016 Perşembe

Hakikat Üzerine Bir Mektup

Değerli Üstadım İzzet Karatay,

Gerçeklik ve hakikat konusuna değinmişsiniz. Aslında felsefenin  temel konusuna  parmak basmışsınız ve düşünen beyinler için  bu pek sancılı bir konu.

Üstad izninle ben bu noktayı "doğruluk" ve "gerçeklik" diye düşünmeyi teklif ediyorum. Doğruluk gerçeğin/hakikatin bir parçası veya parçası olduğuna kuvvetle inandığımız şeydir. Gerçek veya hakikat ise aynen senin dediğin gibi varlığı inkâr edilemeyecek olan şeydir.

Doğruluk gerçeğin mutlaklığı olmaksızın anlaşılamaz. Bir mutlak referans noktası olmaksızın ölçmek, kıyaslamak ve hüküm  vermek imkânsızdır.

 Yeni  fikirlerin gerçeğe yakınlıkları, onları birbirlerine yaklaştırır. Gerçek bütünüyle bilinebilir mi? Ne kadar “büyüktür”? Bunu  doğrudan görmek mümkün olmayacaktır belki. Ama biz şunu biliriz ki bir şey , başka bir şeyi artık başka bir şekilde tanımlamamızın veya görmemizin mümkün olmadığı bir şekilde işaret ediyorsa o bir delildir, doğrudur ve gerçeği aydınlatmaktadır.

Mahkemeler doğrudan doğruya “gerçeğin” arandığı yerlerdir. Bütün deliller yanlış olduğunda bile en nihayetinde insanın amacı gerçeği bulmaktır. Zaten böyle olmasaydı yanlış yargılamalar üzerinde durulmazdı. Demek ki gerçekle/hakikatle ilgi insanın yaratılışından gelen bir güdü.

 Doğrular apaçık  göründüğünde, onların gerçekle ilgisi ortaya çıkar.

 En büyük sorunlardan biri doğrunun belirlenip belirlenemeyeceğidir. Belirlenemeyeceğini iddia edenler insan algısının sınırlılığından dolayısıyla yanılabilirliğinden bahsedebilirler. Sorun şudur ki “ İNSANIN KENDİ ALGISINI AŞAN BİR ŞEKİLDE YAŞAMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR.”. Bu yüzden algımızın ötesindeki evrenlere göre hüküm veremeyiz ve kararlarımızı  algı sınırlarımız içinde vermeliyiz.

O halde algımızın ötesindeki bir gerçeğin var olabilme ihtimali son derece büyüktür. Sorun, bizim ancak ve yalnız algılarımıza göre yaşamaya mecbur olmamızdır. Centurion galaksisindeki silikon temelli yaşam şekillerinin bilinçlerini bilmemiz veya görünen spektrum dışındaki dalga boylarında hayatlarını geçiren başka canlıların anlayışını bilmemiz şu an için mümkün değildir. Ve şu an için bilemediğimiz bir şeyle de mukayese yapamayız.

Doğrunun her devirde değişmesi, insan algısının her devirde değişik araçlarla daha yetenekli hale getirilmesinden dolayıdır. Doğruların gerçekle ilgisi, her devirde daha fazla sayıda ilgi kurulabilmesi sayesinde daha çok anlaşılır.

Zaten dikkat edersen özellikle sol “toplumcu edebiyat” ( “Toplumsal gerçeklik “ akımıyla ilgili Attila İlhan’ın “Hangi Sol?” u muhteşem bir kaynaktır…) hiçbir şeyin tanımlanamayacağı, hiçbir davranışın yargılanamayacağı ve yargılanmaması gerektiğine dair  zaman zaman alaycı ve yer yer de nihilizme varan bir “görecelik”  yaklaşımını savunur. Sebebi, idealizme olan düşmanlıktır.

Gerçekle ilgili olarak şu tanımı, ilgine ve eleştirine sunmak isterim GERÇEK, KENDİNDEN BAŞKA BİR ŞEY OLAMAYACAĞI ANLAŞILMIŞ ŞEYDİR. Yıllarca Hegelci hevesliler idealizme sövmeyi bir ahlâki ZORUNLULUK OLARAK DAYATTIĞINDAN ve lâf ebesi çok sevgili Marx da bunu dibine kadar sömürmüş olduğundan, bahsettiğin şeyler düşünülemedi bile…

Ama senin de dediğin gibi gerçek/ hakikat değişmez bir şey olarak bir yerde mutlaka var olmakta, bulunmaktadır.

Düşünmekten vazgeçmeyen herkese selam olsun.


10 Ocak 2016 Pazar

Türksüz Atatürkçülük


Atatürkçülük, ne yazık ki mensupları  arasında objektif bir tanıma ulaşamamış bir düşünce. Bu, onun kötü ya da anlamsız olduğunu göstermiyor.

Atatürkçülük, mensupları arasında, hangi konuda anlaşıldığı veya ortaklaşıldığı ile değil de daha ziyade hangi konuya karşı olunduğu ile tanımlanan bir düşünce.  Atatürkçülük, genellikle “ İnsanların ırkıyla, kökeniyle ilgilenilmeden Atatürk etrafında uzlaşılması gerektiği” şeklinde kabaca tanımlanan bir düşünce. Eskiden “Atatürk milliyetçiliğinden” bahsedilirdi ama  sanırım Atatürkçülerin genel olarak “sol” kamptan olması , ideolojilerinin temelindeki Marxist-enternasyonalist felsefe yüzünden, “milliyetçilik” teriminden caymalarına yol açtı. Artık Atatürk, “milliyetçilikle” ilgilendirilmeksizin anılıyor.

Artık DHKP/C, TİKKO yandaşlığına kadar uzanan bir sol çizgideki insanlar dahi Atatürkçülükten bahsedebiliyor; ama Atatürkçülerin Türk Ulusu’nu ilgilendiren bir “milliyetçilikten”  özenle kaçındığı da bir gerçek.

Atatürk, üzerinde, daha ziyade lâiklik, inkılâpçılık/devrimcilik ve halkçılık ile uzlaşılan “millet üstü” bir hümanist barış figürü olarak sunuluyor.

Böylece Atatürk aslında “Türklük gibi ilkel ve savaşkan bir kimliği” çok aşan bir uygarlık figürü oluveriyor. Onun “devrimleri”  uluslaşmayla uygarlaşmayı ilişkilendiren birer gelişme çabası olmaktan çıkarılıp derhal  ucuz birer Marksist işporta  Bolşevizmi haline getiriliveriyor. “Devrim” kelimesinin bu kadar ucuzlatılmasının ve değersizleştirilmesinin en büyük sebebi, Bolşevik fırsatçılığından ve şiddetinden başka bir şey olmayan Leninist iç savaş taktikleri ile Atatürk’ün ulusal uygarlaşma projelerinin sol tarafından aynı kefeye konmasıdır.

Atatürk’ün,  Türklükle ilgisi  görmezden geliniyor.

Bu gün Atatürkçülük, DHKPC’den PKK'ya uzanan enternasyonalist sol  terör kampının bariz bir baskısı altında. Atatürkçü denen kesimden, üniversitelerdeki Türk düşmanı sol terör koalisyonuna karşı maalesef hiçbir tepkinin gelmemesi bunun sanırım en büyük delili.  Yanılıyor da olabilirim ama PKKlıların dahi “solun cici çocukları” olarak görülmesi, Soner Yalçın gibi “ulusalcı” görünümlü pek çok popüler “Atatürkçü” yazarın üniversitelerdeki, Doğu ve Güneydoğu’daki açıkça Kürt etnik ırkçısı Marksist terör ve ihanet odaklarını vs “Türk olarak” lanetlemiyor olması düşündürücü ve üzücü.

Atatürk’ü Türksüzleştirme   merakının en bariz aklayıcılarından biri de “emperyalizm” terimi. Bu terim, Atatürk’ü aslında Türklük için değil de “sosyalist  ulusal sorun” için çarpışan bir tür hümanist Bolşevik kahramanına çevirmek arzusunun ifadesi.  Sol bu terim üzerinde, Türk’ün asli yüceliğini bir kenara bırakıp onu yoksul ve sömürülmüş bir Ortadoğu “halkı” gibi göstermek için duruyor.  Böylece konu, “Kürt ezilmişliğine” ve Türk ulusal bağımsızlık mücadelesi üzerinden de “Kutsal Kürt  isyanına” bağlanabiliyor. CHP gibi “ulusal” bir partinin nasıl enternasyonalist bir Kürtçülük merkezi haline geldiğini merak ediyorsanız Atatürkçülüğün  Marksist bakış açısıyla nasıl çarpıtıldığını görmeniz  yeterlidir.

Atatürkçüler galibe ne yazık ki Türk uluslaşma sürecini “Türk olarak” okumak ve öğrenmek yerin kendilerine  enternasyonalist hümanist bir Marksist  urbayı daha uygun görüyor.

Ama Atatürk’ü Marksist-Leninist hele de meselâ Soner Yalçın’ın parmak hesabı ekonomik diyalektik fizyokrasisi ile açıklamak mümkün değil. Atatürk’ü anlamak ancak Türk’ü tanımak ve anlamak ile mümkün.

Atatürkçülük, “Türk” adını merkeze almalıdır. Atatürk’ü büyük Türk kültürünün ve tarihinin bir parçası olarak görmelidir. Atatürk’ün, büyük Türk tarihinin bir parçası olduğu anlaşıldığında, onun bu yüce milleti hangi şartlarda ve hangi bilinçle kurtardığı en doğru şekilde anlaşılacaktır.

Atatürkçülük, Marksizmle ve solun çeşitli fantezileriyle fazlasıyla zaman kaybetmiştir. Şimdi Türk’ü yeniden keşfetmek zamanıdır.


8 Ocak 2016 Cuma

Dil Din Ve İktidar


Dil ve din arasındaki ilişki öyle görünüyor ki modern zamanlarda  Avrupa’da reform ile  ete kemiğe bürünmüştür. Bu ilişki iktidar ilişkisidir.

Dil ve din arasındaki iktidar ilişkisi Vatikan’ın Lâtince üzerindeki tekeliyle  asırlarca  meşrulaştırılmıştır. Lâtince bildikleri için “dinin özünü”  bildiklerine inanılan Katolik rahipler, bütün Hıristiyan kralların kralı hükmündeki papanın dünyevi vekilleri olmuşlar.

Protestanlığın  Katoliklikten daha  az “tutucu” olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Zira “püritan” Protestanlar ve daha pek çok Protestan mezhep son derece tutucudur.

O halde Protestanlık sanıldığı gibi “daha dünyevi” falan değildir. “İlk günah” paranoyası  Protestanlıkta da aynı şiddette devam eder. O halde Protestanlığı Katoliklikten ayıran nedir? Bunların arasındaki tek fark Luther’in İncil’i Almanca’ya tercüme etmiş olmasıdır. Bu şekilde  dünyevî krallar yetkilerini “aracısız” veya” doğal” olarak Tanrı’dan aldıkları söylemiyle , bu yetkilerini papayla paylaşmaktan kurtulmuşlardır. U aynı zamanda  dünyevi yasaların yapılabilmesine de imkân sağlamıştır.

Bunun bir başka  sonucu da “ulusal kiliselerin” kurulması olmuştur. Dikkat edilirse  İngiltere Protestanlığı kabul etmekle birlikte “Anglikan kilisesini” kurmuştur.  Elbette Protestanlığı  Katolikliğin “merkezi” yetkilerini protesto eden tavrı bu konuda etkili olmuş olabilir.

Ne olursa olsun, insanlar  uluslarına özgü bir din anlayışı geliştirmiş ve bu da en nihayetinde dinin toplumsal düzendeki belirleyiciliğinin zayıflamasına, bireyin bir değer haline gelmesine yol açmıştır.

Protestanlıkla beraber doğan “ulusal kilise” kavramı, dil tekeli ile ortaya çıkan dini otorite vasıtasıyla “ulusu aşan” bir Hıristiyan kimliği oluşturulamayacağını ortaya çıkarmıştır.

Çünkü Lâtince ile dayatılan dil tekeline rağmen kilise ulusal kimlikleri aşan bir aşkın Hıristiyan kimliği sağlayamamıştır. Çünkü  kimin kime nasıl selam vereceğinden, nasıl giyineceğine kadar her konuyu belirleyen bir “üst dinsel kimlik” yaratmak Vatikan için bile mümkün olmamıştır.  Kısacası din, kültürü aşamamıştır.

Aynı durum İslâm için de geçerlidir.

İslâm’ın ilk dönemlerinde Araplar basit ve anlaşılır bir tevhit/ birlik inancını, özellikle birlikte yaşadıkları, kültür ve medeniyetçe kendilerinden çok daha üstün Yahudilerin dinine benzetmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Karmaşık ritüelleri,  doğrudan doğruya eski inançlarından ve sözde dince emredilen toplumsal düzeni de kendi örflerinden meydana getirmişlerdir.

Bunları yaptıktan sonra da Yahudilerin  kendi milli dinleriyle ilgili duydukları gurura özenmiş ve bunu olduğu gibi taklit etmişlerdir.  Yahudilerin İbrani dilini ulusal ve kutsal bilmelerini aynen taklit ederek kendi dillerini Tanrı’nın dili sanmışlar bu yolda da telkinlerde ve hatta dayatmalarda bulunmuşlardır.


Tanrı’nın dilinin ne olduğunu kulların bilmesi mümkün değildir. “Tanrı’nın sözlerinin” bir kul tarafından anlaşılabilmesi içinse o kulun dilinde “inmiş “olması gerekir. Bu durumda Tanrı’nın sözleri, ancak herhangi bir peygamberin kendi dilinin grameri, yetkinliği ve bağlamı kadar anlaşılabilir olacaktı. Pigmelerden bir peygambere din inmiş olsaydı acaba o peygambere “miras hukukundan” veya giyim tarzından bahsetmek mümkün olabilir miydi?

Bu durumda ortaya çıkan gerçek şudur: Bugün din diye bildiğimiz şeyler, ancak  Arapların vahiyden anlayabildikleri kadarından ibarettir. Yani Arapça bir üstün veya kutsal dil falan değildir. O “kutsal emir “oldukları söylenen şeylerin Arapça tercümesinden ibarettir. Aksini iddia etmek Tanrı’nın Arapça konuştuğunu iddia etmektir ki inananlar için bu açık bir küfürdür, inanmayanlar için de açık bir mantıksızlık/safsatadır.


 Günümüz Arapça ibadet taassubunun temelinde,  İbranileştirilmiş tevhit inancının bu Arapça “sürümü” yatmaktadır.

Bu taassup “halifelik”  safsatasıyla Vatikan benzeri bir dinî merkezileşmeye de özenmekte.  Bütün bu safsataların temelinde de Arapça özentisi yatıyor.


Bu özenti basit bir taklitten ibaret olsa  sorun olmayabilir. Çünkü en nihayetinde Arap gibi giyinip Arap gibi davranan üç beş meczup ancak bir güldürü malzemesi olabilir.

31 Aralık 2015 Perşembe

Ne Okurum Ne Yazarım

Depresyon, zayıflığınıza işaret etmez;
çok uzun zamandır güçlü olduğunuz anlamına gelir.

Her gün ama her gün bir kara haber alıyoruz.

 Kâh bölücü Kürt terörü bir vatan evlâdını elimizden alıyor  kâh  dinci siyaset, Türk kimliğimizi  kazımak için yeni bir icada imza atıyor.

Normal bir memlekette insan ekmeğinin derdine düşer.

Normal bir memlekette, insanlar bir yerden bir yere  gönül rahatlığıyla seyahat eder.

Bir düğüm  her gün daha da  fazla boynumuzu sıkıyor. O düğümü sıkanlar da sözde bizim insanlarımız. Kendi insanlarımızın ihanetiyle karşı karşıyayız.

Memleketin yarısı Türk adından nefret ediyor. Bu öyle bir nefret ki vatanın Türk’ten arındırılması için Kürt-Ermeni  terörüyle iş birliği yapıyor. Türk adını, sözde demokrasiyle ve kanun istismarıyla silmek için her yalanı mübah görüyor.

Türk düşmanı bu yabancılaşmış kitle cinsel bir paranoyayı ahlâk kabul ederek hepimizi tecavüzü kabule zorluyor.

Bu şartlar altında  nefes alamıyorum.

Bu şartlar altında ne doğru dürüst okuyabiliyor ne de yazabiliyorum. Dikkatimi toparlayamıyorum. Dikkatimi toparlamaya değer bir şey de  bulamıyorum. Ülke git gide daha değersiz oluyor. Çevremiz kendi hayatları hakkında hiçbir fikre ve değere  sahip olmayan yığınlarla çevrili.

Her şey parmaklarımızın arasından akıp gidiyor. Hayatlarını hiç umursamayan insanlar “demokrasi” aracılığıyla bizim hayatlarımızı, dikkatlerimizi, zevklerimizi de kendi  umutsuzluk lâğımlarına sürüklüyorlar.
Düşünmek, duymak ve Türk olmak artık mevcut  “gerçekliğin”  algı körlüğü içinde batıp gidiyor.

Uyumak bile dinlendirmiyor artık…  Depresyon ne demode bir şey artık ne sıradan…

17 Aralık 2015 Perşembe

Ulusal Egemenlikte İnsan Kalitesi Sorunu



Eskiden insan kalitesine vurgu yapanlara kızardım.

Bunun  demokrasiyi engellemek için bir bahane olduğunu düşünürdüm. Öyle ya “metodolojik birey” vardı ve insan hakları bu birey üzerinden mükemmelen tanımlanmıştı. Öyleyse bu çıkarımın ve idealin ötesinde  bir irade olamazdı.

Böylece bireyi, her türlü çoğunluk diktasından,  seçkinci zorbalığından vs koruyacaktık.

Burada bir noktayı atladığımı yıllar sonra fark ettim. O da “metololojik bireyin”, aynı zamanda “kötüyü de seçebilen bir   irade kullanıcısı” olduğuydu. “Kötü” neydi? Kötü, yaygınlaştığı takdirde bütün toplumun dağılmasına sebep olabilecek eylemlerin tamamıydı ki bu da    hayat, mülkiyet ve hürriyet ( ifade hürriyeti)nden ibaret olan “temel hakların ihlali”  anlamına geliyordu.

 Peki ama   metodolojik birey denen ve üzerinde  felsefe yapılan ideal insanın, kötüyü seçme ihtimali  adil bir devlet için “insan kalitesine” dayanan  ayrımcı bir yönetimi mi  seçmemizi gerektirirdi?

Veya mevcut kötü yönetimleri nasıl açıklamak veya düzeltmek gerekirdi?

Mevcut kötü yönetimleri metodolojik bireyin basit bir sapması olarak görmek mümkün müydü?  Normalde, bireyin zararlı  olanı seçmesi kendisi için ve kendisiyle sınırlı olarak belki bir özgürlük ve sorumluluk sorunu olabilirdi.

Sorun, adına “ demokrasi” denen çoğunluk yönetimiyle  bireylerin toplu iradesinin  toplumsal düzeni değiştirmesine gelince çetrefilleşiyordu. Birinin diğerinin hayat tarzı üzerinde  tartışmasız  egemenliği  arzu edilir bir şey miydi?

Ama belki de daha önemlisi… Toplumsal düzenin sahibi olan gerçek toplumsal kimliğe yönelik içten gelen tehdit veya ihanet metodolojik bireyin özgürlüğüyle mazur ve meşru  gösterilebilir miydi?

Yaşam tarzı tercihi açısından cevap çoğunlukla ilgili değildi. Bu, yaşam tarzının, en byük çoğunluğa, zararsızlık ilkesi çerçevesinde sağlanabilen en büyük özgürlükle ilgiliydi. Bir yaşam tarzının egemenliğinin mümkün olan en fazla sayıda “küçük yaşam tarzlarının” bir rada var olabilmesini mümkün kılması ölçü olmalıydı.

Çoğunlukla ilgili asıl  büyük ve yakıcı siyasal sorun belki de şu: Çoğunluğun kendi kimliğini inkâr edip edemeyeceği veya   bilerek dahi iç ve dış düşmanlarla işbirliğine giderek kendi egemenliğin yok edilmesine alet olup olamayacağı .

Türkiye örneğinde, güncel sorunu budur. Adına Türk Ulusu denen büyük kitle artık  iç ve dış düşmanların  güdülemesine açık hale gelmiştir.

İş sadece  yaşam tarzından ibaret değil. İş, dünya üzerinde belli bir kimlikle var olup olmamaktır. Uluslaşamamış toplumların  dünyadaki  varlıkları gerek kültürel gerekse ekonomik   anlamda  uluslaşmış toplumlara tam bir bağımlılık şeklinde ortaya çıkar. Uluslaşamamış toplumların kendi üretken kültürleri ve ekonomileri yoktur ve olamaz da…

Dünya üzerindeki bu  varoluş şartı, ulusal düzeyde, belli bir ülkede  herkes için her zaman geçerli  bir kurallar düzeni  kurabilmek için de  zaruridir.  Bir yerde “ulusal” bir kimlik tesis edemezseniz, hiç kimseyi ayrımsız uygulanan bir hukuk düzeni için ikna edemezsiniz.

Peki ama “metodolojik birey” bu sorunu çözmez mi?

Sorun şudur ki “metodolojik bireyi”  tanımlayan filozofların tamamı uluslaşmış toplumların ve lâik ulusal  devletlerin  üyeleridir. Dolayısıyla onların, ulusal bir devletin sağladığı hukuk birliği dışında etnik ve teokratik bir devletin var olabileceğine dair bir  telâkkileri yoktur.

Oysa bugün Türk  Ulusu’nun insan kalitesi, ulusal egemenlik ve uluslararası ilişkiler açısından ciddi anlamda  kötü bir sorun haline gelmiştir. Bu sorun, “dağdaki çobanın oyu” şeklinde ortaya çıkmaktadır. “Dağdaki çoban”, bugün, varlığını sağlayan ulusal egemenlik ve hukuk birliği gibi iki  varoluşsal temel hakkında, bilgisi olmaksızın karar verebilecek durumdadır. Metodolojik birey kabulüne göre  bu iki temel hakkında karar verici olmak hakkına sahiptir.

Sorun bunlar hakkında “karar verdiğinin” farkında olup olmadığıdır. Ayrıca Bu kararının beraber yaşadığı insanları nasıl etkilediğiyle ilgili bir fikrinin olup olmadığı…  Türk toplumunun siyasal çoğunluğunu teşkil eden  ve yaygın bir yanlışlıkla “milli irade” olarak adlandırılan kitle “dağdaki çobanlardan” oluşmakta.

Bu kitlenin metodolojik bireyinki gibi bir ahlâkî normu, ahlâka dayalı bir fayda telâkkisi falan yok. Bu kitle, gönüllü olarak cehaleti seçmiş, sorumsuz bir yetkiyi arzulayan, aklını ancak  “üretmek yerine yağmalamak” için kullanan bir kitle. Bu açıdan Türkiye’de “milli irade” ancak Neandertahl  adamı seviyesinde  bir varoluş bilincine sahip olan bir kitle.

Ve bu kitle Anadolu’da Türk’ün varlığının meşruiyetine karşı çıkan iç ve dış düşmanların  gütmesiyle koskoca bir ulusun varlığını oylayabileceğini sanıyor.

Türkiye’de insan kalitesi artık yaşam tarzımızı ilgilendiren basit bir konfor sorunu olmanın çok çok ötesinde. Türkiye’de insan kalitesi artık doğrudan doğruya Türk Ulusu’nun varlığını tehdit eden bir sorun.






15 Aralık 2015 Salı

Türkiye’de Medeniyet Kaybı Ve Akademik Otoriterizm



Başlık belki de yetersiz, bilmiyorum. Çünkü  siyasi bir gönderme içeriyor ama zaten hayatta siyasi olmayan ne var ki? Hayatlarımızın bir uzlaşmaya dayalı yaşandığı yerde siyasetsiz yaşayabilmemiz mümkün mü?

Ama  başka bir konuyla ilgili başlığımız.

Konu bilgi üzerindeki otoriterizm  ve bunun sebep olduğu medeniyet kaybı.

Bilginin belli bir düzen içinde alınması insan yaşamının bir döneminde özellikle önemli. Kaldı ki profesyonel bilginin kesinlikle organize ve kabul edilmiş bir otorite elinden verilmesi her şeyden önemli.

Sorun şu: Bilgi  otoritelerinin otoriteleri nereye ve ne zamana kadar sürmelidir? Ya da bilgi akademyanın tekelinde midir?

Türkiye gibi geri kalmış bir köylü toplumunda maalesef öyle. Türkiye’de köylü toplumu bilgi , “bilmesi gerekenlerin” tekelinde ve onlara has bir “altın yük” olarak görüyor.

 Aslında köy toplumu, üretim biçimi açısından sebep sonuç ilişkisine  yabancı değildir. Fakat sorun, köy toplumunun, kendi idrakinin aşan bir üretim  biçimine çok hızlı geçmiş olmasıdır.

Bütün idraki, tohumu ekip bitmesini  beklemek  ve sonra da bundan un elde edilmesinden ibaret olan köy toplumu, bir anda aklının ermediği bir karmaşıklıkta ve hızda işleyen büyük bir seri üretim çarkı ile karşılaşmıştır. Bu öyle bir süreçtir ki köylü istese de sürecin tamamını öğrenemez. Bu yeni vaziyette köylü, ellerinde tüfeklerle ve atlarla gelen İspanyolları büyücü sanan Amerikan yerlileri gibidir.

İşte bu köylü toplumunun evrenin niteliği hakkında düşünmesini beklemek hatadır. Bu köylü toplumunun şehre göçüyle değişen hiçbir şey olmamıştır. Çünkü bu köylü toplumu, karmaşıklaşmış seri üretimin  biçimlendirdiği, karmaşık şehir hayatına adapte olmak yerine kenar mahallelerde kendi  basit hayatını sürdürmeyi tercih etmiştir. Yani Türkiye’de köylülük  kalıcı bir bilinç olarak şehirde erimeden kalmış ve artan  nüfus göçleriyle de şehri  bozmaya başlamıştır.
Bugün Bekir Coşkun’a “Biz kazandık siz kaybettiniz. Sadece İzmir’de ve bir iki sosyete mahallesinde yaşıyorsunuz. Ya bizimle uzlaşacak ya da defolup gideceksiniz!” diyen mektubu yazan da işte bu kitledir.

Bu kitle için bilgi, ancak  bilgiden başka bir şeyle uğraşmayan insanların uğraşması gereken  bir fantezide veya hayalden ibarettir. Seri üretimin karmaşık süreçlerine yabancı kalmış köylüler için “bilgi” ancak profesyonellerin uğraştığı ve sonuçlarıyla kendi yaşam konforunu arttırması beklenen şeyden ibarettir.

Peki ama akademiya gerçekten bilgi üretebilir mi?  Şüphesiz akademiya bilgi üretir. Sorun akademisyenlerin sınırlı bir bilgi türünde sınırsız derinleşmeleriyle  bilinçlerini gerçek dünyanın ve diğer bilgilerin  sorunlarından kaçınılmaz şekilde soyutlamalarıdır.

Bugün doktora derecesi almış herhangi bir akademisyen incir çekirdeğini doldurmayan bir konuda  derinleştikten sonra bir anda dünyanın bütün bilgisine hakimmiş gibi muamele görmektedir. Sosyal bilimlerin herhangi bir sahasında doktora yapan herhangi bir akademisyenin estetikten tutun da psikolojiye kadar her sahada  fikir irad etmesi bugün gayet doğal karşılanan bir durum. Peki ama hayatı yalnız tuhaf ve geçerliliği tartışılır saçmalığın kıyısındaki tarihsel fiyat endekslerine  dayalı  ekonomik modellemelerle  “oyuncakçılık” oynamakla geçmiş herhangi bir ekonomist akademisyenin izlenimcileri, Adler’i,  Humboldt’u, Saramago’yu bilebilmesi mümkün müdür?

Ancak dikkat edilirse bizimki gibi bir köylü toplumunda, bütün bu konularda konuşmaya tek yetkili makam akademiyadır.  Avusturya’da çalışıp da Avusturya Okulu’nu duymamış akademisyenlerin olduğu bir köylü toplumunda,  hayatımıza hükmeden siyasetten tutun da  sanatsal estetiğe kadar her konu, hayatı yalnız ve ancak doktora ve doçentlik sınavına hazırlanmaktan  ibaret geçmiş  insanların  üstüne yıkılmaktadır.

Türkiye’de akademi de  kenar mahalleden daha şehirli değildir. Köylünün  buğdayı toprağa gömüp de  buğday elde etmekten ibaret idraki,   akademide sadece hacmen genişlemiş ve  “nitelikli bir ezber” haline gelmiştir.

Böyle bir zihniyetle, sanatın, bilimin felsefesiyle uğraşılması, düşünce süreçleriyle ilgilenilmesi düşünülemez. Çünkü hayatı buğdaya ve davara indirgemiş köylünün çocuğu ancak hayatını ilgili literatüre indirgeyecek kadar gelişebilmiştir.

Çünkü hayatının yeter ve gerek şartı olarak buğdayı toprağa gömmeyi gören köylünün çocuğunun,  “toprağı baştan yaratmak” gibi bir ufkunun olmasını beklemek saçmalıktır.

İyi de bunun ne önemi vardır?

Bunun önemi şudur:  Medeniyet denen insanın biricik varoluş biçimi, ancak  yaratıcılıkle beslenir ve var edilir. Medeniyet  insanın ancak gelişmek arzusu ile ayakta tutulabilir. Bu da ancak hayata bir bütün olarak bakabilmekle mümkündür ki bu da ancak hayata meraklı bir bakış ve araştırmak iradesiyle var edilebilir.

Hayatındaki en yaratıcı işi buğdayı toprağa gömmek olan köylünün daha ötesiyle işi olmaz. Bütün güzellemelere ve pastoral  övgülere rağmen köy,  “medeniyete”  ihtiyaç duyduğu çok yönlü  düşünme alışkanlığını, araştırma merakını veremez.

Bugün Türk toplumunun bilgi otoriterliğinin temelini oluşturan akademik profesyonelizmin temeli, buğdayı toprağa gömüp de geri kalan her şey için köy imamının fetvasını bekleyen köylü  kolaycılığı ve cehaletidir.

Bu da süreç içinde karşımıza bir medeniyet kaybı olarak çıkmaktadır. Olan biten biraz da budur.








10 Aralık 2015 Perşembe

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 
Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…
Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 
Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.
The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.
Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.
Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.
Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Aralık 2015 Salı

Türkiye’nin Baş Belası Dinci Belirsizliğin Küçük Röntgeni


Bugün AKP il yönetimine yakın bir ahbabımla konuştuk. Savaş tehlikesinden duyduğu endişeyi dile getirdi.

Sonra Rusya’nın uzun vadeli plânları olduğunu ama bizim böyle plânlarımız olmadığını söyledi.
Sorun şu ki başta kimin olduğunu anlamıyor ya da fark edemiyordu.

O sadece  tuttuğu partinin kazanmasını istiyordu ama kazanan partinin ne yaptığını bilmiyordu. İş bürokrat atamalarına, kanun çıkarmaya, şeriatı günlük hayata egemen kılmaya gelince  sevgili ahbabım kendisini ve partisini muktedir görüyor ve mutlu oluyordu.

Oysa Rusya’nın veya Kürt teröristlerin yaptığı hiçbir şeye söz geçiremiyordu ve bu ona tuhaf geliyordu.

Bu  sapkın ve çarpık bir bilincin tezahürü…

Sapkınlığı  yaşadığı yakın çevreyi dine dayalı olarak değiştirme tutkusundan geliyor. Din adına  bir iş yapmayı Tanrı adına yapmak ve dolayısıyla Tanrısal bir sorumsuzluğa sahip olarak görüyorlar. Bu sapkınlık holografik bir yapıyla  rol modeli olan en büyük siyasetçi kimse ondan bütün siyasi birimlere, zerrelere yansıyor.

Çarpıklık, dünyayı  kendi kapalı çevresinden ibaret sanmasından kaynaklanıyor.  AKPliler, aslında  kapısı açık bir kafesin içinde kalıp da esir olduğunu sanan bir canlı gibi  davranıyorlar. “Kapı açık çıksana!” dendiğinde, “Dışarıda ne var ki? Dışarısı diye bir şey var mı?” diye soruyorlar sanki…

Neden böyle?  Çünkü kendi kapalı toplumsal yapılarını, dinin dogmalarıyla koruyabileceklerini sanıyorlar. Dinin durmadan ve durmadan artan ayrıntılı tutuculuğuyla kendi kafalarındaki kafesin duvarlarını kalınlaştırıp, parmaklıklarını güçlendiriyorlar.

Ve bu kendi içine kapalı yapının dünyadaki insanlıktan kopmasına ve uluslararası ilişkilerdeki tehditleri algılayamamasına yol açıyor. Bir grup köylü ya da gecekondulu dinci, kendi zafer  tutkuları için bütün bir milleti ateşe atabiliyor. Çünkü kendi kafeslerinin dışında yaşayan gerçek insanları  algılayamıyorlar.

Türk Milleti’nin hayatını elinde tutan bir avuç dinci  fanatiğin bize ettiği kötülüğün küçük röntgeni sanırım bu….


2 Kasım 2015 Pazartesi

Ne Halin Varsa Gör!


Ne yalan söyleyeyim depresyondayım.

İçimden hiçbir şey yapmak da yazmak da gelmiyor. Yeni başladığım bir kitap projesi  var. Aklımda öyküler var  yazıya geçemiyorum.

Neden?

Söylenecek her şey zaten söylenmiş gibi geliyor da o yüzden!  “Millet” denen  yığın lâfı zaten ağzımıza tıktı!

Şu saatten sonra  ulusal, lâik bir Türk devletinin savunmak  falan alenen saçmalık çünkü zaten hakkını savunduğumuzu düşündüğümüz “millet”  bunlara düşman! Bu bir tür “otoimmün hastalık” gibi… Yani vücut kendi organlarını düşman görerek onlara saldırıyor, kendi dokularını yok etmeye uğraşıyor.

Şu saatten sonra iktidar  Ülkenin bütün değerlerini yıksa bunu yaparken hiçbir tereddüt duymayacağı gibi buna itiraz etmeye de hiç kimsenin hakkı kalmadı.

Millet kendi eliyle Atatürk’ün ona bıraktığı bütün mirası har vurup harman savurdu. Artık bu memlekette hayatlarımızı emniyet altına alan ne bir uygarlık ne de hukuk müessesesi kalmıştır!

Şu saatten sonra zaten ülkemiz fiilen Anayasanın ilk dört maddesinde tanımlanan niteliklerin tam aksi  hale getirilmiştir.

Türkiye artık “Şer’i,  monarşi, sadakacı  bir kanun devletidir.”

Yani?
Lâik devlet fiilen yıkılmıştır. Ülkenin bütün resmi kurumları alenen tarikatçilerin eline geçmiştir. Yakında kadın memurların örtünmesi emredilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti artık demokratik değildir, fiilen başkanlık yetkileri kullanan bir cumhurbaşkanının egemenliğine geçmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “sosyallik” vasfı artık “gecekondu  sadaka dağıtımcılığı” haline getirilmiştir.

En tehlikelisi, devletimizin artık hukukla değil, yasamayla birleştirilmiş yürütmenin keyfi olarak çıkardığı kanunlarla  yönetiliyor olmasıdır. Şu aşamadan sonra dinci AKP iktidarının çıkardığı ve çıkaracağı  hiçbir kanunun “hukuka uygunluğunun” tartışılması mümkün olmayacaktır.

Daha da kötüsü bu dinci güruhun Kürt etnik terörüyle beraber ülkeyi etnik olarak ayrıştırmasını artık hiç kimse engelleyemeyecektir!

Gene de yazmak fakirin boynunun borcuydu, yazdı! Artık ne halin varsa gör, sevgili milletim!