31 Aralık 2015 Perşembe

Ne Okurum Ne Yazarım

Depresyon, zayıflığınıza işaret etmez;
çok uzun zamandır güçlü olduğunuz anlamına gelir.

Her gün ama her gün bir kara haber alıyoruz.

 Kâh bölücü Kürt terörü bir vatan evlâdını elimizden alıyor  kâh  dinci siyaset, Türk kimliğimizi  kazımak için yeni bir icada imza atıyor.

Normal bir memlekette insan ekmeğinin derdine düşer.

Normal bir memlekette, insanlar bir yerden bir yere  gönül rahatlığıyla seyahat eder.

Bir düğüm  her gün daha da  fazla boynumuzu sıkıyor. O düğümü sıkanlar da sözde bizim insanlarımız. Kendi insanlarımızın ihanetiyle karşı karşıyayız.

Memleketin yarısı Türk adından nefret ediyor. Bu öyle bir nefret ki vatanın Türk’ten arındırılması için Kürt-Ermeni  terörüyle iş birliği yapıyor. Türk adını, sözde demokrasiyle ve kanun istismarıyla silmek için her yalanı mübah görüyor.

Türk düşmanı bu yabancılaşmış kitle cinsel bir paranoyayı ahlâk kabul ederek hepimizi tecavüzü kabule zorluyor.

Bu şartlar altında  nefes alamıyorum.

Bu şartlar altında ne doğru dürüst okuyabiliyor ne de yazabiliyorum. Dikkatimi toparlayamıyorum. Dikkatimi toparlamaya değer bir şey de  bulamıyorum. Ülke git gide daha değersiz oluyor. Çevremiz kendi hayatları hakkında hiçbir fikre ve değere  sahip olmayan yığınlarla çevrili.

Her şey parmaklarımızın arasından akıp gidiyor. Hayatlarını hiç umursamayan insanlar “demokrasi” aracılığıyla bizim hayatlarımızı, dikkatlerimizi, zevklerimizi de kendi  umutsuzluk lâğımlarına sürüklüyorlar.
Düşünmek, duymak ve Türk olmak artık mevcut  “gerçekliğin”  algı körlüğü içinde batıp gidiyor.

Uyumak bile dinlendirmiyor artık…  Depresyon ne demode bir şey artık ne sıradan…

17 Aralık 2015 Perşembe

Ulusal Egemenlikte İnsan Kalitesi Sorunu



Eskiden insan kalitesine vurgu yapanlara kızardım.

Bunun  demokrasiyi engellemek için bir bahane olduğunu düşünürdüm. Öyle ya “metodolojik birey” vardı ve insan hakları bu birey üzerinden mükemmelen tanımlanmıştı. Öyleyse bu çıkarımın ve idealin ötesinde  bir irade olamazdı.

Böylece bireyi, her türlü çoğunluk diktasından,  seçkinci zorbalığından vs koruyacaktık.

Burada bir noktayı atladığımı yıllar sonra fark ettim. O da “metololojik bireyin”, aynı zamanda “kötüyü de seçebilen bir   irade kullanıcısı” olduğuydu. “Kötü” neydi? Kötü, yaygınlaştığı takdirde bütün toplumun dağılmasına sebep olabilecek eylemlerin tamamıydı ki bu da    hayat, mülkiyet ve hürriyet ( ifade hürriyeti)nden ibaret olan “temel hakların ihlali”  anlamına geliyordu.

 Peki ama   metodolojik birey denen ve üzerinde  felsefe yapılan ideal insanın, kötüyü seçme ihtimali  adil bir devlet için “insan kalitesine” dayanan  ayrımcı bir yönetimi mi  seçmemizi gerektirirdi?

Veya mevcut kötü yönetimleri nasıl açıklamak veya düzeltmek gerekirdi?

Mevcut kötü yönetimleri metodolojik bireyin basit bir sapması olarak görmek mümkün müydü?  Normalde, bireyin zararlı  olanı seçmesi kendisi için ve kendisiyle sınırlı olarak belki bir özgürlük ve sorumluluk sorunu olabilirdi.

Sorun, adına “ demokrasi” denen çoğunluk yönetimiyle  bireylerin toplu iradesinin  toplumsal düzeni değiştirmesine gelince çetrefilleşiyordu. Birinin diğerinin hayat tarzı üzerinde  tartışmasız  egemenliği  arzu edilir bir şey miydi?

Ama belki de daha önemlisi… Toplumsal düzenin sahibi olan gerçek toplumsal kimliğe yönelik içten gelen tehdit veya ihanet metodolojik bireyin özgürlüğüyle mazur ve meşru  gösterilebilir miydi?

Yaşam tarzı tercihi açısından cevap çoğunlukla ilgili değildi. Bu, yaşam tarzının, en byük çoğunluğa, zararsızlık ilkesi çerçevesinde sağlanabilen en büyük özgürlükle ilgiliydi. Bir yaşam tarzının egemenliğinin mümkün olan en fazla sayıda “küçük yaşam tarzlarının” bir rada var olabilmesini mümkün kılması ölçü olmalıydı.

Çoğunlukla ilgili asıl  büyük ve yakıcı siyasal sorun belki de şu: Çoğunluğun kendi kimliğini inkâr edip edemeyeceği veya   bilerek dahi iç ve dış düşmanlarla işbirliğine giderek kendi egemenliğin yok edilmesine alet olup olamayacağı .

Türkiye örneğinde, güncel sorunu budur. Adına Türk Ulusu denen büyük kitle artık  iç ve dış düşmanların  güdülemesine açık hale gelmiştir.

İş sadece  yaşam tarzından ibaret değil. İş, dünya üzerinde belli bir kimlikle var olup olmamaktır. Uluslaşamamış toplumların  dünyadaki  varlıkları gerek kültürel gerekse ekonomik   anlamda  uluslaşmış toplumlara tam bir bağımlılık şeklinde ortaya çıkar. Uluslaşamamış toplumların kendi üretken kültürleri ve ekonomileri yoktur ve olamaz da…

Dünya üzerindeki bu  varoluş şartı, ulusal düzeyde, belli bir ülkede  herkes için her zaman geçerli  bir kurallar düzeni  kurabilmek için de  zaruridir.  Bir yerde “ulusal” bir kimlik tesis edemezseniz, hiç kimseyi ayrımsız uygulanan bir hukuk düzeni için ikna edemezsiniz.

Peki ama “metodolojik birey” bu sorunu çözmez mi?

Sorun şudur ki “metodolojik bireyi”  tanımlayan filozofların tamamı uluslaşmış toplumların ve lâik ulusal  devletlerin  üyeleridir. Dolayısıyla onların, ulusal bir devletin sağladığı hukuk birliği dışında etnik ve teokratik bir devletin var olabileceğine dair bir  telâkkileri yoktur.

Oysa bugün Türk  Ulusu’nun insan kalitesi, ulusal egemenlik ve uluslararası ilişkiler açısından ciddi anlamda  kötü bir sorun haline gelmiştir. Bu sorun, “dağdaki çobanın oyu” şeklinde ortaya çıkmaktadır. “Dağdaki çoban”, bugün, varlığını sağlayan ulusal egemenlik ve hukuk birliği gibi iki  varoluşsal temel hakkında, bilgisi olmaksızın karar verebilecek durumdadır. Metodolojik birey kabulüne göre  bu iki temel hakkında karar verici olmak hakkına sahiptir.

Sorun bunlar hakkında “karar verdiğinin” farkında olup olmadığıdır. Ayrıca Bu kararının beraber yaşadığı insanları nasıl etkilediğiyle ilgili bir fikrinin olup olmadığı…  Türk toplumunun siyasal çoğunluğunu teşkil eden  ve yaygın bir yanlışlıkla “milli irade” olarak adlandırılan kitle “dağdaki çobanlardan” oluşmakta.

Bu kitlenin metodolojik bireyinki gibi bir ahlâkî normu, ahlâka dayalı bir fayda telâkkisi falan yok. Bu kitle, gönüllü olarak cehaleti seçmiş, sorumsuz bir yetkiyi arzulayan, aklını ancak  “üretmek yerine yağmalamak” için kullanan bir kitle. Bu açıdan Türkiye’de “milli irade” ancak Neandertahl  adamı seviyesinde  bir varoluş bilincine sahip olan bir kitle.

Ve bu kitle Anadolu’da Türk’ün varlığının meşruiyetine karşı çıkan iç ve dış düşmanların  gütmesiyle koskoca bir ulusun varlığını oylayabileceğini sanıyor.

Türkiye’de insan kalitesi artık yaşam tarzımızı ilgilendiren basit bir konfor sorunu olmanın çok çok ötesinde. Türkiye’de insan kalitesi artık doğrudan doğruya Türk Ulusu’nun varlığını tehdit eden bir sorun.






15 Aralık 2015 Salı

Türkiye’de Medeniyet Kaybı Ve Akademik Otoriterizm



Başlık belki de yetersiz, bilmiyorum. Çünkü  siyasi bir gönderme içeriyor ama zaten hayatta siyasi olmayan ne var ki? Hayatlarımızın bir uzlaşmaya dayalı yaşandığı yerde siyasetsiz yaşayabilmemiz mümkün mü?

Ama  başka bir konuyla ilgili başlığımız.

Konu bilgi üzerindeki otoriterizm  ve bunun sebep olduğu medeniyet kaybı.

Bilginin belli bir düzen içinde alınması insan yaşamının bir döneminde özellikle önemli. Kaldı ki profesyonel bilginin kesinlikle organize ve kabul edilmiş bir otorite elinden verilmesi her şeyden önemli.

Sorun şu: Bilgi  otoritelerinin otoriteleri nereye ve ne zamana kadar sürmelidir? Ya da bilgi akademyanın tekelinde midir?

Türkiye gibi geri kalmış bir köylü toplumunda maalesef öyle. Türkiye’de köylü toplumu bilgi , “bilmesi gerekenlerin” tekelinde ve onlara has bir “altın yük” olarak görüyor.

 Aslında köy toplumu, üretim biçimi açısından sebep sonuç ilişkisine  yabancı değildir. Fakat sorun, köy toplumunun, kendi idrakinin aşan bir üretim  biçimine çok hızlı geçmiş olmasıdır.

Bütün idraki, tohumu ekip bitmesini  beklemek  ve sonra da bundan un elde edilmesinden ibaret olan köy toplumu, bir anda aklının ermediği bir karmaşıklıkta ve hızda işleyen büyük bir seri üretim çarkı ile karşılaşmıştır. Bu öyle bir süreçtir ki köylü istese de sürecin tamamını öğrenemez. Bu yeni vaziyette köylü, ellerinde tüfeklerle ve atlarla gelen İspanyolları büyücü sanan Amerikan yerlileri gibidir.

İşte bu köylü toplumunun evrenin niteliği hakkında düşünmesini beklemek hatadır. Bu köylü toplumunun şehre göçüyle değişen hiçbir şey olmamıştır. Çünkü bu köylü toplumu, karmaşıklaşmış seri üretimin  biçimlendirdiği, karmaşık şehir hayatına adapte olmak yerine kenar mahallelerde kendi  basit hayatını sürdürmeyi tercih etmiştir. Yani Türkiye’de köylülük  kalıcı bir bilinç olarak şehirde erimeden kalmış ve artan  nüfus göçleriyle de şehri  bozmaya başlamıştır.
Bugün Bekir Coşkun’a “Biz kazandık siz kaybettiniz. Sadece İzmir’de ve bir iki sosyete mahallesinde yaşıyorsunuz. Ya bizimle uzlaşacak ya da defolup gideceksiniz!” diyen mektubu yazan da işte bu kitledir.

Bu kitle için bilgi, ancak  bilgiden başka bir şeyle uğraşmayan insanların uğraşması gereken  bir fantezide veya hayalden ibarettir. Seri üretimin karmaşık süreçlerine yabancı kalmış köylüler için “bilgi” ancak profesyonellerin uğraştığı ve sonuçlarıyla kendi yaşam konforunu arttırması beklenen şeyden ibarettir.

Peki ama akademiya gerçekten bilgi üretebilir mi?  Şüphesiz akademiya bilgi üretir. Sorun akademisyenlerin sınırlı bir bilgi türünde sınırsız derinleşmeleriyle  bilinçlerini gerçek dünyanın ve diğer bilgilerin  sorunlarından kaçınılmaz şekilde soyutlamalarıdır.

Bugün doktora derecesi almış herhangi bir akademisyen incir çekirdeğini doldurmayan bir konuda  derinleştikten sonra bir anda dünyanın bütün bilgisine hakimmiş gibi muamele görmektedir. Sosyal bilimlerin herhangi bir sahasında doktora yapan herhangi bir akademisyenin estetikten tutun da psikolojiye kadar her sahada  fikir irad etmesi bugün gayet doğal karşılanan bir durum. Peki ama hayatı yalnız tuhaf ve geçerliliği tartışılır saçmalığın kıyısındaki tarihsel fiyat endekslerine  dayalı  ekonomik modellemelerle  “oyuncakçılık” oynamakla geçmiş herhangi bir ekonomist akademisyenin izlenimcileri, Adler’i,  Humboldt’u, Saramago’yu bilebilmesi mümkün müdür?

Ancak dikkat edilirse bizimki gibi bir köylü toplumunda, bütün bu konularda konuşmaya tek yetkili makam akademiyadır.  Avusturya’da çalışıp da Avusturya Okulu’nu duymamış akademisyenlerin olduğu bir köylü toplumunda,  hayatımıza hükmeden siyasetten tutun da  sanatsal estetiğe kadar her konu, hayatı yalnız ve ancak doktora ve doçentlik sınavına hazırlanmaktan  ibaret geçmiş  insanların  üstüne yıkılmaktadır.

Türkiye’de akademi de  kenar mahalleden daha şehirli değildir. Köylünün  buğdayı toprağa gömüp de  buğday elde etmekten ibaret idraki,   akademide sadece hacmen genişlemiş ve  “nitelikli bir ezber” haline gelmiştir.

Böyle bir zihniyetle, sanatın, bilimin felsefesiyle uğraşılması, düşünce süreçleriyle ilgilenilmesi düşünülemez. Çünkü hayatı buğdaya ve davara indirgemiş köylünün çocuğu ancak hayatını ilgili literatüre indirgeyecek kadar gelişebilmiştir.

Çünkü hayatının yeter ve gerek şartı olarak buğdayı toprağa gömmeyi gören köylünün çocuğunun,  “toprağı baştan yaratmak” gibi bir ufkunun olmasını beklemek saçmalıktır.

İyi de bunun ne önemi vardır?

Bunun önemi şudur:  Medeniyet denen insanın biricik varoluş biçimi, ancak  yaratıcılıkle beslenir ve var edilir. Medeniyet  insanın ancak gelişmek arzusu ile ayakta tutulabilir. Bu da ancak hayata bir bütün olarak bakabilmekle mümkündür ki bu da ancak hayata meraklı bir bakış ve araştırmak iradesiyle var edilebilir.

Hayatındaki en yaratıcı işi buğdayı toprağa gömmek olan köylünün daha ötesiyle işi olmaz. Bütün güzellemelere ve pastoral  övgülere rağmen köy,  “medeniyete”  ihtiyaç duyduğu çok yönlü  düşünme alışkanlığını, araştırma merakını veremez.

Bugün Türk toplumunun bilgi otoriterliğinin temelini oluşturan akademik profesyonelizmin temeli, buğdayı toprağa gömüp de geri kalan her şey için köy imamının fetvasını bekleyen köylü  kolaycılığı ve cehaletidir.

Bu da süreç içinde karşımıza bir medeniyet kaybı olarak çıkmaktadır. Olan biten biraz da budur.








10 Aralık 2015 Perşembe

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 
Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…
Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 
Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.
The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.
Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.
Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.
Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Aralık 2015 Salı

Türkiye’nin Baş Belası Dinci Belirsizliğin Küçük Röntgeni


Bugün AKP il yönetimine yakın bir ahbabımla konuştuk. Savaş tehlikesinden duyduğu endişeyi dile getirdi.

Sonra Rusya’nın uzun vadeli plânları olduğunu ama bizim böyle plânlarımız olmadığını söyledi.
Sorun şu ki başta kimin olduğunu anlamıyor ya da fark edemiyordu.

O sadece  tuttuğu partinin kazanmasını istiyordu ama kazanan partinin ne yaptığını bilmiyordu. İş bürokrat atamalarına, kanun çıkarmaya, şeriatı günlük hayata egemen kılmaya gelince  sevgili ahbabım kendisini ve partisini muktedir görüyor ve mutlu oluyordu.

Oysa Rusya’nın veya Kürt teröristlerin yaptığı hiçbir şeye söz geçiremiyordu ve bu ona tuhaf geliyordu.

Bu  sapkın ve çarpık bir bilincin tezahürü…

Sapkınlığı  yaşadığı yakın çevreyi dine dayalı olarak değiştirme tutkusundan geliyor. Din adına  bir iş yapmayı Tanrı adına yapmak ve dolayısıyla Tanrısal bir sorumsuzluğa sahip olarak görüyorlar. Bu sapkınlık holografik bir yapıyla  rol modeli olan en büyük siyasetçi kimse ondan bütün siyasi birimlere, zerrelere yansıyor.

Çarpıklık, dünyayı  kendi kapalı çevresinden ibaret sanmasından kaynaklanıyor.  AKPliler, aslında  kapısı açık bir kafesin içinde kalıp da esir olduğunu sanan bir canlı gibi  davranıyorlar. “Kapı açık çıksana!” dendiğinde, “Dışarıda ne var ki? Dışarısı diye bir şey var mı?” diye soruyorlar sanki…

Neden böyle?  Çünkü kendi kapalı toplumsal yapılarını, dinin dogmalarıyla koruyabileceklerini sanıyorlar. Dinin durmadan ve durmadan artan ayrıntılı tutuculuğuyla kendi kafalarındaki kafesin duvarlarını kalınlaştırıp, parmaklıklarını güçlendiriyorlar.

Ve bu kendi içine kapalı yapının dünyadaki insanlıktan kopmasına ve uluslararası ilişkilerdeki tehditleri algılayamamasına yol açıyor. Bir grup köylü ya da gecekondulu dinci, kendi zafer  tutkuları için bütün bir milleti ateşe atabiliyor. Çünkü kendi kafeslerinin dışında yaşayan gerçek insanları  algılayamıyorlar.

Türk Milleti’nin hayatını elinde tutan bir avuç dinci  fanatiğin bize ettiği kötülüğün küçük röntgeni sanırım bu….


2 Kasım 2015 Pazartesi

Ne Halin Varsa Gör!


Ne yalan söyleyeyim depresyondayım.

İçimden hiçbir şey yapmak da yazmak da gelmiyor. Yeni başladığım bir kitap projesi  var. Aklımda öyküler var  yazıya geçemiyorum.

Neden?

Söylenecek her şey zaten söylenmiş gibi geliyor da o yüzden!  “Millet” denen  yığın lâfı zaten ağzımıza tıktı!

Şu saatten sonra  ulusal, lâik bir Türk devletinin savunmak  falan alenen saçmalık çünkü zaten hakkını savunduğumuzu düşündüğümüz “millet”  bunlara düşman! Bu bir tür “otoimmün hastalık” gibi… Yani vücut kendi organlarını düşman görerek onlara saldırıyor, kendi dokularını yok etmeye uğraşıyor.

Şu saatten sonra iktidar  Ülkenin bütün değerlerini yıksa bunu yaparken hiçbir tereddüt duymayacağı gibi buna itiraz etmeye de hiç kimsenin hakkı kalmadı.

Millet kendi eliyle Atatürk’ün ona bıraktığı bütün mirası har vurup harman savurdu. Artık bu memlekette hayatlarımızı emniyet altına alan ne bir uygarlık ne de hukuk müessesesi kalmıştır!

Şu saatten sonra zaten ülkemiz fiilen Anayasanın ilk dört maddesinde tanımlanan niteliklerin tam aksi  hale getirilmiştir.

Türkiye artık “Şer’i,  monarşi, sadakacı  bir kanun devletidir.”

Yani?
Lâik devlet fiilen yıkılmıştır. Ülkenin bütün resmi kurumları alenen tarikatçilerin eline geçmiştir. Yakında kadın memurların örtünmesi emredilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti artık demokratik değildir, fiilen başkanlık yetkileri kullanan bir cumhurbaşkanının egemenliğine geçmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “sosyallik” vasfı artık “gecekondu  sadaka dağıtımcılığı” haline getirilmiştir.

En tehlikelisi, devletimizin artık hukukla değil, yasamayla birleştirilmiş yürütmenin keyfi olarak çıkardığı kanunlarla  yönetiliyor olmasıdır. Şu aşamadan sonra dinci AKP iktidarının çıkardığı ve çıkaracağı  hiçbir kanunun “hukuka uygunluğunun” tartışılması mümkün olmayacaktır.

Daha da kötüsü bu dinci güruhun Kürt etnik terörüyle beraber ülkeyi etnik olarak ayrıştırmasını artık hiç kimse engelleyemeyecektir!

Gene de yazmak fakirin boynunun borcuydu, yazdı! Artık ne halin varsa gör, sevgili milletim!




29 Ekim 2015 Perşembe

Yerli Spockların "Ne Yaptık Ki?" Edebiyatı



Bugün sosyal ortamda,  “Cumhuriyet  Bayramı’nda çocukların eline iki bayrak vermek yerine, ne yaptığımıza bakmalıyız?” anlamında bir cümleye rastladım.

Bu cümle özetle, dinci iktidarın başa geldiği  günden beridir, Türk çocuklarının zihnine aşılanan vatansızlığın, soysuzluğun mantığı.

Şüphesiz belirli zamanlarda milletçe geriye bir bakıp, mirasımızı geliştirip geliştiremediğimizin muhasebesini yapmalıyız. Bu, sadece atalarımıza karşı değil, daha da ziyade torunlarımıza karşı bir borcumuzdur.

Bu tip  cümleleri sarf edenlere göre  “vatan”, “bayrak”, “millet”, “Atatürk”, “cumuriyet”, “laiklik” hep anlamsız birer “hamaset” ifadesi.

Onlara göre Türkiye’de gerçekten bir şeyler yapabilmek için salt akılcı, salt kimliksiz bir toplum yaratmamız gerekiyor.

Çocukluğumuzda “Uzay Yolu” diye bir  dizi vardı. Orada “Bay Spock” ( Orijinal dizide  toprağı bol olsun, Leonard Nimoy oynardı.), adlı Volkanlı bir gemi subayı, insan  ırkının duygusal tepkilerini, kültürel bağlılıklarını sürekli eleştirirdi. Gemide kritik kararların verilmesi gerektiği anlarda, ortaya istatistikleri sürerek bir karar varılmasını önerirdi.

Gemi doktoru ile aralarında tatlı bir gerilim vardı.  Gemi doktoru Leonard Mc Coy ( Onu da toprağı bol olsun De Forest Kelley  canlandırırdı…) ise merhametli, alaycı bir insandı. O insanı insan yapan duygusal bağlılıkları ve uygarlığı oluşturan kültürel değerleri, Spock’ın uzaylı mantığına karşı savunurdu.

Türkiye şu anda uzayda oradan oraya savrulan rotasını kaybetmiş büyük bir gemi. 

Bu geminin başındakiler,  gemiyi teknik olarak doğru kullanmanın yeterli olduğu kanaatinde. Onu istedikleri gibi kullanabileceklerini düşünüyorlar. İstenen hedefe gittikten sonra geminin başına ne geldiğiyle de zerre kadar ilgilenmiyorlar.

Bu yaptığımız bir benzetme ve kendi içinde bazı eksiklikler barındırıyor.

Çünkü  gemi diye nitelendirdiğimiz ülke demokrasiyle idare ediliyor, ya da edilmesi gerekiyor.

İkincisi de  gemi cansız bir kargo taşımıyor. Geminin içinde irade ve kültür sahibi milyonlarca gerçek insan yaşıyor.
Üçüncüsü de bu “gemi”, belirli bir dile, b
elirli bir tarihe ve belirli bir kültürel kimliğe sahip olan adına da “ulus” denen  bir toplum tarafından yapılmış bulunuyor.

İçimizdeki Spocklar  ortadaki bu cumhuriyeti görüyorlar ama onu meydana getiren ulusu ve onun değerlerini görmezden geliyorlar. Bunlardan bazıları, açıkça ihanetlerinden dolayı kurucu Türk Ulusu’nu reddederken bazıları da hümanizmin yan etkisiyle kapıldıkları körlükle nedensellikten kopuyorlar. Eski dilde “illiyet” denen sebep sonuç ilişkilerini gözetemediklerinden, cumhuriyetin tuğlalarını dizen, harcını karan, temel taşını koyan ustaların kendi kültürleri tarihleri ve dillerinin olduğunu göremiyorlar.

Peki ama  ülkeyi kuran belirli bir ulusun varlığını anlamak neden bu kadar önemli olsun?  Öyle bir ulus olmadan senfoni orkestraları, resim sergileri, barajlar, hava alanları yapılamaz mıydı? Bunlar zaten “insan olmanın” kaçınılmaz sonucu değil miydi?

Maalesef yapılamazdı.

Çünkü insan, eserlerine olduğu kadar kendisine de bir anlam vermeye çalışan tek canlı.

İnsanın anlam arayışında, kendi toplumu için ulaştığı en son aşama da “Ulus”.

İşte ulusal/millî bayramlarımız bu anlam arayışını bize hatırlatan, vardığımız sonuçların isabetliliğini gelecek nesillere anlatan, öğreten kutlu ve neşeli günler.

Bir ilkokul çocuğunun eline “iki  bayrak” verdiğimizde bu onun için “Çevresindeki neşenin kaynağının bu bayrak olduğu”  anlamına geliyor. Çocuk büyüdükçe  bunun anlamı daha açık seçik bir hale geliyor. Ve   normal bir ulusal egemenlikte yetişkinler, artık  çevrelerindeki uygarlığı meydana getiren şeyin ne olduğunu; insanın, anlam arayışında  kendi toplumundan neler elde ettiğini,  anlamış bulunuyor.

İşte bu yüzden dünyada kimliksiz bir toplum olmadığı gibi kimlik sahibi bu toplumların içinde, insana insan olarak en yüksek değeri verenler, ondaki anlamı en çok gözetenler, ancak az sayıdaki uluslaşmış toplumlar oluyor.

Diğerleri,  daha güçlü toplumların, kendi iradelerince belirlenmiş menfaat algılarının yük  gemileri olarak nereye gittiklerini bilemeden uzayda oradan oraya sürükleniyorlar. Çünkü Bay Spock ancak belirli değerlere  ve anlamlara sahip  insanların arasında geminin teknik sağlığı açısından yararlı olabiliyor.

Özetle çocuklarımıza bugün Türk olmanın sevincini o “iki bayrakla”  yaşatamazsak yarın “Atılgan’ı” uzayda  doğru ve haklı bir rotaya sokacak kaptanlar bulamayacağımızı, anlamamız gerekiyor.

Türk'ün Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!



14 Ekim 2015 Çarşamba

Gasp Edilmiş Yazılar 1

CHP Lİ '' KARDEŞLERİMİZE''
Kürt-İslamcı faşistlere karşı çıkıyorsunuz Kemalistler..Fakat kürt-sol faşistler içinizde..Uğur Mumcu Türk vatanına göz diken her düşmanın karşısına dikilirdi. Gerçek bir Türk milliyetçisi olarak Kürt bölücülüğüne karşı son nefesine kadar savaştı.
Elbette herkesle aynı fikirde değiliz Mumcunun bir çok görüşüne karşıyız lakin Mumcu milliydi ..ABD’nin ilk Irak saldırısı sonucunda ortaya çıkan Kürt tehlikesini görmüştü. Sorunun emperyalizmin Türklükle hesaplaşması sorunu olduğunu biliyordu. Sevr yeniden gündemdeydi. Önce Irak’ın bölüneceğini ardından da sıranın Türkiye’ye geleceğini, bunu engellemenin tek yolunun Atatürkçü ve antiemperyalist bir mücadele olduğunu vurguladı.
İstiklal Savaşı ve Atatürk dönemindeki Kürt-İslam ayaklanmalarını bir bir ele alıp, bölücülüğe karşı gerçek Atatürkçü çözümü yani yeniden Türk milliyetçiliğini egemen kılmayı gündeme getirdi.1993’te Uğur Mumcu bu yüzden susturuldu. Onun Kürt bölücülüğüne karşı mücadelesi emperyalistler açısından çok tehlikeliydi. Çünkü ortaya belgelerle koyduğu Atatürkçü çözüm yolu uygulanırsa bugün adına BOP denen yeni sömürgeci saldırı tamamen çökecekti.
Kürt -sol faşistlerle girdiğiniz bu muhabbet ülkemizin felaketine sebep olacak..
Moskova, Pekin ve Avrupa damgalı komprador “sol” anlayışlara karşıydı. Bu tür sözde “radikal” ve dış kaynaklı akımların nasıl ulusun ve ulus devletin düşmanı olarak bizzat emperyalizmin oyuncağı olabileceğini gösteriyordu. Kürtçülük ve terörizm batağına saplanan “sol”un aslında sağcılık ve hatta faşizmden ibaret olduğunu vurguluyordu.
Sömürgecilerin, Batıcıların kafasıyla değil, kendi kafasıyla düşünen bir Türk Sosyalistiydi. Enternasyonalist değildi. 20. yüzyılda ezilen dünyayı ayağa kaldıran her iyi sosyalist gibi milliyetçiydi.
İyi bir sosyalist olduğu için bugün sermayenin oyuncağı olan sözde Atatürkçüler gibi kapıkulu değildi. Yıllarca emek verdiği gazetenin emperyalizme ve sermayeye teslim olduğunu gördüğü gün tek tabanca kalma pahasına oradan ayrıldı.
Atatürkçü düzeni yıkanın, sermaye düzeni olduğunu bildiği için Batı kaynaklı kapitalizme hep karşıydı. Bu yüzden 12 Eylül “Atatürkçüleri”, mason “Atatürkçüleri”, TÜSİAD “Atatürkçüleri”, AB “Atatürkçüleri”, ABD “Atatürkçüleri” ondan nefret ederdi.Uğur Mumcu, Atatürkçü ve milliyetçi olmanın ilk koşulunun kapitalizme ve emperyalizme karşı olmaktan geçtiğini biliyordu.
Atatürk çizgisinden ayrılmayalım.. Altay Metehan

13 Ekim 2015 Salı

Şerefli Bir Türk Askerinin Uyarısı

Bugünlerde Türk olmak, insanlık suçu haline getirildi adeta. Türk Ordusu'na "katil" demek de hümanizmin amentüsü oldu.İşte kendisine "katil" denen şerefli Türk  askerlerinden biri, bakın Doğu ve Güneydoğu hakkında bize ne bilgiler veriyor? Hep beraber okuyalım:




FAŞİST KÜRTLER ASKER VE POLİS AİLELERİNİN EVLERİNİ ÇARPI İLE İŞARETLİYOR
Çoktandır duyuyordum ama ihtimal vermiyordum..TSK,Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde görevli askerlere'' Ailelerinizi daha güvenli bir yere yollayın'' diye emir yayınladı..
Bölgede özellikle Uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerine karşı son günlerde inanılmaz tehditler olmaya başladı..
Asker ve polis ailelerinin evleri'' işaretleniyor''Kurşunlanıyordu..''Ev sahipleri''ise asker ve polis ailelerini evlerini boşaltmaya zorluyor..Tam bir kürt faşizimi bu vatan evlatlarının üstünde bulunuyor..
Yeni evli ve bebeği olan bu kadınlarımız eşleri operasyonda iken bu çakalların tehditleri altında bulunuyor..Eşler evlerinde yalnız,komşuları düşman, bebeklerine sarılıp uyumalarından başka çareleri yok..
Türkler batıda kürtleri bağırlarına basmışken vatan topraklarımızın bir bölümünde bu aşşağılık lağım fareleri vatan evlatlarımızın eşlerini bebeklerini tehdit edip evlerini çarpı işareti ile işaretliyor..
Kaçak saraylarda sefa süren iblis ve ailesinin ise umurunda değil..Yeterli lojman yok..Kaçak sarayın maliyetine bu asker ve polis ailelerine lojmanlar yapılabilirdi.Diyanete ve tüm bakanlıklara trilyonluk makam arabaları alınacağı yerine bu insanlara lojmanlar yapılabilirdi..
Orada vatan için ve namusumuz olan bayrağımız için savaşan canını ortaya koyan bu insanların aileleri bizim namusumuz olmalıdır..Bu insanları gece bebekleri ile bu çakalların merhametine bırakan akpkk hükümeti vatana ihanet içindedir..Biz Türkler kürtlerin evlerini çarpı ile işaretleseydik '' barış fareleri'' bizi faşistlikle suçlayacaktı.
Kürt faşizimi kendi topraklarımızda askerimize ve polisimize her türlü melaneti yaparken üstüne üstlük bu faşizimi destekleyenlerin ölümüne yas ilan ettik..
Orada savaşan uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerini namusumuz gibi göremezsek bu millet ölür..Kan uykularından uyanamayız..
Hükümetden yeterli desteği bulamayan TSK 1 Ekim de yazı yayınladı yazı kısaca şöyle..
“Silvan, Hani, Lice, Kulp ve Dicle İlçesi’nde, dışarıda ikamet etmekte olan personel ailelerinin, güvenlik nedeniyle daha güvenli olan başka bir yere gönderilmesi emredilmiştir”
Ayrıca çatışmaların yaşandığı Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde görevli askerlere, “Personele ve Ailelerine Yönelik Emniyet Tedbirleri” başlığıyla, ailelerini bölgeden götürmedikleri takdirde sorumluluğun kendilerinde olacağına dair belge de imzalatıldı. Belgede şu “Bu kapsamda; askeri gazino veya lojmanlar dışında ikamet etmekteyim. Kardeş aile uygulamasından bana gösterilen askeri gazino/askeri kışla gibi tesislerden yararlanmak istemiyorum. Bölgedeki terörle ilgili gelişmeleri biliyorum ve takip ediyorum. Dışarıda kalmayı emniyetsiz olarak değerlendiriyorum ve dışarıda ikamet etmeye devam edeceğimi kabul ve beyan ediyorum. Kişisel emniyet sorumluluğu şahsıma aittir.” Altay Metehan

10 Ekim 2015 Cumartesi

Kârın Doğası Ve Toplumlar Arası Gelişmişlik Farkları


Faiz ve kârla ilgili genel açıklama bunların paranın miktarıyla ilgili olmadığı yönünde.

Görünen o ki faiz ve kâr insanların zaman tercihinin  bir fonksiyonu olarak ortaya çıkıyor. Yani faiz ve kâr, insanların yarınki çıkarlarını bugünkü çıkarlarına nispeten daha önemli bulmalarına dayanıyor.

Hepimizi pek etkileyen romantik Marksist doktrine göreyse kâr,  malın içinde gömülü bulunan emeğin çalınmasıyla elde ediliyordu. Oysa böyle olmadığı arz ve talebin doğasının keşfedilmesiyle oraya çıkarıldı.

Mises’in  düşüncesine göreyse hayatın kendisi ekonomiden ibarettir. Bu durum bize,  toplumların yaşayışlarının  ekonominin doğasına uygunluğunu sınayabilmek imkânı verebilir.
Bu ne demektir?

Bu, iki toplumdan hangisinin, tasarrufu daha genel bir hayat prensibi veya hayat tarzı olarak yaşadığını gözlemleme şansını verir.

Tüketimde israfa kaçmayan, parasını mümkün mertebe ekonominin araçları içinde değerlendiren bir ülkenin halkı ile parasını derhal tüketen, onu ekonominin araçları içinde tutmaktansa istiflemeye çalışan bir başka ülke insanlarının bu davranışları, sonuçlarından bağımsız olarak   denk  “insan eylemleri” olarak sayılabilirler mi?

Buraya kadar her zaman işittiğimiz ekonomik analizler içinde kalırız.

Sorun şudur:
Yukarıda bahsettiğimiz iki toplumdan birincisinin ekonomik telâkkileri kuvvetle muhtemeldir ki insan mülkiyetinin her  unsurunun ekonomik bir değer olduğu, dolayısıyla korunması gerektiği düşünüşünü taşıyacaktır.

Gene kuvvetle muhtemeldir ki  ikinci toplum için ekonomi, yalnız paradan ve ânında paraya dönüştürülebilecek değerlerden ibaret olacaktır. Eğer bir şeylerin “paraya dönüştürülmesi” konusunda iki toplum da hemfikirse  bu iki toplumu neden kıyaslamaktayız? Veya bunlar arasında bir  mukayeseye sebep olabilecek farklar nasıl ortaya çıkar?
İkinci toplum için  ânına paraya dönüştürülecek değerler, o değerlerden yaratılacak  katma değerlerin, henüz  yaratılmadan , var edilemeden ortadan kalkmasına yol açacaktır.

Bütün ağaçlarını yalnızca odun olarak değerlendiren bir kabileyle o ağaçlardan aynı zamanda, kayık, mızrak ve kâğıt elde eden bir kabilenin farkı, daha en başta  pek büyük olmayacak mıdır?

 Odun bugünlük ısınma ihtiyacımızı karşılar fakat  yaktığımız odunun kayık, mızrak ve kâğıt  olma şansını da ortadan kaldırır. Bahsettiğimiz ikinci ürünler ise ancak bugünkü refahının yanında yarınki refahını düşünen ve kaynaklarını yarın içinde kullanmak üzere saklamayı akıl edebilen kabilenin ürünler olacaktır.

İkinci kabilede tekne , mızrak ve kâğıt üretimi gibi farklı işler ortaya çıkarken birinci kabilede odun toplamak veya ağaç kesmek dışında  bir iş kolu olmayacaktır.

Kaldı ki kâğıdın üretimiyle beraber ikinci kabile, birinci kabileye göre  gelecek nesillere daha  çok bilgiyi çok daha kolay şekilde iletebilecektir. Veya ikinci kabile meselâ kayık yaparak birinci kabilenin ulaşamadığı kaynaklara ulaşabilecektir.

İki kabile arasındaki  farkı yaratan, hangisinin daha çok kaynağa sahip olduğu değildir. Aradaki fark hangi  toplumun hangisinin daha “ekonomik” davrandığıdır.

Bu açıdan kâr, iki toplum için  “yarınki faydaların” önemi arasındaki farka karşılık gelir.  Aynı miktarda ağacı kullanarak bugünkü konfordan edilecek bir fedakârlıkla  ikinci toplum çok daha kârlı bir iş yapmış olacaktır.


Bu durum, medeniyetin ilk zamanlarında maddi unsurlara bağlıyken sanırım özellikle maddi gelişmenin ciddi biçimde ortaya çıktığı 19. YY.dan sonra önem kazanmıştır. Bu önem de  genel anlamda  bilginin ve daha sonra “yaratıcı düşüncenin”  fikir mülkiyeti içinde değerlendirilmesiyle çok daha geniş bir boyut kazanmasıyla olmuştur.

Hayatı daha ekonomik yaşayan toplumlarda “var edilen” hiçbir şey artık değersiz addedilmez. İsveç’in günümüzde, geri dönüşüm teknolojilerindeki üstünlükten dolayı “çöp ithal etmesi” bunun en çarpıcı örneğidir.

Son yüzyılın en önemli değeri ise bilgidir. Bilginin oluşturulması ise ciddi ve sancılı bir süreçtir. Bu süreç, teknolojik gelişmelerle hızlandırılmıştır şüphesiz. Gene de yarının refahı için bugün çalışan insanlar, ömürlerini  bilgi için harcarken kişisel konforlarından ciddi fedakârlık göstermektedir. İşte patent ve fikir mülkiyeti kurumları bu fedakârlığın ödüllendirilmesidir. Yarınki refahımız bugünkü konforlarını, yarınki konforumuz için harcayan insanlar sayesinde elde edilmektedir. Bu, parasal tasarrufun en gelişmiş halidir. Bu bütün değerlerin yarın için saklanması anlayışının en gelişmiş halidir.

Bu tür bir tasarrufun yaratacağı fikri ve teknolojik gelişmişlik farkı şüphesiz çok büyük olacaktır.

Bu açıdan, iktisat için  ürünler ve  tasarruflar açısından gelişmişliğin parasal birimle ölçülmesiyle ilgilenmek disiplinidir diyebiliriz herhalde?