155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor.
Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…
Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor…
Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.
The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.
Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.
Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.
Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
10 Aralık 2015 Perşembe
8 Aralık 2015 Salı
Türkiye’nin Baş Belası Dinci Belirsizliğin Küçük Röntgeni
Bugün AKP il yönetimine yakın bir
ahbabımla konuştuk. Savaş tehlikesinden duyduğu endişeyi dile getirdi.
Sonra Rusya’nın uzun vadeli
plânları olduğunu ama bizim böyle plânlarımız olmadığını söyledi.
Sorun şu ki başta kimin olduğunu
anlamıyor ya da fark edemiyordu.
O sadece tuttuğu partinin kazanmasını istiyordu ama
kazanan partinin ne yaptığını bilmiyordu. İş bürokrat atamalarına, kanun
çıkarmaya, şeriatı günlük hayata egemen kılmaya gelince sevgili ahbabım kendisini ve partisini
muktedir görüyor ve mutlu oluyordu.
Oysa Rusya’nın veya Kürt
teröristlerin yaptığı hiçbir şeye söz geçiremiyordu ve bu ona tuhaf geliyordu.
Bu sapkın ve çarpık bir bilincin tezahürü…
Sapkınlığı yaşadığı yakın çevreyi dine dayalı olarak
değiştirme tutkusundan geliyor. Din adına
bir iş yapmayı Tanrı adına yapmak ve dolayısıyla Tanrısal bir
sorumsuzluğa sahip olarak görüyorlar. Bu sapkınlık holografik bir yapıyla rol modeli olan en büyük siyasetçi kimse
ondan bütün siyasi birimlere, zerrelere yansıyor.
Çarpıklık, dünyayı kendi kapalı çevresinden ibaret sanmasından
kaynaklanıyor. AKPliler, aslında kapısı açık bir kafesin içinde kalıp da esir
olduğunu sanan bir canlı gibi davranıyorlar. “Kapı açık çıksana!” dendiğinde,
“Dışarıda ne var ki? Dışarısı diye bir şey var mı?” diye soruyorlar sanki…
Neden böyle? Çünkü kendi kapalı toplumsal yapılarını, dinin
dogmalarıyla koruyabileceklerini sanıyorlar. Dinin durmadan ve durmadan artan
ayrıntılı tutuculuğuyla kendi kafalarındaki kafesin duvarlarını kalınlaştırıp,
parmaklıklarını güçlendiriyorlar.
Ve bu kendi içine kapalı yapının
dünyadaki insanlıktan kopmasına ve uluslararası ilişkilerdeki tehditleri
algılayamamasına yol açıyor. Bir grup köylü ya da gecekondulu dinci, kendi
zafer tutkuları için bütün bir milleti
ateşe atabiliyor. Çünkü kendi kafeslerinin dışında yaşayan gerçek
insanları algılayamıyorlar.
Türk Milleti’nin hayatını elinde
tutan bir avuç dinci fanatiğin bize
ettiği kötülüğün küçük röntgeni sanırım bu….
2 Kasım 2015 Pazartesi
Ne Halin Varsa Gör!
İçimden hiçbir şey yapmak da
yazmak da gelmiyor. Yeni başladığım bir kitap projesi var. Aklımda öyküler var yazıya geçemiyorum.
Neden?
Söylenecek her şey zaten
söylenmiş gibi geliyor da o yüzden! “Millet”
denen yığın lâfı zaten ağzımıza tıktı!
Şu saatten sonra ulusal, lâik bir Türk devletinin savunmak falan alenen saçmalık çünkü zaten hakkını
savunduğumuzu düşündüğümüz “millet”
bunlara düşman! Bu bir tür “otoimmün hastalık” gibi… Yani vücut kendi
organlarını düşman görerek onlara saldırıyor, kendi dokularını yok etmeye
uğraşıyor.
Şu saatten sonra iktidar Ülkenin bütün değerlerini yıksa bunu yaparken hiçbir
tereddüt duymayacağı gibi buna itiraz etmeye de hiç kimsenin hakkı kalmadı.
Millet kendi eliyle Atatürk’ün ona
bıraktığı bütün mirası har vurup harman savurdu. Artık bu memlekette
hayatlarımızı emniyet altına alan ne bir uygarlık ne de hukuk müessesesi
kalmıştır!
Şu saatten sonra zaten ülkemiz
fiilen Anayasanın ilk dört maddesinde tanımlanan niteliklerin tam aksi hale getirilmiştir.
Türkiye artık “Şer’i, monarşi, sadakacı bir kanun devletidir.”
Yani?
Lâik devlet fiilen yıkılmıştır.
Ülkenin bütün resmi kurumları alenen tarikatçilerin eline geçmiştir. Yakında
kadın memurların örtünmesi emredilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti artık
demokratik değildir, fiilen başkanlık yetkileri kullanan bir cumhurbaşkanının egemenliğine
geçmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “sosyallik”
vasfı artık “gecekondu sadaka
dağıtımcılığı” haline getirilmiştir.
En tehlikelisi, devletimizin
artık hukukla değil, yasamayla birleştirilmiş yürütmenin keyfi olarak çıkardığı
kanunlarla yönetiliyor olmasıdır. Şu
aşamadan sonra dinci AKP iktidarının çıkardığı ve çıkaracağı hiçbir kanunun “hukuka uygunluğunun”
tartışılması mümkün olmayacaktır.
Daha da kötüsü bu dinci güruhun Kürt etnik terörüyle beraber ülkeyi etnik olarak ayrıştırmasını artık hiç kimse engelleyemeyecektir!
Gene de yazmak fakirin boynunun
borcuydu, yazdı! Artık ne halin varsa gör, sevgili milletim!
29 Ekim 2015 Perşembe
Yerli Spockların "Ne Yaptık Ki?" Edebiyatı
Bugün sosyal ortamda, “Cumhuriyet
Bayramı’nda çocukların eline iki bayrak vermek yerine, ne yaptığımıza
bakmalıyız?” anlamında bir cümleye rastladım.
Bu cümle özetle, dinci iktidarın başa
geldiği günden beridir, Türk
çocuklarının zihnine aşılanan vatansızlığın, soysuzluğun mantığı.
Şüphesiz belirli zamanlarda
milletçe geriye bir bakıp, mirasımızı geliştirip geliştiremediğimizin
muhasebesini yapmalıyız. Bu, sadece atalarımıza karşı değil, daha da ziyade
torunlarımıza karşı bir borcumuzdur.
Bu tip cümleleri sarf edenlere göre “vatan”, “bayrak”, “millet”, “Atatürk”, “cumuriyet”,
“laiklik” hep anlamsız birer “hamaset” ifadesi.
Onlara göre Türkiye’de gerçekten
bir şeyler yapabilmek için salt akılcı, salt kimliksiz bir toplum yaratmamız
gerekiyor.
Çocukluğumuzda “Uzay Yolu” diye
bir dizi vardı. Orada “Bay Spock” (
Orijinal dizide toprağı bol olsun, Leonard
Nimoy oynardı.), adlı Volkanlı bir gemi subayı, insan ırkının duygusal tepkilerini, kültürel bağlılıklarını
sürekli eleştirirdi. Gemide kritik kararların verilmesi gerektiği anlarda, ortaya
istatistikleri sürerek bir karar varılmasını önerirdi.
Gemi doktoru ile aralarında tatlı
bir gerilim vardı. Gemi doktoru Leonard
Mc Coy ( Onu da toprağı bol olsun De Forest Kelley canlandırırdı…) ise merhametli, alaycı bir
insandı. O insanı insan yapan duygusal bağlılıkları ve uygarlığı oluşturan
kültürel değerleri, Spock’ın uzaylı mantığına karşı savunurdu.
Türkiye şu anda uzayda oradan
oraya savrulan rotasını kaybetmiş büyük bir gemi.
Bu geminin başındakiler, gemiyi teknik olarak doğru kullanmanın
yeterli olduğu kanaatinde. Onu istedikleri gibi kullanabileceklerini
düşünüyorlar. İstenen hedefe gittikten sonra geminin başına ne geldiğiyle de
zerre kadar ilgilenmiyorlar.
Bu yaptığımız bir benzetme ve
kendi içinde bazı eksiklikler barındırıyor.
Çünkü gemi diye nitelendirdiğimiz ülke demokrasiyle
idare ediliyor, ya da edilmesi gerekiyor.
İkincisi de gemi cansız bir kargo taşımıyor. Geminin
içinde irade ve kültür sahibi milyonlarca gerçek insan yaşıyor.
Üçüncüsü de bu “gemi”, belirli
bir dile, b
elirli bir tarihe ve belirli bir
kültürel kimliğe sahip olan adına da “ulus” denen bir toplum tarafından yapılmış bulunuyor.
İçimizdeki Spocklar ortadaki bu cumhuriyeti görüyorlar ama onu
meydana getiren ulusu ve onun değerlerini görmezden geliyorlar. Bunlardan
bazıları, açıkça ihanetlerinden dolayı kurucu Türk Ulusu’nu reddederken
bazıları da hümanizmin yan etkisiyle kapıldıkları körlükle nedensellikten
kopuyorlar. Eski dilde “illiyet” denen sebep sonuç ilişkilerini
gözetemediklerinden, cumhuriyetin tuğlalarını dizen, harcını karan, temel
taşını koyan ustaların kendi kültürleri tarihleri ve dillerinin olduğunu
göremiyorlar.
Peki ama ülkeyi kuran belirli bir ulusun varlığını
anlamak neden bu kadar önemli olsun?
Öyle bir ulus olmadan senfoni orkestraları, resim sergileri, barajlar,
hava alanları yapılamaz mıydı? Bunlar zaten “insan olmanın” kaçınılmaz sonucu
değil miydi?
Maalesef yapılamazdı.
Çünkü insan, eserlerine olduğu
kadar kendisine de bir anlam vermeye çalışan tek canlı.
İnsanın anlam arayışında, kendi
toplumu için ulaştığı en son aşama da “Ulus”.
İşte ulusal/millî bayramlarımız
bu anlam arayışını bize hatırlatan, vardığımız sonuçların isabetliliğini
gelecek nesillere anlatan, öğreten kutlu ve neşeli günler.
Bir ilkokul çocuğunun eline “iki bayrak” verdiğimizde bu onun için “Çevresindeki
neşenin kaynağının bu bayrak olduğu” anlamına
geliyor. Çocuk büyüdükçe bunun anlamı
daha açık seçik bir hale geliyor. Ve
normal bir ulusal egemenlikte yetişkinler, artık çevrelerindeki uygarlığı meydana getiren
şeyin ne olduğunu; insanın, anlam arayışında
kendi toplumundan neler elde ettiğini, anlamış bulunuyor.
İşte bu yüzden dünyada kimliksiz
bir toplum olmadığı gibi kimlik sahibi bu toplumların içinde, insana insan
olarak en yüksek değeri verenler, ondaki anlamı en çok gözetenler, ancak az
sayıdaki uluslaşmış toplumlar oluyor.
Diğerleri, daha güçlü toplumların, kendi iradelerince
belirlenmiş menfaat algılarının yük
gemileri olarak nereye gittiklerini bilemeden uzayda oradan oraya
sürükleniyorlar. Çünkü Bay Spock ancak belirli değerlere ve anlamlara sahip insanların arasında geminin teknik sağlığı
açısından yararlı olabiliyor.
Özetle çocuklarımıza bugün Türk
olmanın sevincini o “iki bayrakla”
yaşatamazsak yarın “Atılgan’ı” uzayda doğru ve haklı bir rotaya sokacak kaptanlar
bulamayacağımızı, anlamamız gerekiyor.
Türk'ün Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!
Türk'ün Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!
14 Ekim 2015 Çarşamba
Gasp Edilmiş Yazılar 1
CHP Lİ '' KARDEŞLERİMİZE''
Kürt-İslamcı faşistlere karşı çıkıyorsunuz Kemalistler..Fakat kürt-sol faşistler içinizde..Uğur Mumcu Türk vatanına göz diken her düşmanın karşısına dikilirdi. Gerçek bir Türk milliyetçisi olarak Kürt bölücülüğüne karşı son nefesine kadar savaştı.
Elbette herkesle aynı fikirde değiliz Mumcunun bir çok görüşüne karşıyız lakin Mumcu milliydi ..ABD’nin ilk Irak saldırısı sonucunda ortaya çıkan Kürt tehlikesini görmüştü. Sorunun emperyalizmin Türklükle hesaplaşması sorunu olduğunu biliyordu. Sevr yeniden gündemdeydi. Önce Irak’ın bölüneceğini ardından da sıranın Türkiye’ye geleceğini, bunu engellemenin tek yolunun Atatürkçü ve antiemperyalist bir mücadele olduğunu vurguladı.
İstiklal Savaşı ve Atatürk dönemindeki Kürt-İslam ayaklanmalarını bir bir ele alıp, bölücülüğe karşı gerçek Atatürkçü çözümü yani yeniden Türk milliyetçiliğini egemen kılmayı gündeme getirdi.1993’te Uğur Mumcu bu yüzden susturuldu. Onun Kürt bölücülüğüne karşı mücadelesi emperyalistler açısından çok tehlikeliydi. Çünkü ortaya belgelerle koyduğu Atatürkçü çözüm yolu uygulanırsa bugün adına BOP denen yeni sömürgeci saldırı tamamen çökecekti.
Kürt -sol faşistlerle girdiğiniz bu muhabbet ülkemizin felaketine sebep olacak..
Moskova, Pekin ve Avrupa damgalı komprador “sol” anlayışlara karşıydı. Bu tür sözde “radikal” ve dış kaynaklı akımların nasıl ulusun ve ulus devletin düşmanı olarak bizzat emperyalizmin oyuncağı olabileceğini gösteriyordu. Kürtçülük ve terörizm batağına saplanan “sol”un aslında sağcılık ve hatta faşizmden ibaret olduğunu vurguluyordu.
Sömürgecilerin, Batıcıların kafasıyla değil, kendi kafasıyla düşünen bir Türk Sosyalistiydi. Enternasyonalist değildi. 20. yüzyılda ezilen dünyayı ayağa kaldıran her iyi sosyalist gibi milliyetçiydi.
İyi bir sosyalist olduğu için bugün sermayenin oyuncağı olan sözde Atatürkçüler gibi kapıkulu değildi. Yıllarca emek verdiği gazetenin emperyalizme ve sermayeye teslim olduğunu gördüğü gün tek tabanca kalma pahasına oradan ayrıldı.
Atatürkçü düzeni yıkanın, sermaye düzeni olduğunu bildiği için Batı kaynaklı kapitalizme hep karşıydı. Bu yüzden 12 Eylül “Atatürkçüleri”, mason “Atatürkçüleri”, TÜSİAD “Atatürkçüleri”, AB “Atatürkçüleri”, ABD “Atatürkçüleri” ondan nefret ederdi.Uğur Mumcu, Atatürkçü ve milliyetçi olmanın ilk koşulunun kapitalizme ve emperyalizme karşı olmaktan geçtiğini biliyordu.
Atatürk çizgisinden ayrılmayalım.. Altay Metehan
13 Ekim 2015 Salı
Şerefli Bir Türk Askerinin Uyarısı
Bugünlerde Türk olmak, insanlık suçu haline getirildi adeta. Türk Ordusu'na "katil" demek de hümanizmin amentüsü oldu.İşte kendisine "katil" denen şerefli Türk askerlerinden biri, bakın Doğu ve Güneydoğu hakkında bize ne bilgiler veriyor? Hep beraber okuyalım:
FAŞİST KÜRTLER ASKER VE POLİS AİLELERİNİN EVLERİNİ ÇARPI İLE İŞARETLİYOR
Çoktandır duyuyordum ama ihtimal vermiyordum..TSK,Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde görevli askerlere'' Ailelerinizi daha güvenli bir yere yollayın'' diye emir yayınladı..
Bölgede özellikle Uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerine karşı son günlerde inanılmaz tehditler olmaya başladı..
Asker ve polis ailelerinin evleri'' işaretleniyor''Kurşunlanıyordu..''Ev sahipleri''ise asker ve polis ailelerini evlerini boşaltmaya zorluyor..Tam bir kürt faşizimi bu vatan evlatlarının üstünde bulunuyor..
Yeni evli ve bebeği olan bu kadınlarımız eşleri operasyonda iken bu çakalların tehditleri altında bulunuyor..Eşler evlerinde yalnız,komşuları düşman, bebeklerine sarılıp uyumalarından başka çareleri yok..
Türkler batıda kürtleri bağırlarına basmışken vatan topraklarımızın bir bölümünde bu aşşağılık lağım fareleri vatan evlatlarımızın eşlerini bebeklerini tehdit edip evlerini çarpı işareti ile işaretliyor..
Kaçak saraylarda sefa süren iblis ve ailesinin ise umurunda değil..Yeterli lojman yok..Kaçak sarayın maliyetine bu asker ve polis ailelerine lojmanlar yapılabilirdi.Diyanete ve tüm bakanlıklara trilyonluk makam arabaları alınacağı yerine bu insanlara lojmanlar yapılabilirdi..
Orada vatan için ve namusumuz olan bayrağımız için savaşan canını ortaya koyan bu insanların aileleri bizim namusumuz olmalıdır..Bu insanları gece bebekleri ile bu çakalların merhametine bırakan akpkk hükümeti vatana ihanet içindedir..Biz Türkler kürtlerin evlerini çarpı ile işaretleseydik '' barış fareleri'' bizi faşistlikle suçlayacaktı.
Kürt faşizimi kendi topraklarımızda askerimize ve polisimize her türlü melaneti yaparken üstüne üstlük bu faşizimi destekleyenlerin ölümüne yas ilan ettik..
Orada savaşan uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerini namusumuz gibi göremezsek bu millet ölür..Kan uykularından uyanamayız..
Hükümetden yeterli desteği bulamayan TSK 1 Ekim de yazı yayınladı yazı kısaca şöyle..
“Silvan, Hani, Lice, Kulp ve Dicle İlçesi’nde, dışarıda ikamet etmekte olan personel ailelerinin, güvenlik nedeniyle daha güvenli olan başka bir yere gönderilmesi emredilmiştir”
Ayrıca çatışmaların yaşandığı Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde görevli askerlere, “Personele ve Ailelerine Yönelik Emniyet Tedbirleri” başlığıyla, ailelerini bölgeden götürmedikleri takdirde sorumluluğun kendilerinde olacağına dair belge de imzalatıldı. Belgede şu “Bu kapsamda; askeri gazino veya lojmanlar dışında ikamet etmekteyim. Kardeş aile uygulamasından bana gösterilen askeri gazino/askeri kışla gibi tesislerden yararlanmak istemiyorum. Bölgedeki terörle ilgili gelişmeleri biliyorum ve takip ediyorum. Dışarıda kalmayı emniyetsiz olarak değerlendiriyorum ve dışarıda ikamet etmeye devam edeceğimi kabul ve beyan ediyorum. Kişisel emniyet sorumluluğu şahsıma aittir.” Altay Metehan
10 Ekim 2015 Cumartesi
Kârın Doğası Ve Toplumlar Arası Gelişmişlik Farkları
Görünen o ki faiz ve kâr
insanların zaman tercihinin bir
fonksiyonu olarak ortaya çıkıyor. Yani faiz ve kâr, insanların yarınki
çıkarlarını bugünkü çıkarlarına nispeten daha önemli bulmalarına dayanıyor.
Hepimizi pek etkileyen romantik
Marksist doktrine göreyse kâr, malın
içinde gömülü bulunan emeğin çalınmasıyla elde ediliyordu. Oysa böyle olmadığı arz
ve talebin doğasının keşfedilmesiyle oraya çıkarıldı.
Mises’in düşüncesine göreyse hayatın kendisi
ekonomiden ibarettir. Bu durum bize, toplumların yaşayışlarının ekonominin doğasına uygunluğunu sınayabilmek
imkânı verebilir.
Bu ne demektir?
Bu, iki toplumdan hangisinin, tasarrufu
daha genel bir hayat prensibi veya hayat tarzı olarak yaşadığını gözlemleme
şansını verir.
Tüketimde israfa kaçmayan,
parasını mümkün mertebe ekonominin araçları içinde değerlendiren bir ülkenin
halkı ile parasını derhal tüketen, onu ekonominin araçları içinde tutmaktansa
istiflemeye çalışan bir başka ülke insanlarının bu davranışları, sonuçlarından
bağımsız olarak denk “insan eylemleri” olarak sayılabilirler mi?
Buraya kadar her zaman
işittiğimiz ekonomik analizler içinde kalırız.
Sorun şudur:
Yukarıda bahsettiğimiz iki
toplumdan birincisinin ekonomik telâkkileri kuvvetle muhtemeldir ki insan
mülkiyetinin her unsurunun ekonomik bir
değer olduğu, dolayısıyla korunması gerektiği düşünüşünü taşıyacaktır.
Gene kuvvetle muhtemeldir ki ikinci toplum için ekonomi, yalnız paradan ve
ânında paraya dönüştürülebilecek değerlerden ibaret olacaktır. Eğer bir
şeylerin “paraya dönüştürülmesi” konusunda iki toplum da hemfikirse bu iki toplumu neden kıyaslamaktayız? Veya
bunlar arasında bir mukayeseye sebep
olabilecek farklar nasıl ortaya çıkar?
İkinci toplum için ânına paraya dönüştürülecek değerler, o
değerlerden yaratılacak katma
değerlerin, henüz yaratılmadan , var
edilemeden ortadan kalkmasına yol açacaktır.
Bütün ağaçlarını yalnızca odun
olarak değerlendiren bir kabileyle o ağaçlardan aynı zamanda, kayık, mızrak ve
kâğıt elde eden bir kabilenin farkı, daha en başta pek büyük olmayacak mıdır?
Odun bugünlük ısınma ihtiyacımızı karşılar
fakat yaktığımız odunun kayık, mızrak ve
kâğıt olma şansını da ortadan kaldırır. Bahsettiğimiz
ikinci ürünler ise ancak bugünkü refahının yanında yarınki refahını düşünen ve
kaynaklarını yarın içinde kullanmak üzere saklamayı akıl edebilen kabilenin
ürünler olacaktır.
İkinci kabilede tekne , mızrak ve
kâğıt üretimi gibi farklı işler ortaya çıkarken birinci kabilede odun toplamak
veya ağaç kesmek dışında bir iş kolu
olmayacaktır.
Kaldı ki kâğıdın üretimiyle
beraber ikinci kabile, birinci kabileye göre
gelecek nesillere daha çok
bilgiyi çok daha kolay şekilde iletebilecektir. Veya ikinci kabile meselâ kayık
yaparak birinci kabilenin ulaşamadığı kaynaklara ulaşabilecektir.
İki kabile arasındaki farkı yaratan, hangisinin daha çok kaynağa
sahip olduğu değildir. Aradaki fark hangi
toplumun hangisinin daha “ekonomik” davrandığıdır.
Bu açıdan kâr, iki toplum
için “yarınki faydaların” önemi
arasındaki farka karşılık gelir. Aynı
miktarda ağacı kullanarak bugünkü konfordan edilecek bir fedakârlıkla ikinci toplum çok daha kârlı bir iş yapmış
olacaktır.
Bu durum, medeniyetin ilk
zamanlarında maddi unsurlara bağlıyken sanırım özellikle maddi gelişmenin ciddi
biçimde ortaya çıktığı 19. YY.dan sonra önem kazanmıştır. Bu önem de genel anlamda
bilginin ve daha sonra “yaratıcı düşüncenin” fikir mülkiyeti içinde değerlendirilmesiyle
çok daha geniş bir boyut kazanmasıyla olmuştur.
Hayatı daha ekonomik yaşayan
toplumlarda “var edilen” hiçbir şey artık değersiz addedilmez. İsveç’in günümüzde,
geri dönüşüm teknolojilerindeki üstünlükten dolayı “çöp ithal etmesi” bunun en
çarpıcı örneğidir.
Son yüzyılın en önemli değeri ise
bilgidir. Bilginin oluşturulması ise ciddi ve sancılı bir süreçtir. Bu süreç,
teknolojik gelişmelerle hızlandırılmıştır şüphesiz. Gene de yarının refahı için
bugün çalışan insanlar, ömürlerini bilgi
için harcarken kişisel konforlarından ciddi fedakârlık göstermektedir. İşte
patent ve fikir mülkiyeti kurumları bu fedakârlığın ödüllendirilmesidir. Yarınki
refahımız bugünkü konforlarını, yarınki konforumuz için harcayan insanlar
sayesinde elde edilmektedir. Bu, parasal tasarrufun en gelişmiş halidir. Bu
bütün değerlerin yarın için saklanması anlayışının en gelişmiş halidir.
Bu tür bir tasarrufun yaratacağı
fikri ve teknolojik gelişmişlik farkı şüphesiz çok büyük olacaktır.
Bu açıdan, iktisat için ürünler ve tasarruflar açısından gelişmişliğin parasal
birimle ölçülmesiyle ilgilenmek disiplinidir diyebiliriz herhalde?
4 Eylül 2015 Cuma
Göçmen Politikalarına Aykırı Bakış
Suriyeli çocuğun sahillerimize
vuran cansız bedeni, bir insanlık ayıbı olarak hepimizi dehşete düşürdü.
Aslında o karenin bizi bu kadar dehşete düşürmesinin sebebi,
o çocuğun bizim topraklarımızda günlük hayatımızın bunca içinde görünüvermesiydi.
o çocuğun bizim topraklarımızda günlük hayatımızın bunca içinde görünüvermesiydi.
Uygar bir ülke olmadığımız için o
ölümün sebepleri hakkında düşünmek yerine gelip geçici bir dehşet duyduk o kadar.
Aslında bu ilkellik bize
yapay bir hümanizmle aşılandı. Bir dehşet neden yaşanır, çevremizdeki ölümler hangi yanlışların sonucudur gibi şeyleri düşünmek ahlâkın
dışına çıkarıldı. Hümanizm bir ahlâkî uyarıcı olarak bize dayatılırken
sonuçları ortaya çıkaran süreçlerin ahlâkî ve akılcı sorgulanması da
engellendi.
Bunu kim engelledi? Bunu sömürge
politikalarının tellâlları olan satılmış
medya ve akademiya mensupları engelledi.
Suriye’den bir Kürt ailesi kalkıp
Kanada’ya gitmeye kalktığında onları kendi ülkelerinden gitmeye neyi ittiğini
sormamız gerekirken Kanada’nın gömen politikalarını sorgulamaya başladık.
O halde sondan başlayalım:
Herhangi bir gelişmiş
ülkenin kimleri göçmen olarak kabul edip
etmeyeceği o ülkenin devletine ait bir politikadır.
Bundan dolayı hiç bir hükümet,
evine kimleri misafir olarak kabul edip etmemek hususunda hiç kimse tarafından zorlanamaz.
Özellikle Türkiye’nin son
yıllarda yaşadığı kontrolsüz göç dalgasının yarattığı, sağlık, güvenlik ve
ekonomi sorunları sadece göç edilen ülkelerin mültecilerce işgal
edilmesine rıza gösterilerek çözülemez.
Ortadoğu özellikle Kürt silahlanmasıyla
ciddi anlamda istikrarsızlığa itilmiş bir bölge. Bu bölgede ulusal devletlerin
egemenliklerini, bu egemenliklerin hukuk ve siyaset birliklerini bozan unsur Kürt etnisitesinin kontrolsüz bırakılmış olması.
Bu mülteci dalgalarının genellikle ulusal egemenlikleri zayıflamış ülkelerden
olması, etnik ve dini gerilimlerin
yaşandığı ülkelerden olması dikkat çekici.
Suriye özelinde düşünecek olursak
kuzeyde bir Kürt koridoru fiilen yaratılmış olmasına rağmen Kürtlerin medeni memleketlere akın etmeleri, etnik
devlet hayallerinin insanları mutlu etmeye yetmediğini gösteriyor.
Göçmen veya mülteci akını batı ülkelerinde ciddi
uyum sorunlarına sebep oluyor.
Batı ülkelerinin “sosyal devlet”
politikaları, doğunun bilgisiz ve yetersiz toplulukları için kolay geçim kapısı
olarak görülüyor.
Kürtler gibi etnik gruplardaki kabile
dayanışması, gelişmiş ülkelerde, kanunların aşılmasında, sosyal yardımların
istismar edilmesinde en önemli faktör oluyor.
Kendi ülkelerinde, teknolojinin,
hukukun gelişimine yardım edemeyen ne kadar etnik grup varsa soluğu, batının zengin topraklarında almaya
çalışıyor.
Etnik ihanetlerin ve vahşetin yarattığı korku
dalgası, gelişmiş batının hukuk
güvencesiyle söndürülmeye çalışılıyor ama bu, her isteyen mülteciye kapı
açmakla çözülemez.
Bu sorunun çözümü için mültecilerin
en çok çıktığı ülkelerde bir takım
önemlerin tavizsiz şekilde uygulanması gerekiyor:
Bu ülkelerdeki etnik terörün ve
etnik siyasi bölünmenin önüne acilen geçilmesi, etnik silâhlanmanın kesin
şekilde yasaklanması gerekiyor.
Daha sonra etnik silâhlanma tehdidi altındaki ülkeler
arasında sınır güvenliği ve siyasi ayrılıkçılık konularında bir güvenil
birliğinin oluşturulması. Bu ülkeler arasında
ayrılıkçı teröre karşı ortak askeri operasyonların yapılması hususunda
kalıcı bir birlik meydana getirilmesi.
Kendi ülkelerinde hiçbir yaratıcı
ve üretici iş
yapmayan insanların meselâ Londra’da “şeriat mahalleleri” veya “Kürt mahalleleri” oluşturmaları veya Avustralya’da şeriata özgürlük isteyerek kendilerini kabul etmiş insanları suçlamaları son derece kötü.
Kontrolsüz mülteci ve göçmen
akını, belirli bir nüfus, millî gelir düzeyini belirli bir üretimle koruyan gelişmiş ülkelerde, üretken nüfusun enerjisinin
tükenmesine yol açıyor.
Bu göçmen veya mülteciler niteliksiz işleri devralarak ciddi bir işsizliğe yol açıyorlar. Almanya ve
Avusturya Kürtlerden çok daha nitelikli Bulgar, İtalyan , Sırp işçilerin akınıyla ciddi bir işsizlik sorunuyla
karşı karşıya.
Batı ülkelerinde, iltica
ölçülerinin daha hassas hale getirilmesi gerekiyor.
Göçmen alımında, bu ülkelerin
siyasi ve hukuk düzenlerine uyum sağlayabilecek medeni seviyede, belirli bir
öğrenim düzeyinde olan insanlara izin verilmesi.
Bu etkin kısıtlamalar hayata geçirilmezse dünyanın bütün
üretimini meydana getiren ülkelerin
Barzani , Taliban, El Kaide vs
ilkellikleriyle işgal edilerek yok
olması tehlikesi söz konusu.
Bu durumda dünyada etkin
teknolojik üretimin, arıtma sistemlerinin ve geri dönüşüm sistemlerinin yok olması hiç de o kadar uzak bir ihtimal değil.
Bu sistemlerin ortadan kalkması
veya aksaması durumunda batıya göçen tembel
ve birikimsiz kitlelerin, bizi
doyuracak buğdayı ve ısıtacak enerjiyi üretmeleri mümkün olmayacak.
16 Ağustos 2015 Pazar
Din, Dindarlık Ve Şirk Üzerine
Dindarlık, şeriatçı şiddetin, dünyayı daha önce hayal bile edilmemiş bir bicimde tehdit ettiği şu günlerde , üzerinde kesinlikle ciddiyetle düşünülmesi gereken bir olgu.
Belki daha önce bir kere daha dinin doğasına bakmak yararlı olacaktır.
Din,insanın Tanrı'ya yönelen inancından beslenen ve doğrudan bu inancı ipotek altına alan bir kurumdur.
Din,içinde Tanrı yerine konuşan insanların otoritesini taşıyan bir kurumdur.
Dinin içindeki insan otoritesi, ruhbanlıkla ortaya çıkar. Genellikle İslamiyet'te ruhban sınıfının olmadığı söylense de insanların hayatlarına fetvalarıyla yön veren , böyle geçinen ve bu yüzden de "sıradan" Müslümanlardan farklı ve üstün sayılan bir sınıfın var olduğu kesindir ki bu da açıkça ruhbanlıktır.
" Allah indinde, üstünlük takvadadır" ayeti ruhbanların din kurumunun profesyonelleri olmalarından kaynaklandığı düşünülen " doğal" üstünlüklerinin kaynağı olarak görülür. Dolayısıyla din profesyonelleri düşük dereceli peygamberler gibi addedilirler.
Burada asıl önemli nokta, din kurumunun, onu bir kurum yapan ruhban unsuru yüzünden, aynı inancı paylaşan insanlar arasında bir "üstünlük" kıyaslamasına yol açmasıdır.
Üstünlüğün "Allah indinde" olmasının üstünlük kıyaslamasının kullara kapalı (ve hatta Allah'ın ortaksız kudretinden dolayı yasak olduğu) düşünülmemiştir.
Mukayesenin "Allah indinde" yapılıyor olması insanın bu konuda bilgisiz olması gerektiği anlamına gelir.
Allah mukayese makamı olarak kendisini gösterdiğinde, tevhidin gereği olarak bu üstünlük mukayesesinde kimsenin ona ortak olamayacağı açıkça anlaşılabilir.
Oysa din içinde oluşan ruhban sınıfının kendisiyle beraber getirdiği "üstünlük" de bu ayetle açıkça çelişmektedir.
İş ne yazık ki sadece ruhbanların üstünlüğünden ibaret olarak kalmamaktadır.
" Üstünlüğün" ruhbanlarla ilişkilendirilmesi onu, Tanrı'nın takdirinden alıp insani değer yargılarının sahasına indirmiştir.
Böylece "takva", din profesyonellerinin, mükemmel olduğu düşünülen dini mevzuat birikimlerinin bir sonucu sayılmıştır. Böylece insanlar bir Müslüman'ın takvasının "gözlenebilir"bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştır.
Böylece takvanın kendisine yöneltildiği tek ve gerçek mukayese makamı unutulmuştur.
Takvanın insanlarca gözlenebilir bir şey sanılmasından sonra "dindarlık" ortaya çıkmıştır.
"Dindarlık" bütün bir hayatın, içinde ruhban egemenliğinin hüküm sürdüğü dolayısıyla "üstün Müslümanlara" uyulması mecburiyetini taşıyan, din kurumuna göre tam ve eksiksiz düzenlenmesi demektir.
Üstünlük bir kez ruhban ile ortaya çıktığında, aynı zamanda diğer Müslümanlar arasında ruhbana takva açısından yaklaşabilmek rekabetini başlatır.
Peki ama bunun , inancın özüyle ne ilgisi vardır?
Bunun, Tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmakla hiç bir ilgisi yoktur.
Dindarlık, diğer insanlara göre Allah'tan daha fazla korktuğunu, insanlara göstermeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla dünyaya Müslüman olduğunu belli etmek, aslında bir kimlik ibrazından daha fazla bir şeydir.
Dünyaya Müslüman olduğunu göstermek aslında, diğer Müslümanlara " gerçek Müslüman'ın " ve dolayısıyla Allah indinde kimin üstün olduğunu göstermek çabasıdır.
İnsanlar arasında, yalnızca Allah'a özgülenmiş bir değerlendirmeyi yapmaya kalkmak ve böyle bir değerlendirmeye sebep olmaksa herhalde ancak "Şirk " olarak tanımlanabilir.
Buradan şunu çıkarabiliriz:
Dindarlık, bir inanç konusu veya gereği değildir. Dindarlık, Tanrı yerine konuşan "üstün" insanları birer otorite makamı saymak ve onların emirlerine uymakta yarışmaktan ibarettir.
Dinlerin eninde sonunda şiddete ve ayrımcılığa yol açmaları da bundandır.
Dinin toplum hayatına müdahalesi engellenmezse o yalnızca yüce bir inancı sömürmekle kalmaz; "daha dindarın" mutlak iktidarına varıncaya kadar pek çok Müslüman'ın yok edilmesine de sebep olabilir.
7 Ağustos 2015 Cuma
Şehirlere Sızan Etnik Terör Ve Kürt Etnik Bilinci
İki, üç yıl öncesine kadar terör,
nispeten sınırlı ve kimliksiz bir mahiyetteydi.
Bölücü terörün sınırlılığı dağlarda barınmasındandı.
Bölücü terör yine Kürtler adına yürütülüyordu ama
şehirlere nüfuz edişi en azından sınırlı
görünüyordu.
Dağlar yalıtılmış yerlerdir.
Dolayısıyla dağa çıkan adam toplumdan yalıtılmayı peşinen kabul etmiştir. Dağlar, kendi başlarına yaşamak, sorumluluk
almak istemeyen, kanunlarla bağlanmaktan kaçanların sığındıkları yerlerdir.
Dağlar ancak şiddetin ve başkaldırının sahipleri için güvenlidir. Bu şiddet
bir nefs-i müdafaa için de olsa
dağların erişilmezliğinin cazibesi
değişmez.
Oysa şehirler insanların gönüllü
olarak birbirleriyle karıştıkları,
iletişime ve etkileşime en açık yerlerdir. Bu yüzden şehirlerde insanlar
öncelikle birbirlerine karşı nazik davranır ve
varlıklarına karşı muhtemel bir saldırı olmaması için daha en başta
bireysel olarak kurallara uymak ihtiyacı
hissederler. Bu karşılıklı ve ancak nezaketle ortaya konan dokun-ul-mazlık anlaşması ile karmakarışık bir ilişkiler ağı
içinde hayat, güvenle sürdürülür.
Terör örgütlerinin arzusu toplumun genelinde yaygı bir korku
dalgası yaratarak taleplerini kabul
ettirmektir. PKK da toplumun genelinde bir korku ve yılgınlık yaratmak istiyor.
Halkın genelinde meydana gelecek bu yılgınlığı
da satılmış okur yazarlarla “savaş karşıtlığına” dönüştürmeye çalışıyor. Savaş, genel olarak
kötü ise düz mantıkla PKK gibi bir örgütle savaşmak da kötü olmalı.
Ama bu işin ayrı bir yönü.
İşin hali hazırda daha vahim
yönü, terörün şehir toplumuna sızmış olması.
Etnik Kürt terörünün şehre sızması şehrin, nezaketle beliren doku-ul-mazlık kuralını ihlâl anlamına geliyor. Etnik Kürt
terörü, şehir ahalisini etnik kökenlerine göre ayırıyor ve şehrin ilişkilerini
buna göre düzenlemeye başlıyor.
Şehir yaşantısının kökeninde
şehrin, etrafında kümelendiği bir ulusal
emniyet ve adalet tekeli varken etnik Kürt terörü şehrin bu temellerini
yıkmaya yöneliyor.
İşin kötüsü artık şehir
toplumunda Kürt kökenliler de bu çabaya bilinçli ya da bilinçsiz destek
oluyor. Çünkü Kürt kökenli
yurttaşlarımız feodal ilişkiler ağını şehirde de sürdürüyor. Feodal ilişkiler
ağında ise bireysel iradelerin ve aşkın bir hukuk egemenliğinin yeri yoktur.
KCK vs denen yapılar, Kürt
etnisitesinin feodal yapılanmasının, etnik terörce şehir hayatı içinde örgütlendirilmesinden
başka bir şey değildir.
Bu açıdan Kürt etnik terörü
başarıya ulaşmıştır. Çünkü artık şehir yaşantısı içinde Türk mahkemelerini
tanımayan, Türk olmamakla övünen, Türklerle iş ilişkisi kurmaktan kaçınan,
toplumun genel değerlerinden ayrı olmayı
yiğitlik ve hak kabul eden bir etnik grup ortaya çıktı.
Kürt etnik terörü, uluslaşmanın
toplumsal alanı olan şehir hayatını
terörize ederken aynı zamanda onu Kürt ayrılıkçılığının nefret duygularıyla
zehirledi. Bugün Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde ortaya çıkan şey bu yüzden
sadece terör örgütünün silahlı
çatışmalarından ibaret değil.
Bu şehirlerde ortaya çıkan şey,
Kürt etnik terörüyle cesaret bulan ve nefretleri bilenerek kendilerince haklılaştırılan Kürt feodal yapılanmasının
ilân edilmemiş iç savaşıdır.
Bu savaşta, Kürt etnik terörünün
en büyük kazanımı, şehir yaşantısında
kendine meşru bir zemin elde edebilmiş olmasıdır.
Bunun sebebi de devletin popülist
dinci sağ bir partinin Kürt
etnisitesine yaranarak Türk devletini dönüştürebileceğini sanmasıdır.
Şehir yaşantısının güvenlik
güçlerince derhal Kürt etnik teröründen arındırılması, bu örgütlenmenin her
türlü uzantısının toplumdan acilen ayıklanması, örgüt üyelerinin vatandaşlıktan
çıkarmak dahil her şekilde cezalandırılması için gerekli yasal düzenlemeler
yapılmalıdır. Ayrıca şehir içinde silâhlı çatışmaların kesin şekilde sonlandırılması için “Vur!” emri
acilen çıkarılmalıdır. Çünkü ister kabul edelim ister etmeyelim bu yapılmazsa silâhlı Kürt etnik terörü Doğu ve Güneydoğu
şehirlerinden ülkenin geri kalanına tahmin edilemeyecek kadar hızlı
yayılabilecektir. Bu konu zaten Oslo
ihanet mutabakatında açıkça dile getirilmişti.
Kürt etnik terörünün şehir
yapılanması derhal engellenmediği takdirde toplumsa karşılıklı nezaket ve güven
duygusu geri dönülmez biçimde tahrip olacaktır. Ülkenin bir bölümünün Kürdistan olarak ayrılması
mümkündür ama bu durumda hiç kimse,
düşmanın yandaşı olduğunu düşündüğü herhangi bir Kürt kökenli insanla nezakete
ve güvene dayanan bir komşuluk ilişkisi geliştirmek istemeyecektir. Şehrin
yarattığı uygarlık ortamının en büyük düşmanı etnik feodal Kürt yapılanması ve bu yapılanmadan beslenen
silâhlı kalkışmadır.
Bu tehlikeye karşı popülist dinci
sağ iktidar, gerekli önlemi almakta yetersiz ve hatta isteksiz kalabilir. Ama şunu unutulmamalıdır:
Türk ulusal egemenliğinin toplumsal alanı olan şehirler o şehirlerin Türk sakinlerince içinde Kürt uzlaşması olsun ya da olmasın, mutlaka
savunulacaktır, her ne pahasına olursa olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

