10 Aralık 2015 Perşembe

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 
Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…
Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 
Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.
The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.
Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.
Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.
Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Aralık 2015 Salı

Türkiye’nin Baş Belası Dinci Belirsizliğin Küçük Röntgeni


Bugün AKP il yönetimine yakın bir ahbabımla konuştuk. Savaş tehlikesinden duyduğu endişeyi dile getirdi.

Sonra Rusya’nın uzun vadeli plânları olduğunu ama bizim böyle plânlarımız olmadığını söyledi.
Sorun şu ki başta kimin olduğunu anlamıyor ya da fark edemiyordu.

O sadece  tuttuğu partinin kazanmasını istiyordu ama kazanan partinin ne yaptığını bilmiyordu. İş bürokrat atamalarına, kanun çıkarmaya, şeriatı günlük hayata egemen kılmaya gelince  sevgili ahbabım kendisini ve partisini muktedir görüyor ve mutlu oluyordu.

Oysa Rusya’nın veya Kürt teröristlerin yaptığı hiçbir şeye söz geçiremiyordu ve bu ona tuhaf geliyordu.

Bu  sapkın ve çarpık bir bilincin tezahürü…

Sapkınlığı  yaşadığı yakın çevreyi dine dayalı olarak değiştirme tutkusundan geliyor. Din adına  bir iş yapmayı Tanrı adına yapmak ve dolayısıyla Tanrısal bir sorumsuzluğa sahip olarak görüyorlar. Bu sapkınlık holografik bir yapıyla  rol modeli olan en büyük siyasetçi kimse ondan bütün siyasi birimlere, zerrelere yansıyor.

Çarpıklık, dünyayı  kendi kapalı çevresinden ibaret sanmasından kaynaklanıyor.  AKPliler, aslında  kapısı açık bir kafesin içinde kalıp da esir olduğunu sanan bir canlı gibi  davranıyorlar. “Kapı açık çıksana!” dendiğinde, “Dışarıda ne var ki? Dışarısı diye bir şey var mı?” diye soruyorlar sanki…

Neden böyle?  Çünkü kendi kapalı toplumsal yapılarını, dinin dogmalarıyla koruyabileceklerini sanıyorlar. Dinin durmadan ve durmadan artan ayrıntılı tutuculuğuyla kendi kafalarındaki kafesin duvarlarını kalınlaştırıp, parmaklıklarını güçlendiriyorlar.

Ve bu kendi içine kapalı yapının dünyadaki insanlıktan kopmasına ve uluslararası ilişkilerdeki tehditleri algılayamamasına yol açıyor. Bir grup köylü ya da gecekondulu dinci, kendi zafer  tutkuları için bütün bir milleti ateşe atabiliyor. Çünkü kendi kafeslerinin dışında yaşayan gerçek insanları  algılayamıyorlar.

Türk Milleti’nin hayatını elinde tutan bir avuç dinci  fanatiğin bize ettiği kötülüğün küçük röntgeni sanırım bu….


2 Kasım 2015 Pazartesi

Ne Halin Varsa Gör!


Ne yalan söyleyeyim depresyondayım.

İçimden hiçbir şey yapmak da yazmak da gelmiyor. Yeni başladığım bir kitap projesi  var. Aklımda öyküler var  yazıya geçemiyorum.

Neden?

Söylenecek her şey zaten söylenmiş gibi geliyor da o yüzden!  “Millet” denen  yığın lâfı zaten ağzımıza tıktı!

Şu saatten sonra  ulusal, lâik bir Türk devletinin savunmak  falan alenen saçmalık çünkü zaten hakkını savunduğumuzu düşündüğümüz “millet”  bunlara düşman! Bu bir tür “otoimmün hastalık” gibi… Yani vücut kendi organlarını düşman görerek onlara saldırıyor, kendi dokularını yok etmeye uğraşıyor.

Şu saatten sonra iktidar  Ülkenin bütün değerlerini yıksa bunu yaparken hiçbir tereddüt duymayacağı gibi buna itiraz etmeye de hiç kimsenin hakkı kalmadı.

Millet kendi eliyle Atatürk’ün ona bıraktığı bütün mirası har vurup harman savurdu. Artık bu memlekette hayatlarımızı emniyet altına alan ne bir uygarlık ne de hukuk müessesesi kalmıştır!

Şu saatten sonra zaten ülkemiz fiilen Anayasanın ilk dört maddesinde tanımlanan niteliklerin tam aksi  hale getirilmiştir.

Türkiye artık “Şer’i,  monarşi, sadakacı  bir kanun devletidir.”

Yani?
Lâik devlet fiilen yıkılmıştır. Ülkenin bütün resmi kurumları alenen tarikatçilerin eline geçmiştir. Yakında kadın memurların örtünmesi emredilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti artık demokratik değildir, fiilen başkanlık yetkileri kullanan bir cumhurbaşkanının egemenliğine geçmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “sosyallik” vasfı artık “gecekondu  sadaka dağıtımcılığı” haline getirilmiştir.

En tehlikelisi, devletimizin artık hukukla değil, yasamayla birleştirilmiş yürütmenin keyfi olarak çıkardığı kanunlarla  yönetiliyor olmasıdır. Şu aşamadan sonra dinci AKP iktidarının çıkardığı ve çıkaracağı  hiçbir kanunun “hukuka uygunluğunun” tartışılması mümkün olmayacaktır.

Daha da kötüsü bu dinci güruhun Kürt etnik terörüyle beraber ülkeyi etnik olarak ayrıştırmasını artık hiç kimse engelleyemeyecektir!

Gene de yazmak fakirin boynunun borcuydu, yazdı! Artık ne halin varsa gör, sevgili milletim!




29 Ekim 2015 Perşembe

Yerli Spockların "Ne Yaptık Ki?" Edebiyatı



Bugün sosyal ortamda,  “Cumhuriyet  Bayramı’nda çocukların eline iki bayrak vermek yerine, ne yaptığımıza bakmalıyız?” anlamında bir cümleye rastladım.

Bu cümle özetle, dinci iktidarın başa geldiği  günden beridir, Türk çocuklarının zihnine aşılanan vatansızlığın, soysuzluğun mantığı.

Şüphesiz belirli zamanlarda milletçe geriye bir bakıp, mirasımızı geliştirip geliştiremediğimizin muhasebesini yapmalıyız. Bu, sadece atalarımıza karşı değil, daha da ziyade torunlarımıza karşı bir borcumuzdur.

Bu tip  cümleleri sarf edenlere göre  “vatan”, “bayrak”, “millet”, “Atatürk”, “cumuriyet”, “laiklik” hep anlamsız birer “hamaset” ifadesi.

Onlara göre Türkiye’de gerçekten bir şeyler yapabilmek için salt akılcı, salt kimliksiz bir toplum yaratmamız gerekiyor.

Çocukluğumuzda “Uzay Yolu” diye bir  dizi vardı. Orada “Bay Spock” ( Orijinal dizide  toprağı bol olsun, Leonard Nimoy oynardı.), adlı Volkanlı bir gemi subayı, insan  ırkının duygusal tepkilerini, kültürel bağlılıklarını sürekli eleştirirdi. Gemide kritik kararların verilmesi gerektiği anlarda, ortaya istatistikleri sürerek bir karar varılmasını önerirdi.

Gemi doktoru ile aralarında tatlı bir gerilim vardı.  Gemi doktoru Leonard Mc Coy ( Onu da toprağı bol olsun De Forest Kelley  canlandırırdı…) ise merhametli, alaycı bir insandı. O insanı insan yapan duygusal bağlılıkları ve uygarlığı oluşturan kültürel değerleri, Spock’ın uzaylı mantığına karşı savunurdu.

Türkiye şu anda uzayda oradan oraya savrulan rotasını kaybetmiş büyük bir gemi. 

Bu geminin başındakiler,  gemiyi teknik olarak doğru kullanmanın yeterli olduğu kanaatinde. Onu istedikleri gibi kullanabileceklerini düşünüyorlar. İstenen hedefe gittikten sonra geminin başına ne geldiğiyle de zerre kadar ilgilenmiyorlar.

Bu yaptığımız bir benzetme ve kendi içinde bazı eksiklikler barındırıyor.

Çünkü  gemi diye nitelendirdiğimiz ülke demokrasiyle idare ediliyor, ya da edilmesi gerekiyor.

İkincisi de  gemi cansız bir kargo taşımıyor. Geminin içinde irade ve kültür sahibi milyonlarca gerçek insan yaşıyor.
Üçüncüsü de bu “gemi”, belirli bir dile, b
elirli bir tarihe ve belirli bir kültürel kimliğe sahip olan adına da “ulus” denen  bir toplum tarafından yapılmış bulunuyor.

İçimizdeki Spocklar  ortadaki bu cumhuriyeti görüyorlar ama onu meydana getiren ulusu ve onun değerlerini görmezden geliyorlar. Bunlardan bazıları, açıkça ihanetlerinden dolayı kurucu Türk Ulusu’nu reddederken bazıları da hümanizmin yan etkisiyle kapıldıkları körlükle nedensellikten kopuyorlar. Eski dilde “illiyet” denen sebep sonuç ilişkilerini gözetemediklerinden, cumhuriyetin tuğlalarını dizen, harcını karan, temel taşını koyan ustaların kendi kültürleri tarihleri ve dillerinin olduğunu göremiyorlar.

Peki ama  ülkeyi kuran belirli bir ulusun varlığını anlamak neden bu kadar önemli olsun?  Öyle bir ulus olmadan senfoni orkestraları, resim sergileri, barajlar, hava alanları yapılamaz mıydı? Bunlar zaten “insan olmanın” kaçınılmaz sonucu değil miydi?

Maalesef yapılamazdı.

Çünkü insan, eserlerine olduğu kadar kendisine de bir anlam vermeye çalışan tek canlı.

İnsanın anlam arayışında, kendi toplumu için ulaştığı en son aşama da “Ulus”.

İşte ulusal/millî bayramlarımız bu anlam arayışını bize hatırlatan, vardığımız sonuçların isabetliliğini gelecek nesillere anlatan, öğreten kutlu ve neşeli günler.

Bir ilkokul çocuğunun eline “iki  bayrak” verdiğimizde bu onun için “Çevresindeki neşenin kaynağının bu bayrak olduğu”  anlamına geliyor. Çocuk büyüdükçe  bunun anlamı daha açık seçik bir hale geliyor. Ve   normal bir ulusal egemenlikte yetişkinler, artık  çevrelerindeki uygarlığı meydana getiren şeyin ne olduğunu; insanın, anlam arayışında  kendi toplumundan neler elde ettiğini,  anlamış bulunuyor.

İşte bu yüzden dünyada kimliksiz bir toplum olmadığı gibi kimlik sahibi bu toplumların içinde, insana insan olarak en yüksek değeri verenler, ondaki anlamı en çok gözetenler, ancak az sayıdaki uluslaşmış toplumlar oluyor.

Diğerleri,  daha güçlü toplumların, kendi iradelerince belirlenmiş menfaat algılarının yük  gemileri olarak nereye gittiklerini bilemeden uzayda oradan oraya sürükleniyorlar. Çünkü Bay Spock ancak belirli değerlere  ve anlamlara sahip  insanların arasında geminin teknik sağlığı açısından yararlı olabiliyor.

Özetle çocuklarımıza bugün Türk olmanın sevincini o “iki bayrakla”  yaşatamazsak yarın “Atılgan’ı” uzayda  doğru ve haklı bir rotaya sokacak kaptanlar bulamayacağımızı, anlamamız gerekiyor.

Türk'ün Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!



14 Ekim 2015 Çarşamba

Gasp Edilmiş Yazılar 1

CHP Lİ '' KARDEŞLERİMİZE''
Kürt-İslamcı faşistlere karşı çıkıyorsunuz Kemalistler..Fakat kürt-sol faşistler içinizde..Uğur Mumcu Türk vatanına göz diken her düşmanın karşısına dikilirdi. Gerçek bir Türk milliyetçisi olarak Kürt bölücülüğüne karşı son nefesine kadar savaştı.
Elbette herkesle aynı fikirde değiliz Mumcunun bir çok görüşüne karşıyız lakin Mumcu milliydi ..ABD’nin ilk Irak saldırısı sonucunda ortaya çıkan Kürt tehlikesini görmüştü. Sorunun emperyalizmin Türklükle hesaplaşması sorunu olduğunu biliyordu. Sevr yeniden gündemdeydi. Önce Irak’ın bölüneceğini ardından da sıranın Türkiye’ye geleceğini, bunu engellemenin tek yolunun Atatürkçü ve antiemperyalist bir mücadele olduğunu vurguladı.
İstiklal Savaşı ve Atatürk dönemindeki Kürt-İslam ayaklanmalarını bir bir ele alıp, bölücülüğe karşı gerçek Atatürkçü çözümü yani yeniden Türk milliyetçiliğini egemen kılmayı gündeme getirdi.1993’te Uğur Mumcu bu yüzden susturuldu. Onun Kürt bölücülüğüne karşı mücadelesi emperyalistler açısından çok tehlikeliydi. Çünkü ortaya belgelerle koyduğu Atatürkçü çözüm yolu uygulanırsa bugün adına BOP denen yeni sömürgeci saldırı tamamen çökecekti.
Kürt -sol faşistlerle girdiğiniz bu muhabbet ülkemizin felaketine sebep olacak..
Moskova, Pekin ve Avrupa damgalı komprador “sol” anlayışlara karşıydı. Bu tür sözde “radikal” ve dış kaynaklı akımların nasıl ulusun ve ulus devletin düşmanı olarak bizzat emperyalizmin oyuncağı olabileceğini gösteriyordu. Kürtçülük ve terörizm batağına saplanan “sol”un aslında sağcılık ve hatta faşizmden ibaret olduğunu vurguluyordu.
Sömürgecilerin, Batıcıların kafasıyla değil, kendi kafasıyla düşünen bir Türk Sosyalistiydi. Enternasyonalist değildi. 20. yüzyılda ezilen dünyayı ayağa kaldıran her iyi sosyalist gibi milliyetçiydi.
İyi bir sosyalist olduğu için bugün sermayenin oyuncağı olan sözde Atatürkçüler gibi kapıkulu değildi. Yıllarca emek verdiği gazetenin emperyalizme ve sermayeye teslim olduğunu gördüğü gün tek tabanca kalma pahasına oradan ayrıldı.
Atatürkçü düzeni yıkanın, sermaye düzeni olduğunu bildiği için Batı kaynaklı kapitalizme hep karşıydı. Bu yüzden 12 Eylül “Atatürkçüleri”, mason “Atatürkçüleri”, TÜSİAD “Atatürkçüleri”, AB “Atatürkçüleri”, ABD “Atatürkçüleri” ondan nefret ederdi.Uğur Mumcu, Atatürkçü ve milliyetçi olmanın ilk koşulunun kapitalizme ve emperyalizme karşı olmaktan geçtiğini biliyordu.
Atatürk çizgisinden ayrılmayalım.. Altay Metehan

13 Ekim 2015 Salı

Şerefli Bir Türk Askerinin Uyarısı

Bugünlerde Türk olmak, insanlık suçu haline getirildi adeta. Türk Ordusu'na "katil" demek de hümanizmin amentüsü oldu.İşte kendisine "katil" denen şerefli Türk  askerlerinden biri, bakın Doğu ve Güneydoğu hakkında bize ne bilgiler veriyor? Hep beraber okuyalım:




FAŞİST KÜRTLER ASKER VE POLİS AİLELERİNİN EVLERİNİ ÇARPI İLE İŞARETLİYOR
Çoktandır duyuyordum ama ihtimal vermiyordum..TSK,Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde görevli askerlere'' Ailelerinizi daha güvenli bir yere yollayın'' diye emir yayınladı..
Bölgede özellikle Uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerine karşı son günlerde inanılmaz tehditler olmaya başladı..
Asker ve polis ailelerinin evleri'' işaretleniyor''Kurşunlanıyordu..''Ev sahipleri''ise asker ve polis ailelerini evlerini boşaltmaya zorluyor..Tam bir kürt faşizimi bu vatan evlatlarının üstünde bulunuyor..
Yeni evli ve bebeği olan bu kadınlarımız eşleri operasyonda iken bu çakalların tehditleri altında bulunuyor..Eşler evlerinde yalnız,komşuları düşman, bebeklerine sarılıp uyumalarından başka çareleri yok..
Türkler batıda kürtleri bağırlarına basmışken vatan topraklarımızın bir bölümünde bu aşşağılık lağım fareleri vatan evlatlarımızın eşlerini bebeklerini tehdit edip evlerini çarpı işareti ile işaretliyor..
Kaçak saraylarda sefa süren iblis ve ailesinin ise umurunda değil..Yeterli lojman yok..Kaçak sarayın maliyetine bu asker ve polis ailelerine lojmanlar yapılabilirdi.Diyanete ve tüm bakanlıklara trilyonluk makam arabaları alınacağı yerine bu insanlara lojmanlar yapılabilirdi..
Orada vatan için ve namusumuz olan bayrağımız için savaşan canını ortaya koyan bu insanların aileleri bizim namusumuz olmalıdır..Bu insanları gece bebekleri ile bu çakalların merhametine bırakan akpkk hükümeti vatana ihanet içindedir..Biz Türkler kürtlerin evlerini çarpı ile işaretleseydik '' barış fareleri'' bizi faşistlikle suçlayacaktı.
Kürt faşizimi kendi topraklarımızda askerimize ve polisimize her türlü melaneti yaparken üstüne üstlük bu faşizimi destekleyenlerin ölümüne yas ilan ettik..
Orada savaşan uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerini namusumuz gibi göremezsek bu millet ölür..Kan uykularından uyanamayız..
Hükümetden yeterli desteği bulamayan TSK 1 Ekim de yazı yayınladı yazı kısaca şöyle..
“Silvan, Hani, Lice, Kulp ve Dicle İlçesi’nde, dışarıda ikamet etmekte olan personel ailelerinin, güvenlik nedeniyle daha güvenli olan başka bir yere gönderilmesi emredilmiştir”
Ayrıca çatışmaların yaşandığı Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde görevli askerlere, “Personele ve Ailelerine Yönelik Emniyet Tedbirleri” başlığıyla, ailelerini bölgeden götürmedikleri takdirde sorumluluğun kendilerinde olacağına dair belge de imzalatıldı. Belgede şu “Bu kapsamda; askeri gazino veya lojmanlar dışında ikamet etmekteyim. Kardeş aile uygulamasından bana gösterilen askeri gazino/askeri kışla gibi tesislerden yararlanmak istemiyorum. Bölgedeki terörle ilgili gelişmeleri biliyorum ve takip ediyorum. Dışarıda kalmayı emniyetsiz olarak değerlendiriyorum ve dışarıda ikamet etmeye devam edeceğimi kabul ve beyan ediyorum. Kişisel emniyet sorumluluğu şahsıma aittir.” Altay Metehan

10 Ekim 2015 Cumartesi

Kârın Doğası Ve Toplumlar Arası Gelişmişlik Farkları


Faiz ve kârla ilgili genel açıklama bunların paranın miktarıyla ilgili olmadığı yönünde.

Görünen o ki faiz ve kâr insanların zaman tercihinin  bir fonksiyonu olarak ortaya çıkıyor. Yani faiz ve kâr, insanların yarınki çıkarlarını bugünkü çıkarlarına nispeten daha önemli bulmalarına dayanıyor.

Hepimizi pek etkileyen romantik Marksist doktrine göreyse kâr,  malın içinde gömülü bulunan emeğin çalınmasıyla elde ediliyordu. Oysa böyle olmadığı arz ve talebin doğasının keşfedilmesiyle oraya çıkarıldı.

Mises’in  düşüncesine göreyse hayatın kendisi ekonomiden ibarettir. Bu durum bize,  toplumların yaşayışlarının  ekonominin doğasına uygunluğunu sınayabilmek imkânı verebilir.
Bu ne demektir?

Bu, iki toplumdan hangisinin, tasarrufu daha genel bir hayat prensibi veya hayat tarzı olarak yaşadığını gözlemleme şansını verir.

Tüketimde israfa kaçmayan, parasını mümkün mertebe ekonominin araçları içinde değerlendiren bir ülkenin halkı ile parasını derhal tüketen, onu ekonominin araçları içinde tutmaktansa istiflemeye çalışan bir başka ülke insanlarının bu davranışları, sonuçlarından bağımsız olarak   denk  “insan eylemleri” olarak sayılabilirler mi?

Buraya kadar her zaman işittiğimiz ekonomik analizler içinde kalırız.

Sorun şudur:
Yukarıda bahsettiğimiz iki toplumdan birincisinin ekonomik telâkkileri kuvvetle muhtemeldir ki insan mülkiyetinin her  unsurunun ekonomik bir değer olduğu, dolayısıyla korunması gerektiği düşünüşünü taşıyacaktır.

Gene kuvvetle muhtemeldir ki  ikinci toplum için ekonomi, yalnız paradan ve ânında paraya dönüştürülebilecek değerlerden ibaret olacaktır. Eğer bir şeylerin “paraya dönüştürülmesi” konusunda iki toplum da hemfikirse  bu iki toplumu neden kıyaslamaktayız? Veya bunlar arasında bir  mukayeseye sebep olabilecek farklar nasıl ortaya çıkar?
İkinci toplum için  ânına paraya dönüştürülecek değerler, o değerlerden yaratılacak  katma değerlerin, henüz  yaratılmadan , var edilemeden ortadan kalkmasına yol açacaktır.

Bütün ağaçlarını yalnızca odun olarak değerlendiren bir kabileyle o ağaçlardan aynı zamanda, kayık, mızrak ve kâğıt elde eden bir kabilenin farkı, daha en başta  pek büyük olmayacak mıdır?

 Odun bugünlük ısınma ihtiyacımızı karşılar fakat  yaktığımız odunun kayık, mızrak ve kâğıt  olma şansını da ortadan kaldırır. Bahsettiğimiz ikinci ürünler ise ancak bugünkü refahının yanında yarınki refahını düşünen ve kaynaklarını yarın içinde kullanmak üzere saklamayı akıl edebilen kabilenin ürünler olacaktır.

İkinci kabilede tekne , mızrak ve kâğıt üretimi gibi farklı işler ortaya çıkarken birinci kabilede odun toplamak veya ağaç kesmek dışında  bir iş kolu olmayacaktır.

Kaldı ki kâğıdın üretimiyle beraber ikinci kabile, birinci kabileye göre  gelecek nesillere daha  çok bilgiyi çok daha kolay şekilde iletebilecektir. Veya ikinci kabile meselâ kayık yaparak birinci kabilenin ulaşamadığı kaynaklara ulaşabilecektir.

İki kabile arasındaki  farkı yaratan, hangisinin daha çok kaynağa sahip olduğu değildir. Aradaki fark hangi  toplumun hangisinin daha “ekonomik” davrandığıdır.

Bu açıdan kâr, iki toplum için  “yarınki faydaların” önemi arasındaki farka karşılık gelir.  Aynı miktarda ağacı kullanarak bugünkü konfordan edilecek bir fedakârlıkla  ikinci toplum çok daha kârlı bir iş yapmış olacaktır.


Bu durum, medeniyetin ilk zamanlarında maddi unsurlara bağlıyken sanırım özellikle maddi gelişmenin ciddi biçimde ortaya çıktığı 19. YY.dan sonra önem kazanmıştır. Bu önem de  genel anlamda  bilginin ve daha sonra “yaratıcı düşüncenin”  fikir mülkiyeti içinde değerlendirilmesiyle çok daha geniş bir boyut kazanmasıyla olmuştur.

Hayatı daha ekonomik yaşayan toplumlarda “var edilen” hiçbir şey artık değersiz addedilmez. İsveç’in günümüzde, geri dönüşüm teknolojilerindeki üstünlükten dolayı “çöp ithal etmesi” bunun en çarpıcı örneğidir.

Son yüzyılın en önemli değeri ise bilgidir. Bilginin oluşturulması ise ciddi ve sancılı bir süreçtir. Bu süreç, teknolojik gelişmelerle hızlandırılmıştır şüphesiz. Gene de yarının refahı için bugün çalışan insanlar, ömürlerini  bilgi için harcarken kişisel konforlarından ciddi fedakârlık göstermektedir. İşte patent ve fikir mülkiyeti kurumları bu fedakârlığın ödüllendirilmesidir. Yarınki refahımız bugünkü konforlarını, yarınki konforumuz için harcayan insanlar sayesinde elde edilmektedir. Bu, parasal tasarrufun en gelişmiş halidir. Bu bütün değerlerin yarın için saklanması anlayışının en gelişmiş halidir.

Bu tür bir tasarrufun yaratacağı fikri ve teknolojik gelişmişlik farkı şüphesiz çok büyük olacaktır.

Bu açıdan, iktisat için  ürünler ve  tasarruflar açısından gelişmişliğin parasal birimle ölçülmesiyle ilgilenmek disiplinidir diyebiliriz herhalde?




4 Eylül 2015 Cuma

Göçmen Politikalarına Aykırı Bakış


Suriyeli çocuğun sahillerimize vuran cansız bedeni, bir insanlık ayıbı olarak hepimizi dehşete düşürdü.

Aslında o karenin  bizi bu kadar dehşete düşürmesinin sebebi,
o çocuğun bizim topraklarımızda günlük hayatımızın bunca içinde  görünüvermesiydi.
Uygar bir ülke olmadığımız için o ölümün sebepleri hakkında düşünmek yerine gelip geçici bir  dehşet duyduk o kadar.

Aslında bu ilkellik bize yapay   bir hümanizmle  aşılandı. Bir dehşet neden yaşanır,  çevremizdeki ölümler hangi yanlışların  sonucudur gibi şeyleri düşünmek ahlâkın dışına çıkarıldı. Hümanizm bir ahlâkî uyarıcı olarak bize dayatılırken sonuçları ortaya çıkaran süreçlerin ahlâkî ve akılcı sorgulanması da engellendi.

Bunu kim engelledi? Bunu sömürge politikalarının  tellâlları olan satılmış medya ve akademiya mensupları  engelledi.

Suriye’den bir Kürt ailesi kalkıp Kanada’ya gitmeye kalktığında onları kendi ülkelerinden gitmeye neyi ittiğini sormamız gerekirken Kanada’nın gömen politikalarını sorgulamaya başladık.
O halde sondan başlayalım:

Herhangi bir gelişmiş ülkenin  kimleri göçmen olarak kabul edip etmeyeceği o ülkenin devletine ait bir politikadır.
Bundan dolayı hiç bir hükümet, evine kimleri misafir olarak kabul edip etmemek hususunda  hiç kimse tarafından zorlanamaz.
Özellikle Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı kontrolsüz göç dalgasının yarattığı, sağlık, güvenlik ve ekonomi sorunları  sadece  göç edilen ülkelerin mültecilerce işgal edilmesine rıza gösterilerek çözülemez.
Ortadoğu özellikle Kürt silahlanmasıyla ciddi anlamda istikrarsızlığa itilmiş  bir bölge. Bu bölgede ulusal devletlerin egemenliklerini, bu egemenliklerin hukuk ve siyaset birliklerini bozan  unsur Kürt etnisitesinin kontrolsüz  bırakılmış olması.

Bu  mülteci dalgalarının genellikle  ulusal egemenlikleri zayıflamış ülkelerden olması,  etnik ve dini gerilimlerin yaşandığı ülkelerden olması dikkat çekici.

Suriye özelinde düşünecek olursak kuzeyde bir Kürt koridoru fiilen yaratılmış olmasına rağmen Kürtlerin  medeni memleketlere akın etmeleri, etnik devlet hayallerinin insanları mutlu etmeye yetmediğini gösteriyor.

Göçmen  veya mülteci akını batı ülkelerinde ciddi uyum sorunlarına sebep oluyor.
Batı ülkelerinin “sosyal devlet” politikaları, doğunun bilgisiz ve yetersiz toplulukları için kolay geçim kapısı olarak görülüyor.

Kürtler gibi etnik gruplardaki kabile dayanışması, gelişmiş ülkelerde, kanunların aşılmasında, sosyal yardımların istismar edilmesinde en önemli faktör oluyor.
Kendi ülkelerinde, teknolojinin, hukukun gelişimine yardım edemeyen ne kadar etnik grup varsa soluğu,  batının zengin topraklarında almaya çalışıyor.
Etnik  ihanetlerin ve vahşetin yarattığı korku dalgası, gelişmiş batının  hukuk güvencesiyle söndürülmeye çalışılıyor ama bu, her isteyen mülteciye kapı açmakla  çözülemez.
Bu sorunun çözümü için mültecilerin en çok çıktığı ülkelerde  bir takım önemlerin tavizsiz şekilde uygulanması gerekiyor:
Bu ülkelerdeki etnik terörün ve etnik siyasi bölünmenin önüne acilen geçilmesi, etnik silâhlanmanın kesin şekilde yasaklanması gerekiyor.

Daha sonra  etnik silâhlanma tehdidi altındaki ülkeler arasında sınır güvenliği ve siyasi ayrılıkçılık konularında bir güvenil birliğinin oluşturulması. Bu ülkeler arasında  ayrılıkçı teröre karşı ortak askeri operasyonların yapılması hususunda kalıcı bir birlik meydana getirilmesi.

Kendi ülkelerinde hiçbir yaratıcı ve  üretici  iş  yapmayan insanların meselâ Londra’da “şeriat mahalleleri” veya “Kürt 
mahalleleri”  oluşturmaları veya Avustralya’da şeriata özgürlük isteyerek kendilerini kabul etmiş insanları suçlamaları  son derece kötü.

Kontrolsüz mülteci ve göçmen akını, belirli bir nüfus, millî gelir düzeyini belirli bir üretimle koruyan  gelişmiş ülkelerde, üretken nüfusun enerjisinin tükenmesine yol açıyor.
Bu göçmen veya  mülteciler niteliksiz işleri devralarak  ciddi bir işsizliğe yol açıyorlar. Almanya ve Avusturya Kürtlerden çok daha nitelikli  Bulgar, İtalyan , Sırp  işçilerin akınıyla ciddi bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya.

Batı ülkelerinde, iltica ölçülerinin daha hassas hale getirilmesi gerekiyor.
Göçmen alımında, bu ülkelerin siyasi ve hukuk düzenlerine uyum sağlayabilecek medeni seviyede, belirli bir öğrenim düzeyinde olan insanlara izin verilmesi.

Bu etkin kısıtlamalar  hayata geçirilmezse dünyanın bütün üretimini  meydana getiren ülkelerin Barzani , Taliban, El Kaide  vs ilkellikleriyle işgal edilerek  yok olması tehlikesi söz konusu.
Bu durumda dünyada etkin teknolojik üretimin, arıtma sistemlerinin ve geri dönüşüm  sistemlerinin yok olması  hiç de o kadar uzak bir ihtimal değil.

Bu sistemlerin ortadan kalkması veya aksaması durumunda batıya göçen tembel  ve birikimsiz  kitlelerin, bizi doyuracak buğdayı ve ısıtacak enerjiyi üretmeleri mümkün olmayacak.








16 Ağustos 2015 Pazar

Din, Dindarlık Ve Şirk Üzerine

Dindarlık, şeriatçı şiddetin, dünyayı daha önce hayal bile edilmemiş bir bicimde tehdit ettiği şu günlerde , üzerinde kesinlikle ciddiyetle düşünülmesi gereken bir olgu.

Belki daha önce bir kere daha dinin doğasına bakmak yararlı olacaktır.
Din,insanın Tanrı'ya yönelen inancından beslenen ve doğrudan bu inancı ipotek altına alan bir kurumdur.

Din,içinde Tanrı yerine konuşan insanların otoritesini taşıyan bir kurumdur. 

Dinin içindeki insan otoritesi, ruhbanlıkla ortaya çıkar. Genellikle İslamiyet'te ruhban sınıfının olmadığı söylense de insanların hayatlarına fetvalarıyla yön veren , böyle geçinen ve bu yüzden de "sıradan" Müslümanlardan farklı ve üstün sayılan bir sınıfın var olduğu kesindir ki bu da açıkça ruhbanlıktır. 

" Allah indinde, üstünlük takvadadır" ayeti ruhbanların din kurumunun profesyonelleri olmalarından kaynaklandığı düşünülen " doğal" üstünlüklerinin kaynağı olarak görülür. Dolayısıyla din profesyonelleri  düşük dereceli peygamberler gibi addedilirler.

Burada asıl önemli nokta, din kurumunun, onu bir kurum yapan ruhban  unsuru yüzünden, aynı inancı paylaşan insanlar arasında bir "üstünlük" kıyaslamasına yol açmasıdır.

Üstünlüğün "Allah indinde" olmasının üstünlük kıyaslamasının kullara kapalı (ve hatta Allah'ın ortaksız kudretinden dolayı yasak olduğu) düşünülmemiştir. 

Mukayesenin "Allah indinde" yapılıyor olması insanın bu konuda bilgisiz olması gerektiği anlamına gelir.

Allah mukayese makamı olarak kendisini gösterdiğinde, tevhidin gereği olarak bu üstünlük mukayesesinde kimsenin ona ortak olamayacağı açıkça anlaşılabilir.

Oysa din içinde oluşan ruhban sınıfının kendisiyle beraber getirdiği "üstünlük" de bu ayetle açıkça çelişmektedir.
İş ne yazık ki sadece ruhbanların üstünlüğünden ibaret olarak kalmamaktadır.

" Üstünlüğün" ruhbanlarla ilişkilendirilmesi onu, Tanrı'nın takdirinden alıp insani değer yargılarının sahasına indirmiştir.

Böylece "takva", din profesyonellerinin, mükemmel olduğu düşünülen dini mevzuat  birikimlerinin bir sonucu sayılmıştır. Böylece insanlar bir Müslüman'ın takvasının "gözlenebilir"bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştır.

Böylece takvanın kendisine yöneltildiği tek ve gerçek mukayese makamı unutulmuştur.
Takvanın insanlarca gözlenebilir bir şey sanılmasından sonra "dindarlık" ortaya çıkmıştır.

"Dindarlık" bütün bir hayatın, içinde ruhban egemenliğinin hüküm sürdüğü dolayısıyla "üstün Müslümanlara" uyulması mecburiyetini taşıyan, din kurumuna göre tam ve eksiksiz düzenlenmesi demektir.
Üstünlük bir kez ruhban ile ortaya çıktığında, aynı zamanda diğer Müslümanlar arasında ruhbana takva açısından yaklaşabilmek rekabetini başlatır.

Peki ama bunun , inancın özüyle ne ilgisi vardır?

Bunun, Tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmakla hiç bir ilgisi yoktur.
Dindarlık, diğer  insanlara göre Allah'tan daha fazla korktuğunu, insanlara göstermeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla dünyaya Müslüman olduğunu belli etmek, aslında bir kimlik ibrazından daha fazla bir şeydir.

Dünyaya Müslüman olduğunu göstermek aslında, diğer Müslümanlara " gerçek Müslüman'ın " ve dolayısıyla Allah indinde kimin üstün olduğunu göstermek çabasıdır.
İnsanlar arasında, yalnızca Allah'a özgülenmiş bir değerlendirmeyi yapmaya kalkmak ve böyle bir değerlendirmeye sebep olmaksa herhalde ancak "Şirk " olarak tanımlanabilir.
Buradan şunu çıkarabiliriz:

Dindarlık, bir inanç konusu veya gereği değildir. Dindarlık, Tanrı yerine konuşan "üstün" insanları birer otorite makamı saymak ve onların emirlerine uymakta yarışmaktan ibarettir.
Dinlerin eninde sonunda şiddete ve ayrımcılığa yol açmaları da bundandır.

Dinin toplum hayatına müdahalesi engellenmezse o yalnızca yüce bir inancı sömürmekle kalmaz; "daha dindarın" mutlak iktidarına varıncaya kadar pek çok Müslüman'ın yok edilmesine de sebep olabilir.

7 Ağustos 2015 Cuma

Şehirlere Sızan Etnik Terör Ve Kürt Etnik Bilinci


İki, üç yıl öncesine kadar terör, nispeten sınırlı ve kimliksiz bir mahiyetteydi.  Bölücü terörün sınırlılığı dağlarda barınmasındandı.

Bölücü terör  yine Kürtler adına yürütülüyordu ama şehirlere nüfuz edişi  en azından sınırlı  görünüyordu.

Dağlar yalıtılmış yerlerdir. Dolayısıyla dağa çıkan adam toplumdan yalıtılmayı peşinen kabul etmiştir.  Dağlar, kendi başlarına yaşamak, sorumluluk almak istemeyen, kanunlarla bağlanmaktan kaçanların sığındıkları yerlerdir. Dağlar ancak şiddetin ve başkaldırının sahipleri için güvenlidir. Bu şiddet bir  nefs-i müdafaa için de olsa dağların  erişilmezliğinin cazibesi değişmez.

Oysa şehirler insanların gönüllü olarak birbirleriyle karıştıkları,  iletişime ve etkileşime en açık yerlerdir. Bu yüzden şehirlerde insanlar öncelikle birbirlerine karşı nazik davranır ve   varlıklarına karşı muhtemel bir saldırı olmaması için daha en başta bireysel olarak  kurallara uymak ihtiyacı hissederler. Bu karşılıklı ve ancak nezaketle ortaya konan dokun-ul-mazlık  anlaşması ile karmakarışık bir ilişkiler ağı içinde hayat, güvenle sürdürülür.

Terör örgütlerinin  arzusu toplumun genelinde yaygı bir korku dalgası yaratarak  taleplerini kabul ettirmektir. PKK da toplumun genelinde bir korku ve yılgınlık yaratmak istiyor. Halkın genelinde meydana gelecek  bu yılgınlığı da satılmış okur yazarlarla “savaş karşıtlığına”  dönüştürmeye çalışıyor. Savaş, genel olarak kötü ise düz mantıkla PKK gibi bir örgütle savaşmak da kötü olmalı.

Ama bu işin ayrı bir yönü.

İşin hali hazırda daha vahim yönü, terörün şehir toplumuna sızmış olması.  Etnik Kürt terörünün şehre sızması şehrin, nezaketle  beliren doku-ul-mazlık  kuralını ihlâl anlamına geliyor. Etnik Kürt terörü, şehir ahalisini etnik kökenlerine göre ayırıyor ve şehrin  ilişkilerini  buna göre düzenlemeye başlıyor.

Şehir yaşantısının kökeninde şehrin, etrafında kümelendiği bir ulusal  emniyet ve adalet tekeli varken etnik Kürt terörü şehrin bu temellerini yıkmaya yöneliyor.

İşin kötüsü artık şehir toplumunda Kürt kökenliler de bu çabaya bilinçli ya da bilinçsiz destek oluyor.  Çünkü Kürt kökenli yurttaşlarımız feodal ilişkiler ağını şehirde de sürdürüyor. Feodal ilişkiler ağında  ise bireysel iradelerin ve  aşkın bir hukuk egemenliğinin yeri yoktur.

KCK vs denen yapılar, Kürt etnisitesinin feodal yapılanmasının,   etnik terörce  şehir hayatı içinde örgütlendirilmesinden başka bir şey değildir.

Bu açıdan Kürt etnik terörü başarıya ulaşmıştır. Çünkü artık şehir yaşantısı içinde Türk mahkemelerini tanımayan, Türk olmamakla övünen, Türklerle iş ilişkisi kurmaktan kaçınan, toplumun genel değerlerinden  ayrı olmayı yiğitlik ve hak kabul eden bir etnik grup ortaya çıktı.

Kürt etnik terörü, uluslaşmanın toplumsal alanı olan şehir  hayatını terörize ederken aynı zamanda onu Kürt ayrılıkçılığının nefret duygularıyla zehirledi. Bugün Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde ortaya çıkan şey bu yüzden sadece  terör örgütünün silahlı çatışmalarından ibaret değil.

Bu şehirlerde ortaya çıkan şey, Kürt etnik terörüyle cesaret bulan ve nefretleri bilenerek kendilerince  haklılaştırılan Kürt feodal yapılanmasının ilân edilmemiş iç savaşıdır.

Bu savaşta, Kürt etnik terörünün en büyük kazanımı,  şehir yaşantısında kendine meşru bir zemin elde edebilmiş olmasıdır.

Bunun sebebi de devletin  popülist  dinci sağ  bir partinin Kürt etnisitesine yaranarak Türk devletini dönüştürebileceğini sanmasıdır.

Şehir yaşantısının güvenlik güçlerince derhal Kürt etnik teröründen arındırılması, bu örgütlenmenin her türlü uzantısının toplumdan acilen ayıklanması, örgüt üyelerinin vatandaşlıktan çıkarmak dahil her şekilde cezalandırılması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ayrıca şehir içinde silâhlı çatışmaların kesin  şekilde sonlandırılması için “Vur!” emri acilen çıkarılmalıdır. Çünkü ister kabul edelim ister etmeyelim bu yapılmazsa   silâhlı Kürt etnik terörü Doğu ve  Güneydoğu  şehirlerinden ülkenin geri kalanına tahmin edilemeyecek kadar hızlı yayılabilecektir. Bu konu zaten  Oslo ihanet mutabakatında açıkça dile getirilmişti.

Kürt etnik terörünün şehir yapılanması derhal engellenmediği takdirde toplumsa karşılıklı nezaket ve güven duygusu geri dönülmez biçimde tahrip olacaktır. Ülkenin  bir bölümünün Kürdistan olarak ayrılması mümkündür ama bu durumda  hiç kimse, düşmanın yandaşı olduğunu düşündüğü herhangi bir Kürt kökenli insanla nezakete ve güvene dayanan bir komşuluk ilişkisi geliştirmek istemeyecektir. Şehrin yarattığı uygarlık ortamının en büyük düşmanı etnik feodal Kürt  yapılanması ve bu yapılanmadan beslenen silâhlı kalkışmadır.

Bu tehlikeye karşı popülist dinci sağ iktidar, gerekli önlemi almakta yetersiz ve hatta  isteksiz kalabilir. Ama şunu unutulmamalıdır: Türk ulusal egemenliğinin  toplumsal  alanı olan şehirler  o şehirlerin Türk sakinlerince içinde  Kürt uzlaşması olsun ya da olmasın, mutlaka savunulacaktır, her ne pahasına olursa olsun.