13 Ekim 2015 Salı

Şerefli Bir Türk Askerinin Uyarısı

Bugünlerde Türk olmak, insanlık suçu haline getirildi adeta. Türk Ordusu'na "katil" demek de hümanizmin amentüsü oldu.İşte kendisine "katil" denen şerefli Türk  askerlerinden biri, bakın Doğu ve Güneydoğu hakkında bize ne bilgiler veriyor? Hep beraber okuyalım:




FAŞİST KÜRTLER ASKER VE POLİS AİLELERİNİN EVLERİNİ ÇARPI İLE İŞARETLİYOR
Çoktandır duyuyordum ama ihtimal vermiyordum..TSK,Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde görevli askerlere'' Ailelerinizi daha güvenli bir yere yollayın'' diye emir yayınladı..
Bölgede özellikle Uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerine karşı son günlerde inanılmaz tehditler olmaya başladı..
Asker ve polis ailelerinin evleri'' işaretleniyor''Kurşunlanıyordu..''Ev sahipleri''ise asker ve polis ailelerini evlerini boşaltmaya zorluyor..Tam bir kürt faşizimi bu vatan evlatlarının üstünde bulunuyor..
Yeni evli ve bebeği olan bu kadınlarımız eşleri operasyonda iken bu çakalların tehditleri altında bulunuyor..Eşler evlerinde yalnız,komşuları düşman, bebeklerine sarılıp uyumalarından başka çareleri yok..
Türkler batıda kürtleri bağırlarına basmışken vatan topraklarımızın bir bölümünde bu aşşağılık lağım fareleri vatan evlatlarımızın eşlerini bebeklerini tehdit edip evlerini çarpı işareti ile işaretliyor..
Kaçak saraylarda sefa süren iblis ve ailesinin ise umurunda değil..Yeterli lojman yok..Kaçak sarayın maliyetine bu asker ve polis ailelerine lojmanlar yapılabilirdi.Diyanete ve tüm bakanlıklara trilyonluk makam arabaları alınacağı yerine bu insanlara lojmanlar yapılabilirdi..
Orada vatan için ve namusumuz olan bayrağımız için savaşan canını ortaya koyan bu insanların aileleri bizim namusumuz olmalıdır..Bu insanları gece bebekleri ile bu çakalların merhametine bırakan akpkk hükümeti vatana ihanet içindedir..Biz Türkler kürtlerin evlerini çarpı ile işaretleseydik '' barış fareleri'' bizi faşistlikle suçlayacaktı.
Kürt faşizimi kendi topraklarımızda askerimize ve polisimize her türlü melaneti yaparken üstüne üstlük bu faşizimi destekleyenlerin ölümüne yas ilan ettik..
Orada savaşan uzman er ve erbaşların ,polislerin ailelerini namusumuz gibi göremezsek bu millet ölür..Kan uykularından uyanamayız..
Hükümetden yeterli desteği bulamayan TSK 1 Ekim de yazı yayınladı yazı kısaca şöyle..
“Silvan, Hani, Lice, Kulp ve Dicle İlçesi’nde, dışarıda ikamet etmekte olan personel ailelerinin, güvenlik nedeniyle daha güvenli olan başka bir yere gönderilmesi emredilmiştir”
Ayrıca çatışmaların yaşandığı Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde görevli askerlere, “Personele ve Ailelerine Yönelik Emniyet Tedbirleri” başlığıyla, ailelerini bölgeden götürmedikleri takdirde sorumluluğun kendilerinde olacağına dair belge de imzalatıldı. Belgede şu “Bu kapsamda; askeri gazino veya lojmanlar dışında ikamet etmekteyim. Kardeş aile uygulamasından bana gösterilen askeri gazino/askeri kışla gibi tesislerden yararlanmak istemiyorum. Bölgedeki terörle ilgili gelişmeleri biliyorum ve takip ediyorum. Dışarıda kalmayı emniyetsiz olarak değerlendiriyorum ve dışarıda ikamet etmeye devam edeceğimi kabul ve beyan ediyorum. Kişisel emniyet sorumluluğu şahsıma aittir.” Altay Metehan

10 Ekim 2015 Cumartesi

Kârın Doğası Ve Toplumlar Arası Gelişmişlik Farkları


Faiz ve kârla ilgili genel açıklama bunların paranın miktarıyla ilgili olmadığı yönünde.

Görünen o ki faiz ve kâr insanların zaman tercihinin  bir fonksiyonu olarak ortaya çıkıyor. Yani faiz ve kâr, insanların yarınki çıkarlarını bugünkü çıkarlarına nispeten daha önemli bulmalarına dayanıyor.

Hepimizi pek etkileyen romantik Marksist doktrine göreyse kâr,  malın içinde gömülü bulunan emeğin çalınmasıyla elde ediliyordu. Oysa böyle olmadığı arz ve talebin doğasının keşfedilmesiyle oraya çıkarıldı.

Mises’in  düşüncesine göreyse hayatın kendisi ekonomiden ibarettir. Bu durum bize,  toplumların yaşayışlarının  ekonominin doğasına uygunluğunu sınayabilmek imkânı verebilir.
Bu ne demektir?

Bu, iki toplumdan hangisinin, tasarrufu daha genel bir hayat prensibi veya hayat tarzı olarak yaşadığını gözlemleme şansını verir.

Tüketimde israfa kaçmayan, parasını mümkün mertebe ekonominin araçları içinde değerlendiren bir ülkenin halkı ile parasını derhal tüketen, onu ekonominin araçları içinde tutmaktansa istiflemeye çalışan bir başka ülke insanlarının bu davranışları, sonuçlarından bağımsız olarak   denk  “insan eylemleri” olarak sayılabilirler mi?

Buraya kadar her zaman işittiğimiz ekonomik analizler içinde kalırız.

Sorun şudur:
Yukarıda bahsettiğimiz iki toplumdan birincisinin ekonomik telâkkileri kuvvetle muhtemeldir ki insan mülkiyetinin her  unsurunun ekonomik bir değer olduğu, dolayısıyla korunması gerektiği düşünüşünü taşıyacaktır.

Gene kuvvetle muhtemeldir ki  ikinci toplum için ekonomi, yalnız paradan ve ânında paraya dönüştürülebilecek değerlerden ibaret olacaktır. Eğer bir şeylerin “paraya dönüştürülmesi” konusunda iki toplum da hemfikirse  bu iki toplumu neden kıyaslamaktayız? Veya bunlar arasında bir  mukayeseye sebep olabilecek farklar nasıl ortaya çıkar?
İkinci toplum için  ânına paraya dönüştürülecek değerler, o değerlerden yaratılacak  katma değerlerin, henüz  yaratılmadan , var edilemeden ortadan kalkmasına yol açacaktır.

Bütün ağaçlarını yalnızca odun olarak değerlendiren bir kabileyle o ağaçlardan aynı zamanda, kayık, mızrak ve kâğıt elde eden bir kabilenin farkı, daha en başta  pek büyük olmayacak mıdır?

 Odun bugünlük ısınma ihtiyacımızı karşılar fakat  yaktığımız odunun kayık, mızrak ve kâğıt  olma şansını da ortadan kaldırır. Bahsettiğimiz ikinci ürünler ise ancak bugünkü refahının yanında yarınki refahını düşünen ve kaynaklarını yarın içinde kullanmak üzere saklamayı akıl edebilen kabilenin ürünler olacaktır.

İkinci kabilede tekne , mızrak ve kâğıt üretimi gibi farklı işler ortaya çıkarken birinci kabilede odun toplamak veya ağaç kesmek dışında  bir iş kolu olmayacaktır.

Kaldı ki kâğıdın üretimiyle beraber ikinci kabile, birinci kabileye göre  gelecek nesillere daha  çok bilgiyi çok daha kolay şekilde iletebilecektir. Veya ikinci kabile meselâ kayık yaparak birinci kabilenin ulaşamadığı kaynaklara ulaşabilecektir.

İki kabile arasındaki  farkı yaratan, hangisinin daha çok kaynağa sahip olduğu değildir. Aradaki fark hangi  toplumun hangisinin daha “ekonomik” davrandığıdır.

Bu açıdan kâr, iki toplum için  “yarınki faydaların” önemi arasındaki farka karşılık gelir.  Aynı miktarda ağacı kullanarak bugünkü konfordan edilecek bir fedakârlıkla  ikinci toplum çok daha kârlı bir iş yapmış olacaktır.


Bu durum, medeniyetin ilk zamanlarında maddi unsurlara bağlıyken sanırım özellikle maddi gelişmenin ciddi biçimde ortaya çıktığı 19. YY.dan sonra önem kazanmıştır. Bu önem de  genel anlamda  bilginin ve daha sonra “yaratıcı düşüncenin”  fikir mülkiyeti içinde değerlendirilmesiyle çok daha geniş bir boyut kazanmasıyla olmuştur.

Hayatı daha ekonomik yaşayan toplumlarda “var edilen” hiçbir şey artık değersiz addedilmez. İsveç’in günümüzde, geri dönüşüm teknolojilerindeki üstünlükten dolayı “çöp ithal etmesi” bunun en çarpıcı örneğidir.

Son yüzyılın en önemli değeri ise bilgidir. Bilginin oluşturulması ise ciddi ve sancılı bir süreçtir. Bu süreç, teknolojik gelişmelerle hızlandırılmıştır şüphesiz. Gene de yarının refahı için bugün çalışan insanlar, ömürlerini  bilgi için harcarken kişisel konforlarından ciddi fedakârlık göstermektedir. İşte patent ve fikir mülkiyeti kurumları bu fedakârlığın ödüllendirilmesidir. Yarınki refahımız bugünkü konforlarını, yarınki konforumuz için harcayan insanlar sayesinde elde edilmektedir. Bu, parasal tasarrufun en gelişmiş halidir. Bu bütün değerlerin yarın için saklanması anlayışının en gelişmiş halidir.

Bu tür bir tasarrufun yaratacağı fikri ve teknolojik gelişmişlik farkı şüphesiz çok büyük olacaktır.

Bu açıdan, iktisat için  ürünler ve  tasarruflar açısından gelişmişliğin parasal birimle ölçülmesiyle ilgilenmek disiplinidir diyebiliriz herhalde?




4 Eylül 2015 Cuma

Göçmen Politikalarına Aykırı Bakış


Suriyeli çocuğun sahillerimize vuran cansız bedeni, bir insanlık ayıbı olarak hepimizi dehşete düşürdü.

Aslında o karenin  bizi bu kadar dehşete düşürmesinin sebebi,
o çocuğun bizim topraklarımızda günlük hayatımızın bunca içinde  görünüvermesiydi.
Uygar bir ülke olmadığımız için o ölümün sebepleri hakkında düşünmek yerine gelip geçici bir  dehşet duyduk o kadar.

Aslında bu ilkellik bize yapay   bir hümanizmle  aşılandı. Bir dehşet neden yaşanır,  çevremizdeki ölümler hangi yanlışların  sonucudur gibi şeyleri düşünmek ahlâkın dışına çıkarıldı. Hümanizm bir ahlâkî uyarıcı olarak bize dayatılırken sonuçları ortaya çıkaran süreçlerin ahlâkî ve akılcı sorgulanması da engellendi.

Bunu kim engelledi? Bunu sömürge politikalarının  tellâlları olan satılmış medya ve akademiya mensupları  engelledi.

Suriye’den bir Kürt ailesi kalkıp Kanada’ya gitmeye kalktığında onları kendi ülkelerinden gitmeye neyi ittiğini sormamız gerekirken Kanada’nın gömen politikalarını sorgulamaya başladık.
O halde sondan başlayalım:

Herhangi bir gelişmiş ülkenin  kimleri göçmen olarak kabul edip etmeyeceği o ülkenin devletine ait bir politikadır.
Bundan dolayı hiç bir hükümet, evine kimleri misafir olarak kabul edip etmemek hususunda  hiç kimse tarafından zorlanamaz.
Özellikle Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı kontrolsüz göç dalgasının yarattığı, sağlık, güvenlik ve ekonomi sorunları  sadece  göç edilen ülkelerin mültecilerce işgal edilmesine rıza gösterilerek çözülemez.
Ortadoğu özellikle Kürt silahlanmasıyla ciddi anlamda istikrarsızlığa itilmiş  bir bölge. Bu bölgede ulusal devletlerin egemenliklerini, bu egemenliklerin hukuk ve siyaset birliklerini bozan  unsur Kürt etnisitesinin kontrolsüz  bırakılmış olması.

Bu  mülteci dalgalarının genellikle  ulusal egemenlikleri zayıflamış ülkelerden olması,  etnik ve dini gerilimlerin yaşandığı ülkelerden olması dikkat çekici.

Suriye özelinde düşünecek olursak kuzeyde bir Kürt koridoru fiilen yaratılmış olmasına rağmen Kürtlerin  medeni memleketlere akın etmeleri, etnik devlet hayallerinin insanları mutlu etmeye yetmediğini gösteriyor.

Göçmen  veya mülteci akını batı ülkelerinde ciddi uyum sorunlarına sebep oluyor.
Batı ülkelerinin “sosyal devlet” politikaları, doğunun bilgisiz ve yetersiz toplulukları için kolay geçim kapısı olarak görülüyor.

Kürtler gibi etnik gruplardaki kabile dayanışması, gelişmiş ülkelerde, kanunların aşılmasında, sosyal yardımların istismar edilmesinde en önemli faktör oluyor.
Kendi ülkelerinde, teknolojinin, hukukun gelişimine yardım edemeyen ne kadar etnik grup varsa soluğu,  batının zengin topraklarında almaya çalışıyor.
Etnik  ihanetlerin ve vahşetin yarattığı korku dalgası, gelişmiş batının  hukuk güvencesiyle söndürülmeye çalışılıyor ama bu, her isteyen mülteciye kapı açmakla  çözülemez.
Bu sorunun çözümü için mültecilerin en çok çıktığı ülkelerde  bir takım önemlerin tavizsiz şekilde uygulanması gerekiyor:
Bu ülkelerdeki etnik terörün ve etnik siyasi bölünmenin önüne acilen geçilmesi, etnik silâhlanmanın kesin şekilde yasaklanması gerekiyor.

Daha sonra  etnik silâhlanma tehdidi altındaki ülkeler arasında sınır güvenliği ve siyasi ayrılıkçılık konularında bir güvenil birliğinin oluşturulması. Bu ülkeler arasında  ayrılıkçı teröre karşı ortak askeri operasyonların yapılması hususunda kalıcı bir birlik meydana getirilmesi.

Kendi ülkelerinde hiçbir yaratıcı ve  üretici  iş  yapmayan insanların meselâ Londra’da “şeriat mahalleleri” veya “Kürt 
mahalleleri”  oluşturmaları veya Avustralya’da şeriata özgürlük isteyerek kendilerini kabul etmiş insanları suçlamaları  son derece kötü.

Kontrolsüz mülteci ve göçmen akını, belirli bir nüfus, millî gelir düzeyini belirli bir üretimle koruyan  gelişmiş ülkelerde, üretken nüfusun enerjisinin tükenmesine yol açıyor.
Bu göçmen veya  mülteciler niteliksiz işleri devralarak  ciddi bir işsizliğe yol açıyorlar. Almanya ve Avusturya Kürtlerden çok daha nitelikli  Bulgar, İtalyan , Sırp  işçilerin akınıyla ciddi bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya.

Batı ülkelerinde, iltica ölçülerinin daha hassas hale getirilmesi gerekiyor.
Göçmen alımında, bu ülkelerin siyasi ve hukuk düzenlerine uyum sağlayabilecek medeni seviyede, belirli bir öğrenim düzeyinde olan insanlara izin verilmesi.

Bu etkin kısıtlamalar  hayata geçirilmezse dünyanın bütün üretimini  meydana getiren ülkelerin Barzani , Taliban, El Kaide  vs ilkellikleriyle işgal edilerek  yok olması tehlikesi söz konusu.
Bu durumda dünyada etkin teknolojik üretimin, arıtma sistemlerinin ve geri dönüşüm  sistemlerinin yok olması  hiç de o kadar uzak bir ihtimal değil.

Bu sistemlerin ortadan kalkması veya aksaması durumunda batıya göçen tembel  ve birikimsiz  kitlelerin, bizi doyuracak buğdayı ve ısıtacak enerjiyi üretmeleri mümkün olmayacak.








16 Ağustos 2015 Pazar

Din, Dindarlık Ve Şirk Üzerine

Dindarlık, şeriatçı şiddetin, dünyayı daha önce hayal bile edilmemiş bir bicimde tehdit ettiği şu günlerde , üzerinde kesinlikle ciddiyetle düşünülmesi gereken bir olgu.

Belki daha önce bir kere daha dinin doğasına bakmak yararlı olacaktır.
Din,insanın Tanrı'ya yönelen inancından beslenen ve doğrudan bu inancı ipotek altına alan bir kurumdur.

Din,içinde Tanrı yerine konuşan insanların otoritesini taşıyan bir kurumdur. 

Dinin içindeki insan otoritesi, ruhbanlıkla ortaya çıkar. Genellikle İslamiyet'te ruhban sınıfının olmadığı söylense de insanların hayatlarına fetvalarıyla yön veren , böyle geçinen ve bu yüzden de "sıradan" Müslümanlardan farklı ve üstün sayılan bir sınıfın var olduğu kesindir ki bu da açıkça ruhbanlıktır. 

" Allah indinde, üstünlük takvadadır" ayeti ruhbanların din kurumunun profesyonelleri olmalarından kaynaklandığı düşünülen " doğal" üstünlüklerinin kaynağı olarak görülür. Dolayısıyla din profesyonelleri  düşük dereceli peygamberler gibi addedilirler.

Burada asıl önemli nokta, din kurumunun, onu bir kurum yapan ruhban  unsuru yüzünden, aynı inancı paylaşan insanlar arasında bir "üstünlük" kıyaslamasına yol açmasıdır.

Üstünlüğün "Allah indinde" olmasının üstünlük kıyaslamasının kullara kapalı (ve hatta Allah'ın ortaksız kudretinden dolayı yasak olduğu) düşünülmemiştir. 

Mukayesenin "Allah indinde" yapılıyor olması insanın bu konuda bilgisiz olması gerektiği anlamına gelir.

Allah mukayese makamı olarak kendisini gösterdiğinde, tevhidin gereği olarak bu üstünlük mukayesesinde kimsenin ona ortak olamayacağı açıkça anlaşılabilir.

Oysa din içinde oluşan ruhban sınıfının kendisiyle beraber getirdiği "üstünlük" de bu ayetle açıkça çelişmektedir.
İş ne yazık ki sadece ruhbanların üstünlüğünden ibaret olarak kalmamaktadır.

" Üstünlüğün" ruhbanlarla ilişkilendirilmesi onu, Tanrı'nın takdirinden alıp insani değer yargılarının sahasına indirmiştir.

Böylece "takva", din profesyonellerinin, mükemmel olduğu düşünülen dini mevzuat  birikimlerinin bir sonucu sayılmıştır. Böylece insanlar bir Müslüman'ın takvasının "gözlenebilir"bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştır.

Böylece takvanın kendisine yöneltildiği tek ve gerçek mukayese makamı unutulmuştur.
Takvanın insanlarca gözlenebilir bir şey sanılmasından sonra "dindarlık" ortaya çıkmıştır.

"Dindarlık" bütün bir hayatın, içinde ruhban egemenliğinin hüküm sürdüğü dolayısıyla "üstün Müslümanlara" uyulması mecburiyetini taşıyan, din kurumuna göre tam ve eksiksiz düzenlenmesi demektir.
Üstünlük bir kez ruhban ile ortaya çıktığında, aynı zamanda diğer Müslümanlar arasında ruhbana takva açısından yaklaşabilmek rekabetini başlatır.

Peki ama bunun , inancın özüyle ne ilgisi vardır?

Bunun, Tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmakla hiç bir ilgisi yoktur.
Dindarlık, diğer  insanlara göre Allah'tan daha fazla korktuğunu, insanlara göstermeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla dünyaya Müslüman olduğunu belli etmek, aslında bir kimlik ibrazından daha fazla bir şeydir.

Dünyaya Müslüman olduğunu göstermek aslında, diğer Müslümanlara " gerçek Müslüman'ın " ve dolayısıyla Allah indinde kimin üstün olduğunu göstermek çabasıdır.
İnsanlar arasında, yalnızca Allah'a özgülenmiş bir değerlendirmeyi yapmaya kalkmak ve böyle bir değerlendirmeye sebep olmaksa herhalde ancak "Şirk " olarak tanımlanabilir.
Buradan şunu çıkarabiliriz:

Dindarlık, bir inanç konusu veya gereği değildir. Dindarlık, Tanrı yerine konuşan "üstün" insanları birer otorite makamı saymak ve onların emirlerine uymakta yarışmaktan ibarettir.
Dinlerin eninde sonunda şiddete ve ayrımcılığa yol açmaları da bundandır.

Dinin toplum hayatına müdahalesi engellenmezse o yalnızca yüce bir inancı sömürmekle kalmaz; "daha dindarın" mutlak iktidarına varıncaya kadar pek çok Müslüman'ın yok edilmesine de sebep olabilir.

7 Ağustos 2015 Cuma

Şehirlere Sızan Etnik Terör Ve Kürt Etnik Bilinci


İki, üç yıl öncesine kadar terör, nispeten sınırlı ve kimliksiz bir mahiyetteydi.  Bölücü terörün sınırlılığı dağlarda barınmasındandı.

Bölücü terör  yine Kürtler adına yürütülüyordu ama şehirlere nüfuz edişi  en azından sınırlı  görünüyordu.

Dağlar yalıtılmış yerlerdir. Dolayısıyla dağa çıkan adam toplumdan yalıtılmayı peşinen kabul etmiştir.  Dağlar, kendi başlarına yaşamak, sorumluluk almak istemeyen, kanunlarla bağlanmaktan kaçanların sığındıkları yerlerdir. Dağlar ancak şiddetin ve başkaldırının sahipleri için güvenlidir. Bu şiddet bir  nefs-i müdafaa için de olsa dağların  erişilmezliğinin cazibesi değişmez.

Oysa şehirler insanların gönüllü olarak birbirleriyle karıştıkları,  iletişime ve etkileşime en açık yerlerdir. Bu yüzden şehirlerde insanlar öncelikle birbirlerine karşı nazik davranır ve   varlıklarına karşı muhtemel bir saldırı olmaması için daha en başta bireysel olarak  kurallara uymak ihtiyacı hissederler. Bu karşılıklı ve ancak nezaketle ortaya konan dokun-ul-mazlık  anlaşması ile karmakarışık bir ilişkiler ağı içinde hayat, güvenle sürdürülür.

Terör örgütlerinin  arzusu toplumun genelinde yaygı bir korku dalgası yaratarak  taleplerini kabul ettirmektir. PKK da toplumun genelinde bir korku ve yılgınlık yaratmak istiyor. Halkın genelinde meydana gelecek  bu yılgınlığı da satılmış okur yazarlarla “savaş karşıtlığına”  dönüştürmeye çalışıyor. Savaş, genel olarak kötü ise düz mantıkla PKK gibi bir örgütle savaşmak da kötü olmalı.

Ama bu işin ayrı bir yönü.

İşin hali hazırda daha vahim yönü, terörün şehir toplumuna sızmış olması.  Etnik Kürt terörünün şehre sızması şehrin, nezaketle  beliren doku-ul-mazlık  kuralını ihlâl anlamına geliyor. Etnik Kürt terörü, şehir ahalisini etnik kökenlerine göre ayırıyor ve şehrin  ilişkilerini  buna göre düzenlemeye başlıyor.

Şehir yaşantısının kökeninde şehrin, etrafında kümelendiği bir ulusal  emniyet ve adalet tekeli varken etnik Kürt terörü şehrin bu temellerini yıkmaya yöneliyor.

İşin kötüsü artık şehir toplumunda Kürt kökenliler de bu çabaya bilinçli ya da bilinçsiz destek oluyor.  Çünkü Kürt kökenli yurttaşlarımız feodal ilişkiler ağını şehirde de sürdürüyor. Feodal ilişkiler ağında  ise bireysel iradelerin ve  aşkın bir hukuk egemenliğinin yeri yoktur.

KCK vs denen yapılar, Kürt etnisitesinin feodal yapılanmasının,   etnik terörce  şehir hayatı içinde örgütlendirilmesinden başka bir şey değildir.

Bu açıdan Kürt etnik terörü başarıya ulaşmıştır. Çünkü artık şehir yaşantısı içinde Türk mahkemelerini tanımayan, Türk olmamakla övünen, Türklerle iş ilişkisi kurmaktan kaçınan, toplumun genel değerlerinden  ayrı olmayı yiğitlik ve hak kabul eden bir etnik grup ortaya çıktı.

Kürt etnik terörü, uluslaşmanın toplumsal alanı olan şehir  hayatını terörize ederken aynı zamanda onu Kürt ayrılıkçılığının nefret duygularıyla zehirledi. Bugün Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde ortaya çıkan şey bu yüzden sadece  terör örgütünün silahlı çatışmalarından ibaret değil.

Bu şehirlerde ortaya çıkan şey, Kürt etnik terörüyle cesaret bulan ve nefretleri bilenerek kendilerince  haklılaştırılan Kürt feodal yapılanmasının ilân edilmemiş iç savaşıdır.

Bu savaşta, Kürt etnik terörünün en büyük kazanımı,  şehir yaşantısında kendine meşru bir zemin elde edebilmiş olmasıdır.

Bunun sebebi de devletin  popülist  dinci sağ  bir partinin Kürt etnisitesine yaranarak Türk devletini dönüştürebileceğini sanmasıdır.

Şehir yaşantısının güvenlik güçlerince derhal Kürt etnik teröründen arındırılması, bu örgütlenmenin her türlü uzantısının toplumdan acilen ayıklanması, örgüt üyelerinin vatandaşlıktan çıkarmak dahil her şekilde cezalandırılması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ayrıca şehir içinde silâhlı çatışmaların kesin  şekilde sonlandırılması için “Vur!” emri acilen çıkarılmalıdır. Çünkü ister kabul edelim ister etmeyelim bu yapılmazsa   silâhlı Kürt etnik terörü Doğu ve  Güneydoğu  şehirlerinden ülkenin geri kalanına tahmin edilemeyecek kadar hızlı yayılabilecektir. Bu konu zaten  Oslo ihanet mutabakatında açıkça dile getirilmişti.

Kürt etnik terörünün şehir yapılanması derhal engellenmediği takdirde toplumsa karşılıklı nezaket ve güven duygusu geri dönülmez biçimde tahrip olacaktır. Ülkenin  bir bölümünün Kürdistan olarak ayrılması mümkündür ama bu durumda  hiç kimse, düşmanın yandaşı olduğunu düşündüğü herhangi bir Kürt kökenli insanla nezakete ve güvene dayanan bir komşuluk ilişkisi geliştirmek istemeyecektir. Şehrin yarattığı uygarlık ortamının en büyük düşmanı etnik feodal Kürt  yapılanması ve bu yapılanmadan beslenen silâhlı kalkışmadır.

Bu tehlikeye karşı popülist dinci sağ iktidar, gerekli önlemi almakta yetersiz ve hatta  isteksiz kalabilir. Ama şunu unutulmamalıdır: Türk ulusal egemenliğinin  toplumsal  alanı olan şehirler  o şehirlerin Türk sakinlerince içinde  Kürt uzlaşması olsun ya da olmasın, mutlaka savunulacaktır, her ne pahasına olursa olsun.







16 Temmuz 2015 Perşembe

Siyaset Biliminde Bağlamsal Eksiklik Açısından Demokrasiye Bakış


Demokrasi şirketlerin egemenliği değildir.
Öyle görünüyor ki  siyaset bilimi çalışmalarında yönetim biçimlerinin inceleniş tarzında ciddi bir eksiklik var.

Bu eksiklik de yönetim biçimlerinin kendi başlarına var olabildikleri kabulüne dayanıyor. Belki de bunu siyaset biliminin  yöntembilimindeki etkileşimsizlik olarak görmemiz gerekiyor.
Kuram  kavramlarla uğraşır. Kavramların kendi içindeki tutarlığı bize onun anlamını verir.
Sorun şudur ki kavramlar başka kavramlarla belli bağlamlarda ilişki içindedir. Bu ilişkiler onların günlük hayatta olgular olarak karşımıza çıkmasına yol açar.

Kuramdaki meydana gelen ve pratik/teorik sanal ikilemine yol açarak doğrunun bulunamayacağını kafamıza yerleştiren de  bu bağlamları görmekteki eksikliğimizdir.
Örneğin demokrasinin insanoğlunun geliştirebildiği en gelişmiş  yönetim biçimi olduğu sık sık söylenir.

Demokrasinin tanımı, yani anlam bütünlüğü içinde  bu düşünce  doğrudur.
Öyleyse adı “demokratik” olan pek çok totaliter yönetimi bu anlam ile nasıl açıklamalıyız?
Acaba demokrasinin anlamı mı yetersizdir? Yoksa aslında demokrasi yalnızca bir hayal midir?

Bu iki soru adına diyalektik denen uydurma mantıkla cevaplanmaya çalışılmış ama ona da bir çözüm getirilememiştir. Diyalektik her şeyin zıttıyla bir arada olduğunu söyleyerek anlamların ancak bir zıt kavramla birlikte anlaşılabileceğini söylemiştir. Unuttuğu şeyse zıt saydığı kavramların kendi mutlaklıklarını/ metafiziğini kabul etmeksizin zıtlık ilişkisinin anlamsız olacağıdır.
O halde  demokrasi ile ilgili atladığımız  nokta nedir?

Bu nokta siyaset biliminin, kavramlarını, hukuk ve sosyoloji gibi diğer çalışma alanlarındaki kavramlarla ilişkilendirmek noktasındaki eksikliğidir.
Bu bağlamsal bir eksikliktir. Bu bağlamsal eksiklik, kavramların, olgular halinde ortaya çıkış aşamasındaki farklılıkların sebebidir.
Demokrasinin bütün dünyada geçerli standart bir tanımı olmakla beraber meselâ Alman ve Amerikan demokrasilerinin ortaya çıkışında, uygulanışındaki farklar nasıl açıklanmalıdır? Veya Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti, arzu edilir bir demokrasi örneği midir?
Bu noktada somut örneklerin incelenmesinde dikkat edilmesi gereken temel nokta sosyolojik incelemedir.
Neden böyledir? Çünkü demokrasi gökten kendiliğinden inen ve kullanıma hazır  bir pasta vs değildir. Çünkü demokrasi insanlar tarafından sürekli denetlenerek kullanılması gereken bir yönetim biçimidir. İnsan iradesi olmaksızın demokrasinin kendi başına ve hele düzgün biçimde işlemesi mümkün değildir.
O halde demokrasiyi işleten insan iradesinin kendi işleyiş biçimi göz önüne alınmaksızın, demokrasinin işletilmesindeki pratik aksaklıkları anlamamız mümkün olmayacaktır. Ki bu da bizi doğrudan “kültüre” götürür.
O halde demokrasinin üzerindeki kültürel parmak izi için de sosyolojiye ihtiyacımız ortaya çıkmaktadır.
Söz gelimi Kuzey Irak’ta Kürdistan olduğu düşünülen bölgede bir Kürt aşiret ağası tek başına bölgeyi yönetmektedir. Belki kâğıt üstünde başka partiler de var olmasına rağmen Kuzey Irak, fiilen bir aşiret diktasıdır. Bu diktanın başındaki Kürt aşiret reisinin bu güne değiştirilmesi dahi düşünülmemiştir.
Oysa demokrasi, halkın kendi yöneticilerini barışçı seçimlerle  özgürce değiştirebildiği yönetim biçimi olarak bilinir.
Bu tanımdaki “halk” terimi, anlaşmazlıkların görünmez tetikleyicisidir.
Çünkü “halk” teriminin , bize hangi toplumsal yapının içindeki siyasi özneden bahsettiği belirsizdir.
“Halk” genel anlamda bir ülkedeki günlük hayatta beraber olan bütün insanları ifade eder.
Bu ise şu noktada belirsizdir. Bir ülkede yaşayan insanların hangi toplumsal aşamada bir arada bulundukları bilinmedikçe, “halkın”, bir ulusal yapıya mı yoksa bir kabileye mi mensup olduğu da bilinmeyecektir.
Bu meselâ demokrasi için neden önemlidir?
Ulusal yapılarda uluslaşma, bireylere aile, aşiret, kabile, kavim mensubiyetlerinin çok daha üstünde bir değer beraberliğinin aşılanmasıyla meydana gelir. Herhangi bir Türk çocuğu için Türk olmak, ailesi ne kadar geniş olursa olsun, koskoca bir tarihin, büyük bir dilin, övünülesi işlerin  adalet sağlayıcı bir toplumun parçası olmak anlamına gelir.
Oysa bir Kürt çocuğu için Kürt olmak en fazla  büyük bir aşiretim  mensubu olmaktan ileriye gidemez. Çünkü Kürt toplumsal yapısı, değer üretmekten ziyade  fiziksel güçle  var olmaya dayanan bir yapıdır. Bu yüzdendir ki Kürtleri uluslaştırmaya çalışanlar, yıllardır, boşuna bir tarih ve dil meydana getirmek için uğraşmaktadır.

Bu demokrasi açısından ne anlama gelmektedir?
Şu anlama gelmektedir ki herhangi bir Türk demokrasiye, edindiği toplumsal değerler ile çok daha geniş  bir anlam verecek, onu daha geniş bir bağlamda değerlendirecektir.

Oysa bir Kürt için demokrasi, ancak fiziksel güçle dünyada var olabilen aşiretinin, parmak sayısıyla devlet denen zor kullanma aygıtını yönetmesinden öte bir anlam taşımayacaktır. Kürt etnikçisi partilerin, demokrasiyi ancak parmak sayısı kadar anlayarak ülkeyi buna dayalı olarak biçimlendirebileceklerini sanmalarının sebebi de bu ilkel anlayışlarıdır.

Demokrasinin insan hakları, hukuk devleti, kanun önünde eşitlik  gibi kavramlarla ilişkilendirilebilmesi ancak onun  kimin tarafından daha doğrusu   hangi toplumsal yapı tarafından, nasıl anlaşıldığına ve nasıl işletildiğine bağlıdır.

Demokrasinin sağlıklı işletilebilmesi  ancak onun içerdiği “değerler”  takımının  anlaşılabileceği, değere dayanan toplumsal yapılarda mümkündür ki dünyadaki örnek demokrasilerin istisnasız ulusal devletlerde yaşatılıyor olması bunun kanıtıdır.

Bu yüzden siyaset bilimi  incelemelerine girişmeden önce inceleme konusu olan ülkenin toplumsal yapısı dikkatle araştırılmalıdır. Bu araştırılma yapılmaksızın ilgili ülkede kavramlarımızın ne tür olgulara dönüştüğünü anlamamız da mümkün olmayacaktır.



10 Temmuz 2015 Cuma

Cehapelilerin Çaçaron Durumları

Aslında takdire şayan bir durumdur, her olaya  ya da olguya bu kadar saydırmaya hazır olmak. Sanırsın birer fahri avukat hepsi.. Yıllarca muhalefette kalmanın birikmişliği midir, her durumda ben en iyisini bilir, yaşar ve düşünürüm kibri midir nedir.. Tam bir atıl kurt durumu, (Şimdi doğal olarak kurta da itiraz edeceklerdir.) laf yetiştirebilene aşk olsun.



Farz-ı muhal, seçim gecesi Devlet Baba kükreyene kadar Ekşi sözlük başta olmak üzere. sanal alem değnek baston başta olmak üzere bilumum alet edevat benzetmesi ile yıkılıyordu..Kükreme duyuldu tam karşı taarruz, pes adamlar klavye başında hazır bekliyormuş, saydırmaya.

Bir aydır, tabiri caizse  gol olmasın diye biz cevap yazmaktan yorulduk; Mehape vekilleri pas vermekten yorulmadı..

Tam S..ç. Bari Sıvayalım Durumu

Ya Hocam senin neyine politika, ne güzel Ermeni tezlerine karşı destan yazıyordun.. Nereden girdin bu işe.. Dava da öksüz kaldı.



Halbu ki  Şirin Payzın'ın karşısında  rahat kendinden emin tavırlarınızdan ne de çok ümitlenmiştik.. Gözümüzü ve kulağımızı yoran Semih Yalçın'dan , atarlı tavırlarıyla kendini ifadeden yoksun Emin Haluk Ayhan'dan sonra ilaç gibi gelmiştiniz.
Parti olarak ortak alınmayan, kendinize bile izah edemediğiniz kararları, kime nasıl açıklayacaksınız?
Sonra çıkar CHP dinsiz demeye getirirsiniz; olanlar olur.. Tam da başlıktaki gibi s..ç. bari sıvayalım durumu..

5 Temmuz 2015 Pazar

Demokrasi Mi Demografikrasi Mi? II


Gün gelir eski kabile mensubu yaşadığı büyük şehrin bir mahallesinde  tanıdığı insanlardan ayrı durmayı seçen bir grup görür ve birden aklına kendi kabilesi gelir. Aynı şehirde yaşayıp da şehir hayatına girmemek isteyen bu insanlar ona anlaşılmaz gelir.

Bu kabilemsi grubun, gördüğü çoğunluktan ayrı bir nüfus yapısı olduğunu sezer. Onlar çoğunluk içinde kendilerini ayırmaya da kalksalar, polislerle bakkallarla, doktorlarla aynı şekilde  karşılaşmak zorundadırlar. Eski kabile çocuğu başka türlü bu büyük kabilenin yaşayamayacağını anlamaya başlar.
Bu ne demektir?

 Demokrasi, bir toplumun her ferdinin yöneticileri barışçı seçimlerle değiştirmek için eşit hak sahibi olduğu yönetim biçimidir. Burada “her fert” derken “her” niceleyicisinin, birbirine büyük ölçüde benzeyen, bir büyük toplamın homojen parçalarından her biri  anlamına geldiğini belirtmeliyiz.
Demokrasi, insanları yönetimde eşit pay sahibi ve sorumlu kılar.

Bu aslında hukuka dayalı bir beraberliğin sonucudur. Çünkü bir toplumda her bir bireyin ( yani o toplumun özelliklerini kendisinde gösteren  her bir parçanın)  hak ve sorumlulukları , bu bireylerde benzeşmeye imkân veren değerler takımına dayandırılmazsa, tanımsız ve anlamsız hale gelir.

Bu yüzdendir ki demokrasi bir toplumda insanların hangi kabileden geldiğiyle ilgilenmez. Bir toplumda demokrasinin gereği, gelinen yer ve köken ne olursa olsun, bize yönetim erkini sağlayan/temin eden büyük toplumsal beraberlikle yani ulusla aynı değerler takımını paylaşmak ve bu toplumsal yapının sürdürülmesi için kurallara uymaktır.
Bütün bu bahsettiklerimiz de ancak ulusal bir devlette  meydana getirilebilir.
Bu yüzden ulusal bir devletin sağladığı değerler ve imkânlar takımlarını kullanıp da kendi kabilesinden başkasını tanımayacağını, dolayısıyla büyük toplumun  yönetim erkini inkâr etmek doğrudan düşmanlık olarak kabul edilir.
Yani hiç kimsenin, millî bir servetin imkânlarını kullanarak o servetin yaratıcısı milleti reddetmeye hakkı yoktur.
Kabile hayatını şehirde sürdürerek şehrin/ ülkenin   yaşantısından ayrı bir kabile belediyesi kurmaya çalışmak demografik bir unsurun, demokratik bir çoğunluğa karşı savaş açması demektir. Çünkü bu durum  şehri /ülkeyi kuranların kuruculuk haklarını reddetmek anlamına gelecektir.
Bugün Türkiye’de etnik ırkçıların ve şeriatçıların, liberallerin ideolojik desteğiyle savundukları  yapı, kabilelerin kendi başlarına yaşadıkları ama milletin servetini de sorumsuzca harcayabileceği bir kabileler konfederasyonudur ki bu  "Birbirlerine soyut değerleri benimseyerek benimsemiş ulusa mensuplarının egemenliği” anlamındaki demokrasi yerine , demografik unsurların her birinin  oy sayısı nispetinde mili serveti harcayıp egemenliği keyfice kullanabilmesi anlamına gelir ki buan demokrasi denmez ancak “demografikrasi” denebilir.

Demografikrasi, bir büyük toplum olan ulusun, kabilelere bölünmesi anlamına gelir ki o zaman da insanların bir arada bulunmalarını sağlayacak hiçbir ortak değerler takımı sağlanamayacaktır.
Demografikrasi, insanlığın ortak değerlerinin yerine , kokusunu ve dokusunu tanımadıklarını yok etmeyi var olmanın tek biçimi olarak sayan ilkel toplumsal yapıların  aidiyet duygusunu koymak demektir ki uzun vadede insanlığın sonunu getirecektir.

Çoğulcu  demokrasi demografik unsurların kültürel motiflerinin varlığına izin verir ama onların büyük ulusal resmi bozmasına izin vermez.

Bundan dolayıdır ki demografikrasi çoğulcu bir ifade hürriyeti sağlamaz yalnızca yabancı korkusunun resmileşmesine yol açar.

Demografikrasi,  toplumu cemaatler halinde yaşayan oy paketleri halinde görerek siyaset yapmanın sonucudur. Halkı elde edilebilir oy paketleri olarak görmekse insanlık dışıdır.

Demografikratik partiler ulusu inkâr ederek toplumu Kürt, şeriatçı, Roman vs oy paketleri olarak görmekte ısrarcıdır.

Demografşikrasi toplumsal barışın önündeki en sinsi ve affedilmez düşmandır.
Ulusal devlet olmaksızın demokrasinin yaşatılamayacağı anlaşılmazsa ; demografikratik bir cehennemde gücü gücü yetene bir kabileler  savaşını yaşamamız kaçınılmazdır.


2 Temmuz 2015 Perşembe

Demokrasi Mi Demografikrasi Mi? I

Son seçimlerle  toplumun daha geniş kesimlerinin meclise girdiği yönünde bir algı yaratılmaya çalışılıyor. “Artık roman milletvekilimiz var!” deniyor meselâ. Bir gazete vekilleri “Ezidi”, “ Roman”,”İslâmcı”, “Kürt” vs diye sınıflandırdı.
Bununla anlatılmak istenen, artık toplumun her kesiminin rahatlıkla seçme seçilme hakkına sahip olduğu…

İyi de daha önce de böyle değil miydi?
Daha önce  milletvekili seçilmek isteyen birine  Kürt olup olmadığı ya da  hangi etnik kimliğe sahip olup olmadığı soruluyor muydu?

Ama aranan tek şart Türk vatandaşı olmak dolayısıyla Türk Milleti’nin bir mensubu olmaktı.
Bu neden istenir?

Çünkü savaş ilânı gibi çok önemli kararlara imza atarak egemen ulusun kaderini belirleyen insanların o ulusun temsilcileri olması gerekir de ondan.

Çünkü TBMM bütün vatanın kaderinden sorumludur.
Vatanın bütünü ilgilendiren kararlarda hiç kimse “Ben  Türk değilim ki…” diyerek yan çizemez.
Neden böyle?

Çünkü bu topraklara  bir vatan olmak vasfını kazandıran büyük toplumun adı Türk Ulusudur da ondan.
Çünkü bir ulus içindeki  etnik aidiyetlere  körleşerek bunları çok daha büyük bir beraberliğin parçası olarak gören insanlardan oluşur.
Oysa enternasyonalist solun ve enternasyonalist liberallerin ulus karşıtı koalisyonunda (ki bu onların tarihte  eşine az rastlanır  bir koalisyonudur )  demokrasi, ulus dışı bir iş olarak ortaya kondu.
O halde ulus gerçekten var mıdır? Bu soru demokrasinin kökenini anlamamız açısından hayati önem taşıyor.

Türkiye’deki entermasyonalist  kampa göre ulus bir “kurmacadır”, uyduruk bir şeydir.
Onlara göre “kimlik” her şeydir. Bu kimlik de aileden edinilen ilk göreneklerle belirlenen ve asla değiştirilemeyen bir aidiyet duygusundan ibarettir. Dolayısıyla bir insanın aileden edindiği göreneklerin üstünde  ve soyut değerlerde uzlaşarak edinebileceği bir üst kimlik vs söz konusu olamaz.

 Gerçi Marksist okula göre işçiler kimliklerinin üstünde edinilmiş bir  sınıf  kimliğiyle  sadece işçi olarak, kimliklerin erişemediği bir  eylem ortaklığı göstermelidir. Marksistlere göre sınıf gerçektir, çünkü çıkarlar gerçektir. Ayrıca “tarihsel diyalektiğin” zorunlu yönelimi insanları , bütün kimliklerin ötesinde bir “sınıf kimliğinde” yaşamaya   yöneltmektedir.
Liberal okul bu tip “kimliklenme” dinamikleriyle ilgilenmemiştir, çünkü liberal okul  zaten uluslaşmış, iş bölümünü gerçekleştirmiş, hukuk devleti idealini ortaya atmış olan  toplumlarda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla meselâ Amerikan “liberalleri” dahi ulus kimliğinin kökeni konusunda daha fazşa düşünmeye gerek duymamıştır. Kaldı ki batılı liberaller için   hümanizm, kendi uluslarının iyiliğini düşünmekten başlar.

Türkiye’ye gelince, sosyalist ve liberal okulların  batılı  muadilleriyle aynı entelektüel gelişmişlik seviyesine sahip olduğunu söylememiz zor.

Dolayısıyla bu iki okulun “ görenekli kimliklerin” üstünde ve bunları aşkın olarak  geliştirilen bir soyut kimlik gerçeğini anlamlarını beklememiz zor. İşin içine uluslararası ilişkiler, etki ajanlığı vs girdiğinde ki artık bunlar  aleni olarak ortadadır, açıkça satılmış olan bu insanların uluslaşmamızı kuvvetlendirecek bir şey söylemelerini beklemek de imkânsız.

Bir ülkede saf bir etnik ya da ırksal  benzerlik sağlamak çok zordur. Bunun her ülke için geçerli şartları da olmayabilir. O ülke Japonya gibi bir ada ülkesi olmalıdır belki? Ama ırksal benzerliğe dayalı bir toplum atık hemen hemen kalmamıştır.
 Buna karşılık ulusal devletler ve uluslar vardır. Ulus inkâr edilemez, açık bir gerçek olarak karşımızdadır. Bunu nereden biliyoruz? En başta Jeferson’un ABD anayasası ile ilgili olarak  “Bu anayasa ile bir ulus yaratıyoruz!” sözlerinden modern uluslaşma macerasının gerçekliğini görebiliriz.
Peki o halde “ulus” uydurulmuş, icat edilmiş bir şey olmuyor mu?
Hayır. Çünkü uluslaşma “birilerini diğerlerine emrettiği  bir beraberlik” olarak gelişmiyor.
Uluslaşma, kurala dayalı olarak kurulduğu kesin şekilde belirtilmiş bir devlet çatısı altında, insanların ortak emniyet ve adalet beklentilerinin güvence altına alınması ile başlıyor ve gelişiyor.

Şüphesiz bu beraberliğin dili, kültürü vs de o beraberliği, kurala dayalı devlet çatısı ile koruyan eğmen toplumun dili ve kültürü olarak belirleniyor. Çünkü kural, devlet, adalet, bürokrasi gibi kavramlardan habersiz topluluklar için var oluşun  teminatını sağlayanlar bu teminatı ancak kendi dilleri ve kültürleri benimsenirse sürdürebiliyorlar. Yani birileri size altında yağmurdan korunabileceğiniz ve yanınızdakilerle rahatça paylaşacağınız bir  kulübe sunarak bu kulübenin ayakta kalması için gerekenleri söylediğinde “ ben seni anlamıyorum dilim ayrı!” diyerek nasıl  yan çizemiyorsanız, devletin korunması için de devleti kuran ve onun varoluş kurallarını belirleyen  topluma saygılı olmanız gerekiyor.

Görenekli topluluklarımız,  büyük toplumlara göre daha küçük ve sınırlı oluyorlar.
Bir vahşi adada  bir kabile çocuğuysanız görünüşleri ve dilleri birbirine benzeyen, hepsi sizinle akraba insanlarla berabersiniz demektir.

Bir gün adaya bir gemi yanaşır. Siz gemiyi daha önce görmemişsinizdir ve onu büyük bir balık sanırsınız. O balığın içinden daha küçük balıklar çıkar ve onların karınlarından da insana benzeyen yaratıkların çıktığını görürsünüz.

Bu insansılar birbirlerine benzemez. En azından sizin kabilenizdeki kadar birbirlerine benzememektedir.  Ama hepsi aynı dili konuşarak ellerinde sizi korkutan büyülü sopalarla adaya girer ve her yeri keşfetmeye çalışır.
Yeni gelenlerin ne yapacaklarını bilemeyiz ve onlara kefil olmak mecburiyetinde de değiliz.
Ama bir kabile insanıyla gemi insanının arasındaki toplumsal gelişmişlik farkı daha ilk anda ortaya çıkar.

 Kabile insanı için “insan” ancak leoparlara ve diğer vahşi şeylere karşı beraberce ava çıkılan kabile mensuplarından ibarettir.
Sonra bir gün kara derili  adamla beyaz bir gemi adamının konuştuğunu, şakalaştığını beraber yemek yediğini görürsünüz.
Görünen o ki gemidekilerin çoğu beyazdır.

Bir gün  ten rengi sizinkine benzeyen  bir siyahi gemi adamıyla karşılaşırsınız. Kendi dilinizde adama  hangi kabileden olduğunu sorarsınız ama adam sizi anlamaz. Hatta sizi bir tehdit olarak bile görebilir, sonra diğer beyaz adamları yardıma çağırır. Siz neden sizinle beraber olmak yerine beyaz adamlarla beraber olduğunu anlamaya çalışırsınız, bulamazsınız.

Ulusal devletler içindeki ulus altı toplulukların durumu, ıssız adadaki kabilelerin aynısıdır bir farkla: Issız adadaki kabileler doğal şartlardan dolayı yalıtılmışlardır. Oysa ulusal devletlerdeki ulus altı topluluklarda kendini dünyadan yalıtma büyük oranda gönüllüdür.
Ulusal devletlerdeki ulus altı topluluklar ırksal veya inançsal olarak kendilerini farklı gören azlık gruplardır.

Bu gruplar ulusal devletin sunduğu imkânları ( beyaz adamların gemileri, filikaları,  tüfekleri gibi…) elde etmeyi isteyen ama ıssız adadaki kabileler gibi yaşamayı da isteyen içe kapalı toplumsal yapılardır.

Bir ulusal devlette herkesin, gemileri ve filikaları yapan, tüfekleri kuşanan   tek bir toplumun üyesi olduğu kabulüyle ,  herkes egemenliğe ortak edilir. Böylece gemideki siyahi mürettebat da geminin gittiği limanda istediği meyhanede eğlenebileceğini bilir meselâ.

Ama gemi mürettebatı ilkel kabileyi kendi içindeki yönetime ve haklara ortak edemez. Çünkü en başta  kabilenin geminin veya geminin mensup olduğu ülkenin yönetimi hakkında bir fikri yoktur.
Diyelim ki kabileden birkaç kişi gemiye biner ve ana karaya varır. Anakarada  ona yeni kıyafetler verilir ve dil öğrenmesi sağlanır. Böylece yeni toplumunda kuralları benimsemesi sağlanır. Bir müddet sonra adalı yerli, artık diğer beyazların rengini göremez hale gelir. Topluma alıştıkça toplumun onu yaptığı işle ve becerisiyle kabullendiğini görmeye başlar. Böylece aslında kendisininkiyle  kıyaslanamayacak  kadar büyük ve karmaşık başka bir “kabileye” girdiğini anlar.
Fakat bu “kabilede” işler kendi kabilesinde olduğu kadar basit değildir.


Bu “kabilede” kendi kabilesinde olmayan pek çok sembol ve çok daha  ayrıntılı, yazılı bir tarih vardır.

(Devam edecek...)