15 Haziran 2015 Pazartesi

Türkçülük Şehirliliktir


Türk milliyetçileri arasında "Türkçüler" hep egzantrik insanlar olarak bilinir.

Türk milliyetçisi dendiğinde akla gelen ilk tip MHPlidir.  MHP dışında Türk milliyetçisi olmak ne caizdir ne de makbul.

Şu günlerde Merhum Atsız'ın  "Basılmayan Makaleleri'ni" okuyorum.

Oğlu Buğra Atsız'ın yazdığı önsözünde değindiği "işgüzarlığın" ve "düzelticiliğin" Türk  Milleti'ne ne kadar zaman ve moral kaybettirdiğini de  böylece görüyorum.

Lâfı çok fazla dolandırmaya gerek yok.

"Türk Milliyetçilerinin" Türkçü olmaktan imtina etmeleri  iki sebebe dayanıyor.

Bunlardan birincisi Türkçülüğün "milliyetçilik" sıfatıyla siyasi bir zeminde yaygınlaştırılması arzusu.

Bu arzuya bağlı olarak da "Müslüman" kesimleri de içine alacak ve "ümmetle" sık sık beraber kullanılan "millet " kavramı çerçevesinde dini bir mutabakat zemini sağlamak.
İkisi de başarısız olmuştur.

Çünkü "siyaseti", halka bir şeyler vaat etmek ve halka yaranmak olarak ele alan tipik sağ  taşra siyaset anlayışıyla genel anlamda sağda, "Türk'e dair" bir hassasiyet geliştirilememiştir. Ancak zamanın soğuk savaş  gerilimi içinde "Antikomünist" ve şekilsiz bir beraberlik tesis edilebilmiştir ki bu da zaten '80ihtilalinden sonra dağıldı.

Zamanla "Türk için" düşünmek yerine "Müslüman için" düşünmek alışkanlığına "milliyetçilik" denmeye başlamış  Türk milliyetçiliği de içinde herhangi bir "din dışı unsur barındırmamak" kaydıyla kerhen kabul görmüştür.
Şurası bir gerçek ki Anadolu'dan Türk adının silinmesi için  el birliğiyle uğraşılırken  buna karşı duran tek parti MHP! Bunu kimse inkâr edemiyor. Sorun şu: MHP siyasetini o denli din eksenli yürüttü ki bu gün Türk adını anmanın aslında rkçılık olmadığına insanları ikna edebilmek için  uğraşıp duruyor.

İşin tuhafı Türk ülkelerinin bağımsız olduğu dünden bu yana  hâlâ Türk'ü "Müslüman Arap'ın Orta Asyalısı" sanan dinci zihniyet MHP  içinde egemen!

Bu cehaletin ötesinde , Nurcuların temizlendiği iddia edilse dahi, "siyasi milliyetçilikteki" şeriatçı ana akım düşünüşün ve bunları besleyen Nakşibendi etkisinin temizlenip temizlenmediği hâlâ meçhul.

Her şeyden önce Türkçülüğün terk edilip de yerine ümmetçilikle uzlaşmacı "milliyetçiliğin" getirildiği MHP 1969 Kurultay'ından sonra "milliyetçiliğin", Türk Milleti'ne ne gibi bir kalıcı fikri eser bıraktığına bakmalıyız.

Milliyetçi bir takım aydınların ilmi eserleri konu dışıdır, çünkü çoğu zaten akademisyendir ve profesyonel malumat biriktiricileridir.

Bunun ötesinde  Türk kültür tarihinde iz bırakabilecek kaç yaratıcı zekâ vardır? Neredeyse yok gibidir.  "Işınsu" ismini Müslümanca bulmayıp da başına "Emine" ön ismini ekleyen,  vefatından  sonra Coşkun Karakaya'nın adını bile anmayan, Atsız'a hâlâ dinsiz gözüyle bakan bir  camianın herhangi bir medeniyet üretmesini beklemek de  fuzuli olurdu.

Peki ama bu yüzeysellik nereden kaynaklanıyordu?

Bunun kaynağı köylülüktü.

Bazı akademisyenler titrlerinin ağırlığıyla konuyu ıskalamaya çalışsalar da durum budur.
 Atatürk'ün ve Türkçü aydınların köye yönelme gayretlerine rağmen durum budur.

Çünkü onların devirlerinde, köy, yabancı etkilere nispeten kapalı kalmış ve milli kültür mirasının en el değmemiş biçimiyle saklandığı temiz su kaynakları gibidir. Bu yüzden, Türkçü aydınların bu kaynakları övmeleri ve korumak istemeleri doğaldır.

 Amma ve lâkin bu kapalılık aynı zamanda   medeniyetin teknolojik ilerlemesine uymayan bir yaşam tarzıydı.

Batıda insanlar seri üretime göre  günlük ritimlerini ayarlarken, seri üretimin getirdiği  iş bölümü ve  işbirliğinin  yarattığı bireysel tercihler öne çıkarken "köy toplumunda" bu değerlerin hiç biri yoktu.
Dahası köy toplumunun kapalı yapısı  din adamlarınca sürekli berkitiliyor ve kutsanıyordu.

Böylece köy insanı için "ümmet" aynen kendi köyündeki gibi yaşayan, dışa kapalı ve aynılaşmış bir kitle olarak  ortaya çıkıyordu.

Bu hal  Türk sinemasında, bileğine kuvvetli  köy kökenli erkeğin, şehirli kadına " Evinin kadını, çocuklarının anası olmayı" sevdirmesi ile  anlatılıyordu. Aynı filmlerde şehirli ve bireyci kızlar genellikle kahpe, namussuz, fesat insanlar olarak tiplendiriliyordu.

Dikkat edilirse "milliyetçi camianın" kadına bakışı bu köylülüğün ta kendisidir.   Hiç bir siyasi etkinliğe karısını götürmeyen,  karısından siyasi bir bilinçlenme beklemeyen, onun ancak çocuklarını büyütüp evini temizlemesini bekleyen köylü erkeği, "yeterince dini"  görünen, köydeki cemaat yapısına benzeyen ve bu yapıyla da erkek erkeğe bir asgari sosyalleşme ortamı sağlayan, bunun ötesinde devlet  kaynaklarını kullanma imkânlarını sağlayan "milliyetçi siyaseti" kendine yakın bulmuştur.

Sorun  şudur ki Türk köylü erkeği  için bundan daha iyi bir seçenek olarak MNP ve sonraki dinci partiler ortaya çıkmış ve MHP'nin dindarlığı kötü bir şeriatçılık taklitçiliğinden öteye gidememiştir.
Bazı akademisyenlerin sandıkları gibi mesele Türkçü aydınların köye bakışları değildir, köyün Türkçülüğe ve  Türkleşme bilincine bakışıdır.

MHP'nin köycü söylemlerinin Türk köylüsü üzerinde muhtemel iki yankısı olmuştur. Köylü, MHP'yi seçmekle ne kazanacağına ve bundan sonra da onun ne kadar dindar olduğuyla ilgilenmiştir. Köy topluluğunun Atatürk'ün köyle ilgili yüce  fikirleriyle  bir ilgisi yoktur.

Çünkü köy, ancak geçimini sağlamaya çalışan ve toplumlaşabilmek için gerekli soyut kuralları da ancak dinden devşirebilen bu yüzden de bu güne kadar öğretmenlerce aydınlatılamayan ama imamlarca güdülen bir  sürü olarak yaşamıştır.
Bu yapısını da şehirde aynen sürdürmüştür. Kenar mahalleler, köy  kalıbından çıkamamış  kapalı toplumun,  şehir içindeki kistleşmiş halidirler. O kistin içinde belli bir zaman şehir hayatına katılan  köylü erkeği hayatını gene de egemen köy  değerleri üzerinden yaşar. 

Köylü, şehirli uyumsuzluğunda, "kuşak çatışması", Türk sinemasının sevdiği temalardan bir başkasıdır. Köylü erkeği, iş bulan çocuklarının şehirle bütünleşmesini , ahlâka aykırı sayar ve bunu engellemeye çalışır. Ona göre şehirli kızlar "serbest cinsel ilişki " peşinde koşan ahlâksızlık timsalleridir. Son dönem dinci iktidar partisinin, kendi seçmeninde, "muhalefetin seks düşkünü" olduğuna dair yaratmaya çalıştığı izlenim, muhalif partilerin önce gelenlerine karşı yoğun cinsel içerikli şantaj politikası bu köylü zihniyetinin şehirdeki hastalıklı büyümesinin sonucudur.

Köylülüğün kadın  üzerindeki dindar baskısı  "milliyetçiler" arasında da hemen hemen değişmeksizin devam etmişse bunun sebebi,  milliyetçiliği "köye göre şekillendirmek"  popülizminin milliyetçiler arasında  yerleşmiş olmasıdır.

Türkçülük,  bir kabilenin bakışı veya mensubiyet şuuru değildir.
Türkçülük, en başta dünyaya Türk olarak bakmaktır!
Türkçü için ümmetin  kalanının, neye, nasıl baktığının bir önemi yoktur!
Türkçülük evrensel bir adalet sağlanacaksa bunun Türk  eliyle sağlanacağını düşünmek, buna inanmaktır.

Bu söylenenlere inanmayanlarımız mutlaka çıkacaktır. Ne yazık ki onlar da bahsedilen adaleti ve mutluluğu başka uluslardan beklemekte ve bunu göremedikleri zaman da onları "emperyalist" diye suçlamaktadır.
Türkçülük Türklüğün başka ulusların müsaadesine veya himmetine muhtaç olmadığını bilmektir.
Bu da ancak "Türk" denen dev toplumsal yapının ,  ideolojiler üstü ve din üstü  bir bakışla gerçekçi ve akılcı bir şekilde anlaşılmasıyla mümkün olabilir.

Hayatını değişmeyen ilmihal bilgilerine göre yaşayan ve bunun dışında, etkileşimi varlığının düşmanı sayan köylü bilinciyle  bu anlayışa ulaşmak imkânsızdır.
İşte bu yüzden Türkçülük şehirli bir tavırdır, şehirliliktir.












3 Haziran 2015 Çarşamba

Şeriatçılığa Takılan Ülkü Maskesi


“Ülkücü” camianın sevilen   yazarlarından biri, “Davamız, İslâm ahlâkına dayanan bir cemiyet düzeni kurmaktır.” demiş.

Neresini nasıl düzelteceğimize bir bakalım istedim.



Çünkü bu cümle, Türk milliyetçiliğini doğrudan doğruya şeriatçılık, faşizm  gibi şiddet ve baskı düşüncelerine kaydırmak mantığının çarpıcı bir özeti.

Öncelikle kadim bir Türk “ülküsü” vardır. Bu ülkü de dünyayı Türkçe yönetmektir. Atalarımız dünyayı kızıl (altın) bir elma olarak görmüş , dünyada Türk töresince hükmetmeyi arzulamışlardır. Dünyanın az sayıda imparatorluk vasfında kural devletine ayrıldığı zamanlarda bu ülkü, devletleşmenin omurgası olmuştur. Bu “ülkünün” toplumsal  omurgası Türk, mantığı da Türkçe’dir.

Yazarın bahsettiği “dava”  Türkçe bir terim  değildir. Türk  milliyetçilerinin içine de düşüncesinde Türklük mutlağı olmayan NFK gibi İslâmcı edebiyat hokkabazlarınca sokulmuş bir terimdir. Dolayısıyla Türklerin “husumet”, “çekişme”, “ haset” gibi kavramlarla ilişkili olan “dava” ile bir işi olmaz. Çünkü Türk Milleti tarihin en eski devirlerinden beri “belirleyici” olmak  vasfının farkındadır ve bu vasıf ona bir “üstünlük” duygusu vermiştir. Aynı duyguya, ulusal devletlerini kurmuş bütün toplumlarda rastlayabilirsiniz. Bu duygu, “ tarafsız bir hâkimin hükmüne muhtaç” bir dava tarafı olmak yerine,  “kendine ait kanunları olan bir taraf” olmak  arzusunu gösterir.

“Dava” kelimesinin mantığı, ülkeleri, İngiliz ulusal politikalarının oyuncağı olarak kullanılırken hâlâ şerefli ve onurlu olduklarını zanneden Ortadoğu Arap kabileciklerinin mantığıdır.

Demek ki  “dava” kelimesiyle ifade edilen şeyin Türkle bir ilgisi yoktur.

Gelelim “İslâm ahlâkına”… “Herkes için ve her zaman geçerli bir İslâm” diye bir şey yok. Ancak İslâm denen inancın temellerini kendilerince kabul edip toplumsal düzenlerinde buna kendilerince yer veren toplumlar var,o kadar.

 İslâm denen inancın kabul edilen iki asgari müştereği var ve bunlar da zaten inancın temelleri: Allah’ın varlığı ve birliği… Hz. Muhammed’in peygamberliği… Bunların dışında İslâm’ın diğer Müslüman toplumlarla bizi  benzeştirdiği hiçbir özelliği yok! Çünkü bir yaratıcıya iman ile  örfün değişmesi, herhangi bir gerekirlik/illiyet taşımıyor.

İki örnek verilebilir: Arapların ilkelliği İslâmla bitmemiştir. Arap toplumunun cahiliye dönemi ilkelliği ve ikiyüzlülüğü, İslâm’dan sonra örf olarak hem de artarak sürdürülmüştür.

Türk örfü, İslâmla “düzeltilmemiştir”; aksine İslâm’ın kabulünden sonra “kurala bağlılık” davranışı, şeriatın “hile-i şeriyeleri” ile sürekli bozulmuş ve  Türk toplumu, Arap riyakârlığı ile İslâm adına zehirlenmiştir.

Ahlâk insan toplumlarında “zarar vermemek” iradesi olarak yaşar. Davranışların yararlılığına  bakılmaz, zararlı olmak potansiyellerine bakılır. Yaygınlaşmaları halinde toplumun dağılmasına sebep olacak olan davranışlar da toplumda, “kınama” ve en nihayetinde dışlama (hapis) gibi tepkilerle reddedilir. Dolayısıyla insan aklı, zaten kendiliğinden,  zararlı olanı ayıklamaya çalışır. “Ahlâkî kınama”, zararlı olanı, yani bireylerin toplum içinde yaşamasına imkân vermeyeni, eleme sürecinin ilk  basamağıdır.

Dolayısıyla bunun için herhangi bir ilâhî inanca gerek de yoktur.  Çünkü insan toplumunun devamını sağlayan bireysel rızanın sağlanması için kuralın, kaynağına bakılmaz; kuralın çalışıp çalışmadığına bakılır.

Bu durumda şunu görüyoruz: Ahlâk, İslâm’dan çok çok önceleri zaten vardı. Ahlâk, toplumlaşmanın başlangıcıdır. Topluluklarda da şüphesiz bir ahlâk vardır ama bu ahlâk daha somut ve ilkeldir. 

İslâm’ı anlatan Hz. Peygamber, ahlâkın, Arap kabilelerinin idrakinin üstünde daha genel, daha kapsayıcı, daha soyut bir şey olduğunu anlatmaya çalışmıştır ama dikkat edilirse Araplar ondan sürekli,  günlük yaşayışlarını doğrudan düzenleyecek  basit hükümler vermesini istemişlerdir. Hz. Peygamber  bu sorulara genel ilkeler ışığında cevaplar vermiş, cevapsız kalınan ayrıntılarda da Arap örfünün “uygun” kurallarının sürdürülmesini buyurmuştur.

Dolayısıyla “İslâm ahlâkı” denen şey, Arap kabileciliğinin  günlük ve basit sorunlarına verilmiş cevapların genelleştirilmesinden ibaret kalmıştır. Bugün “ahlâk” denildiğinde, “kadının erkekten her  şekilde ayrılması  hali” dışında bir şey düşünülememesi ilkelliğinin sebebi de  budur.

“Bir cemiyet düzeni kurmak”… Azıcık sosyolojik mantığa, sosyal bilimler  kitaplığına sahip hiçbir insanın edemeyeceği kadar büyük bir lâf… Neden?

Toplumsal düzenler, cemaatler, partiler, dernekler vs ile kurulmaz. Hiçbir bireyin,  hiçbir cemaatin aklı, bir “cemiyet düzeni” kurmaya yetmez! Toplumsal düzenler “kurulmaz”, “oluşur”!

Herhangi bir topluluğun bir toplumsal düzen kurması demek, o topluluğun/cemaatin, “topluma herhangi bir  şekilde davranmayı emretmesi” anlamına gelir. Bu denenmiştir, özellikle sosyalizm tarafından.

Toplumsal düzenler sanıldığı gibi herhangi bir âkil adamlar heyetinin şeriata göre uydurduğu içtihatlara dayanarak İslâm ahlâkı vs  yorumlarıyla inşaa edilemez, kurulamaz.

 Toplumsal düzenler, ahlâkın, yukarıda bahsettiğimiz zararlıyı yararlıdan ayıklayan, “ akılcı eleme” usulüne bağlı olarak ortaya çıkar ve bu elemenin, zaman bağlı olarak değişmesiyle de sürekli evrilir.

“ İslam ahlâkına dayalı bir düzen” telâkkisi ancak herhangi bir otorite tarafından insanlara “İslâmî” olduğu düşünülen davranış biçimlerinin emredilmesi anlamına gelir ki (“toplumsal düzen kurmak”  denen şey tam olarak budur) bu da açıkça şeriat düzenini arzulamak demektir.

Bugün şeriat denen kavramın dinle özdeşleştrilmeye çalışmasının sebebi de dinin getirdiği inanç dokunulmazlığını ve kutsallığını, insanların hayatına din adına müdahale etmek vahşetini eleştiriden masun kılmak için istismar edebilmektir.  Kısacası bu, zulmü payidar/kalıcı kılmak arzusunun inanç yoluyla gerçekleştirilmesidir. Çünkü insanlara onların iradeleri dışında bir davranış biçimini “ahlâk” diye dayatmak ancak ve yalnız zulümdür, zorbalıktır!

Bugün “ülkücülüğün” yaygın olarak sayın  yazarın sekiz kelimelik cehaleti ile anlaşılması, şeriatçılığın Türk ülküsünü nasıl istismar edebildiğinin bir kanıtı.

Şeriatçılık, yani insan toplumunu din adına Arap örfüyle kesip biçmeyi hayal eden toplum mühendisliği sapkınlığı,  Türk varlığını ve bilincini yok etmek için “ülküyü” kendine göre biçimlendirmiştir.

Şeriatçılık “ülkü” denen kutsalın derisini yüzmüş ve ondan kendi Arap yüzüne göre bir maske yapmıştır.

Türk örfünün tarihi derinliği, şimdilerde adına “ülkü” denen “Arap şeriat davasının” önündeki en büyük engeldir. Sekiz kelimelik cehaletiyle yazarımız, arzuladığı toplumsal düzenin gelmesi halinde ülkenin  yaşayacağı toplumsal yıkımı ve vahşeti fark edemiyorsa bunun sebebi, onun sapkın arzusunun hâlâ derin ve köklü Türk ahlâkı ile  engelleniyor olmasıdır. Türk ahlâkı ve örfü yıkılırsa ne İslâm kalır ne de uygarlık.

“Yüksek Türk,  senin için yüksekliğin hududu yoktur!” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK





17 Mayıs 2015 Pazar

Mahremdeki "Yabancılar"


Kitabı henüz bitirmedim , bitirince tam bir değerlendirme yazısını “Kültür Beğendi” adlı blogumda yayınlayacağım.

Kitap  bana göre bir önceki çalışmadan daha derin ve ayrıntılı.
Burada bir ön değerlendirme bağlamında şunu vurgulamak isterim:
Türkiye’de faaliyet gösteren ajanlar aslında çok zor ve gizli bir iş yapmıyorlar. Zira iki kadeh viski, güzel yemekler,konfor ve özellikle Amerikan övgüsü bu işin yerli işbirlikçilerce gayet güzel yerine getirildiğini gösteriyor.

Kitabı okuyorum, hani wikileaks’in dahiyane  araştırmacılığı bir yana bir de bakıyorum, sızan kriptoların tamamında gazeteci, yazar vs namlı bir takım adamlar, zaten  yabancı misyon şeflerine kendileri ülkeyi anlatıp durmuşlar.

Bunun önemi ne?
Şöyle düşünelim: Herhangi bir Amerikan gazetecisinin herhangi bir yabancı misyon şefine gidip de Amerikan politikasının iç yüzü hakkında  rapor vermesi düşünülebilir mi? Soğuk Savaş döneminde komünist Amerikan vatandaşları bunu yapmış olabilirler ama burada bir fark var.
Amerikan toplumu büyük bir toplum olduğunu, büyük bir devletin sahibi ve  vatandaşı olduğunu bilir. Bu büyüklük bilinci  Amerikan Ulusunu kurban psikolojisine girmekten korur. Hiçbir Amerikan vatandaşı dünyada bir başka ülkenin oyuncağı veya etki ajanı olmayı hayal bile edemez.
Ama ABD bize çok kültürlülükten, azınlıklara saygıdan vs bahseder ve dünyanın geri kalanını kafasına göre kesip biçmeye çalışır.  Bunun böyle olması çoğumuza  “adaletsiz” gelir. İsteriz ki ABD dünyanın geri kalanına da kendi ülkesindeki gibi adil davransın!


İşte bu “adil muamele” beklentisi, sömürgeleşmenin aklîleştirilmesidir/rasyonelleştirilmesidir. ABD’den herhangi bir hakemlik, düzelticilik beklemek aslen ABD’yi egemen olarak bilmek demektir. Dünyada hiçbir egemen ulusal devlet bu tip bir beklentiyi hoş görmez! Hiçbir İngiliz kendi politikaları üstünde bir Amerikan vesayetini tartışmaz, hayal etmez. Hiçbir Fransız ticaret veya siyasette Amerikan yönetiminin ne diyeceğini merak etmez. Savaşta ABD tarafından yapılandırılmasına rağmen Almanya, kimi nasıl yargılayacağına veya ülkesinde nasıl bir toplumsal düzen kuracağına dair asla ABD onayına vs başvurmaz.

ABD misyonlarından çıkmayan , ABD diplomatlarına, ülkeleri hakkında “gönüllü bilgi” veren mürekkep esnafı, ciddi bir aşağılık kompleksinin ve toplumsal geriliğin çocukları. Onlar ( Eski başbakanımız gibi aşağılayıcı biçimde “bunlar” demekten sakınıyorum)   cumhuriyetin getirdiği ulusal çağdaşlaşma  mantığının ailelerine, mahallelerine nüfuz edemediği kenar mahalleli insanlar  veya aşiret mensupları. Türkiye’nin başına belâ olan iki toplumsal tabakanın siyaset destekli sermayelerle palazlandırılmış   meyveleri…

Dinci  fitne ve ihanet kenar mahallenin ki bu mahalleler gene de etnik gerilimlere göre şekillenir genelde, bir ürünüyken etnik terör de kendi içine kapanmış Kürt  aşiret yapısının içinden çıkıyor. Dikkat edilirse dinci ve Kürtçü sermaye, cumhuriyet  ve Türk düşmanı, ikircikli dinci siyasetin iktidarıyla alabildiğine semiriyor.

Ve gene dikkat edilirse ABD misyonlarına ülkelerini her gün marifetmiş gibi gammazlayan, ihbar eden  mürekkep esnafı da   ya dinci kenar mahalleye ya  da etnik ırkçı Kürt kabileciğine mensup insanlar. Bu insanların arasında, uluslaşmanın erdemini anlamış tek bir aile üyesi yok! Elbette hepsi böyle değil. Bazıları  ciddi  okullarda okumuş satılmış beyinler ama onlar istisna. ŞLöyle bir okuduğunuzda  gözünüze çarpan insan profili, genel olarak sermaye eliyle irileştirilmiş yarı okumuş medya kuklaları… Onlar yabancılaşmış, kanserleşmiş insansı uzantılar...

Söylenecek çok şey var şimdilik bu kadar diyelim.



11 Mayıs 2015 Pazartesi

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız...
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!

Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.
Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor.   Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.

Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile  ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor.  Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

10 Mayıs 2015 Pazar

Sınırsız Demokrasi Ve Şeriat



Sabah  bulaşıkları yıkarken aklıma geldi. İhmal edilen bulaşıklar bir anda birikip  yorucu bir yığın haline geliyor ne de olsa.

Şeriatın tarifi hakkında memleketimizde pek sert tartışmalar yapılır. “Sağ” diyebileceğimiz kesim için şeriat, tartışılması bile düşünülemeyecek kadar kutsal bir “emirler” bütünüdür. Öyle ya  bizi yaratan, tabiatımıza en uygun hayat tarzını bize emretmişe; hangi felsefe veya hukuk  bu emirlerin üzerinde olabilir ki?
“Şeriat” konusunda düşünmek için Yahudiliği göz önüne almalıyız belki de?

Musevi dininin kutsal kitabı Tevrat/ Eski Ahittir ve o da pek incedir. Peki ama Yahudilik denen hayat tarzının akıl almaz ayrıntıları bu incecik kitabın neresinde yazılıdır? Tamamı İsrailoğullarına dair bir hikâyeler kitabı gibi görünen bu kitabın içinde meselâ “Koşer” ve bunun uygulanmasına dair herhangi bir  şey var mıdır?
Elbette işin sadece kutsal kitaplardan ibaret olduğunu sandığımızda Yahudi yaşayışıyla kitap arasındaki kopukluk bizi hayrete düşürüyor.

Oysa Yahudiliğin, Musevilikten ibaret olmadığını   Talmut kültürüne baktığımızda anlayabiliyoruz. Talmut kültürü nedir? Talmut, Yahudi olanların hayat tarzını en ince ayrıntısına kadar “ Torah’a dayalı tefsirlerle”  biçimlendirmeye çalışan dinî çabadır.
Mesele şu ki hiçbir “din”, bir yaşayış tarzını, ayrıntılı biçimde tanımlayacak biçimde “inmemiştir”.  Dinler , mensuplarının dünyaya bakışlarını, sıradan menfaatlerin üstünde bir   şeye göre düzenlemesini hatırlatan “objektif ahlâk kuraları” va’z etmeye çalışan inanç temelleri olarak inmiştir.

Ama mesele asıl bu kadarla kalmamış ne yazık ki.
Bir şekilde yöneticiler bu “objektif” emirlere ortak olmak istiyorlar. Böylece ortaya “anlaşılmaz dini anlaşılır hale getirmeye çalışan” ulema ve ruhban sınıfları ortaya çıkıyor. “İslam’da ruhban yoktur!” sözü ancak peygamber zamanı için doğrudur. O öldükten sonra ise halifelikle başlayıp şeyhlere kadar uzanan tam bir ruhban sınıfı ortaya çıkmıştır.

“Din” bu açıdan,” İlâhi olduğuna inanılan  temel  ahlâkî ilkelerin kutsallığına dayandığını söyleyen, bilişsel ve idari bir otoriter  egemenlik  kurumudur.” Bu açıdan dinin, ilâhî kaynağın objektif ve kapsayıcı genel düşünüş biçimiyle bir ilgisi yoktur.
Dinin hayatın her anını kapsadığı   safsatası, “ Allah adına tartışılmaz bir otoriteyi kullanan ulema ve yönetici sınıflarının, sıradan yani yetkisiz  Müslüman’ın  hayatının her anını emirler altında  biçimlendirebilmesi” demektir.

Bugün, şeriatçılığın yasayla yasaklanmadığı ülkemizde, dinci iktidarın, on üç yılda 2000’in üstünde yasa yapması da aslında dinin hayata egemen olmasından ibaret. Demokrasinin hangi şartlar ve sınırlamalar altında meşru ve yararlı olacağına  dair bir endişe duymazsanız, “oy paketleri” olan   toplulukların/cemaatlerin   duygularının istismar edilmesini engelleyemeyeceğiniz gibi çarpık bir yasama faaliyetinin yaratacağı sınırsız yıkımı da  durduramazsınız.
Türkiye’de olan budur. Bugün dinci iktidar belki mota mot bir şeriat rejimi kurmamıştır ama  devleti  tam anlamıyla dine göre biçimlendirmiştir. Şu anda tek eksik olan şey,  şeriat isimli  Allah adına yürütülen şirk  diktatörlüğünün  el, kol, kelle kesmek, recm, miras oranları gibi “şekil emirlerinin” hayata geçirilememiş olmasıdır.

Yani aslında  sağın istediği “din”, şu anda tam olarak hayatımızdadır. İran olup olmayacağımızı sormak artık saçmalıktır.




3 Mayıs 2015 Pazar

Ortanın Doğusunda Maymuna Dönmek

Çok sevdiğim ve kesinlikle daha da fazla saygı duyduğum bir akademisyen ağabeyim ülkenin geleceğiyle ilgili olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu' nun Kürdistan veya Ermenistan ve Kürdistan, ülkenin  batısının da "Batı Anadolu İslam Devleti" olarak bölünmek istendiğini düşündüğünü söyledi.

Elbette İstanbul, tezek kokulu taşradan ( tabir bana aittir.) aynı biçimde uluslararası bir yönetime devredilecekti.

Tarihin tekerrürü   gibi üstelik tamamen gerzek işi mazeret beyanatıyla uğraşmayacağım .

Evvelâ daha dün üstünde İngilizce "Soykırım" yazılı Ermeni bayraklı tişörtleriyle serbestçe dolaşıp Türk toprağını,Türk katili Suriyeli Kürt feodalleriyle rahatlıkla beraberce kirletebilen katil torunlarını görüp de bu tahminde bulunan şerefli Türk oğlunun adını anamadığım için ne büyük bir utanç duyduğumu anlatamam.

Çünkü adını ansam kariyeri anında biter. Dahası ne tür bir soruşturmaya uğrayacağı hiç bilemeyiz.

Onun bu tahmini kafamda bir parlamaya yol açtı.

Dikkat edilirse; dinci cahillerin, mahalle bakkalı kafasıyla, islami bisküvi ve ikinci sınıf betonarme ticareti ufuklu "dış politika " dehalarıyla ülkemizi içine soktular bir proje var.

Batının kapısında köpek olmayı batılılaşma sanan gecekondular sucuk toptancıları odası, bu projenin bahçe kapısında yatırılması projenin mimarı olmak sandığından hepimizi aynı kulübeye zincirletmişti.

Neydi bu proje?

" Genişletilmiş Ortadoğu Ve Kuzey Afrika Projesi"!

Karaborsa kombine bilet satmak dışında kaliteli kâğıtlara hiç bir ilgisi olmamış kenar mahalle delikanlısının o canım iradesi, bizi, boş zamanlarında harita eskileri çizen devletlere tasmalatıyordu ama olsun! Başörtülü bacım kızlarla erkeklerin sereserpe uzanıp sevişebildikleri Harward ovalarında eli imanlı, göğsü tabletli cebi dolarlık mağduriyetlerle okuyabiyordu ya!

Derken Kuzey Afrika'da ne gibi demokratik fantezilerin kurgulandığı ortaya çıktı.

Orada pek katılımcı demokrasi şeriat rejimleri birbiri ardına patladı.Gerçi Tunus'ta fantezilerin,  kuranı elinde patladı ama bir ara Mısır toplu tecavüzlerin cennetten indirildiği bir Müslüman kardeşler Huri Pazarlama Şirketi tecrübesi yaşamadım da değil.

O sırada Ortadoğu'nun göbeğinde neler oluyordu? Olan basitti.

Suriye ve Irak sözde dini temelli bölünüyordu. İşin garibi bu bölünmede meselâ bölgenin egemen nüfusu Arapların adı bile anılmıyordu. Irak,  "Şii","Sünni" ve "KÜRT" diye bölünüyor du.

Sonra kırk yıllık Suriye Arap toprakları tuhaf tuhaf Kürtçe adlarla anılır oldular.Ya Araplar? Gariplerin artık ne Irakta ne Suriye'de bir varil bile petrole sahip oldukları gibi ülkeleri hakkında bütün kararları da eli imanlı, göğsü tabletli, geçimini kaçakçılıkla sağlayıp hobisi Mehmetçik şehit etmek olan Ortadoğu'un pek "kadim" halkı olan Kürtlere devrettiler.

Olan şudur :

Ortadoğu açıkça Kürtleştiriltmektedir.

Araplar, mezhep savaşları ve dinci terörle susturulurken Türkler ulusal varlıklarını hem de kendi hükümetleri eliyle inkâra zorlanmakta. Ayrıca Türk varlığı Kürt etnik terörüyle sürenkli tehdit edilmekte. Böylece "Türküm!" demek ya ayıp hale getiriliyor ya eli imanlı işporta dincilerle koğuşturuluyor ya da bu dincilerin taşeronu Kürt etnikçi terörü ile derhal yok ediliyor. Faili meçhul Kürt cinayeti var mıdır bilmem ama Kürt etnik terörü hâlâ can olmaya devam ediyor ve failleri bizi hâlâ tehdit ediyor.

Türk vatanı hızla  Kürtleştiriliyor. Araplar ve Farslar da Kürdistan'ın işgalcileri olarak suçlanıyor susturulmaya çalışılıyor.

Çözüm? Basit.Türk, Arap ve Fars ulusal ordularının bölgedeki Kürt silâhlanmasını temelli yok etmesi ve Kürt azlıkların bölgede siyasal otorite kurmasını beraberce yasaklaması. Çünkü  bu yapılmazsa Bölge ulusları, Apo ve Barzani'den ayrı bir sürü Kürt feodal etnik primatının insafına terk edilmiş olacak.

21 Nisan 2015 Salı

Devletleşmeye Dair


Her şeyden evvel devletleşmeye mecbur muyuz?Yani devletimiz falan olmasa olmaz mı? Hani Marx'ın falan idealize ettiği, durmadan övdüğü ilkel komünler falan gibi yaşayıp gidemez miyiz?

İyi de çoğalmak istiyoruz.Yani "Benden sonrası tufan!" deyip geberip gitmek istemiyoruz. iyi de çoğalınca "daha fazlasına" ihtiyaç duyuyoruz. Güzel eşimizle bir dilim ekmeği paylaşırken bir de bakıyoruz bir dilim daha ekmek isteyen bir ufaklık hayatımıza katılmış!

Öyle bile olmasa ; bir gün aklımıza mesela çıplak ayaklarımızı dikenlerden koruyacak bir şeyler olması gerektiği fikri geliyor. Ertesi gün avda fırlattığımız mızrağın gücünü arttırmak gereği ortaya çıkıyor.

Yani her halükârda insan, bir gün öncesinde sahip olmadığı şeyleri istiyor ve bu istekler, herhangi bir hayati gereklilikle ilişkilendirilip "ihtiyaç' halini alıyor.

Evet bazı kabileler bazı ihtiyaçların ötesine gidemiyor belki onun zaten onlar da ya çoğalamıyor ya da yok olup gidiyor.

O zaman? O zaman insanın neden her zaman "daha fazlasını'' istediği ortaya çıkıyor.Demek ki bu salt aç gözlülükten falan kaynaklanmıyor."Daha fazlası" olmaksızın hayatı sürdüremiyoruz!Yani? Neslimizi devam ettiremiyoruz!

Tamam! Buraya kadarını anladık! Da hani ilkeI kabileler "her şeyi paylaşıyordu"?

Acaba?

Sözgelimi kabilenin bir  avcısısınız.

Bu, av için gereken kuvvete, yeteneklere ve araçlara sahip olmanız demektir.

Sabah uyandığınızda, mızrağınızı yerinde bulamazsanız ne yaparsınız?

Öyle ya herkesin herşeyi paylaştığı  bir komündesinz. Birinin aklına esmiş ve o gün  avcılık edesi  gelmiştir. Ve diyelim ki sizin kadar iyi bir acıdır.  O günü yatarak geçirebilirsiniz. Ya sonraki günü? Avcı mızrağınızı size geri vermezse ne yaparsınız? Ya onunla kavga eder ya da kendinize yeni bir mızrak yaparsınız.

Mızrağınızı alan, yeteneksiz se ve mızrağınızı kırarsa ne yaparsınız? Aynısını!

İyi de mızrak zaten ortak bir komünal maldı? Onun üzerinde ne gibi bir " hakkınız" vardı ki?  O mızrağınızı ya siz yapmıştınız ya da yalnız sizin kullanabileceğiniz kabilenizde kabul edilmişti. Çünkü böyle olmazsa insan neslini sürdürmek için gereken miktarda besini her gün sağlamak mümkün olmayacaktır.

Tamam da... Zorbanın birileri gün birinin bir aracını kırsal ve sırf "komünal paylaşımda dolayı yaptığının doğru olduğunu iddia etseydi?

Av ve tarım için gereken  araçlar her gün bu zorba tarafından  kırılan veya sadece oyuncak olarak kullanılsa insanlar ne yapardı?

Ya o zorbanın sonu gelmez hevesli kabileyi açlığa sürükler  ya da insanlar o zorbayı  aynı zor ile engellerdi.

İnsanlar bu deneyimden şunları  öğrenirler :

" Elimizdeki araçların alınması neslimizi sürdürmesini zorlaştırıyor!"
" Elimizdeki araçların alınması engellenmeyip yaygınlaşırsa sadece elimizdeki araçlar tükenmez neslimizi de tükenir. "
" Öyleyse zorbalığa  izin vermemek için kalıcı bir şey kuralım."

Avcı'nın mızrağından şeridinin taşına kadar kabilenin irili ufaklı her aracının o aracın kullanıcısının mutlak tasarrufuna bulunmasına saygı göstermenin, göstermemeye göre insan nesli için kesin bir şekilde daha faydalı dahası gerekli olduğu keşfedildi.

Ve bu keşif insan neslini sürdürmek için gerekli bu keşfin sonraki nesillere aktarılmasını, bu keşfin belli bir insan grubu tarafından kabile için sürekli uygulanması gereğini ortaya çıkardı.

Yani?

İnsan ilkel halde kaldığında yok  olacağını gördüğü için hayatı, hayatı  sürdürmeye yarayan araçları koruması  gerektiğini de anladı.

İşte bu yüzden devletleşmeye,  insanoğlunun yaşayakalmak arzusunu bir sonucu olarak, onun toprağında filizlendi.

Yani? İstesek de maymunu kalmayacaktır,  çünkü o zaman yok olacaktık. Çünkü maymunlar güçlü boyun eğerek var olabiliyor,  biz öyle var olamıyorduk.

14 Nisan 2015 Salı

Dinci Ahlâk Yargısının Çelişkisi

İnsan eylemi ile ilgili bütün akıl yürütmelerin belki de en önemli ölçütü ahlâk.


Çünkü “Başkalarını etkilemeyen eylem” diye bir şey yok.  Tamam da etkilemenin önemi ne?

 

Buradaki etki “ zarar erme potansiyeline” işaret ediyor.

 

Yaptığımız her işin bir başkasına zarar verebilmek ihtimali bulunuyor. Her işimizin her yönünü hesap edebilmemiz şüphesiz mümkün değil. Belki bir yerden birine zarar veriyordur ama en nihayetinde kendi denetimimizin elverdiği sınırların dışında kalan şeylerden daha az sorumluyuz.

 

Bunların ahlâkla ne ilgisi var?

 

Bunların ahlâkla  ilgisi, herhangi bir iş yaparken  işimizin zarar verme potansiyelini hesaba katmamızdan kaynaklanıyor. Yani “Başkalarına zarar verecek işler yapmamak” konusunda  bir irade göstermemize dayanıyor. Dolayısıyla ahlâk için “ Zarar vermemek iradesidir.” diyebiliriz. Kaldı ki bu irade kendi varlığımıza  yönelik zararlardan da  kaçınmayı  kapsar. Hani içki ve zina gibi işlerden niye kaçınmamız gerektiği düşünülecek olursa bunlarla hem başkalarına doğrudan doğruya zarar vermek ihtimalimizin olduğunu hem de bu eylemlerle vücudumuzu doğrudan doğruya bazı tehlikelere açık hale getirdiğimizi hatırlamamız yeterli olur.

 

O halde ahlâk, özü itibariyle bireysel denetimle ilgili bir iştir. Bütün bireysel denetimi bir yana bırakarak doğrudan doğruya zararlı sonuçlar doğuracağını bilerek yapılan işler de ahlâkın ötesinde hak ihlâlleri olarak hukukî yaptırımların konusu olurlar.

 

“Zarar” kavramına bakmak gerekir belki. “Zarar” başkalarının meşru fayda beklentilerini ve fayda dizgelerini kabul edilemez bir  yolla engellemektir.  O halde “kabul edilemez” olmanın ölçüsü nedir? O ölçü, “Yaygınlaştıkları takdirde toplumsal beraberliğin bozulmasına yol açacak davranış tarzlarıdır”.

 

Buraya kadara ki ahlâk tanımlarımızda dine hiç yer vermedik. “Ahlâk  tanımında dine yer vermemek” ne demektir?

 

Bu şu demektir: “ Allah adına konuşan bazı  okur yazarların hiyerarşik üstünlüğüne dayalı yorumlar silsilesinin emrediciliğine  müracaat etmemek “ demektir. Çünkü “Din” ancak  bir takım profesyonel  okur yazarların, Allah adına  düşünüp konuşmasıyla meydana getirilmiş bir “kurumdur”. Bu profesyonellerin ortadan kalkması halinde, din, varlığını bir kurum olarak sürdüremez.

 

Bunların ülkemiz için önemi nedir? Eğer bütün bu akıl yürütmelerin günlük yaşantımızda bazı düzeltici etkileri olmayacaksa bunları düşünmemizin bir yararı olabilir mi?

 

Veya şöyle düşünelim: Günlük hayatımız din adına düzenlenmeye çalışılırken bunun doğru veya haklı olup olmadığını düşünmemiz, yargılamamız gerekir mi gerekmez mi? Şüphesiz böyle bir yargılamaya gitmemiz gerekir.

 

O halde dinci ahlâk anlayışına da bir bakmakta fayda var.

 

Dinci ahlâk anlayışı, ahlâkın, İslâm tarafından Kur’an emirler bütünüyle indirildiğini ve Müslüman bireyin de bunlar dışında herhangi bir ahlâkî prensibini benimsemesinin imana aykırı olduğu şeklinde özetlenebilir.

 

Böyle midir? Esasen “dinin getirdiği” söylenen bütün ahlâkî  iyilikler insani ilişkilerin deneme yanılma süreçlerinde ortaya çıkarılmıştır.

 

Buna bir başka açıdan bakacak olursak;  dincilere göre din ahlâkın kaynağı olduğuna göre dinin doğrudan emredici olduğu toplumsal düzenler insanların en fazla tatmin oldukları düzenler olmalıdır.

 

Oysa yaşananlar bunun aksini gösteriyor.  Dünyanın en zorba  yönetimleri, şeriatla yönetilen ülkelerde  görülüyor. Din adına insanların eylemlerine müdahale edilen ülkelerde, ahlâkî davranışlarda herhangi bir gelişme görülmüyor. Yalnızca insanlara müdahale etmek ayrıcalığına sahip bir din profesyonelleri sınıfıyla sıradan halk ayrışması gerçekleşiyor, o kadar.

 

Ayrıca  sıradan insanlar arasında din sahibi olmanın, her şeye yeteceğine dair bir  yanılsamanın yayılmasına sebep olunuyor. Oysa aynı dini paylaşmak en fazla psikolojik bir  dayanışma vesilesi olabilir. Ahlâkın dinle geldiğini düşünmek, dindar bireylerde,  din sahibi olmak dışında zararsızlığı gözetmek konusunda,  bir sorumluluk gerekmediği algısını yaratır.

 

Böylece ne olur? “Din”i va’z eden profesyonellerin din adına verdikleri emirler, hiçbir zararsızlık  denetimine sokulmadan  doğrudan yerine getirilir. Böylece  “Şeriat devleti  hedefine yardım edeceği düşünülen herkse” her şekilde yardım edilmesi ile karakterize edilebilecek siyasal İslâmcı popülizm ortaya çıkar.  Türk siyasetinde sağı yıllardır ahlâksız bir fırsatçılık haline getiren zihniyetin temeli ahlâka dair bu çarpık anlayıştır.

 

 

 

 

 

3 Nisan 2015 Cuma

Hem Yerim Hem Yok Ederim

Bir demokrasi neden sınırlandırılmalı?

Ne kadar tuhaf geliyor, değil mi? Dünyanın en iyi rejimi neden sınırlanmalı?

Ben halkın, demokrasinin düşmanı mıyım?

"Milli iradeye"nasıl sınır konulabilir?

İnsanların çoğunun istediği bir şey yanlış olabilir mi?

Belki işe son sorudan başlamalıyız.

İnsanların çoğunun istediği bir şey de pekülü yanlış olabilir. Neden? Çünkü normalde bireyin her zaman akılcı olacağını ve ancak yararlı olana yöneleceğini düşünürüz ama gerçek bunun tam terside olur; hem de sık sık.

İnsanlar arızasız çalışan fayda makineleri değildir.

Çünkü fayda, insana dışarıdan sunulmaz. İnsan kendi fayda endeksini kendisi oluşturur.

Bunu neye göre yapar?  Bunu bağımsız ve objektif bir akılla yapmaz genellikle.

İnsan genellikle neyin faydalı olduğunu onlara öğretilmiş ölçülere göre belirler. yani geleneğin etkisi aklın etkisinden çok daha büyüktür. Doğu Anadolu'nun bir köyünde erkek çocuklar size  büyüdüklerinde çoban olmak istediklerini söyler. Onlar için bu iş "Çok para kazanılan" bir iştir.

Halbuki artık hemen her evde çanak antenler vardır. Her köyde bir okul bulunur. Dahası ulaşım imkânları da artmıştır.

Yani aslında pek çok rol modeline ulaşmak son derece kolaydır. Ama o çocukların babaları içinde yaşadıkları toplumun gelişimine kendilerini kapatmış  insanlardır. Babaları, uluslaşmış bir toplumun kültürel çeşitliliğine,yabancı kalmayı seçmiş,böyle bir toplumun sunduğu faydaları gören ama den faydaların sorumluluğundan kaçmayı gelenekleştirmiş insanlar.

Dolayısıyla böyle insanlardan akıl yürütmeyle ulaşılabilecek objektif faydaları idrak etmelerini bekleyemeyiz. Bu toplumsal yapı, kenar mahallelerde irinlenmiş dincilik için de geçerli. Zaten dikkat edilirse şu anda Türkiye Kürt etnik kompleksiyle kenar mahalle dindarlığının cemaat kompleksi arasında paylaşılıyor.

Türkiye'de temel sorun, ulusu yok ederek ulustan elde edilen faydaların sürdürülebileceğini sanan etnik ve dini kliklerin çarpık muhakemeleri.

Bu  muhakemenin çarpıklığı, PKK'nın denetimi eline aldığı yerlerde ortaya çıkıyor ama aklından ve ahlâktan vazgeçmiş seçmen kitleleri, ülkeyi ayakta tutan Türk iradesini tahrip etmek için alabildiğine uğraşmakta beis görmüyor.

Türkiye bu açıdan tam da yerleştiği vücudu yok ettiğinde ölecek olmasına rağmen onu içten içe kemiren parazitlerin fayda algısına teslim edilmiş durumda.

İşte "sınırlı demokrasi" parazitimsi bir çarpık akıl yürütmenin demokrasiyi bir deli değneğine döndürmenin'inin gerekiyor.

Ülkenin her yarım akıllının çarpık fayda telakkisine göre oradan arayan savrulmaması için
bir zor kullanma aygıtının yani devletin belli kurallarla yönetilmesi acil olarak sağlanmalı



1 Nisan 2015 Çarşamba

Dinciliğin Kara Salısı 31 Mart ve Türk Ordusunun İkinci Zaferi


Siyasette dinin kullanılmasıyla bunun ne ilgisi var, değil mi?
Dün Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli günlerinden  biriydi. Peki Türk vatandaşları bunu anlayabildiler mi? Maalesef hayır.

Dün bütün ülke karanlığa gömüldü. İyi de bu nasıl oldu? Nasıl olduğunu  hükümet olduğunu iddia edenler dahi bilmiyor. Aynı saatlerde cumhurbaşkanı Türkiye’yi diktatörlüğe sürükleyecek saçmalıkları savunmakla meşguldü çünkü.

Hiç kimse bir  şey bilmiyordu, çünkü bilmeden yaşayabileceğini sanan bir cahiller sürüsünün  katıksız iktidarını yaşıyorduk.

Hiç kimse bir şey bilmiyordu, çünkü  cahil seçmen kitleleri eline verilmiş bütün gücü , teknik birikimi berbat  etmişti.

Birinci Ordu Karargâhı Selimiye Kışlası yanıyordu, kimse duymadı. Zaten duysa da umursayacak durumda değildi bu kitle. Çünkü haysiyet cellâdı, iftiracı ve vatan haini bir  tuvalet kâğıdı üreticileri birliği olmuş sözde basının yıllarca  zulmettiği  ve sonra masumiyetleri itiraf edilen kahraman Türk askerlerini düşman bilen ,  ruhunu satmış bir kitleydi bu.

Dün, Berkin Elvan’ın hakkı için mücadele ettiğini söyleyen geri zekâlı, satılmış, hain taşeron solcu köpekler, Berkin Elvan’ın hakkını, kamu adına savunan bir avukatı şehit ettiler! “Çağdaş Hukukçular” denen sol habis kitleden herhangi bir tepki geldi mi? Hayır! Neden? Çünkü solun teröristini korumak hümanizmin gereği idi! 

İşin bir garip tarafı da şu:  Öbür yandan yargının gücünün dinciliğin emrine girdiğine dair sayısız delil ortaya çıkıyordu. Sahte oldukları yıllardan beri defalarca gösterilen delilleri kullananlar da aynı savcılardı. Askerlerimize düşman muamelesi yapan, masumiyet karinesini çiğnemekte beis görmeyen ulusal güvenlik sırlarımızın düşman eline geçmesine sebep olan, açık delillere rağmen hükümet üyelerinin yolsuzluklarını izlemekten vazgeçenler de onlardı.

Ülke  yürütmenin diktatörlüğüne tabi kılınmış  yasama ve yargısıyla,  bütün  yasal ve uygar korunma mekanizmalarından mahrum edilmişti.

Dün savcımızın başına dayanan namlu, aslında “sınırsız demokrasinin” sonuçlarından sadece biriydi. Ve cehaletin tahrikleriyle  yoğrulan ,  şekilsiz ve sınırsız demokrasimiz en nihayet enerji nakil hatlarının emniyetini dahi sağlayamayacak  kadar sakatlandı.

Hiç kimse düşünmeye çalışmıyor ama işin içinde bu kritik  mevkilerde yer alan  etnik bölücü örgüt yandaşlarının  bir sabotajı olup olmadığı araştırılmıyor bile. En kritik askeri birliklerimizin içinde PKK işbirlikçisi hainlerin fotoğrafları her gün  sosyal medyada paylaşılırken devletin  önemli yerlerinin kimlere bırakıldığı hiç merak edilmiyor.

Dün vatan haini ve işbirlikçi dinciliğin memlekete  heyula gibi çöken kara salısıydı.

Tek tesellimiz Balyoz  kumpasının kat’i çöküşü oldu. Kahraman komutanlarımızı ve ulusumuzu kutluyorum.

Tarihi bir tesadüf olarak kahraman ordumuz bir kez daha dinci ihaneti 31 Mart’ta yendi. Harekât Ordusu’nun kahraman askerlerini bir kez daha  rahmetle yâd edelim ve Atatürk’ün dediği gibi “Ne mutlu Türküm diyene!” diyelim.