14 Ocak 2015 Çarşamba

Din, İnancın Neresinde?


Eğer dininiz inançsızları öldürmenizi,
kadınları dövmenizi,
tecavüz  kurbanlarını cezalandırmanızı,
kızlarınızı 12 yaşında evlilik için satmanızı teşvik ediyorsa...
Yukarıdaki Tanrı'ya değil aşağıdaki birine
dua ediyorsunuz demektir.
Efendim “Aslında  başka…” mantığı bizim dine karşı  yaşadığımız akıl tutulmasının en büyük sebebi.

Herkes “dinin aslından” bahsediyor ve bir içerik tartışması başlıyor. Bu tartışmada Arapça’yı en iyi bilenlerle  titri en büyük olanlar, Kur’an’ın  kıyısından köşesinden ayet, hadis yığınlarının en altından hadis vs  keşfederek “Hangimiz daha bilgili?” yarışına giriyor.

Ve öze dair bütün bu tartışmalar hiç kimsenin kafasında en ufak bir yankı bulmuyor, hiçbir şeyi de değiştirmiyor. Acaba neden?

Doğru ve haklı bir “özün” anlaşılmaması mümkün müdür? Oscar Wilde “Anlaşılan her şey doğrudur.” derken yanılıyor muydu?

Öz, mantık alanında “aksiyomla” temsil edilir. Aksiyom doğruluğu tartışılmayan ve kendisinden geçerli doğruların çıkarsandığı  cümlelere denir. Aksiyoma “önerme” denebilir mi? Denemez çünkü aksiyomlar “Doğruluğu veya yanlışlığı  sınanabilen” cümleler değildir. Onlar, düşüncenin mutlak ve sabit başlangıç noktalarıdır.

Söz gelimi, estetiğin “aksiyomlarından”  biri belki de en temeli “altın orandır”.

İnanç alanında aksiyomatik ifadeler, “vahiylerdir”. Mesele şudur ki inanç alanı, bizatihi akıl ve mantık sınanmasından muaf tutulmak imtiyazına sahip tek alandır.

İşte dinlerin günlük hayattaki rolleri veya yarattıkları sonuçları tartışma imkânı bu noktada elimizden alınmaktadır.

İnsan kendi içinde,  mutlak üstün ve aşkın bir yaratıcı güce inanma potansiyelini her zaman taşır. İlkel devirlerde bu potansiyel daha ilkel bir biçimde tabiat güçleri, olağanüstü insanlar gibi sembollere yönelmişken medeniyetin ilerleyen safhalarında inancın tek bir Tanrı ile ifade edilmesi, artık mantık ve felsefe tartışmalarının  içinde bile kabul görmüştür.

Bir Tanrı’nın varlığı insanoğlu’na ruhen yalnız huzur verebilir. Bu, bütün evreni, olağan üstü bilgeliğiyle yaratıp “iyilik-kötülük” diye ifade ettiğimiz çelişkiler içinde dahi bir hikmet ve mesaj olmasını ve böylece bununla evrenin  düzenini bununla da kendi bilgeliğini idrak etmemizi sağlayan bir güce inanmak demektir. Böylece insanoğlu her şeyin vardığı bir mutlak bilgelik ve iyilik makamı ki o makam bir iyilikten ibaret olmasaydı “varoluş” meydana gelmezdi,  bilgisiyle “nihai gerçeğin” varlığını ve böylece kendi gerçekliğini anlayabilecekti.

Yaratıcı gücün mutlak iyiliği varoluşumuzu sağlamışsa o halde varoluşa uygun her hareket de “iyi” olmalıdır. İşte ahlâkın en temel dayanağı bu “aksiyomatik”  iyilik ideasıdır.

Tek Tanrı inancı buraya kadarki bütün özellikleriyle gerçekten insanın varoluş kaygılarına cevap veren, ona mutluluğun, var oluşun kendisi olduğunu anlatan, ona ahlâklı olmanın mutlu olmanın  yolu  olduğunu  gösteren bir  rehberdir. En nihayetinde “inanç” dahi, ancak “anlaşılabilir” olduğu ölçüde “inanılır” olmuştur. Çünkü inanç ifade edilebilir olmadıkça  herhangi bir inanma eyleminin konusu olamayacaktır.

O halde “din” neden bize bu mutluluğu verememektedir? Bugün artık modern toplumlarda din bir mutluluk kaynağı olarak görülmüyor. Geri kalmış toplumlarda veya topluluklarda ise zaten dinin kişisel mutlulukla herhangi bir ilişkisi olduğuna inanılmamakta, o yalnızca siyasi bir manifesto veya “kanunî bir nas” gibi görülmektedir.

İfade edilmeyen soru şudur: “Bahsettiğimiz “inanç” ile dinin aynı şeyler olmamaları ihtimali var mıdır?”

Ve vermekten korktuğumuz cevap da  şudur: “ Din denen şeyin, bahsedilen inançla bir ilgisi yoktur!”

Bir Tanrısal varlığa inanmak için  cemaatleşmeye gerek yoktur. Oysa  dinler cemaatleşme olmazsa yaşayamazlar. Aksine bir şekilde  tebliğ edilmiş olan ve yapısı gereği bireysel olan  İslâm inancı bile Hz. Peygamber’in ölümünden sonra  cemaatli bir tür yeni Musevi ritüeli haline getirilmiştir.

Tanrı’nın varlığına ve birliğine inanmak, kişinin kendi aklına ve vicdanına bağlı bir tercihtir. Hiç kimse Tanrı’ya, birilerine benzemek veya yaranmak için inanmaz. Oysa bir dine “mensup olmak”, din denen  şekiller  ve cemaat  kurallarına biat etmek demektir.

Aynı  Tanrı’ıya inananların tesadüfî birliği ile  aynı kurallara ve şekillere uymak için bir araya gelen insanların birliği aynı  kelimeyle adlandırılamaz.
Tevhid inancının asgari müşterekleri bellidir. Özde, “Müslüman”, tevhit inancının asgari müştereklerini paylaşan insanların ortak adıdır. Oysa Müslümanlık,  aslında  ancak birer belirti olan “edille/delillerin” , “şart” olarak va’z edilmesiyle bir kabile ritüeli haline getirilmiştir.

Tevhit inancı,  “şart” haline getirilen deliller,  ayet kudretinde itaat edilen sayısız hadisler, sayısız  ruhban ve bunların yorumları ile  tıpkı Musevilik ve Hıristiyanlık gibi bir “din” haline getirilmiştir.

Herhangi bir öğretinin  “din” sayılabilmesi için, kitabının, peygamberinin, ibadethanesinin ve şeriatının olması gerektiğini biliyoruz. İslâm bir tevhit inancı olarak geldiğinde peygamberi ve kitabı dışında, hiçbir zorlayıcı kurumsallığa sahip olmadığını biliyoruz.

Ne zaman ki peygamber adına konuşarak hükmeden liderler, onun ilminin varisi olduklaırnı iddia eden peygamber yarısı ulema ortaya çıkmıştır o zaman tevhit inancı bir “din” haline gelmiştir. Böylece adına “İslâm” denen tevhit inancı Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi bir “din” olmuştur.

Bu açıdan Müslümanlar’ın, Museviliğe ve Hıristiyanlığa izafe ettikleri “tahrifat” Müslümanlığın da başına gelmiştir.

Musevilik ve Hıristiyanlık kutsal kitapları bozulduğundan mı tahrif edilmiştir bilemeyiz ama basit birer  ahlâkî rehber olan bu tek Tanrılı inanış biçimlerinin ibadethane  ve şeriatla sınırlandırılarak kabileci bir mantığa hapsedilmesi yani “dinleştirilmesi”  en büyük tahrifat olmuştur.

Bu açıdan İslâmiyet’te  Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün “İsrailiyat” diye nitelediği bakış açısı ve süreç aslında  tevhit inancının Hıristiyanlık ve Musevilik gibi “dinleştirilmesinden” başka bir şey değildir.

Din kurumunun varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu,  ibadethane, ruhban, şeriat vs gibi şartlar, bireyin mutluluğuyla, güven duygusuyla, nihai gerçeğe olan inancından gelen umuduyla taban tabana zıttır.

Bu yüzdendir ki din adına işlenen suçlar “dine rağmen” işlenmemiştir aksine dinin tabiatından kaynaklanan eylemlerdir. İsrail’i “devlet terörüyle” suçlayanlar, İsrail’in tam da onların kafalarındaki gibi bir din devleti olup olmadığını düşünmelidirler. Keza dünyadaki bütün Müslüman ülkelere şiddet içeren bir devrimi ihraç eden İran’ın “ilâhi adalet” adına kurulmuş ir din devleti olup olmadığına bakılmalıdır. Veya ABD’nin  en şedit dönemlerinden birinde, başında “dindar” bir başkanın olduğu gözden geçirilmelidir.
Dinin, inanç içinde bir yeri yok gibi görünüyor. Din, inancın getirdiği  akıl yürütmenin, duygusal güven ve huzurun, gelecekten umudun yerine Allah vekili otoritelere, kayıtsız şartsız itaati  getiren,  yapay bir kurumdur.

Bireyin aklı ve vicdanından neşet ettiği söylenen bir kurumun, insanlığa karşı bir tehdide dönüşmesi ancak böyle açıklanabilir.










13 Ocak 2015 Salı

Din, İktidar Ve Demokrasi


Genel olarak söyleyecek olursak dindeki hatalar tehlikelidir;
felsefedeki hatalarsa yalnızca gülünç...

Bazı sosyal bilimciler İslâm ile demokrasinin bağdaşabileceğini ama bunun için İslâm’da bazı unsurların terk edilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Buna benzer görüşlerin temelinde İslâm’ın “özünde” demokratik olabileceği kabulü yatıyor.

Temel sorun “İbrahimî” dinler  diye anılan Ortadoğu dinlerinin  yapısal sorunu: Şeriat

Bu  üç din, adına “din” denebilecek öğretilerin en kurumlaşmış olanları.

Sorun kurumlarla insanın bireysel varlığı arasındaki kaçınılmaz çatışma.

“Kurum” kavramının, insan tasarımı olan ve kendiliğinden gelişmiş iki şekli olduğunu biliyoruz.

Gelenekler, toplumsal yaşayış içinde deneme yanılmalarla başarıları sınanmış davranış kalıplarından köken alan kurumlar. “Başarı”  ölçüsü, toplumda genelleştiği takdirde  genel bir mutabakat ve takdir kazanabilmek, vicdanlarda yaygın bir adalet kanaati uyandırmaktır.

Kendiliğinden gelişen kurumların temel açmazı, toplumlar arası ilişkilerin artmasıyla meydana gelen kültürel değişmelere karşın geleneklerin aynı hızda uyum sağlayamamasıdır.  İzole toplumsal yapılarda  geleneklerin değişmeksizin asırlarca yaşatılabilmesi ancak böyle açıklanabilir.

Dinin “kendiliğinden gelişmiş bir kurum” olduğuna dair bütün söylemler bir “aklama” girişimidir.

Dinin belli bir akıl yürütmenin veya doğal ilerlemenin sonucunda edinilmiş bir çıkarım olduğunu söylemek onun “varoluşsal” ve dolayısıyla akıl ile değiştirilemeyecek bir öz olduğu kanaatini  yerleştirmeye çalışmaktır. Dinin bir tasarım olmadığını söylemek, onun metafizik meşruiyetini kabul etmek demektir.

Eğer bütün “amaç” insana, üstün bir yaratıcının  olağanüstü tasarımını, hayra ve adalete götüren olağanüstü bilgeliğini göstermek ve onu buna ikna etmekten ibaret olsa bu metafizik meşruiyeti kabul etmemek için hiçbir gerekçe olamazdı.

Oysa “din” bir kurum olarak bunun ötesine geçmiştir. Din, köken aldığı  ve ahlâk yaratıcı inançsal kökeninin ötesine taşınmıştır.

Hıristiyanlığın üç yüz yıl, İslâm’ın Hz. Peygamberin ölümünden sonrası başına gelen budur. Keza topu topu on emirden ibaret olan  bir din olan Museviliğin bugün yüzbinlerce sayfalık bir Talmud yığınına dönüşmesi de aynı dönüşümün bir başka örneğidir.

Dinin temel açmazı, kökenindeki “ahlâkî emir”  ile sonrasında yaratılan “otorite emri” arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır.

Dinin kökeninden gelen “metafizik meşruiyeti”  onun ahlâkî saflığından ve tarafsızlığından kaynaklanmaktadır. İbrahimî dinlerin evrensellik iddiaları buna dayanır. Oysa  bir aşamadan sonra bu dinlerin hiçbir evrenselliği kalmaz ve hepsi birer kabile kör inancı haline gelir.

Çünkü Tanrı’dan gelen, genel metafizik ile insanın emri olanlar asla uzlaşamaz. Dikkat edilirse hiçbir dinin kökeninde ruhban sınıfına  rastlanmaz. Peygamberler  yaşarken ruhbanlaşma olmamıştır. Peygamberler de birer  mutlak siyasi otorite  figürü olmamışlardır. Bir devlet kurmasına rağmen Hz. Peygamber asla “kadir-i mutlak” bir hükümdar yetkisi taşımamıştır.

Peygamberlerin ölümü ile peygamberlerin istisnai yetkilerini devralarak bir otorite tesis etme girişiminin adı ruhbanlıktır. İslâm’da ruhbanlık olmadığını söyleyip duranların Şii ayetullahları, sünni mezhep imamlarını, mevcut şeyhleri, cemaat imamlarını vs.açıklamaları imkânsızdır.

Burada “dinin”  metafizik bir genel inancın otorite yoluyla nasıl bir tasarımsal bir kurum haline getirildiğini görüyoruz. O, insan eliyle doğasındaki ahlâk oluşturucu inançtan koparılarak bir iktidar kurumu haline getirilmiştir.

Daha açık söylemek gerekirse “din”, kökeninde  ahlâkî bir inanç olduğunu iddia eden ama amacı hükmetmek  olan  âmir bir iktidar kurumudur.

Bu açıdan “din”  her ne kadar tanım olarak “Dünya ve ahiret saadetini sağlayıcı bir kurallar bütünü” olarak sunulsa da doğası itibariyle  insana yol gösteren metafizik ahlâkî rehberle ilgisizdir.

Bu temel çelişki her ne kadar İslâm fıkhında “Amel imandan bir cüz değildir” diyerek giderilmiş gibi görünse de  insan yorumlarının her birine  nas kudreti izafe edilmesi yüzünden dinin iktidar  kaynağı haline getirilmesinin önüne geçilememiştir.

Tekrar belirtmek gerekirse  “din” zaten ancak ve yalnız bir iktidar ile var olabilmektedir.  Bireyin tercihine bırakılmış tevhid inancının Hz. Peygamber’in sağlığında, “din” olarak “tamamlandığının” vahyedilmesine rağmen  asırlardır  onun adına sayısız hurafelerin üretilmesinin sebebi de budur. Böylece Tanrı’dan gelen tutarlı ahlâkî yol gösterici, bütünlüğü bozularak her gün  tabiatına aykırı şekilde genişletilen Arapça egemen bir talimatlar  yığını haline getirilmiştir.

Tanrısal varlığın insan tutkularına sahip olduğunu söylemek saçmalıktır.
Ve en aşağılık insan tutkularından biri, dindirilemeyen bir alkışlanma  arzusudur.
Bu yüzden “Gerçek İslâm nerede?” diye  sorulduğunda ortada bir tevhid inancının falan olmadığı sadece  o inancın kutsallığına dayanan bir kurumun yani dinin var olduğunu hiç kimse itiraf edememekte.

Din bir kurumdur ve amacı genel bir ahlâk va’z etmek değildir, sadece iktidar oluşturmaktır. Bu büyük bir iddia gibi gelebilir ama dünya üzerindeki dinlerin gelişimleri yalnızca muamelatta farklılıklar oluşturmak, bu farklılıklara ait yapay mensubiyetler yaratmak ve sonra da bunlar üzerinden “doğal düşmanlıklar”  meydana getirmek olmuşsa hiç kimse din kavramıyla demokrasi gibi hukuk ve ahlâk gerektiren bir yönetim biçiminin bağdaşabileceğini iddia edemez.

Batı demokrasileri  din ve devlet arasındaki iktidar rekabetini lâiklikle aşmışlardır. Böylece dinlerin toplumdaki ayrıştırıcı iktidar odakları oluşturma etkisini ortadan kaldırmışlar ve işin siyasal bölünmeye varmasını engellemişlerdir.

Dinin bir kurum olarak otoriter ve âmir karakteri onu çağdaş demokrasilerin kurumlarıyla uzlaşmaz kılmaktadır. Din denen kurumun kökeni her ne kadar bir inanç ortaklığıysa da  bu kurum ancak ve yalnız kökeniyle ilgisi olmayan bir  dünyevi iktidar etme biçimi ile var olabilmektedir.

Bundan dolayıdır ki “İslâm’ı savunan bir parti” baştan çelişkidir. Dine siyasette bir yer vermek demek dinin iktidar iddialarını insanların temel hakları karşısında meşru saymak demektir ki bu ancak vahşet doğurabilir. Türkiye şu anda hâlâ lâikliğin kırıntılarını tüketmekle meşgul olduğu için  dinin egemenliğinde, içine düşeceği vahşeti görmezden gelebilmektedir.

Din denen kurum, Tanrı’dan gelen saf ahlâkî ilkelerle  insanların sınırsız iktidar arzularının bir arada yaşayabileceği iddiasının bir sonucudur.

Bu yüzdendir ki “inanç” insanların ruhlarına bir nebze huzur verirken içinde sayısız yorum ve hurafe bulunduran dinin, insanların mutluluğuyla hiçbir ilgisi kurulamamaktadır.

Lâiklik demokrasinin dinle bozulmasına karşı tek güvencedir. Çünkü Tanrı kelâmı üzerinden insanlara hükmetmeye çalışanların yarattığı bir kurum asla insanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarıyla uzlaşamaz.





12 Ocak 2015 Pazartesi

Kutalmış Bir Gençlik İÇin


Sevgili  Gençler,
Bir yerlere gelmek arzu ve hevesinizi anlıyorum.

Pek güçlü egolarınızın  olduğunu da biliyorum.

Ağabeylerinizin, sizin yaşlarınızdaki durumlarından çok daha donanımlı olduğunuzdan da fevkalade eminim.

Amma...

Entellektüellik iki şeyle oluşur.
1- Tecrübe
2- Bireysel denetim.

Bu ikisi de felsefe yapabilme yeteneğiyle beraber gelişir.

Etrafınızda "kutsadığınız" büyükler olabilir. Amma siz "kendiniz gibi" olmadıkça o büyüklerinizin değerini idrak edebilmeniz mümkün olmayacaktır!

Entellektüel, bu yüzden "cemaatleşmez!" Beraberlikleriniz  özgür bireylerin gönüllü katılımından ziyade taktiklerin güttüğü bir  savaş ittifakı gibiyse o beraberliğinizden ne zevk, ne ahlâk ne de verim  ortaya çıkar.

Bu yüzden... Sizi parti, siyaset, dernek vs kitle araçlarında mevki vaatleriyle ayartmaya çalışanlara yüz vermeyiniz!

Size, ancak çokluk olunduğunda güçlü olunacağını söyleyenlere kim olursa olsun, itibar etmeyiniz!

Ne olursanız olun, önce içinizin dolu ve donanımlı olduğundan emin olun!

Kendi içinizdeki doluluktan tatmin olamıyorsanız, başkalarının övgülerine asla kulak asmayınız!

Fikir değiştirmekten korkmayınız! Ama önce namuslu fikirler kazanınız! Mülkiyet bölünmez bir bütünlüktür, unutmayınız! Para  çalmasanız da  fikir çaldıysanız; ne o fikri anlayabilir ne savunabilirsiniz!


Bugün MHPnin veya herhangi bir partinin, derneğin veya herhangi bir cemaatin hiç biri toptan bir ATSIZ ATA etmiyorsa sebebi budur!

Entellektüel değil de naylon akademisyen, karton bürokrat, plastik köşe yazarı, kalp feylesof   olacaksanız ve  hevesinizin bütün ufku ancak bunlardan ibaretse lütfen gerçek insanlarla uğraşmayın.

Neyi  niçin yapmış olabileceğinizi sonradan bile düşünmek gereği duymuyorsanız...

Arkadaşlarınızdan edindiğiniz sırları tutmakta zorlanıyorsanız...

Kendinizi ancak başkalarıyla mukayese ederek anlayabiliyorsanız...

Hayatta genel şeyler düşünmekte zorlanıyor ve bütün çabalarınızı ancak hale ve yakın vadeye göre planlayabiliyorsanız...

İdeaların boş, menfaatlerin gerçek olduğunu düşünüyorsanız...

Sizden muhteşem politikacılar, köşe yazarları ve akademisyenler çıkacağından eminim.

Ama gerçekten  bunları düşünerek yaşıyorsanız adam olup olamayacağınız konusunda şüphe duyarım...

Bugün tapındığınız, hatta size makam , mevki, ikbal, her türlü menfaat vaat eden büyükleriniz,  ancak bir arada güçlüdür ve yarın silinip gidecekler.

Evine kömür alamadığı için salonunda paltosuyla oturmuş, Türk edebiyatına ölmez eserler kazandıran büyük tarihçi ATSIZ ATAMIZ sizin büyüklerinizin  hâlâ fersah fersah önündeyse; ailenizden aldığınız saygı ve sevgi ölçülerinizde ciddi hatalar var demektir!

İnsan ailesinden eksik bir terbiye alabilir. Ama bilmek insanın mesuliyetidir ve bildikten sonra düzelmeye çalışmak daha büyük bir mesuliyettir!

Bu mesuliyeti hissetmiyorsanız hiçbir makam, mevki ve unvan size gerçek bir kişilik veremeyecektir. Çünkü kişiliğiniz ancak bilmek mesuliyetini an be an yaşarken ancak teşekkül edebilir ve bunun başka hiç bir yolu da yoktur.

İçinizden ve büyüklerinizin pek çoğunun arasından pek az "adam" çıkmasının en büyük sebebi de budur!

Egonuz büyük, aklınız ve vicdanınız daha büyük olsun!

Bilginiz çok,  merakınız ve uyanıklılığınız daha çok olsun!

Cesaretiniz kocaman, merhametiniz ve ilginiz daha kocaman olsun!

Fikirleriniz  sağlam,  araştırmacılığınız ve çoklu ilgileriniz daha sağlam olsun.

Ve sonra  kendinize şunu sorun: Tapınmak mı istiyorum, düşünmek mi?

Ve sonra başka bir soru sorun: "Senin aptal olman beni daha akıllı yapar mı?"

En son şunu sorun: "Niyetim karşımdakini ikna etmek midir yoksa kendi kendimi tatmin etmek midir?"

Gerisi size kalmış...


Ne mutlu Türküm diyene!

11 Ocak 2015 Pazar

Gerçek İslâm’ı Ararken Akla Gelen Soru: İslâm Gerçek Mi?


"İslâm dünyaya hükmedecek"
Bir“idea”yı savunduğunuzda ideanın hayatta değişik görünümleri, belirtileri veya sonuçları olduğunu bilmeniz gerekir.

Hukuk ideali böyle bir şeydir. Şöyle ki hukuk belki tümüyle ve mükemmel biçimde bilinmemektedir. Ama eldeki verilerden yaptığımız çıkarımlarla “gerçek hukuka” ne kadar  yaklaşabildiğimizi sürekli deneyebiliriz.

Din de bu açıdan bir ideadır. En azından İslâm’ı diğerlerine göre daha “devrimci” yapan şey budur.

Yahudiler, sürekli tefsir  yapan ama asla “içtihat” yapmayan  ama dini olduğu yerde tutmaya çalışan insanlarken Hıristiyanlar içtihatları birer kurumsal ayrışma haline getiren insanlardır.

Bu açıdan İslâm “Her hükmün kendi yeri ve zamanına göre verilmesi gerektiğini” söyleyerek  kendisini tabulaştırmamış ve keşfedilmesi gereken  bir “idea” halinde sunan tek dindir.

Oysa Müslümanların bugünkü yaşayışları, tam da Musevi tefsirciliğinin donuk şeriatçı taassubuyla Hıristiyan ilâhiyatının bölük pörçük  gergin mezhepçiliğinin en ilkel bir alaşımı halinde.

Bundan dolayıdır ki insanların “ O halde gerçek İslâm nerede?” diye sormalarına şaşmamak gerekiyor. Çünkü artık Müslümanlara göre “gerçek İslâm” , keşfedilmesi  gereken ve bu yüzden her gün cehtle üzerinde çalışılması gereken bir “idea” değildir. Müslümanlara göre  İslâm,  göklerden ideolojik ve siyasi bir paket halinde indirilmiş bir  “aç ve kullan” araç takımından başka bir şey değildir. Kullanım kılavuzu ve parçaları değişmez şekilde yollandığından dolayı bu eşsiz ve kullanıma hazır paketi değiştirmek gibi bir şansımız da yoktur.

İdealar kendilerini insan eylemlerinin sonuçlarında belli ediyorsa; eğer kafamızdaki İslâm ideası hiç de savunduğumuz barış dini değil, demektir. Çünkü “İslâm âlemi” denen hayali coğrafya’da Müslümanların dinle ilgileri hiç de devrimci bir dinin ceht içindeki akıllarının anladığı gibi anlaşılmıyor. Dolayısıyla “Başka bir İslâm’ın var olamayacağına” dair  kanaatler gittikçe kuvvetleniyor.

Bu da İslâm’ın,  ancak lâik bir düzende, gerçekten ahlâkî bir yol gösterici olduğunu gösteren tek ülke olan Türkiye’de  yeni yeni anlaşılmaya başlanıyor ama  çok geç…

İslâm artık bir öç alıcı, kahredici, cezalandırıcı bir Yahudi  Tanrı telâkkisini kabul eden ikinci el İbrani inancı olarak aramızda yaşatılıyor.

Bu ilkellik aklı küçümsediği için inanılması daha kolay bir hurafe haline geliyor. Aklın kendisini bir fitne sebebi sayan din profesyonellerinin yorumlarından ibaret olan ilmihal Müslümanlığının olayları sebepleri ve sonuçlarıyla incelemek yerine şartlanma haline getirdikleri inançlarıyla hayvansal tepkiler vermesi, artık Müslüman toplumların ve toplulukların yegâne varoluş biçimi  haline geliyor.

"Ama ABD de Afganistan'da..." diye başlayan şeyler birer savunma olamaz. Bu sadece İslami terörün meşru bir şey olduğunu söylemeye varır. Dinin, insanların vicdanlarının dışında bir devlet aracı haline getirildiği her yerde din bir zulüm ve fitne haline gelir.

Dolayısıyla “gerçek” diye ortaya çıkan İslâm, o kadar somut, o kadar yakıcı, o kadar kahredici ki bunun “ilâhi bir gerçek” olduğunu savunmak artık akıl dışı görünüyor. Çünkü ideaların gerçekliği, en başta söylediğimiz gibi hayat içindeki belirtileri, göstergeleri veya sonuçlarıyla anlaşılır. Dolayısıyla bir yanda “aslında” barışı ve kardeşliği savunduğu söylenen bir ideadan bahsederken diğer yandan ondan sadır olan  bütün sonuçların yok edici ve ilkel olması savunulabilir bir akıl yürütme değildir.

"Bizimkisi barışçıl bir dindir ve aksini söyleyen herkesi öldüreceğiz!"
"Özür dile veya öl!"
"Papa'ya ölüm!"
Bu batıcı bir peşin hüküm gibi gelebilir ama Ortaçağ İslâm âlimleri İslâm’dan dolayı ilerlememişlerdir. Onlar tam da İslâm din profesyonellerinin taasuplarına rağmen bazı ilerlemeler kaydetmişlerdir. İbn-i Sina’yı tıbbın babası kılan döneminin fakihleri değildir. Farabi de ününü dinden kaynaklanan veya din ile desteklenen  hurafelerden değil Matematik ve felsefeden almıştır. 

Bugün “İslâm âlimleri” dendiğinde bu insanların değil de işleri güçleri, her gün Müslümanların hayatlarını din ile kısıtlamanın yollarını  aramak olan din profesyonellerinin  anlaşılması, bize bu büyük bilginlerin hasbelkader Müslüman olmaları dışında, İslâm’dan kaynaklanan bir yetkinlik edinmediklerini göstermiyor mu?


Bugün İslâm'ı Amerikalılar yanlış anlamıyor, en başta Müslümanlar yanlış anlıyor. Bugünkü din anlayışımızla İslâm’ın barış veya huzur getirmesi mümkün değildir. Kaldı ki bugün onun va’z ettiği evrensel değerler zaten artık bilinmektedir. Yani İslâm bugün el kesmek, mirasta pay oranı ve kadının aşağılaması dışında belirleyici bir rengi olmayan adeta Talmudî bir Ortadoğu kör inancı haline gelmiştir. Bunu söylemeye cesaretimiz olmadığı için teröristleri aklamaya çalışarak İslâm'ı savunuyoruz.

2 Ocak 2015 Cuma

Şehirleşme, İnsanlaşma, Uluslaşma

Şehirleşme, ulusal kozmopolitizmdir.

Bu, beklentileri, menfaatleri, inançları çok farklı  bireylerin aynı  işbölümü altında yaşadıkları büyük yerleşim yerlerinde, emniyetin ve adaletin tek bir toplumsal kimlik ile sağlanması demektir.

Gelişmiş batı ülkelerinde “multikültüralizm”/kültürel çoğulculuk denen şey tam olarak aslında budur. Gelişmiş batı ülkeleri, size kapitalizmin gelişmiş işbölümü, hızlı ve çeşitli üretim imkânlarını, ırkınızdan, inancınızdan, milliyetinizden bağımsız olarak sunan büyük şehirlere sahiptir.

Burada önemli olan nokta,  bu şehirlerin size nihaî güç kullanıcının kim olacağını seçmek hakkı vermesidir. Nihaî güç kullanıcı ve adalet sağlayıcı daima  o “Pazar yerini” size temine den ulusun kimliğini taşımalıdır. Kendinizi egemen ulusa mensup hissetmemeniz önemli değildir. Önemli olan egemen ulusun kurallarına uymaya mecbur olmanızdır.

Gelişmiş bir batı ülkesinin pazarında kendinizi emniyette ve özgür hissettiren, ülkenizde dininizin egemenliği için mücadele edip de gene de bir batı ülkesine iltica etmeyi size düşündüren de tam olarak budur.

“Şehirleşme” nihaî güç kullanıcı tekelin kimliği hakkındaki sağlam bir uzlaşma dışında hiçbir konuda aynılaşmayı gerektirmeyen bir, “bir arada olmak” bilincidir.

Şehirleşme nasıl oluşur?

Şehirleşme, insanların hayatlarının, mülkiyetlerinin ve hürriyetlerinin, bütün farklılıkların gerilimlerinden  korunabildiği bir yerleşim politikasının sonucudur.

Bu yüzden şehirleşme asla sonradan ve âniden meydana gelmemiştir. Batı şehirleşmesinin “şehir devletlerinden” gelen kökenlerine dikkat etmeksizin  şehirleşmeyi anlayabilmek mümkün değildir.

Daha güncel bir mukayese belki bunu anlamak için faydalı olabilir ki o da Türkiye’de İstanbul  ve kısmen İzmir dışındaki  “şehir” denen yerleşim yerlerindeki yaşantının, bahsettiğimiz ölçülere uyup uymadığına bakılarak yapılabilir.

Şehirleşme Türkiye Türk toplumunda şehir devletlerinden köken almamıştır. Dolayısıyla bizde kapitalizme temele teşkil edecek bir işbölümü ve iş birliği teşekkül edememiştir.

Batı ülkelerinde şehirler, yüzlerce yıllık şirketlerle, mağazalarla doluyken bizim “şehirlerimizde” varlığı on yıl devam eden  herhangi bir işyeri bulmanın çok zor olmasının da sebebi budur.

Cumhuriyetin ilânı ve lâikliğin kabulü, uluslaşmanın siyasal veçhelerini belirlerken Ankara’nın başkent olması da bu yüzden bir “ulusal şehirleşme” veya “ulusal kozmpolitizm”  arzusunu ifade eder. Ankara, kasaba kökeninden çıkarılıp içinde her  kökenden insanın, uluslaşmanın siyasal ve hukuksal birliği içinde kendisini emniyette hissedeceği bir şehir olarak yaratılmıştır.

Böylece Atatürk Türk ulusunun medeniyetinin köklülüğüne, yaratıcılığına dikkat çekmek istemiştir.

Oysa Türkiye’de “şehirler”, taşranın, tarikatlerin veya  etnik bilinçli aşiretlerin/kabilelerin kendi cemaat odaklarını  oluşturdukları kenar mahalle öbeklerinin, iş bölümünü sömürdükleri yığışmalardan öteye gidememiştir. Bu toplumsal yapının içinden de maalesef  ilkeli siyasî yapılar çıkmamıştır. Bu yapı içinde siyaset “menfaat dağıtıcı”  iktidarların kullandığı bir dehşet dengesi haline getirilmiştir.

Bu dehşet dengesinin en güncel hali de toplumsal yapının en ilkel ve hayvansı ölçülerde siyaset eliyle ayrıştırılması olarak ortaya  çıkmıştır.

Bu yüzden Türkiye, artık  bireylerin birbirlerinin inançlarına karışmadığı ve etnik kümelenmelerle şiddet odağı yaratmaktan caydırıldıkları , özgürlükçü, lâik ve uygar bir şehirleşmeye kavuşturulmalıdır.  Hukuk devletinin   egemen olmadığı bir ortamda şehirler,  ilkel canlıların, basit  bir oy verme refleksiyle insan avlayabildikleri av sahalarına  dönmüşlerdir.

Uluslaşma süreci, şehirleşmenin önemini iyice ortaya çıkarmıştır.


23 Aralık 2014 Salı

Artık Köyden İnelim Şehre


Köylülük görebildiğim kadarıyla “milliyetçi camianın”  yumuşak karnı. Köylülük hakkında en ufak bir eleştiri derhal gayet “Müslümanca” bir “nakil işgüzarlığıyla” susturulmağa çalışılıyor.

Bu da bize köylülüğün, özellikle günümüzde hakkıyla incelenmediği dahası ancak eski kayıtların romantizmiyle algılandığını gösteriyor.

İşin aslı bugün esas problemimiz “kenar mahalleleşme” veya  “gecekondululuk”tur.O halde neden köylülük üzerinde bu kadar duruyoruz?

Son sözü en başta söylemek pahasına söylememiz gerekiyor ki: Köylülük  kenar mahalleleşmenin kaynağıdır. Günümüz şehir hayatının, dünyayı algılama biçimimizin, bilgiye bakışımızın, uluslaşmamızın önündeki  en büyük engelin kaynağıdır. Çünkü kenar mahallenin kapalı toplum yapısı  köyden köken alır.

Özellikle kendisini “milliyetçi” olarak görenlerde yaygın olarak  ortaya çıkan köy romantizmi, bize köylülüğün toplumsal, siyasal ve dinsel yönlerden ayrıntılı biçimde incelenmesi gerektiğini gösteriyor. Peki ama neden? Çünkü , uluslaşmamızın açıkça tehdit edildiği bir dönemde,  “milliyetçilerin”,  yaygın cehalet ve taassuplarının kökenini  umursamamak üstelik de bu kökenle övünmek gibi bir  tutumları var da ondan.

Köylülük tartışmalarına milliyetçilerin köy sosyolojisiyle ilgili tarihi metinlerini aktararak cevap vermek ne anlama gelir? Önce buna bakmamız lâzım?

Bir konuyu tarihi metinlerle cevaplamaya kalkmak anakronizmin ta kendisidir. Çünkü köylülükle ilgili yazıların yayınlandıkları tarihlerde toplumumuzun zaten kahir ekseriyeti köylerde ikamet etmektedir. Dolayısıyla  üzerine demokrasinin, egemenliğin, hukukun inşa edileceği toplumsal malzeme köyde bulunmaktadır.

Buna karşılık ülkenin cahil ekseriyeti de köyde barınmaktadır. Dolayısıyla “toplumun geneline” hitap edecek bir şeyler söylendiğinde bu çoğunluğun da idrak edebileceği şeyler söylenmelidir. Dolayısıyla da eski Türkçülerin köye romantik bakışları hem onu kültürün kaynağı olarak görmelerinden hem de köylüyü “millet yolunda bir iyiliğe” sevk edebilmek gayretindendir! Bu da ancak köylü egosunun, “şehirli bir üstünlük” duygusuyla uluslaşmaya katılmasıyla mümkün olabilirdi!

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bütün köycü yönelimin esası veya amacı, köyleri birer “küçük şehir” birer küçük medeniyet merkezi haline getirmektir!

Türkiye köy toplumu üzerine  güzellemeler yazan arkadaşlarımıza meselâ Sovyet dönemi  köylerini gezmelerini hararetle tavsiye ederdim. Tataristan’da bir köyde, kitabevinin, gençlik  merkezinin bulunduğunu görselerdi sanırım, ezberden veya “kopyala yapıştır usulü” bir akademik dehayla  naklettikleri Akçura’nın hayalinde, nasıl bir köy olduğunu daha iyi anlayabilirlerdi.

Köy  bir “kapalı toplumsal” yapıdır.

Kapalı toplumsal yapı, kabaca cemaat/topluluk ile kendisini belli eder.  Görünüşte, inanışta, yaşayışta birebir aynılaşmak “amacını” güden, adeta tek bir akılla düşünerek kendini “güvenceye” aldığını düşünen insanların beraberliğidir.

Peki bu yapı tesadüfen mi oluşmuştur? Elbette hayır.

İşbölümünün azlığı ( ki eskiden ilkokullarda öğrendiğimiz köy tanımı içinde, nüfusla beraber anılan ikinci faktör buydu) , nüfus azlığı, ulaşım güçlükleri, enerji kaynağına uzaklık( bu artık o kadar büyük bir zorluk değil) gibi faktörler köy toplumunu zaten doğal olarak “yalıtılmış” bir hale sokmaktadır. Buna mukabil dikkat edilirse “teknolojik gerilik” bir faktör olarak sayılmamıştır. Çünkü köylü artık kendisinde olmasa bile kiralık bir teknoloji ile işini görebilmektedir. Bunun yanı sıra LCD televizyonlar, uydu çanakları, Doğu Anadolu’nun en ücra köylerine dahi girmiştir.

İşbölümünün azlığı köyde yapılacak fazla bir  iş olmadığına işaret eder. Tarım  veya hayvancılık dışında, haddecilik, soğuk demircilik, marangozluk,  radyo televizyon tamirciliği, ayakkabıcılık gibi en temel zanaatler dahi köyde icra edilemez. Çünkü bunları ayakta tutacak hammaddeler  ve sermaye malları ne köyde üretilebilir ne de kolay kolay köye getirilebilir.

Bu durum köyü kendi içinde kapalı bir hale getirir.

Kapalı bir toplumda topluluk üyelerinin uyması gereken kurallar şehirden son derece farklıdır.

Bu kurallar, köy yaşantısının gerektirdiği ölçüde “somut” ve toplumsal  tekdüzeliği yüzünden de sayıca azdır. Bu kuralların denetimi de geleneklerin en tutucu şekilde yaşanması ve benzeşmeyi sürdürmekle gerçekleştirilir.

Dolayısıyla köy toplumunun aklında, beklentileri, amaçları, menfaatleri,  gelir düzeyleri, etnik kökenleri, toplumsal tabakaları arasında farklılıklar olan insanların bir arada yaşayabilmelerini sağlayabilecek bir kurallar dizgesi kavramı yoktur! Bu, doğrudan doğruya köyle ilgili yapısal bir durumdur.

Bu aslında,  “toplulukla”  “toplum”  arasındaki farkın ta kendisidir.

Bu aslında  kabileleşmeyle uluslaşma arasındaki farkın ta kendisidir!

Gökalp’in Türk köylüsünün irfanını aktarırken kullandığı “dili dilime dini dinime”  ölçüsü bu açıdan kapalı bir toplum üyesinin “ulus”/”millet” gibi bir yapıdan ne anladığının göstergesidir. Bugün biliyoruz ki bir ulus içinde farklı dinlerden üyeler bulunabileceği gibi büyük bir dil ailesinin birbirini anlamakta zorluk çeken üyeleri dahi  bir milletin/ulusun mensubu olabilirler.

Ulus/millet yukarıda özelliklerini saydığımız, beklentileri, amaçları, menfaatleri,  gelir düzeyleri, etnik kökenleri, toplumsal tabakaları arasında farklılıklar olan insanların belli bir hukuk birliği, emniyet ve adalet tekeli çatısı altında  rızaya dayalı olarak meydana getirdikleri birliğin adıdır.

Demek ki millet ve milliyet kavramlarının  fikri kaynağı köy değildir ve olamaz da. Dolayısıyla milliyetçiliğe köyden bir sebep veya meşruiyet devşirmeye çalışmak en başta sosyolojik olarak yanlıştır.

Ulus/millet gibi devlet veya hukuk birliği yaratabilen “toplumlaşmaya” yönelik bir toplumsal yapı, köylülük bilinciyle  “oluşturulamaz”!

Hal böyle olunca milleti, ancak din ve dil  ile ölçen bir bilincin “milliyetçiliği” ile  milleti, toplumlaşmış bir yapının siyasi, hukuki ve kültürel  belirmesi olarak ele alan  bilincin milliyetçiliği, şüphesiz farklı olacaktır.

Bugünkü sıkıntımız, Gökalp’in mensubiyet bilincinin varlığına sosyolojik bir delil olarak gösterdiği bir tanımı, milliyetçiliğin yegâne vazgeçilmez tanımı sanmaktır.

Bundan dolayı da “ne yapılması gerektiğini” köylüye sormayı  bir tür köylü sevgisi sanmak, özüne dönmek saymak,  milliyetçiliğin siyasi kampını günden güne ilkelleştirmektedir.

Köylülüğü Türkçü’lerin yazıları ile savunmaya çalışmanın hatalı yönü, bu yazıları içeriğine dikkat etmeden aktarmaktır. Bundan sonraki hata da “köye yönelmeyi”,  “köylüleşmeye çalışmak” olarak anlamaktır.

Oysa köye yönelmek köyün imkânsızlıkları içinde dahi işbölümünü gerçekleştirebilmek, bireyselleşmeyi kurabilmek ve kapalı toplumsal yapının gelişmeyi engelleyici katı yapısını aşabilmek amacını taşımaktaydı. Köy enstitüleri, köy kökenli insanlardan  şehir idrakine sahip insanlar yetiştirme projesidir; yoksa  şehir yaşantısını köylülüğe teslim edip de bütün şehirleri , tezek kokulu metropoller yapmak değil…

Bugün köylere giden siyasetçilerimiz köylüye dinin hakikatlerinden bahsetmek yerine köylünün ilkel din algısını, “ilmihal Müslümanlığını”  teşvik ederek  oy toplamağa çalışıyorsa  bu durumda köylülüğün geriliğini dürüstçe ve korkmadan ortaya koymak bir toplumsal sağlık meselesidir.

Elbette köylülerimiz Türk modernleşmesini eteğinden tutarak geriletmemiştir. Ama köye yönelik aşırı fırsatçı ve dalkavukça politik ilgi Türk siyasetini inanılmaz geri bırakmıştır. Türk milliyetçileri de maalesef bu “halk dalkavukluğunu” köylü sevgisi diye aklîleştirerek Türkçülüğün  sulandırılmasına ve en nihayetinde ümmetçi bir melez milliyetçiliğe dönmesine sebep olmuşlardır.

Çözüm köylüleşmek değildir. Çözüm köyü yükseltmektir. Bu da köye uyarak olmaz, köyü eldeki imkânlarla şehirlilikle  entegre etmekle olur. Yani?

 Köylere daha fazla “mele”/molla değil öğretmen yollayarak…

 Öğretmenlere laik ve ulusal bir devlet bilinci aşılayarak…

Köylerin ulaşım imkânlarını artırarak…
Pozitif bir teşvik verilmese dahi  tarımsal ve hayvansal üretim maliyetlerini düşürecek tedbirler alarak…

Milliyetçiliğin içindeki köylülük, içinde   bir ulusun büyüklüğünü ve gelişmişliğini barındıran bir saflık değildir. Bu anlaşılmadıkça “milliyetçilik”  Orta Anadolu taşra dindarlığının üç hilâl  takıntısından başka bir şey olamayacaktır.











20 Aralık 2014 Cumartesi

Köyünün Yağmurlarında Yıkanan Erkek Türk Milliyetçisi


Türk milliyetçileri her aykırı görünen fikir beyanında, birbirine ağız dolusu hakaret etmeye meyilli. Mensuplarının çoğu maalesef yaşının gerektirdiği olgunluktan yoksun bir camia.

Bunun sebeplerinden biri sanırım siyasallaşmanın getirdiği yaygınlaşma tutkusuyla ortaya çıkan  köylüleşme.

Bu  köylüleşme ile birlikte milliyetçilik, erkeklerin icra ettiği bir köy odası etkinliği haline gelmiş.

Böylece köylülüğün getirdiği iki problem, milliyetçi camiayı inanılmaz derecede geri bırakmış.

Bu problemlerden biri “erkeklik” rolünde köylülüğün etkinleşmesi…

Diğeri de bütün fikri faaliyetlerde köylü  “siyasetçiliğinin”  egemen olması.

Problemlerin ilki bizi, gerekli medeni ilişkileri kurmakta zorlanan, ancak benzerleri arasında rahat edebilen bir erkek tipine yöneltmiştir.

Köylü erkek tipimiz, “kadına egemen”,  ailenin tek reisi, her şeyi bilen, herkesi güden, zor kullanmaya eğilimli, savaşkan, tahammülü az bir  erkek idealine göre  oluşturulmuş. Aslında bu tip, psikolojik anlamda incelendiğinde, hayata uyumunda problem taşıyan, yetişkinliğe girememiş, en fazlası ergen bir erkek karakteri ortaya çıkar.

Bu tip erkek sürekli pohpohlanmak ister. Kendisine itaat edilmesini ister. Hayatı tamamen kendi bildiğince düzenlemek ister. Tipik bir milliyetçi erkek, adını koymak istemse de “El ne der?” korkusunda ifadesini bulan şeriatçı, köylü ilmihal dindarlığı ile hareket eder.

Bundan dolayı milliyetçilerin kahir ekseriyeti toplantılara, sosyal ortamlara karılarını götürmez. Hayatındaki önemli ve hatta önemsiz hemen hiçbir kararda karısının fikrini almak gereği duymaz. Çünkü köyünden getirdiği ilmihal Müslümanlığına göre  kadın “aklen ve dinen eksiktir.”

Bu yüzden milliyetçi camiada kadınlar, en fazla kadın kollarında veya “ hanımlar icra heyeti” gibi hilkat garibesi yerlerde kendilerini oyalamalıdır.

Milliyetçiliğin köylü erkek tipi, siyaseti de felsefî bir alt yapıyla anlamak yerine bir oy avcılığı olarak görür. Ama meselâ iktidar olduğunda neyi nasıl düzeltmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktur. Çünkü milliyetçi erkeğin kendi köyü dışında bir dünyası veya ufku yoktur! Bu yüzendir ki ancak iki bin yılda bir gelebilecek bir iktidar fırsatını yakalayabilmiş MHP’nin, Türk siyasetindeki  genel kadrolaşma işiyle iyilik dağıtmak dışında hiçbir faaliyeti maalesef olmamıştır.

Dolayısıyla erkeklerle yürütülen köy kökenli milliyetçi siyasetin içinde, sinemanın, tiyatronun, edebiyatın, resmin vs bütün yeri, bu siyasete  verdiği fayda kadardır. Onun içindir ki bu gün bir türlü milliyetçi siyasetten bağımsız bir sanat etkinliği düzenlemek işi milliyetçilerin aklına bile gelmemekte. Onun içindir ki meselâ Emine Işınsu dışında tek bir kadın yazarı yoktur milliyetçi camianın.  Sevinç Çokum bugün hâlâ bir şeyler yazmakta mıdır o da meçhuldür.

İşin kötü tarafı, bu köylü erkeği egemenliği, milliyetçiler arasında kadınlarca da benimsenmiştir. Bunun da sebebi, neredeyse genlerimize işlemiş olan ilmihal Müslümanlığıdır. Dini ilmihal dışında anlamaktan ürken köylü kafası, şehre geldiğinde yalnızca daha şiddetli bir değişimin şokuyla daha hızlı bozulmuştur. Yoksa köylülüğün kapalı toplum zihniyeti hâlâ yerli yerinde durmaktadır:  “Şeriata/ ilmihale bağlı Müslüman erkeğin güttüğü toplum!”

Bu durum, milliyetçileri,  toplumun geri kalanından ciddi biçimde yalıtmaktadır. Milliyetçiler, büyük ölçüde, kendilerinden çekinilen, kaba saba, görgüsüz, tahammülsüz, düşüncesiz, duyarsız, ilkel insanlar olarak kabul edilmektedir.

Çünkü köylü erkeğinin Durkheim okumuş Gökalp’i, Rus İhtilali’ini yaşamış  Akçura’yı, Togan’ı, Ağaoğlu’nu, “Dilde, işte, fikirde birlik!” diyen Gaspıralı’yı  anlaması mümkün değildir.  Bütün bunların ötesinde, anasının ak sütü gibi helal telif ücretine, misafirlerini yanında bakmaktan ar eden Atsız’ın şehirli nezaketini kavramasını beklemek aptallıktır.

Kaldı ki o, zaten bu isimleri tanımaya dahi ihtiyaç duymamaktadır. Peki bu isimlerin özelliği nedir? Bu isimler biz  bir köylü toplumu olarak kendi dar dünyamızda debelenirken dünyanın gidişatını bizzat yaşamış, şehirli fikir adamlarıdır!

Bugün Türk milliyetçileri bu ilkel  bilinç ve ergen psikolojisiyle en başta birbirlerine düşmanlık geliştirmekteler.  Gün geçmiyor ki birinin geçmişteki bir hatası yüzüne vurularak itibarsızlaştırılmasın. Bu itibarsızlaştırma, karalama ve dışlama psikolojisi milliyetçi camianın başat güdüsü!

Çünkü ancak kokusunu ve dokusunu tanıdığını, sürüsünden belleyen köylü kafasında, soyut düşüncenin müştereklerinde birleşmek, kişisel zaafların ötesinde bir  fikir inşaa edebilmek kabiliyeti gibi şeylere yer yok!


Bana öyle geliyor ki Türk milliyetçileri, önce yaşlarının gerektiği olgunluğa ve tahsillerinin gerektirdiği entelektüel nezakete kavuşmadıkça Türk Milleti’nin sorunlarına çözüm getirmek bir yana kendi toplumlarında ayrık otu muamelesi görmekten kurtulamayacaklar.

19 Aralık 2014 Cuma

Türban Bugün Giyim Ya Yarın?




Türban Üzerinden Şer’i Giyim Tarzına Bir Reddiye

“Türban” ya da “baş örtüsü” adına ne derseniz deyin bir giyim tarzı,  günümüzde  Türk toplumunu ciddi anlamda ayrıştıran  bir simge olarak karşımızda.

Türbanın en büyük gerekçesi “inandığı gibi yaşamak” olarak gösteriliyor. Peki türbanlı kadınlar neye inanıyor? Anlayabildiğimiz kadarıyla “Başörtüsünün, Allah’ın emri” olduğuna. Buna nasıl inanıyorlar? Sadece Nur Suresi 31. Ayetteki “başörtülerinizi” diye çevrilen kelimeden dolayı…

Bu inancın mantığı da tartışılmalı. Sorun şu: Bir inanç nasıl oluyor da toplumu bu derecede ikiye bölebiliyor?

Eğer  dinî inancı açısından karışık bir toplumda yaşasaydık belki kendilerine “Müslüman” diyenler  toplumun geri kalanından ayrılabilmek için bu tip bir gerekçeye sığınabilirlerdi.

Oysa bu ayrışma tam da kahir ekseriyeti Müslüman olan bir toplumda meydana geliyor. Ve işin kötüsü türban, kendilerine “Müslüman” derken toplumun geri kalanını zımnen kâfir olarak görenlerin simgesi haline geliyor.

Türbanın Allah’ın emri olduğuna, türban takanlar gerçekten ilgili sureyi ve ayeti okuyarak mı inanıyorlar yoksa herkesin inandığı gibi inanmayı kolay buldukları için mi buna inanıyorlar? Bu her bir vicdan sahibi türbanlı kadının kendi vicdanına sorması gereken bir soru.

Yalnız cevap ne olursa olsun, türban sözde inancının toplumda meydana getirdiği çatlağın, gerilim ve soğukluğun, türbanlı kadınları ,böyle bir inancın doğruluğuyla veya haklılığıyla ilgili olarak, düşünmeye yöneltmesini de gene vicdanen bekliyorum.

Gelelim durmadan tekrarlanan “ dinin günlük hayatta görünür kılınması” savunmasına.

Dinin günlük hayatta görünür kılınmasına dair bildiğimiz hiçbir “emir” yok.

“Edille-i şeriye” denen “dinin/şeriatın DELİLLERİ/KANITLARI”  ancak ve yalnız herhangi bir kişinin Müslüman kimliğinin anlaşılması için kabul edilen asgari deliller veya işaretlerden ibarettir. Bunlar, Müslümanların kendi din kardeşlerini tanımalarında kullanılacak asgari müştereklerdir.

Buna mukabil bunlar, ibraz edilmek veya gösterilmek mecburiyetinde olmayan işaretlerdir. Bir delil ancak bir uzlaşmazlıkta gerçeğin anlaşılmasında ortaya konan bir gerçek parçasıdır. Asla sürekli ibraz edilmesi gereken ayırıcı bir  işaret veya gösterici değildir!

Kadına da erkeğe de eşit olarak gelmiş olan din, asla bir cins için farklı bir ahlâk anlayışı vs  va’z etmemiştir.  Okumak , öldürmemek, zina etmemek, yalan söylememek, çalmamak gibi emirler ve yasaklar asla  cinsiyet farkı gözetilmeden duyurulmuştur.

Dolayısıyla bir Müslüman’ın kadın olsun erek olsun nasıl görünmesi gerektiğine dair herhangi bir ayırıcı emir de yoktur.

Bu anlayış tamamen Tevrat’tan kaynaklanan, Tevrat özentisi bir yorumlama tutkusunun, Talmudî İslâm’ın anlayışıdır. Nedir Talmudî islam? Talmudî İslam, Yaşar Nuri’nin “İsrailiyat” olarak sınıfladığı, tefsiri, yorumu, hadisi,  ruhban aklının eserlerini, dinin özünün, dinin kitabının önüne koymak ve bu hurafe kalabalığına da “din” diyerek bununla övünmek hastalığıdır.

Dinin esasının Arap yaşayışında olduğunu sanarak dinden bunu anlayanların, Kur’an’ı  tercümelerindeki mantığı anlamak kolaydır. “Hikmet”i esas aldıklarını düşünerek tercümeyi, Arap yaşantısının, Arap örfünün Türkçeye aktarılması olarak görmüşler.  Böylece aslına bize antik  Yahudi sofuluğunu, kuzenleri olan Araplar üzerinden tercüme ederek bizi “Türkçe konuşan Araplar” yaparak Müslüman edebileceklerini düşünmüşler.

İslâm’ın sürekli batıl inançları reddettiği ve hak olanı getirdiği söylenir. Ama nedense “İslâm adına konuşanların” yeni batıl inançlar üretip üretmediği hiç sorgulanmaz. Türban, zayıf bir yorumun tek bir kelimesinin , doğrudan “iman” dairesine sokulmasıyla  büyütülmüş çok tehlikeli bir fitnedir.

“Amel imandan” bir cüz değildir fıkıh ilkesi gereğince namaz kılmayanın imanının,  kullarca sorgulanamayacağını söyleyenler, türbanı “imanın” gereği haline getirmişlerdir.

İslâm’da imanın şartları bellidir ve bunların hiç biri gösterilecek, ifade edilecek,  diğer insanlarla kıyaslanacak ve hele fitne sebebi olabilecek şeyler değildir.

İslâm’da iman, kişinin vicdanına bırakılmışken nasıl olur da  herhangi bir “tavsiye”, imanın ölçüsü haline getirilebilir? Veya bir Müslüman’ın imanını sorgulamak hele bunu göstermeye onu mecbur etmek kimin haddinedir?

 Müslüman, dini belli etmek, göstermek mecburiyetinde değildir! Bundan dolayıdır ki Yahudilerinkine benzer bir giyim tarzı İslâm’da emredilmemiştir. Ama başta “din adamı” denen din profesyonelleri sözde daha gelişmiş bir din haline getirmek için İslâm’ı, Yahudilikteki gibi ayrıntıya boğmak tutkusuna kapılmışlar. Türban işte bu sözde iyi niyetli işgüzarlığın din sömürücülerinin elindeki oyuncağından başka bir şey değil.

Hiçbir türbanlı kadın, maalesef kendisine, açıldığı takdirde taciz görüp görmeyeceğini, içinde yaşadığı akılcı sayılabilecek toplumda, artık namusun, bir örtüyle ölçülüp ölçülmediğini sormuyor. Pek çok türbanlı veya örtülü kadınToplumun geri kalanında herhangi bir tedirginlik yaratıp yaratmadığını, bir fitneye sebebiyet verip vermediğini düşünmeden, sadece körce bir inancı uygulamak hürriyetine sığınarak yaşamak istiyor.

Bilgi bilimsel olarak yanlışlığıyla ayrıca doğurduğu  çok ciddi ve kötü sonuçlar açısından ahlâkîliği ve meşruluğu son derece tartışmalı olan  türban ve diğer “şer’i” örtünme biçimlerinin, inanç ve ifade hürriyeti olarak kabul edilemeyeceği, artık ortada.

Bütün  bilimsel, akılcı ve objektif akıl yürütmelere sadece inancın dokunulmazlığını  istismar ederek karşı çıkmak dışında, hiçbir gerekçesi olmayan şeri örtünme biçimleri, belki gayri Müslüm toplumlarda sıkı bir denetimle serbest kalabiliyor ama bu biçimlerin Müslüman toplumlardaki etkisi sadece fitne ve öfke ile beliren bir ayrışma yani “fesat” oluyor.


Şer’i örtünme biçimleri, iyi niyetli istisnaların masumiyetini sömürmek dışında bir yöntem bilmiyor. Bu yüzdendir ki çoğunluğu Müslüman olan vatandaşların  tek  çağdaş ve akılcı bir hukuk devletinde , Türkiye Cumhuriyeti’nde şer’i  giyim şekillerinin her türlüsünün yasaklanması, millî egemenliğin ve ulusal bütünlüğün korunması açısından elzem görünüyor.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Bizim sol elimiz

Neşe tahtanın üzerine sol avucuna sıkıştırdığı kıvırcıklara dikkatsiz bıçak darbeleri indiriyordu, sessizce... Çorba için tavaya koyduğu, tereyağ erimeye başlamış ve mis gibi  kokuyordu. Sol eline baktı yeni görmüş gibi,diğerine göre ince ve eğriydi,bir şeyi tutması yakalaması hep güç olmuştu bu elle. Sakat el dedi, el bir şey değildi de bu topallık zor işti, Topal Neşe diye tekrar etti bir kaç kez içinden. Ince bir sızı ile irkildi işaret parmağından kan akıyordu ve tereyağ kokusu iyiden keskinleşmişti.
Beyaz havluyu çekti parmağına bastırdı ve kan kokusu tereyağın mis kokusu ile harman oldu.

Şimdi yaz günlerinden birinde ve yaz olduğunu fark etmeyecek bir yaşta, büyük konağın çifte merdivenlerinin hemen altında yabani beyaz gülün kollarına batan dallarına aldırmadan bekliyordu. Fakirdi ailesi, pek temiz olmazdı elbiseleri hep aynı modelde ve önünde iki cep. Az sonra Şafak, zorunlu öğle uykusuna son verip yanına gelecekti. Konaktakiler, bu arkadaşlıktan pek memnun değildi biliyordu ama Şafak kimseyi dinlemezdi ki... Bir gün anneannesine, evet elbisesi pis ama içi temiz Neşe'nin demişti, ne çok sevinmişti Neşe. Mümkün olsa o azametli anneanneye açıp içini göstermek istedi o an.
Ah ne çok severdi Şafağ'ı onun yanında hiç eksik hissetmemişti. Sol eline baktı, Şafak bu elin bütün ellerden güzel olduğunu söylediğin de çok sevinmişti.
Başta kabul etmemişti ama öyle şeyler söyledi ki Şafak artık kendi de beğeniyordu, sağ eli kadar işe yaramıyordu güçsüzdü ama güzel olduğunu fark etmek iyi idi.

Şafak, sessizce indi merdivenlerden, gözleri birbirine değdiğinde en ücra köşeye kadar ışıldadı. Koşarak bahçenin en uzağındaki nar ağaçlarının yanına bir solukta çöktüler.
Şafak cebinden kendi içine katlanan çelik çakıyı çıkardı, az sonra kan kardeşi olacaklardı. Bıçağın, sırtını bir kaç kez taşa vurdu sivri ucundan tutup açtı, sol avucunu öne doğru uzattı. Neşe bakamadı başını çevirdi. Şafak, keskin bıçağı, gergin deri üzerine hafifçe sürdü tereyağ keser gibi...
Neşe de aynı şeyi yapmak için döndü ama yara çok derindi, elleri ile bastırdı etekleri ile sardı ama kanı durduramıyorlardı.
Şafak yerinden kalkamıyordu, Neşe, konağa Fidan Abla'dan yardım istemek için koştu.
Fidan Abla, Şafağ'ı çok sever ve her zaman onu kollardı. Neşe bir solucan sessizliği ile konağa sızdı.
Bu olayı büyüklerden birileri duyarsa bir daha birlikte oynamalarına izin verilmezdi bu kesindi.
Az sonra, Fidan Abla bir kaşıkta kızdırılmış, tereyağı ve bolca pamukla göründü. 
Şafak iki elini sıkıca göğsünde bağlamış ve başını dizlerine yaklaştırmış duruyordu. Fidan Abla, çok kızgındı, öte yandan, İki çocuk da sırrı saklaması için mızmızlanıp, yalvarıyorlardı.
Neşe kan ve Tereyağ kokusu ile esrik bir ağlama tutturmuş, acı çekiyordu ve neresinin ağrıdığını bilemediği bir acı...
Şafak sol avucunu, Fidan Abla'nın kızgın gözlerine açtı. O, önce pamukla sildi kan kırmızısı küçük eli sonra kızgın tereyağı ile doldurdu,kanın yavaş yavaş aktığı yarığı üzerine pamuk bastırdı, beyaz ince bir patiska parçası ile sardı ve sıkı bir düğüm attı.
Bahçe yaralanmalarının klasiği buydu ani ve keskin acıdan sonra her şey biterdi.
Kan durmuştu, Bıçak Fidan Abla'ya teslim edildi.
 Fidan biraz bağırıp çağırdıktan sonra onlardan söz aldı, bir daha yapmayacaklardı, söz verdiler ve o da sırrı bu koşulda saklayacaktı. Fidan mutfağa doğru yollanırken,
Ikisi de sol ellerini havaya kaldırdı, hafifçe çarptılar birbirine ve gözlerden çıkan ışıltılar tüm dünyayı aydınlattı.



5 Aralık 2014 Cuma

Safsatayı Safsatayla Çözmek Ya Da Kürt Sorunu


“Kürt sorunu” denen yapay sorunda  iki şey, sürekli birlikte telâffuz ediliyor ve bir “çözümmüş” gibi sunuluyor.

“Azınlık” ve “federasyon” terimleri,  Kürt etnik ırkçılığının sığındığı iki terim olarak bizi epey meşgul etti, meşgul etmeye de devam ediyor.

Bu iki terimden “azınlık”, daha ziyade  etnikçiliği sömüren batılı devletlerin, soruna bakışına temel teşkil ediyor. Oryantalistler,  tasarımlamak istedikleri ülkelerin  toplumlarını demografik olarak tanımlayıp  sayıca az  olan herkesi “azınlık” olarak nitelemeyi,  politikaları için en kolay yol olarak görüyorlar.

Bu bakış geçersiz. Çünkü bir toplum içindeki her “topluluk” azınlık sayılamaz. Bu ne demek?

Bu  nüfus azlıklarının toplumla ilişkisine bakmak demek.  Bir azlık grubu çoğunlukla “uzlaşmaz derecede” farklılık taşıyorsa ona kültürel olarak bir  “azınlık” diyebiliriz. Ama iş burada bitmez. Azınlık, “ Bir başka egemen ulusun millî bakiyesi” olarak yaşayan ve hakları uluslararası anlaşmalarla tanınmış azlık grubudur.

Azınlıkların kültürel varlığı egemen ulusun koruması altındadır.  Bu da toplumun genelinden kültürel  farklılığın sergilenmesi anlamına gelir.

Buna göre Kürt topluluğu Türk toplumunun neresindedir? Kürt toplumuna bir “azınlık” demek mümkün müdür?

Kürt topluluğu kültürel olarak Türk toplumundan “uzlaşmaz derecede farklı” mıdır?

Son iki sorunun cevabı “Hayır”dır. Kürtler, Türk toplumu içinde azınlık değildir. Çünkü en başta “din”  müştereği, Kürt topluluğunun Lozan’a göre  ve toplumsal kabuller açısından “azınlık” sayılmasına manidir.  İkinci olarak  Kürt ve Türk toplumsal yapıları arasında uzlaşmaz farklılıklar olmadığını, bu iki yapının sürekli dönüşümünden anlayabiliriz. Türkiye’de bahsedilen abartılmış Kürt nüfusunun büyük bölümü “Kürtleşmiş” Türklerden oluşmaktadır ki “Kürtleşmek” demek “dönüşebilmek imkânını” içinde barındırmak demektir. Bunun yanında Türkçe’nin Kürtler arasında yaygın kullanımı Kürt topluluğunun “azınlık” sayılabilecek kadar ayrışmasını engellenmiştir. O halde Kürtleri nasıl tanımlamamız gerekir?
Kürtler, Suriye, Irak ve İran’da Arap ve Fars uluslarından kesin çizgilerle ayrılmış olan, o ülkelerin “azlık” gruplarıdır.

Oysa Türkiye’de Kürtler , “Türk uluslaşmasının, geç dönemlerinin toplumsal unsurlarıdır”. Bu tanımın dayanağı, Kürtlerin, Türk toplumunda, diğer Ortadoğu toplumlarında benimsenmedikleri kadar benimsenmeleri ve “ toplumsal bütünün ayrılmaz bir parçası” olarak kabul edilmesidir.

Bu durum, Kürtlerin, herhangi bir ayırıcı alâmet  taşımadan ulusal egemenliğin doğrudan sahibi sayılmaları yani “Türk sayılmaları” anlamına gelir. Kürtler için bu durum  yalnızca Türk Ulusu’na  has bir kabullenmedir. Bu kabullenme, Türk uluslaşmasının kendine has psikolojisinin teşkil eder.(Bugün Kürtçüler bu psikolojinin insaniliğini zedelemeye çalışarak ciddi ve gerçek bir nefret suçu işlemektedir).

Sorunun federasyon  yönü de  ancak kendine özgü çözümlerine bakılarak anlaşılabilir.

Federasyon oluşumunda, toplumsal farklılaşmadan ziyade   siyasi ilişkilerin tarihi rol oynuyor gibi görünmektedir.

Avrupa’da federasyonlar büyük ölçüde tarihi derebeylik egemenlik bölgelerine göre  oluşmuştur. Derebeyliklerin, erken dönemde uluslaşmanın siyasi oluşumunda eritildiği yerlerde federasyonun  siyasi dayanağı kalmamıştır.

SSCB’de de da tarihsel egemenlik bölgelerine göre bir federasyon oluşturulmuştu. Bugün Rusya Federasyonu’nda Ruslaştırılamayan, tarihi olarak da yaşadıkları bölgelerde egemen olmuş Türk topluluklarıyla siyasal ilişki federasyon temelinde kurulmuştur.

Türkiye’de veya Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde tarihin herhangi bir döneminde tüm Kürtleri bir arada yaşatmış  bir Kürt egemenliğinden bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla  tanımlanabilir bir Kürt bölgesi sınırı çizmek de mümkün değildir.

Türkiye’de Kürtlerin tarihi olarak egemen oldukları bir bölge olmadığı gibi onların, toplumun geri kalanından ayrı yaşadığı bir bölge de yoktur. Onlar ne ulusal egemenlikten dışlanarak bir bölgede yaşamaya zorlanmıştır ne de seyahat özgürlüğünü denetleyebilecekleri bir egemenlik bölgesine sahip olmuşlardır.

Toplumdan dışlanmadıkları, Türk uluslaşmasına dahil edildikleri için ayrıca  bedeli kanla ödenmiş bir egemenlik bölgesine de sahip olmadıklarından dolayı Kürtler için meşru bir federasyon talebi söz konusu olamaz.

Dolayısıyla “Kürt sorunu” denen yapay sorun gerek toplumsal gerekse siyasal açıdan safsata ve safsatalarla çözülmeye çalışılıyor.