11 Temmuz 2014 Cuma

Normalleşen Faşizm

Biz yaptığımızda faşizm olmaz.

Faşizm ne?

Faşizm lâtin kökenli bir takım diktatörlerin keyfi yönetimlerinden mi ibaret?

Bu yalnızca bir siyasal yönetim biçimi mi?

Ya da kendi ulusunu sevmek duygusuna karşı yöneltilmiş bir enternasyonalist/Marksist  suçlama mı?

Üçü ve en çok da üçüncüsü aslında ama dinciliğin iktidarında hepimiz bir anda “faşist” oluverdik. Nasıl faşist oluverdik peki?

Bir dinci parti bizim insan hakları ve demokrasi söylemlerimizi istismar ederek başa geçti. Sandık ki bu söyleme bağlı kalacak. İktidar sarhoşluğu, kanunla, hukukla sınırlı kalınması gerekliliğini iktidar partisine unutturdu.

Bu sınırlama unutulunca, iktidar partisi kendisini, “Allah’ın gölgesi” falan gibi kutsal ve dokunulmaz bir tür temsilci sanmaya başladı. Buna da can-ı gönülden inandı. Kendisi inandığı gibi seçmenlerini de inandırdı. Aslında dinci seçmen hiçbir sorumluluk taşımadan sadece bir oy vererek Tanrılaşmış iktidara ortak olabileceğini düşündü ve bu algısı da iktidar partisince  alabildiğine gıdıklandı, pohpohlandı.

Böylece iktidar partisi ve seçmeni her şeyin normalini bilen “insanlar” haline getirilirken iktidar partisine karşı olanlar da kendiliğinden insanlık dışı bir topluluk haline getirildi.

İktidar partisi seçmeni, ideolojik veya ilkeli düşünenleri, belli doğrulara bağlı kaldıkları için “tutucu”, faşist veya ırkçı diye damgalamaya başladı böylece. Çünkü iktidar partisi seçmeninin kendi doğrusu veya ilkesi yoktu. O, baştaki büyüklerinin tasarruflarına oyuyla destek vermekle mükellefti; bundan başka da hiçbir sorumluluğu yoktu.

Oysa   iktidar seçmeni, desteklediği rejimin  kendi başına “seçkinci” ve faşist olduğunu fark edemiyordu. “Normalin” iktidarların keyfine veya menfaatine göre belirlendiği yerlerde, ancak faşizmin hüküm süreceğini anlayamayacak kadar bilgisizdi. Neden seçkinciydi? Çünkü   kendi bakanları, kendi şartlarından kat be kat lüks bir hayat yaşarken onlara hesap soramıyorlardı.

Böylece ülkede iktidar partisini eleştirmenin neredeyse insanlık suçu haline getirildiği bir korku ortamı yaratıldı. Öyle ya kadın erkek otobüslerinin ayrıldığı, bütün okulların imam-hatipleştirildiği, içkinin yasaklandığı “normal” bir ülke varken buna karşı çıkmak nasıl mümkün olabilirdi.

İktidar partisi “normalleşme” sloganıyla ülkeyi bütün farklı ve yapıcı eleştiri imkânından yoksun bıraktı.

Faşizm, normalin iktidarın keyfine göre belirlenmesinden başka bir şey değildi ama türbanınızla, takkenizle, Arapçanızla ona  ortaksanız kimin umurundaydı ki?



8 Temmuz 2014 Salı

Çözüm Süreci Ne?

Bu tabir artık bilinçdışımıza kazındı. Ona karşı olanlar bile olduğu gibi kullanıyorlar.
Süreç denen şey o kadar doğal bir hale getirildi ki ne olduğu bile unutuldu. Süreç , hükümetin ülkeyi, etnik terörle birlikte yönetmek hayalini yasalaştırma süreci.

Etnik terörün varlığı kabul ediliyor. Etnik terör iki açıdan da Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanı. Etnik olması sebebiyleTürk Ulusu'na ve yöntemi itibariyle de meşru Türk egemenliğine ve demokrasiye düşman.

Dolayısıyla meşru bir Türk hükümetinin,varlığını borçlu olduğu Türk Milleti'nin herhangi bir düşmanıyla herhangi bir ortaklığa girişmesi ancak vatana ihanettir.
Süreç mevcut haliyle devam ederse ancak Türkiye'nin Iraklaşmasına yol açacaktır. Süreç Türklüğün ve cumhuriyetin yok edilme projesidir. Artık bu anlaşılmalıdır

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Dünyanın Hayran Kaldığı Üniversite

LYS maratonu sona erdi. Öğrencileri, bir yıllık hazırlık sürecinin ardından, sınavdan sonraki en zorlu aşama olan üniversite tercihleri bekliyor.
Geleceklerini tamamen etkileyecek bu tercih sürecinin genç bir insan için ne kadar heyecan verici ve aynı zamanda stresli olduğunu kendi üniversitemi seçtiğim dönemi hatırlayınca fark ettim.
Derken, merak edip üniversitelerin şimdiki puanlarına baktım ve eğitim-öğretim kalitelerini, imkanlarını inceledim, bir öğrencinin geleceğine ve öğrencilik hayatına neler katabileceğini düşündüm. Tıpkı öğrencilik yıllarıma geri dönmek gibiydi. Çok iyi karar verilmesi gereken bir süreç.
Araştırdığım üniversiteler arasında en dikkatimi çekenlerden biri Yakın Doğu Üniversitesi oldu.
Bu yıl 25. yılını kutluyor ve çeyrek asırda olağanüstü bir gelişme göstermişler, hayran kaldım! “Kıbrıs’ın parlak yıldızı” demiş hakkında insanlar, haksız görünmüyorlar, bence Akdeniz’in bir kültür merkezi haline gelmiş. Türkiye dahil, 97 ülkeden 22 bin öğrenci Yakın Doğu Üniversitesi’nde, dünya standartlarının üzerinde, uluslararası bir öğrenim görüyor.
Beni epey heyecanlandırdı.
Yakın Doğu Üniversitesi 2014-2015 akademik yılı için tüm bölümlerinde Tam Burs kontenjanı açmış. Ayrıca 12 bölümüne ÖSYM’nin yerleştirmesi olmadan YGS puanı ile öğrenci kabul ediyor. Herhangi bir puan türünden 140 barajını aşmak, Yakın Doğu Üniversitesi’ne başvurmak için yeterli.
Seçenekleri Tam Burs ile bitmiyor, %75 Burs, %50 Burs, %25 Burs, Sporcu Bursu ve kardeş indirim gibi öğrencilerine çok çeşitli burs imkanları sunuyor.
Bir de Ekonomik Paket seçenekleri var. Ekonomik Paket; Mühendislik, Mimarlık, İktisadi ve İdari Bilimler, İletişim, Güzel Sanatlar ve Sahne Sanatları fakülteleri ile Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nu, tercih edecek adaylar için sunulan, yalnızca öğrenim giderlerini değil, yurt, 3 öğün yemek, elektrik, su, ısınma ve temizlik gibi masraflarını da kapsayan bir paket. Yıllık ücreti 4 bin 400 Euro.
Üniversite 15 fakülte ve 5 yüksekokula sahip. Büyük bir kampüsün içerisinde aynı zamanda hastane, kütüphane, laboratuvarlar, atölyeler, bilgisayar merkezleri, kültür merkezleri, olimpik yüzme havuzu, sosyal ve sportif tesisleri var. Burada öğrenim gören şanslı gençleri canlı ve renkli bir üniversite hayatının beklediği kesin. Ve sıkı durun... Kampüsün içinde  tarihi 1 asrı geçen, birbirinden güzel klasik modellerden oluşan ve Kıbrıs’ta tek olan Klasik ve Spor Otomobil Müzesi var.
Bu araştırmalarımla resmen tekrar üniversite okumak istedim. Böyle imkanlarla, böylesine renkli bir kampüste öğrenci olmak inanılmaz olurdu!
Bahar Şenlikleri’nin nasıl geçtiğini araştırdığımda karşıma çıkan bilgiye inanamayacaksınız!
Yakın Doğu Üniversitesi’nin Bahar Şenlikler’i tüm diğer üniversitelerden farklı olarak kamp alanı olan bir bölgede, öğrencilerin şenlikler boyunca çadırlarıyla konaklayabileceği şekilde  bir müzik festivali havasında gerçekleşiyor. Üstelik sahne alanlar, sadece Bahar Şenlikleri’nde görmeye alıştığımız isimlerden değil. Bu sene üniversite, 70‘lerden günümüze efsane olmuş ünlü hard rock grubu Deep Purple’ı getirmiş! Yalnızca Deep Purple mı? Dünyaca ünlü illüzyonist Peter Marvey ve “Kuğu Gölü” balesi ile hayranlık uyandıran Moskova Klasik Rus Balesi de şenliklerde sahne almış.
Yakın Doğu Üniversitesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin başkenti Lefkoşa’da yer alıyor. Adı, dünyanın en prestijli üniversiteleriyle birlikte anılıyor. Onlarca ülkede, binlerce mezunla temsil ediliyor. Geleceğe rekabet gücü yüksek ve donanımlı bireyler kazandırmak en büyük amaçları.
Ben Yakın Doğu Üniversitesi’nden çok etkilendim. Öğrendiğim şeyler tekrar üniversite okumak istememe neden oldu. Başarıları ülke sınırlarını aşmış ve gelişmeye hızla devam eden, çağdaş bir üniversite. Tercih yapacak üniversite adayları, bu şansı kaçırmayın derim.
http://www.neu.edu.tr/
https://twitter.com/YakinDoguUni
https://www.facebook.com/YakinDoguUniversitesiFanPage

Bir boomads advertorial içeriğidir.

BAAS'ı Yıkınca Huzur Bulduk Mu?


Yıllarca BAAS zulmünden bahsettik. Liberal demokrasi dururken  Arap ülkelerini ilkelliğe ve  diktatörlüğe mahkûm eden bir anlayış olarak gördük onu.

Bunda da  bir  ölçüde haklıydık; en azından görünüşte. Çünkü  meselâ Irak’ta Saddam rejimi Arap kavmiyetçiliğiyle Türkleri alabildiğine eziyordu. Suriye’de Hafız Esat Sovyet güdümünde bir çıbanbaşıydı. Kaddafi Libya’yı kendi keyfince yöneten bir “kaçıktı”.

Üçünün de ortak özelliği sosyalist olmalarıydı. Sosyolojiyi ve tarihi bir yana bırakarak baktığımızda o ülkelerde diktatörlüklerin, sosyalizmin bir sonucu olduğunu düşünmek normaldi.

Ama tarihi ve sosyolojiyi ihmal edebilmemiz ne kadar mümkündü?

Bunun cevabını Amerika’nın Irak işgali, Libya darbesi ve Suriye İç Savaşı’nda  aldık.

Peki ama cevap  neydi?

Şahsen ben cevabı biraz da Amerikan yapımı “Yeşil Bölge” filminde almıştım. Ama bunun yanısıra Nihat Genç’in tahlilleri de bir o kadar çarpıcı şekilde yıllardır gözümüzün önündeydi.

Arap sosyalizmi  keyfi veya tesadüfi bir seçim miydi? Devlet  düzeninin yıkıldığı ülkelerin mevcut hallerine bakıldığında   böyle olduğunu söylemek zor.

Arap sosyalizmi, anlaşıldığı kadarıyla Arap feodalizminin yarattığı parçalı yönetimi ve bu parçalanmanın  millî servetle ilgili sömürüyü engellemiş.

Suudi Arabistan dışında görüne o ki petrol üzerinde  tekel kurabilecek bir başka Arap aşireti yok. Hal böyle olunca petrol gelirlerini tekeline alarak ülkenin geri kalanını fakirliğe mahkûm edecek bir aşiretin varlığı tahammül dışıdır.

Libya’da diktatör olarak nitelenen Kaddafi petrolden sağlanan  geliri halkına dağıtıyordu. Ekonomik ilişkilerde ciddi bir  kurumsal otorite vardı. Oysa bugün Libya petrollerinin kimin eliyle kime pazarlandığı meçhul. Aynı şey Irak petrolleri için söz konusu. Kürtler Irak devletleşmesiyle elde edilmiş petrol gelirini kendi tekellerine almak istiyorlar. O petrollerin ne elde edilmesinde ne de refah sağlayıcı etkisinde hiçbir payları olmamasına rağmen sırf o bölgeyi silahla işgal edebildikleri için  bütün bir Irak’ın refahının üzerine yatabileceklerini düşünüyorlar.

Ama bütün bunların yanı sıra ortaya siyasal bir sonuç da çıkıyor. Sosyalist Arap rejimlerinde  ulusal bir temel ve lâik bir hukuk sistemi yerleşmek üzereyken bu ülkeler  etnik temelde ayrıştırıldı..  Görünen oydu ki Arap ülkelerinin çoğu demokrasiyi sağlıklı biçimde yürütecek bir ulusal devlet olgunluğuna sahip değildi. Arap toplumsal yapısı,  aşiret bağlılığından öteye gidemeyen, dini ancak siyasi bir hiyerarşi olarak yaşayabilen  cidden ilkel topluluklar yığınından başka bir şey değilmiş. BAAS rejimleri bu ilkel toplulukları ciddi bir devlet  güvencesine kavuşturan ve bu topluluklara bir ulusal bilinç kazandırabilecek yegâne seçenekmiş.

Ayrıca beşeri hukukun sağladığı “ kanun önünde eşitlik” imkânından ve ihtimalinden de uzaklaştılar. Şimdi bu ülkeler dinci ve etnik vahşetin arasındaki savaşların elinde acı çekiyor.


Konunun bizimle ilgisi ne? Bizdeki ilgisi şu: Köksüz, soysuz ve satılık liberaller, liberalizmi, etnik ve dinci vahşete vasıta ederek ülkenin Iraklaşması, Libyalaşması veya Suriyeleşmesi yolunu açmaya çalışıyorlar. Siyasi bilinçten, vicdandan ve normatif ahlâktan yoksun dinciler de  hiçbir şekilde anlamadıkları liberal demokrasinin ilkelerini liberal taşeronların şahitliğiyle  sömürüyorlar. Ülkemiz  satılık liberaller ve asalak dinciler eliyle bölünüyor. BAAS yıkılmış görünüyor ama onun yıkıntılarından, biraz da bizim liberallerin yardımıyla yepyeni  ve çok daha yıkıcı dinci bir vahşet rejimi yükseliyor.

4 Temmuz 2014 Cuma

AKP Seçmeninin İdraksizliğinin Ülkeye Maliyeti

AKP seçmeninin ruh hali ve  düşünme şekli aslında başlı başına bir inceleme konusu olmalı.

Neden?

Çünkü açık gerçeklere karşı AKPli seçmenin cevapları, tepkileri gerçekten çok düşündürücü.

Bir yandan sınırımızın dibinde   süren ve yavaş yavaş şehirlerimize sıçramak üzere olan dinci terör, diğer yanda devletimizin milletiyle bölünmez bütünlüğüne  karşı otuz yıldır savaşan etnik terör örgütünün büyüyen tehdidi hayatımızda gittikçe daha fazla yer işgal ediyor.

Peki AKP seçmeni için bu açık ve objektif tehditler ve tehlikeler ne anlama geliyor?

Açıkçası AKP seçmeninin bunları algılayabildiğini düşünmüyorum. Daha da ileri gidersem; AKP seçmeninin herhangi bir şeyi algılayabilecek  insani bir zekâya sahip olduğunu düşünmüyorum. Neden böyle düşünmüyorum?

Çünkü insan, kimden yana ve kime karşı olduğuna dair  ahlâkî ve akılcı bir tercih yapan tek canlıdır. Bu tercih keyfî bir tercih değildir. İnsanın dost-düşman algısı siyasi bir zorlamanın sonucu değildir. Bu tercih öncelikle insanın varoluşuna uygun hareket etmeyenleri kınamak açısından ahlâkîdir.

Toplumsal düzen ve siyaset ilişkisi açısından da toplumlaşmak, uluslaşmak, devletleşmek süreçlerinde kendi değerlerine ve normlarına sahip bağımsız bir beraberlik oluşturmak davranışı, bu davranışı benimseyenler ve benimsemeyenlere karşı bir  tercih geliştirmek mecburiyetini doğurur. Dolayısıyla “düşman” algısı, savaş seven devletlerin uydurduğu bir şey değildir.  
“Düşman”,  uluslaşma sürecindeki toplumların bağımsız davranmak ve devlet erkine karşı olan birey veya topluluklar demektir.

Şimdi takkeyi önümüze koyup düşünmek zamanıdır. AKP seçmeni bunları müdrik bir insan mıdır?  Maalesef öyle değil. Çünkü AKP seçmeni kimin dost kimin düşman olduğuna dair herhangi bir kimlik sahibi değil!  Siyasiler sürekli ona bir “Müslüman” kimliği biçmeye çalışsa da AKP seçmeni dünyada insan olmanın gerektirdiği  varoluşsal ve dolayısıyla ahlâkî tercihlerden elinden geldiğince kaçıp bir yandan da insanların üretimlerinden, yaratımlarından yararlanmak isteyen, hazır yiyici ve bir ölçüde parazit davranışını benimsemiş bir “insan yığını”.

Neden  AKP seçmenini bir “yığın” olarak görüyorum?

Çünkü yığınlar tektür ve edilgen birimlerden oluşurlar. Tuz tanelerinin başlarına gelecekler konusunda ne bir fikirleri ne de tesirleri olabilir.  Bu da tuz tanelerinde bir varoluş bilincinin olmamasından kaynaklanır.

AKP seçmeni denen insan tipi de insanca  davranmaktan korkan ama insan haklarından yararlanmak isteyen bir etkisiz  bireyler yığını olarak memleketin kaderini yönetmektedir. AKP seçmeni bu kadar etkisizken nasıl yönetmektedir? AKP seçmeni taraftarlığını hiçbir ahlâkî sorgulamaya taabi tutmaksızın  “kendi yaptığı puta tapmaktadır”. Siyasein emrine aklını ve vicdanını teslim eden bu kitle neye dokunduğunu bile bilmeden  bir domino etkisi yaratıp Türk ülkesini yıkıyor.

AKP seçmeni insanlığın bedelini ödemeksizin insanların sırtından geçinmeye çalışıyor.

AKP Türk insanını, beyni, midesinde ve kasıklarında kimliksiz bir parazit canlı  tipi haline getirdi. AKP seçmeni, Arapça konuştuktan sonra midesine  her şeyi sokuşturabilen ve alabildiğine  sevişmek için her fetvayı araştıran insan altı bir canlı  tipi olmayı “bedava insan” olmanın yolu zannediyor.

Bu ahlâk ve akıldışı kitle  ancak akılcı ve ulusal bir anayasal kısıtlama ile engellenebilir ve engellenmelidir. Çünkü demokrasi insan olmaktan vazgeçenlerin insanları seçim yoluyla sömürmesi değildir ve olmamalıdır.




28 Haziran 2014 Cumartesi

Hem Sığınır Hem Yıkarım

Adam karısına: "Biliyorsun Fatma, burası Britanya'da, içimi nefretle doldurmayan tek yer!" diyor. Elindeki pankartta "İngiliz askerleri katil, suçlu ve teröristtir!" yazıyor. Ve aile sosyal yardım bürosundan yardım almaya gelmiş.
 Batılı Ülkelerdeki Müslüman Doğulu Göçmen Sorununda Açmazlar
Gelişmiş ülkelerde  yaşayan Müslümanlara bakıyorum, hemen hepsi türbanlı, çarşaflı, sakallı, sarıklı tipler.

Bunların bir kısmı ülkelerindeki dinci baskılardan kaçan insanlar.

İşin garip  tarafı da bu zaten. Bu insanların bir kısmı dinci baskılardan kaçıp geliyor ama sığındıkları ülkelerde, dinlerini, gene  şeriatçı bir kafayla yaşamaya devam ediyorlar.

Batı ülkelerine sığınanların, göçenlerin kafasında, bu ülkelerin âdil, demokratik ülkeler oldukları ve insanlık gereği kendilerine yer vermeleri  gerektiği fikri var. Kime sorsanız bu ülkelerde Müslüman’ların daha fazla söz sahibi olması gerektiğinden bahsediyor. Gerçek öyle mi?

Her şeyden önce şu anlaşılmalı. Göçmen alan ülkelerin hiç kimseyi ülkelerine göçmen olarak almak gibi bir borçları yok!

İkincisi de göçmenlerin, göçtükleri ülkelerin ulusal birliğini, egemenliğini, hukuk birliğini ve yaşam tarzını tartışmak gibi bir hakları yok!

Göçmen alan gelişmiş ülkelere bakışımız genellikle dünyaya âdil davranmaları gereken toplumlar oldukları yönünde. Bu bakış bile kendiliğinden onları “üstün” görmeye dayanıyor. Ne yazık ki onlar karşısında  hissettiğimiz aşağılık kompleksini bir türlü fark edemiyoruz.

Göçmenler daha iyi hayat şartları,  kanun önünde eşitlik, sosyal güvenlik ve iş güvencesi gibi beklentilerle batılı ülkelere akın ediyor. Buna mukabil, bir de bakıyorsunuz ki “şeriat mahalleleri” kuruyor, sığındıkları ülkeyi dönüştürmeye kalkıyorlar.

Bu aslında, özellikle Müslüman doğu insanının güce tapınıcı, kuralsız, ikiyüzlü  ve zorba olduğunu gösteriyor.  Bundan dolayı da  kendi ülkesindeki zorbalıkları  yıkıp, rejimi demokratikleştirmek, mülkiyeti korumak mücadelesini vermek yerine, bunların verili olarak yaşandığını düşündüğü batılı ülkelere sığınmayı daha kolay buluyor. Buna karşılık sığındığı ülkeyi daha gelişmiş  yapan kurumları benimsemekten kaçınıyor, ilkelliğini o ülkelere yaymaya çalışıyor. Bu davranış, kim ne derse desin, tipik bir parazit davranışı.

Hem batının üretim hacmini ve refahını paylaşıp hem de bunu şeriatçı kafayla elde etmeye çalışmak gene kim ne derse desin yalancılık, ikiyüzlülük.

Müslüman doğulu, nasıl Batılılaşacağını belki bilmiyor ama  bilmek ya da dönüşebilmek için de uğraşmıyor. Kural tanıyan, bireye saygılı, mülkiyete saygılı, empati geliştirebilen, nazik, mesafeli bir Müslüman olabilmek için uğraşmak yerine Araplaşarak kalabilmeyi kendine daha güven verici buluyor.

Aslında bütün bunlar, sadece batıya sığınanların değil Müslüman doğunun problemi. Altından tuvaletlere def-i hacet eden* şeyhlerin şeriatından medet uman fakir Müslümanlar, bu ilkelliğe ve ikiyüzlülüğe itiraz etmedikleri müddetçe batının ikinci sınıf sığıntıları olarak yaşamaya mecbur kalacaklar.

Öte yandan batılı ülkeler, şeriatçı Müslümanlığı ülkelerine artık daha fazla sokmamak hususunda  titiz davranmalı ve kendi toplumlarına entegrasyon kaabiliyeti olmayan insanları daha fazla barındırmamalı ve göçmen olarak da almamalı.
* Selcen Hanım'ın uyarısıyla daha  "edepli" bir tabir seçilmiştir.





14 Haziran 2014 Cumartesi

Müslüman Bilincinin Gavurca İfadesi

Giyim kuşam aslında fikirlerin açıkça ifade  edildiği modern demokrasiden çok önce otoritenin emirleriyle şekillenmiş bir ifade aracı.

Bağlılık ve mensubiyet uzun zaman giyimle gösterilmiş.

Bu, hem belli bir grubun üyesi olmayı hem de belli değerleri benimseyi ifade ediyormuş. Bugün bir Yahudi'yi özel ayrıntılar dışında giyiminden ayırt etmemiz imkânsız ve bir o kadar da önemsiz. 

Günümüz Türkiye'sinde ise özellikle kadın bedeni, Ortaçağ giyim anlayışının bir devamı olarak kullanılıyor. Kadın bedeni, kadınlara dikte edilen otoriter bir din söylemiyle açıkça biçimlendiriliyor.

"İnandığı gibi yaşamak" belirsiz ifadesiyle kadın, "kendisi gibi insanlarla beraber olduğunu göstermeye" mecbur ediliyor.

Kadın, Müslümanlığını giyimiyle göstermeye mecbur edilirken aynı mecburiyet erkekler için tanınmıyor. Müslüman erkekler batı tarzı giyim ile siyaset yapıp otoritelerini batı görüntü  kodlarına dayandırıyorlar. İşin garibi bunu da candan ve yürekten benimsiyorlar.

Çünkü batı görünüm kodlarının akılcı ve özgürlükçü toplumlara ait olduğunu biliyorlar. 

Sözde Müslüman erkekler giyimleriyle mensubiyetlerini göstermek gereği duymuyorlar.

Aslında bu, batıya duyulan hayranlığın ve içten içe zehirli bir biçimde beslenen aşağılık kompleksinin bir ifadesi. Nereden anlıyoruz? Sözde, kadını gizlemeye yönelik tesettürün dahi dünya güzeli mankenlerle sunulmasından, kadının çekiciliğinin "Müslümanlaştırılmaya" çalışılmasından, sözde Müslüman kadının seçkinliğini batılı marka aksesuarlarla  göstermeye çalışmasından. 

Bir yandan batı modernizmini verili kabul edip onun estetik değerlerini ölçü alarak diğer yandan örtünerek cazibeyi gizlediğini sanmak cehaleti, böylece kendini ele veriyor.

Türkiye işte böyle bir cehalet ve aşağılık kompleksiyle çağdaş uygarlıktan uzaklaştırılıyor.


12 Haziran 2014 Perşembe

İnsana Karşı Türban


Önceleri bir ifade hürriyeti sorunu idi.Ya da en azından öyle sanılıyordu;aynen şimdi "Kürt sorunu" denen şey gibi...

Bu gün artık bir fenomen. Belki de tam bir sosyal psikolji vakası, bir tür toplu cinnet...

"Türban" denen  o garip kıyafetten bahsediyorum.
Türban, başlangıçta "dindarlığın"sembolüydü. "Daha doğru"olmak iddiasındaki, okumuş kızların giyim tarzı olarak sunuldu.

Hâlihazırda, türban, Türk düşmanlığının,milli devletin,lâikliğin,beşerî hukukunkarşıtı bir bayrak oldu.
Türban,akla karşı naklin, ezberin ve otoritenin açtığı yeni "sancak-ı şerif'tir".

Buradaki çarpıklık, türban takan kadınların bir yandan laikliğin sağladığıhareket özgürlüğü ve eşitlik ortamını benimseyip diğer yandan hayatın, şeriata göre ddüzenlenmesini istemeleri.

Onların kafasında, sanırım, erkeklerle türban takarak flört edebilecekleri,erkeksiz rahatlıkla dolaşıp çalışabilecekleri  bir şeriat düzeni hayali var?

Bugün basında, ne idüğü belirsiz, dağarcıkları gülünç bir takım türbanlı yazarlar, bunun tipolojisi.

Bir yandan erkeklerle yan yana oturup fikir beyan ediyorl, kendilerince feminist davranıyorlar, diğer yandan Türk Ulus'unu, o ulusun egemenliğini,ne egemenliğin sağladığı hukuk birliğini, hukuku geliştiren akılcı, beşerî yaklaşımı yok etmeye çalışıyorlar.

Farkında olmadıkları şey şu: Bugün "kadın insan" olmalarını sağlayan özgürlük ortamı, İskilipli Atıf ,Derviş Mehmet,Saidi Nursi gibi insanların eseri değil. Bu özgürlük ortamı bütün fikrî alt yapısıyla Atatürk'ün eseri!

Onların erkekleri de itibarlarını lâik giyim tarzına borçlular. "Adam gibigörünmelerini" sağlayan kıyafetler tamamen lâik batıya ait.

Türban, akılcı, özgürlükçü,bir  toplumsal düzenin bütün soyut ve somut ürünlerini talep eden, ama o ürünleri var eden düzene tahammül edemeyen,tümden cahil ve ilkel bir topluluğun adeta savaş flaması haline geldi.

Bu yüzden artık türban, temel hakların korunması ilkesi ve toplumsal hoşgörünün koruyucu Şemsiyesi altında daha fazla barınamaz ve barındırılmamalıdır

Posted via Blogaway

8 Haziran 2014 Pazar

Blog Yazdım Hasana


Blog yazmaktan maksadım ne? Bir insan ne için blog yazar?

Genelde anladığım kadarıyla insanlar belli uzmanlık dallarında yazıyorlar. Bu iyi bir şey.
Yani bize belli konularda yoğunlaşmış bilgiler  edinebilmek imkânını sunuyor.
Peki ama blog yazmanın anlamı bu mu?

Bence değil. Bu, blogculuğun kolay yolu.
Belki de ticari blogculuğun yöntemi.

Ama blog gerçekte buna mı hizmet ediyor?

Bence blog kişisel bir ifade ortamı. Blog bir “açık günlük” Ama öyle mi kullanılıyor? Maalesef hayır. İnsanlar ne düşündüklerinden veya ne hissettiklerinden ziyade. Varolan bilgileri derleyerek  kolajlar yapıyorlar.


Elbette bu da iyi bir şey ama şahsen ben blogdan kendileriş zaten niteliksiz bir yazarlar olup da bütün erdemleri şarap tadıp sosyete devşirmek
olan Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan taklitçiliği istemiyorum. Bu da benim şahsi görüşüm.

3 Haziran 2014 Salı

Türban Hak Mı fitne mi?


Türban bir özgürlük veya hak mı? Türbanın bir özgürlük olduğunu liberaller, sosyal demokratlar vs. kabul ediyor.  Öyle ya isteyen istediğini giymeli.

İşin garip tarafı türban takan kadınlar ne kendileri ne de başkaları için herhangi bir özgürlük ve hak telakkisine sahipler. Türban takan kadınlar türban takmakta özgür olmayı ama inançlarının gereği de olarak kocalarına köle olmayı savunuyorlar.

Sözde İslâm'ın emrine uymalı için insanlık dışı ve neredeyse yasadışı bir cinsel kölelik ilişkisinin serbest bırakılması türban taktığ için yazar yapılan bütün medya taşeronlarının ortak özelliği.

Hiçbiri türbanı aslında bir temel hak olarak görmüyor. Onlar türbanı, din istismarının Truva atı olarak kullanıyor. Daha cahil kesimleri de inanılmaz bir ahlâksızlıkla korkutuyor ve sömürüyorlar.

Başlarına dekoratif türbanlar takıp bize akıl öğreten kiralık kalemler, asla cahil halk kesimlerinin bilgilendirilmesiyle veya üretkenleştirilmesi ile ilgilenmiyorlar.

Onlar sadece dini sömürünün kayıtsız şartsız ve yıkılamaz egemenligi için uğraşıyorlar.

Bu açıdan türban milli egemenliğe karşı dinci ueetnih ırkçı her türlü düşmanlığın bayrağı olarak kullanılıyor. Dinci veetik ırkçı fitne "inancı için takmak" bahanesinin ardına sığınarak ulusal bütünlüğümüze hayasızca saldırıyor.

Türban Türk egemenliğine, laikliğe Saygı ile kullanılsaydı, sorun olmazdı. Bugün o ihanetin ve fitnenin bayrağıdır. Ve artiklen fitne günlük hayattan kesinlikle uzaklaştırılmadır. Türk Ulusu'nun egemenliğine dayalı bir demokrasi türbana rağmen yaşatılamaz. O, içindeki bütün ihanet, yalan ve fitneleriyle uzaklaştırılmalıdır.


Posted via Blogaway