Bir Dehşet Ve Tedirginlik Yazısı
Türk milliyetçiliği ne? Şahsen
ben artık onun ne olduğundan emin olamıyorum.
Türk Ocakları genel Kurulu’na
günler kala havada savrulan yorumları, yaygın taassubu gördükçe fikrin ve
eylemin neresinde durduğumuzu bilemez oldum.
Türk milliyetçiliği bir tür
siyasi taktik işinden mi ibaret? O,
siyasi iktidar için bir tür manivela mı? İktidara gelmek için savunulan basit
bir kullanım kılavuzu mu?
Türk Ocakları Genel Kurulu’na
dair yaygın yaklaşıma baktığımda; artık
Türk milliyetçiliği tasavvurunun bunlardan ibaret kaldığını üzülerek görüyorum.
Türk milliyetçiliği, artık genel olarak iktidara eklemlenerek veya herhangi bir
şekilde iktidar olarak var olmağa
çalışan, basit bir kabile duruşu gibi görünüyor.
Bu basit bir endişe mi? Hayır!
Maalesef hayır!
Bu yaklaşım, hayatla felsefe
ilişkisini koparıp hayatı biyolojik ihtiyaçlar ölçüsüne indirgeyen Ortadoğu Arap
siyasetinin içselleştirilmesi adeta.
Öyle olsa ne olur ki? Sonuçta insanlar yemek yiyip hayatta kalmaya
çalışmıyorlar mı? Hayatta kalmak için iktidar odaklarının suyuna gitmek de meşru bir hayatta kalmak çabası değil midir?
Türk milliyetçilerinin kendileri
otoriter mi? MHP’nin her şeye hakim olduğu günden beri maalesef öyleler. Gene de
Türk töresinin kalıntıları ile hakkı telaffuz etme cesareti Atsız gibi
insanların değerinin bilinmesini sağlıyordu.
Oysa bugün “Türk milliyetçiliği”
dendiğinde anlaşılan şey, genel olarak “iktidar mevkiine” biatı içselleştirmekten ibaret. Bu sadece
siyasal iktidardan ibaret değil. İşte bu yüzden bugün çok değer verdiğim bir ağabeyimin,
“tipolojik/İslâmcı” milliyetçilerin yapabilecekleri hakkındaki uyarısından
sonra dehşete düştüm.
Çünkü benim aklımda, hatası için
göğsünden oklanmayı ahlâkın gereği sayan şerefli Türk çerileri vardı. Oysa
devran değişmişti ve “ulul emre itaat”
anlayışıyla “Müslüman” etiketi taşıyan herhangi bir iktidar odağına
karşı herhangi bir eleştiriyi, hiçbir ölçü
tanımadan susturabilecek bir
Vahhabi Arap biat kültürü “milliyetçi” denen camiaya egemen olmuştu. Bu
kültürün en aşırı hali Suriye’de kelle kesiyor bugün… Bu kültür, içten içe
iktidara insan kurban etmeyi dinin gereği sayan insanların, tedirgin riyakârlığı ile toplumsal düzenimiz içinde
ufak adımlarla ilerliyor ve adına “Türk İslâm Ülküsü” denen anlayışla
milliyetçilerin Türklük bilincini aşındırıyor.
Ve bu hal beni cidden dehşete
düşürüyor. Çünkü artık şunu yavaş yavaş görüyorum ki söylemlerinin içinde Türk ismi
geçtiği için kafalarımızda yarattıkları bulanıklıkta kendilerine yer bulabilen
bir takım insanların, benim anladığım manada demokrasiyle, medeniyetle, temel
haklarla uzaktan yakından ilgileri yok! Üstelik bu basit bir ilgisizlik değil
galiba… Bu ilgisizlik aslında, nakilci İslâm için kelle kesen tutucuların içten
içe tasdikiyle beslenen, baskı arzusunun tezahürü. Bu baskının nasıl olabileceğini
hiç bilmiyoruz.
Çünkü bu baskı zihniyeti, “Hakkı ve doğruyu her ne pahasına olursa olsun savunan Türk çerisinin ahlâkından”
kaynaklanmıyor.
Bu baskı zihniyeti, “ Ne pahasına
olursa olsun iktidar mevkiini ele geçirip orada tutunmak isteyen Arap riyakârlığının, Kura’n’ı mızrak ucuna
takmak gaddarlığından” besleniyor. Ve içindeki Arapça’dan dolayı kendisini
haklı ve meşru gören bu baskı zihniyeti beni çok ciddi şekilde tedirgin ediyor.
Böyle bir zihniyeti taşıyan insanların
milliyetçi olup olmamaları önemsizdir.
Bu baskı zihniyeti öyle şekilsiz,
öyle belirsiz ki kendi kendini rahatlıkla inkâr edebiliyor.
Bu baskı zihniyetinin tek elle
tutulur yanı, taassubu/ tutuculuğu.
Türk milliyetçiliğinin siyasi
cenahı için artık yapılabilecek bir şey yok.
Ama Türk Ocakları Genel Kurulu, Türkçülerin zihnine sızmaya
çalışan dinci ilkesizliğin idrak edilip ayıklanması için tarihi bir fırsat. Bu yapılmazsa
Kur’an kutsiyetini istismar edip de
Müslümanlık iddiasını güden Emevi riyakârlığına teslim olmuş olacağız.
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Türk Ocakları delegelerinin göz önünde
bulundurmaları gereken şey, kimin iktidarla daha iyi anlaşacağı değildir.
Türk Ocaklı delegeler, Türk
ahlâkını, Türk örfünü, çeşitli baskı ve
iktidar odaklarına karşı kimin cesurca savunacağına bakmalıdır. Türk varlığı ılımlı siyasal mülahazalar,
ilkesiz mutabakat arayışlarıyla savunulamayacak bir haldedir.
Türk varlığı bir ucunda
Nusracı, Kaideci katillerin şiddetinin,
katliamlarının durduğu siyasal
islâmcılıkla etnik ırkçılığın çapraz ateşi altındadır.
Mevcut durumda, Türk varlığına
düşman olanların geri adım atmayacağı artık idrak edilmeli ve milletin bekasının her türlü siyasi endişenin
ötesinde olduğu fikriyle hareket edilmelidir.
Ve öyle görünüyor ki bu fikir de
sadece Mustafa Kafalı Hocamız tarafından
savunulmaktadır. Türk’ün tarafında olan
herkesi bunu düşünmeye davet ediyorum.
Ne mutlu Türküm diyene!
TANRI TÜRK’ü KORUSUN!