17 Mart 2014 Pazartesi

Bir Banka Bunları Yapar mı?


Mesela 1 haftalığına size 5.000 TL verip, faizsiz olarak geri ödemenizi sağlar mı? 

HSBC’nin attığı büyük adımla, evet!  HSBC’de  “Parasız kaldım, ödememin günü geçti, n’apıcam ben şimdi!” gibi dertleriniz yok çünkü Bedava Kredili Mevduat Hesabı ile her ayın ilk haftası 5.000 TL’ye kadar tanımlanan Kredili Mevduat Hesabı'nızdan ihtiyacınız olan miktarı çeker, ödemenizi yapar, tam 7 gün tepe tepe kullanır, hiçbir faiz olmadan da geri ödeyebilirsiniz. Büyük adım, işte böyle bir şey. “Arkadaşımdan isteyeyim, birinden borç alayım…” stresine girmenizi istemiyoruz. Bedava Kredili Mevduat Hesabı, Büyük Adım’ın avantajlarından sadece biri!

“MASRAF ÇIKARMA ŞİMDİ” diyenlere gelsin!

Büyük Adım ile HSBC masrafları da sıfırladı! Artık EFT ve havale işlemleri her yerden ücretsiz! Tekrar ediyoruz, sadece internetten değil, her yerden! İsterseniz şubeden veya telefondan yapın, isterseniz de internetten! Ayrıca, Büyük Adım’la hesap işletim ücreti de tarihe karışıyor. Özetle, HSBC’den Büyük Adım ile artık masraf yok!

1 aylığına değil, devamlı yüksek faiz! 

İlk ay yüksek faiz aldıktan sonra, normal faizle mi yetiniyorsunuz? Büyük Adım’da sadece ilk ay değil, sürekli hoş geldin faizi var!

Üstelik HSBC ne olur ne olmaz, dünya hali bu ihmale gelmez diyerek Büyük Adım’a dahil olan herkesin otomatik ödemelerinin 1,000 TL'ye kadar olan kısmını 3 ay boyunca güvence altına alan Ferdi Kaza Sigortası’nı ücretsiz yapıyor.

Büyük Adım’a nasıl dahil olacaksınız? Çok kolay, küçük bir adım atarak: HSBC’den 1’i fatura ödeme talimatı olmak üzere ayda en az 3 ödeme talimatı veriyorsunuz, bunların toplamı da en az 500 TL oluyor. Haydi şimdi bir düşünün: Kira, aidat, okul ödemeleri, başka bir bankaya kredi ödemeleri derken, 500 TL’yi buluyorsanız, hiç durmayın hemen siz de HSBC’nin Büyük Adımı’na dahil olmak için burayı tıklayın!

Bankanızdan ayda 500 TL ve üzerinde ödeme yapıyorsanız, bu haberi okuyun!
Bir boomads advertorial içeriğidir.
-->

16 Mart 2014 Pazar

Egemenlik Devlet Hizmetleri Ve Kimlik

Sözde Kürt sorununda “Kürt kimliğinin inkâr edildiği” söylemine sarılanlar, sanki memlekette devlet hizmetlerinde “ırk ayrımcılığı” yapılıyormuş gibi bir kanaati  oturtmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bu açık bir  yalan!

Geçmişteki Kürt etnik  isyanları ve teröründen dolayı devletin geçici bir süre Kürtçe ifade özgürlüğünü kısıtladığı doğrudur. Ama  hayat ve mülkiyet haklarının kullanımında hiçbir kısıtlama getirilmemiştir. Ülkede en zengin insanlar arasında Kürt ırkından olanlar mevcuttur.  Burada onların ırklarına, kökenlerine bakılmaksızın mülkiyet hakkının kullanımının sağlanması inkâr değil, ayrımsızlıktır.

Peki bu insanlar neden ayrıca bu haklarını “Kürt olarak” kullanmamışlardır?

Bunun sebebi, temel hakların kullanımını koruyan ve denetleyen devlet mekanizmasını kuran  toplumun Türk Ulusu olmasıdır.

Devleti kim kurmuşsa, emniyet ve adaleti kim ayrımsız şekilde temin ediyorsa  vatandaşlar onun “vatandaşı” sayılır.

Ermeni kökenli “Türk vatandaşları” vardır. Çünkü vatanı vatan yapıp burada emniyet ve adalet sağşayıcı bir tekel kuran toplum  Türklerdir. Vatan, ona bir anlam kazandıran toplumun adıyla ve sahipliği ile anılır.
Dolayısıyla sırf ırksal kökeni ayrı diye ırksal kökenden çok daha bağlayıcı ve kapsayıcı bir birlik gerçekleştirebilmiş, bu sosyolojik yapıdaki benzeşmeye dayanan bir hukuk birliği kurarak ayrımsız bir kanun önünde eşitlik sağlamış bir ulusa hele silâh çekmek kabul edilemez.

Türk devletinde memurlar vatandaşlara bu yüzden, ırksal köken sorarak hizmet etmez. Çünkü meşru bir “devlet yapısı” ırksal bağlılıkları aşan bir kanun uygulayıcılığını elzem kılar. Nasıl her sorumlu insanın, onu tanımamızı sağlayan bir ismi ve kimliği varsa, bir devlet  aygıtı kullanarak sorumluluk taşıyan  toplumsal yapının da bir kimliği olmalıdır.

Sorun şudur: Toplumsal adların temsil ettiği kimlikler salt etiketler değildir. O adlar, toplumsal gelişmişlik düzeyini ve bu düzeyin ortaya çıkardığı bütün zararları ve sorumlulukları da taşırlar. Bu ne demektir?

Bu, ulsulaşamamış Kürt kimliğinin egemenliğindeki  topaklarda uygulanan kanunsuz ve hukuksuz işlemlerin meşru devlet  penceresinden görülemeyeceği anlamına gelir.

Türk devleti , devlet olmanın  getirdiği kanun önünde eşitlik  idealini sağlamış mıdır? Şüphesiz evet.

O halde  birilerinin, uluslaşmanın siyasi, tarihi ve hukuksal sorumluluğuna akıl erdiremeyip uluslaşmayla şekillenen devlet yapısını  kabile mensubiyetine göre değiştirmeye çalışması sadece cehalet değildir; aynı zamanda düşmanlık ve ihanettir.

İşte Kürt kabileciliğinin yaşadığı  ırka dayalı bağlılığını asırlar önce terk ederek bir millet adıyla kendi topraklarında  adalet ve emniyet sağlamak hakkını yani egemenliği kanıyla kazanmış Türk Ulusu’nun devleti, bu yüzden kesinlikle meşrudur.

Bu meşruiyeti tartışmaya kalkmak da vatana ihanet ve savaş ilânıdır. Kürt enik ırkçılığının  ilkel beyninin idrak edemediği üstün ve medeni durum, budur.



15 Mart 2014 Cumartesi

Etnik Irkçılığın Geri Çocuk Psikolojisi

Kürtler sizi parmağında oynatır” S. DEMİRTAŞ

Bu ifade beni çok düşündürdü.
Birileri büyük bir Kürt ulusundan, bağımsızlık mücadelesinden, “onurlu beraberlikten” bahsediyor… Sonra da tutup “birilerini parmağında oynatmaktan” bahsediyor

Birilerini parmağında oynatmak bir yetişkin davranışı değildir. Bir yetişkinde rastlandığında da onaylanabilecek bir tarz değildir.

Aynı haddini bilmez “ Biz Kürtler boş testiyi dolu testiye vurur, kırarız! Kaybedecek bir şeyimiz yok!” demişti vaktiyle…

Bu ruh halinin Kürt topluluğunu temsil etmediğini umuyorum ama ediyorsa önümüzde çok ciddi, kalıcı bir yapısal sorun var demektir.
 Birilerini kim, nasıl parmağında oynatır?
Bunu genellikle çocuklar yapar.
Büyüklerin merhamet ve empati duygularını sömürerek istediklerini elde etmeye çalışırlar. Çünkü yetişkinlerle eşit güçte olmadıklarını bilirler.

Ne zaman ki  toplumda diğerleriyle eşit muamele göreceklerine dair güven duyguları gelişir artık birilerini parmaklarının ucunda oynatmak yerine, değere karşı değer sunarak ilişki kurmağa çalışırlar.
Aslına bakılırsa bu gelişimle toplumların gelişimi hemen hemen benzer.

Bir topluluk hayatı sadece kendi benzerlerinden ibaret sandığında genellikle hayatı sadece kendi gözlerinden gören empatisi gelişmemiş bir çocuk gibi davranır. Kürt etnik ırkçılığının neşet ettiği toplumsal psikoloji  tam olarak böyle bir şey.

Etnik ırkçılar, “ Kendilerine benzemeyenlerle bir benzeşme iradesi ve aracı bulmak” ihtiyacı hissetmeden; hayatı, hep elde etmek, emmek, sömürmek ve dışkılamak üzerine kurulu insan yavrularının psikolojisini sahipleniyorlar.

Onlar bir yandan onuru elde etmek istiyor ama bunu başkalarından edinmek istiyorlar. Kendilerine saygı duyulmasını istiyorlar ama saygının temeli olan empati duygusunu ve duyarlılığı göstermeyi bilmiyor daha da kötüsü bunu gereksiz buluyorlar.

Etnik ırkçılığın toplumsal tabanında, kendine saygı, kendine güven, kendinden bir değer üretmek bilinci yok. Bu açıdan etnik ırkçılık asla kendisini kendi değerleriyle, kendi anlayışıyla, kendi bakışıyla tanımlayamıyor. O ancak “bir rakibe karşı olmakla”  ona nefret duymakla var olabiliyor.


Bu yüzden de  Kürt etnik ırkçılığı için ilişkiler ancak istediğini her ne şekilde olursa olsun elde etmekten ibaret kalıyor. Etnik ırkçılığın, empatisi olmadığı gibi ölçüsü, sınırı da yok. O, insan ilişkilerinde özen, dikkat geliştiremeyen insanlığın bebek hali,mağara adamının örneği. Bir farkla: O mağara adamı artık kendisine iş, aş, öğrenim sağlayan gelişmiş toplumsal yapıları biliyor ve onları sömürebileceğinin farkında.  İşte “Kürtler sizi parmağında oynatır!” bilgiçliğinin aslı, esası bundan ibaret.

14 Mart 2014 Cuma

Dinci İdealizmin Yararsızlığı

Dinci İdealizmin Yararsızlığı
Şeriat rejimleri hakkında konuşurken kullanılan en yaygın metot, dinin özüne değinmek ve sonra dinin güzelliğini ispat etmek.

Ülkemizde hayatını dine göre düzenleyen ve ülkeyi de buna göre düzenlemek isteyen her   fikirden vatandaş bu akıl yürütmeye göre  sürüleştiriliyor.

Dinin özüne değinerek dinin güzelliğini ispat etmeye çalışmak acaba gerçekten şeriat rejimlerinin “özünde” iyi olabileceğini kanıtlar mı?

Bir kısım milliyetçilerin de kullandığı bu akıl yürütmenin yanlışı şudur:
Dinin güzelliği ve mükemmelliği, onun, herkes için ve her zaman güzel olduğunu anlatır. “Herkes için ve her zaman” derken kastımız, her bir ferdin, kendi  aklı ve vicdanı için güzel olması demektir. Yani bir dinin mükemmel olduğunu söylüyorsanız  bundan çıkarılacak sonuç, onu kabul eden her bir ferdin, kendi aklı ve vicdanınca o dinden  mutlaka yararlanacağını söylüyorsunuz demektir.

Burada iki anahtar kelime var: “Fert /birey” ve “kabul”…

Ne demek istiyoruz?
Dini kabul eden varlık veya birim, ferttir/bireydir. Bu da bir dinin değerinin onu kabul eden fertler/bireylerin  kendi akıl ve vicdanlarında saklı tutulduğu anlamına gelir. İslâmiyet’in mükemmel olduğu kanaati sadece İslâm’ı kabul etmiş fertlerin kafasında  var olan bir telâkkidir. Aynı şeyi diğer bütün dinler için de söyleyebiliriz.
Dincilik ne yapar?
Dincilik, dinin, bizden bağımsız, bizden ayrı şekilde değerli olduğu kanaatini bize kabul ettirmeye çalışır.
Peki ama “değerli olmak” ne demektir?
Değerli veya değer olmak demek, “Elde edilmek istenen ve elde edildiğinde de korunmak istenen bir varlık olmak” demektir.
Dünyada bütün insanlar için ayrımsız şekilde “değerli olan” şeyler var mıdır? Evet vardır. Bunlar üç tanedir: Hayat, mülkiyet ve hürriyet hakları. Bu üç şey neden “evrensel” değeri  haizdir? Çünkü bu üçü olmazsa, insan nesli sürdürülemez.
İnsanın hayatının korunması aklını ve vicdanı çarpıtılmamış, tehdit edilmeyen her insan için tartışılmaz bir zarurettir.
İnsanoğlunun, kendi aklına göre ve menfaati kullanacağı araçlara sahip olması hayatını ve neslinin devamını koruyabilmesi için elzemdir.  
İnsanın kendi aklına göre ve menfaati için kullanacağı araçlara sahip olup bunları kullanabilmesi için bağımsız olması da  bu araçlar üzerindeki  “tasarrufunu” sağlayabilmek için elzemdir.
Peki dinci ne yapar?
Dinci, dinin sizden ayı şekilde değerli olduğunu, size zorla kabul ettirmeye çalışır. Böylece dini, sizin ferdî/bireysel kabul alanınızın dışına çıkarır. Size din hakkında düşünmeyi men eder. Bunu neden yapar? Çünkü dini bir politik rejim haline getirip de sizi ona uydurmaya çalıştığında eleştirilmekten korunmak ister.

Çünkü dincilerin savunduğu şeriat rejimlerinde ne kadar aklınızın olduğuna bakılmaz; ne kadar itaat ettiğinize bakılır.

İşte bu noktada dinin özüyle şeriat rejimlerinin özü arasındaki farka geliyoruz.
Şeriat rejimleri, dinin özüyle ilgilenmez. Onlar bir yandan savundukları düzen için dinin tartışılmaz mükemmelliğini kullanır öte yandan onun özünün anlaşılmaması için ellerinden geleni yaparlar. Şeriatçıların Kur’an’ın tercümesine bu kadar şiddetle karşı olmalarının sebebi budur. Hiçbir şeriat rejimini, dinin özüne göre eleştirmezsiniz. Şeriatçılar dinin özünün, onların kurduğu din rejimi olduğunu söyleyerek aklınızı ve vicdanınızı susturur. Bugün Türkiye’de Ak parti denen “dinci odağın” (AYM hükmü) iktidarının anahtarı budur.

Dinin özü, dine dayandığı iddia edilen, iyi bir şeriat rejimi kurulabileceği için iyi değildir.
Dinin özünü iyi yapan şey, onun özündeki  evrensel  akılcılık ve vicdanîliktir.

Dinin aslında iyi olduğunu söyleyerek şeriatçı rejimleri eleştirmeye kalktığınızda ; “ Aslında, dinin özüne dayanan iyi bir şeriat rejimi kurulabilir!” demiş olursunuz. İşte burada öldürücü bir hata yaparsınız. Çünkü şeriat rejimleri zaten kendilerinin, dinin özü olduğunu insanlara kabul ettirerek ayakta kalmaktadır.

İşte dine dayalı siyasetin “katil argümanı” budur. “İyi bir şeriat rejimi” diye bir şey kurmak mümkün değildir. Çünkü insanları,   bireysel inanışlarına saygı duyarak onların dinlerini kendilerine göre yaşamasına izin vererek kabul eden bir şeriat rejimi yoktur ve olamaz da. Şeriat zaten dini, insanüstü, akıl ve vicdan dışı bir değer kabul etmenin siyasi sonucudur.
Akılcı olan, şeriat özlemlerini, dinin özüne göre eleştirmeye veya  tadil etmeye kalmak değildir.
Akılcı olan, şeriat rejimlerinin dinle bağdaşmadığını göstermektir.








13 Mart 2014 Perşembe

Kurtuluş Savaşı Ve Türk Uluslaşması

Anıt bir fotoğraftır!
Etnik ırkçı Kürt  sözde siyasetçiler, Kurtuluş Savaşı’nı beraber verdiğimizi dolayısıyla Türkiye’yi Kürtlerle paylaşmamız gerektiğini söylüyor.

Bu iddia tarihî ve sosyolojik bir iddia dolayısıyla aynı şekilde cevaplandırılması gerekiyor. Gerçi etnik ırkçılığın hırçınlığı, olaylara mutlaka onun penceresinden bakmamız için bizi tehdit edip duruyor.

Kürt etnik ırkçılığı 19 yy’dan itibaren aynen Arap kabileciliği gibi imparatorluk kurucusu Türk Ulusluna karşı isyan etmeye başlıyor. Erdal Sarızeybek, “Kürt isyanları” olarak bilinen isyanların aslında Kürtlerle ilgisinin olmadığını ispatlıyor. Buna karşılık bütün bu isyanlar, Kürt  etnik ırkçılarca sahipleniliyor. Dolayısıyla bunları “Kürt isyanları” olarak görmemiz doğal.

Bu isyanlar Kurtuluş Savaşı’nda da durmak bilmiyor ve Koçgiri gibi ihanetlerle sürüyor. Diyab Ağa gibi  müstesna vatanseverler dışında, Kürt  feodalitesinin pek de olumlu davrandığını göremiyoruz.

Bir de bu hareketleri dine dayandırarak ülkedeki mevcut dinci-etnik ırkçı koalisyonunun tarihi temellerini atıyorlar.

Peki Kurtuluş  Savaşı’nın doğasına nasıl bakmalıyız?

 Etnik ırkçı Kürtçülere göre Kurtuluş Savaşı, Türklerin,  başta Kürtler olmak üzere diğer etnik unsurları birer lejyoner gibi kullanıp sonra  onlara kanlarının bedelini vermediği bir savaş.

Acaba böyle mi?

Elbette hayır. Kurtuluş Savaşı daha başlamadan işgal güçlerine karşı Türk ulusal direnişi başlıyor.

Bunu nereden biliyoruz? Bunu işgal güçlerinin, başta İngilizler olmak üzere “Türkleri Orta Asya’ya sürmek” olarak açıkladıkları amaçlarından biliyoruz.

Demek ki işgal güçlerinin Anadolu’da çarpıştıkları güçler “Türk güçleridir.”
İşgal edilen yurt Türk yurdudur.  İçinde yaşanan ev, “Türk evidir”.

Düzenli ordumuz mücadeleye başladığında sancaktarların elinde yükselen de Türk Bayrağıdır.

Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Kurtuluş Savaşı Türk uluslaşmasının  menzil taşlarından biridir. Kurtuluş Savaşı, o zamana kadar varoluşu hiç bu derece tahdit altında olmayan Türk Ulusu’nun Anadolu’da giriştiği en büyük mücadeledir.

O zaman kadar ancak  bir devletin ihmal edilmiş kurucu unsuru olarak yaşayan Türk Ulusu’nun, vatanının sahibi olduğuna dair en önemli  ihtardır.

Dolayısıyla Türk Ulusu Anadolu’yu,  bir takım kabilelerle paylaşılacak kiralık bir ev olarak görmemiştir. Onu, üzerindeki elma ağacından anlatılan masalına kadar Türkçe bir varlık olarak kabul etmiştir. Bu görüşünün haklılığını da Kurtuluş Savaşı ile ispat etmiştir.

Türk Ulusu, Kürt kabilelerini birer lejyoner gibi kullanmamıştır. Onları kendinden dışlamamış ve savaştan sonra da  “Kanun önünde eşitlik” içinde bu yurda, “Türk” damgasını basmıştır.

Türk vatanı üzerinde Türk Ulusu dışında hiç kimsenin, hiçbir hakkı yoktur. Türk uluslaşması, kabilelerin, aşiretlerin vs. çok üstünde belirleyici  bir egemen süreç olarak gelişmiştir. Kurtuluş Savaşı bu sürecin bir kanıtı ve örneğidir.

Bu da şu anlama gelmektedir: Türk Uluslaşmasını “faşist” bir  süreç olarak görenler ya Kurtuluş Savaşı’nın sosyolojik cephesini anlayamıyor ya da Türk Ulusu’na düşmanlık besliyorlardır.

Kurtuluş Savaşı dış  düşmanlarını işgaline karşı yapılmıştı. Bu demek değildir ki Türk Uluslaşması, içten gelecek ihanete karşı savaşmak iradesinden yoksundur. Türk Ulusu, uluslaşmasını, nasıl “düvel-i muazzamaya” kabul ettirmişse;  kendi içinden çıkabilecek hain işgalcilere de kabul ettirebilecek kudrete ve iradeye sahiptir.


12 Mart 2014 Çarşamba

Fethiye Benim Babamın Malıdır! İtirazı Olan?



BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Fehtiye’de HDP seçim bürosuna yönelik saldırıya ilişkin “Başbakan’ın Fethiye’deki o kaymakamı, o emniyet müdürünü derhal görevden alması lazım. Bu ülkenin her karış toprağı ortak vatandır. Fethiye kimsenin babasının malı değil” dedi.”*

Bunları söyleyen ortanın solunda demokrat bir politikacı falan değil.

“Kürtler hayatınızı cehenneme çevirecek!”, “İşgalci TC Kürdistan’dan defol!” diyen bir bebek katilleri yardakçıları sürüsünün “eş başkanlarından” biri…

Aslında bizim memleketimizde  binlerce sivil, asker, öğretmen şehit olmadı.

Biz bu memlekette  sırf  renk körü olduğumuzdan kırmızı  beyaz bir bayrak dalgalandırıyoruz!

Bir türlü göremiyoruz  şu PKK renklerini. Bir görebilsek pek güzel olacak da…

Kendi  ırkçılıklarını silâh zoruyla bize öğretmeye kalkıyorlar.

Eh biz milât daha dünyada bile yokken devlet kurmuş bir millet olduğumuzdan bu ırkçı hırçınlığı bir türlü anlayamıyoruz.

Şöyle bir bakıyoruz, kravat takıp saçını taramış, kelli ferli adamların, ağızlarından çıkanı kulaklarının duyup duymadığına hayret ediyoruz.

Bakıyoruz, kız alıp verirken -ki kız vermek babanın canının bir parçasını bir başka aileye emanet etmesidir-  Kürt olup olmadığına aldırmadığımız insanlar, gün gelip suratımıza bir silâh doğrultup “ Güneydoğu’da Türkmen azınlık çok rahat edecek!” deyivermiş! Kendi memleketimizde densizin biri bizi azınlık ilân etmiş, iyi mi?

Bu abiler değil miydi “Kurtlar Vadisi’nin” senaristini Diyarbakır’a gelmemesi için tehdit eden? Aynı tehditleri her gün savurmuyorlar mı?

Evvelâ şunu ırkçı eş başkanın acilen öğrenmesi lâzım: Fethiye benim babamın malıdır! Babam onu  İstiklâl  Harbi gazisi dedelerimden miras  almıştır, bana da miras bırakıp ebediyete intikal etmiştir!

Fethiye al bayrağın altında  yuva kurmuş bütün babaların malıdır!
Fethiye ahalisi HDP denen katil artıklarının binasına Türk bayrağı dikerken “ Ya bu bayrağı kabul edip siyaset yaparsın, memlekette beraber yaşarız ya da bayraktan rahatsız olanlar kendi babalarının malı neresiyse oraya çekip gider!” demiştir.

Olayı büyütmenin anlamı yoktur. Çünkü şimdiye kadar HDP, BDP gibi  köpek yallarının artığıyla  beslenen sözde partileri, Türk Milleti gerçek partiler sanıyordu.

Artık  Türk Milleti’nin  babasının malı olan bu memlekette Kürt adıyla şiddete, tehdide, fitneye tahammülü kalmamıştır.

Fethiye, aslında PKK blöfüne bir cevaptır.

Aklı olan Kürt kardeşlerimiz artık şunu anlamalıdır:

PKK dinci Türk düşmanlığının geçici iktidarında şımarmıştır. Bu devren gelir geçer, elbet gerçekten Türk olan bir idare başa gelir, bugünlerin hesabı sorulur.

O zamana kadar Kürt  adı terörle, tehditle, ihanetle özdeşleştirilirse belki biz Diyarbakır’a ayak basamayız ama Kürtler artık kendilerine komşu olacak kimseyi bulamaz, iş bulamaz, dostluk ve sevgi bulamaz. O zaman da şehirlerde  kendi gettolarında  dışlanmış olarak yaşarlar.

Ha  Diyarbakır’a ne olur? Otobüs firmaları vs iflas eder. Çünkü Diyarbakır’dan batıya gelecek herhangi bir otobüs kalmayabilir.

Dinci şımarıklığın bürokrat kıyımından medet ummayın sevgili kekolar. Türk devleti de Türk Milleti de bürokratlar vs yokken hep vardı hep var olacak.

Fethiye benim Türk oğlu Türk  babamın malıdır! İnanmayanlara memnuniyetle ispat edebilirim!
*http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25981410.asp



10 Mart 2014 Pazartesi

WEB Sitesi Açmaya Kalkan Salak: Ben!




Bir blog açmak on dakika. Hiç bir şey bilmeseniz bile on dakikada işlemleri izleyerek blogunuzu yazmaya başlayabiliyorsunuz.

Ya bir web sitesi açmak?

Yemin ederim bin pişman oldum!

Kardeşim, bu ancak "bilenlerin" yapabileceği bir işse ne demeye "alan adı" bilmem ne satıyorsunuz?

Gerçekten Allah'ın belâsı, ayrıntılı, akıl dışı ve  zor bir iş bir web sitesi açmak.

Hayır anlayamadığım şu:

Bir blog açmak için  bir alan adı alıp içine resim dahil her şeyin rahatlıkla eklenip yazıların paylaşılabileceği bir iletişim ortamı hazırlayabiliyorsanız filezilla mıdır ne  halttır, onun gibi programlarda insanın kendini kaybetmesine sebep olacak kadar ilkel bir "arayüzü" neden tasarlıyorsunuz?

Blogun kolaylığı, güler yüzü varken insanlar neden blog kadar bile tasarım imkânı olmayan aptalca bir "site" kurmak ister ki?

fikirkzani.org adın alıp bir blog gibi rahatlıkla  yazıp paylaşabileceğimi sanarak bir ton da para verdim! Aklıma yanayım! Bir de internette " Dosyaları  yükleyiverin!" demiyorlar mı? İnsan katil olur, yemin ederim!  O dosyayı yüklemek için gereken arayüz progamı zaten Allah'ın belâsı bir zorluk!

Blogspotta sayısız şablon var! İstediğim resmi arka plan olarak kullanabiliyorum; hem de iki tıkla!

Resim bile yüklemesini anlayamadığım aptal bir arayüze neden onca para döktüm ben?!

Blogda bir günde istediğim kadar yazı yayınlayabiliyorum!

Aaaaah! Ah! nerede blogun rahatlığı, nerede web sitesinin bürokrasisi ve ayrıntısı?!


Çok ciddi söylüyorum, ben salağın  tekiyim.








6 Mart 2014 Perşembe

“Kamu Yararı” Teriminin Belirsizliğine Karşı Negatif Bir İçtihat Karinesi Olarak “Kamu Zararsızlığı”




"Kamu yararına" kim karar verecek? Rüşvetçi siyasiler mi mesela?
Dinde aklın yerine dair Maliki fakihi Necmüddin et Tufi’nin şu  ifadesi sanırım  hukuk felsefesinin en temel ilkesini de aynı zamanda  özetliyor: “ Muamelâtta hükümler, Maslahata( kamu yararına) göre belirlenir; bu alanda dinin verileri sadece birer örnektir, tüm zamanları bağlamaz.”(1)

Burada iki önemli husus var.

Bunlardan birincisi “muamelât” denen, dinin dünyaya dair uygulamalarında aklın esas alınması…

Diğeri de  akıl  yürütmede gözetilecek norm.

Dinde akıl yürütme, başka bir tartışma konusudur.

Burada dikkatimizi çeken “kamu yararı” normudur. Esasen bu, hukukta içtihatta temel alınan normdur.  Bunu anlamak da kolaydır, çünkü insanları gerektiğinde kendilerine   uymakta zorlayacağınız kuralların herkes için ve her zaman makul ve makbul olmasını sağlamanız gerekir.

Bu da ancak bütün bir toplumun “yararına” hitap eden kurallar keşfetmekle mümkündür. Burada “keşfetmekten” kastımız şudur:

Toplumda insanlar henüz otoritelerce yazılı hale getirilmemiş bazı kurallara da uyarlar. Montesqieu bunu “ İnsanlar kendi yaptıkları kanunlar kadar yapmadıkları kanunlara da uyarlar..” diye ifade etmiş. Burada tabiat kanunlarından bahsettiği düşünülebilir ama öte yandan davranışlarımıza yön veren henüz farkında varılmamış örflerden de bahsettiğini düşünmemiz son derece mantıklıdır.

Burada yasama organını ve müçtehid hâkimleri zora sokabilecek  temel sorun “yarar” teriminden kaynaklanmaktadır.

Neden böyledir?

Buradaki açmazın sebebi “yararın”/faydanın tamamen bireysel bir değer olmasıdır. Değerin, “ Elde edilmek istenen ve elde edildiğinde korunmaya çalışılan varlık” olduğunu düşünecek olursak  faydanın  neden bireysel olduğu daha rahat anlaşılabilir.  Bireylerin faydaları pek çeşitli ve çoğu zaman ilişkisizdir. Bireylerin fayda telâkkileri bir noktada çakıştığında iki şey meydana gelir: Mübadele/alışveriş veya savaş (dava).

Bu durumda toplum için ortak bir fayda belirlemek imkânsızdır. Toplumsal değerlerin varlığı dahi toplumsal faydayı tespit etmemizi mümkün kılamaz.

Vatan, bayrak, dili, egemenlik de birer değerdir ancak bunlar doğrudan doğruya bireye yçnelik fayda sağlayan değerler değildir. Bu değerlerin  varlığı, eğer olmak özelliği, birey için sağladığı doğrudan ve acil faydalardan kaynaklanmaz.

Oysa kanunların değer olmak özellikleri, her bir bireyin fayda algısını, toplumda davranış şeklini, sözleşmelerin şeklini doğrudan doğruya ve her an etkilediği için bireysel faydayla yakın ilgilidir.

Bireyde fayda telâkkisi sadece zarardan kaçınmakla teşekkül etmez. Birey elde etmekten zevk alacağı her şeyi de kendisi için bir fayda olarak telâkki eder. Sigara tüketiminin engellenememesinin en büyük sebebi budur. Normal olarak bireyin zarardan kaçınmak için sigaradan uzak durması gerekirken onun fayda telâkkisi, bundan elde edeceği zevkin daha üstün olduğu kanaatine dayanır.

Oysa bir başkası bunun aksini düşünebilir.

Veya  içki tüketimi aynı şekilde düşünülebilir. İçkinin muhtemel zararlı etkilerine rağmen “kamu yararına” olarak içkinin toptan yasaklanması düşünülemez. Böyle bir yasaklamanın hiç kimsenin fayda telâkkisini değiştirmediği tecrübe edilmiştir.

O halde “kamu yararı” asla objektif olarak tespit edilemez. Kamunun yararını düşünmeye çalışmak iktidarlar için  keyfiliğin bir mazereti olmaktan öteye gidememiştir. “Kamu yararı” terimi özellikle şeriatçı rejimlerin, yobazlıklarını topluma dayatmasının ilk gerekçesidir.

Bu  aynı zamanda iktidarın kendisi için faydalı bulduğu hareketlerin yapılması için toplumu zorlamasının da gerekçesidir.

Peki ama toplumu herhangi bir eylemin etkisinden korumak nasıl mümkün olacaktır?

Eğer  herhangi bir eylem türünün  toplumun tamamı için faydalı olup olmadığı tespit edilemiyorsa; o eylem türünün zararlı olup olmadığına bakılması gerekir.

Buradaki temel mantık da şu olmalıdır: “ Bu eylem toplumun genelince gerçekleştirildiğinde, emniyet ve adaletin teminine, temel haklara zarar verir mi vermez mi?”

Meselâ hırsızlık, hakkında hiçbir kanun  olmasa dahi toplumda yasaklanmış bir eylemdir. Neden? Çünkü herkes bir diğerinin malını, onun arzusu hilâfına almaya kalkarsa toplum ayakta kalamaz.

Burada akıl yürütmenin anahtar kelimesi “zarar”dır.

Çünkü faydaların bireyselliğine karşın zararın yaygın ve objektif etkilerini sezmek ve keşfetmek mümkündür. Faydanın genelliğine itiraz etmek mümkündür ama zararın genelliği su götürmez şekilde kanıtlanabilir.

Bunun sebebi de “faydanın” temel haklardan farklı şekilde bireylerce geliştirilmesi iken “zararın”,  herkesin asgari müştereği olan tartışılmaz, vazgeçilmez, dokunulmaz ve devredilmez temel hakları ihlal anlamına gelmesindendir.

Birisi “Dondurmak yemek kamu yararıdır!” dese buna rahatlıkla itiraz edebilirsiniz ama “ Birinin malını çalmak suçtur!” dediğinde buna itiraz edemezsiniz.

O halde ne yiyip ne içeceğimize de hazır siz karar verin? Bu nasıl olur?
Demek ki “kamu yararı” ila amaçlanan şey “kamu yararı” terimi ile sağlanamaz. Eğer amaç kamunun yani bütün bir toplumun  tartışmasız şekilde yararlanacağı kurallar koymak ise bunun yolu  toplumun fayda algısını ortaklaştırmaya çalışmak veya bunu keşfetmeye çalışmak değildir. Bu açıdan “kamu yararı” terimi maalesef basit bir  amaç yönelimi belirtmenin ötesinde yanlış şekilde bağlayıcı kabul edilmiştir.

Eğer daha doğru bir akıl yürütme yapılmak isteniyorsa terim “kamu zararsızlığı” olarak değiştirilmelidir.

Kamu yararı, birilerinin, elindeki iktidar gücüyle insanlara belli  eylem türlerini  keyfice dayatması veya yasaklaması dışında bir sonuç doğurmadığından veya doğuramaz. Bu yüzden “kamu yararı” terimi, yerini, herkesin, üzerinde mutabık kaldığı temel hakların ihlal edilip edilmediğinin denetimi veya muhakemesini sağlayabilecek “kamu zararsızlığı” terimine terk etmelidir.

Eğer bir eylem toplumun genelince uygulandığında  temel hakların genel yıkımına yol açacak bir zarar potansiyeli taşımıyorsa  onun serbestliği iktidarın fayda algısına /telâkkisine göre  ortadan kaldırılmamalıdır.

“Kamu zararsızlığı”,  bu açıdan  kanun yapıcının ve müçtehid hâkimlerin toplumdaki “pozitif/etkin”  veya âmir vesayetine karşın negatif/edilgen bir akıl yürütme anlamına gelir.

Kamu zararsızlığı, devletin, toplumsal düzendeki yerinin, bireyi temel haklarına göre belirlenmesi anlamına gelir. Bu açıdan, adaletin ve toplumsal mutabakatın temininde “kamu zararsızlığı” terimi “kamu yararı” terimine göre çok daha akılcı ve kesinlikle daha doğrudur.

Kamu yararı hele bizimki gibi dinci iktidarların hüküm sürdükleri memleketlerde toplumsal hayatın kısıtlanmasında kullanılan en büyük ahlâkî ve hukukî suiistimal aracıdır.

Bu suiistimalin engellenmesi da ancak “kamu  zararsızlığı” anlayışının yerleşmesiyle mümkün olabilecektir.




Cazim GÜRBÜZ : “Kartal Gözüyle Lâiklik”: Berfin: 2010: Shf:37

5 Mart 2014 Çarşamba

Siyasal İslâmcılıkla Kirlenmiş Siyasal Milliyetçilik Karşısında Dimdik Bir Duruş: TÜRKÇÜLÜK

Milliyetçilikteki  fikrî savrulmalar dine bakış ve milliyetçiliğin anlamı  noktalarında meydana geliyor.

Milliyetçilik bir ideoloji midir? Bir siyasi parti programı mıdır? Bir doktrin midir?


Eğer milliyetçilik bir ideoloji ise mülkiyet, toplumsal düzen, hukuk, iktisat konularında kendine özgü, kavrayıcı cevaplar üretmiş olması gerekir.  Türk milliyetçiliğinin siyasî kolu bunu yapmaya uğraşmış fakat başarıl olamamıştır. Başarılı olması da mümkün değildir. Çünkü mülkiyete, temel haklara, devlete, toplumsal düzene vs. bakışta sosyalizm ve liberalizm kutuplaşmasının dışına çıkabilecek bir üçüncü yol geliştirmesi mümkün değildir.

Her şeyden önce siyasal milliyetçilik, geliştirdiğini iddia ettiği üçüncü yolun eninde sonunda derece itibariyle bu iki kutup arasında, bu iki kutuptan birine daha yakın bir şey olacağını artık anlamalıdır.

Bugüne kadar Türk milliyetçiliği MHP’nin tekelinde onun yürüttüğü bir siyasi parti programı olmaktan ileri gidememiştir. Bunun sonucunda da o, diğer partilerin rahatlıkla reddedip karalayabileceği, değersizleştirebileceği basit bir taraftarlık haline indirgenmiştir, değersizleştirilmiştir.

Türk milliyetçiliğinin,  bir partinin yöneticilerinin gel geç siyasi heveslerinin ve hesaplarının oyuncağı haline getirilmesi, başlangıçtaki amaç ne kadar ulvi olursa olsun, onun büyük fikrî, entelektüel ve ahlâkî mirasının  gömülmesini, unutulmasını doğurmuştur. Ortaya Türk milliyetçiliğini, onun kurucularından daha iyi bilen  Arvasi, NFK, Serdengeçti gibi insanlar çıkıvermiştir Bu gün milliyetçiliğin temeli sanılan bu insanların ne Türkiye dışındaki Türk  topluluklarından, ne büyük Türk  tarihinden, Türk toplumsal düzeninden ne de Türk’ün dünyayı telâkki edişinden haberleri vardır.

Bu insanların Türk milliyetçiliğine sızmaları,  Türk milliyetçiliğini tekeline alan,  kendisini onun sahibi ve belirleyicisi sanan siyasî hareketin yanlış milliyetçilik algısının sonucudur.  Ortaya tarihimizle hiçbir ilgisi olmayan, tarihî mirasımızı Araplarla paylaşabileceğini sanan bir melez hareket çıkmıştır.

Herhangi bir fikri siyaset vasıtası haline getirdiğinizde o fikri artık  akıllardan ve vicdanlardan söküp partilerin menfaat aracı haline getirirsiniz. Dinci partilerin en büyük zararı, nasıl dini, partiler eliyle uygulanacak bir parti programı haline getirip her türlü eleştiriye, hakarete ve nefrete açık hale getirmekse;  siyasal milliyetçiliğin de hatası, Türk milliyetçiliğini üzerinde kurulduğu akıl, mantık ve vicdan çizgisinden çıkartıp  menfaat dağıtıcısı bir partinin basit olanı haline getirmiş olmasıdır. Belki zamanında “kendini milliyetçi sanan köylü gençlerin” ortaya çıkması sağlanmıştır ama daha sonra “kendisini milliyetçi sanan” gençler Süleymancılık, Nurculuk gibi   dinci fitne hareketlerinin tuzağına düşmüştür.

Türk milliyetçiliğini, müktesebatı tartışmalı parti yöneticilerinin üzerinde konuşabileceği, yönetebileceği bir parti programı haline getirenler, dine bakışta da  Türk milliyetçiliğinin kurucu fikir babalarından ayrılmış ve kökten dinci, selefi Arap yorumunun Türkiye’deki uzantılarının tavrını benimsemişlerdir. Bugün Türkiye’deki iktidar açıkça selefi yobaz  ve kıyıcı Arap İslâmcılığını benimsiyorsa bu sadece ona özgü bir davranış değildir. Bugünkü dinci iktidar, içinde MHP seçmeninin de bulunduğu, dini ideoloji olarak benimseyen yığınların ilkelliğinin bir tezahürüdür.

Bugünkü  Türk milliyetçiliği, artık “Allah sevgisi” ile “şeriat yobazlığını” ayırt edemeyecek kadar  cahil, yüzeysel bir harekettir.  Şeriat denen muamelat yobazlığının Allah’a imanın şartı olduğunu sanmak belki Arapçı yobazların düşünüş tarzı olabilirdi ama bugün MHP bu anlayışı hiç  bir şekilde eleştirmeden doğrudan milliyetçiliğin içine sokuşturmuştur.

Kerameti kendinden menkul bazı danışmanlar ve “akil adamlar” Türk milletinin şehadet anlayışını selefi yobazlarının intihar bombacılarının ölü seviciliğiyle özdeşleştirmeye kalkıyor. Seyyit Onbaşı zırhlıları batıran mermileri kaldırırken bir “Türk askeri” olarak besmelesini çekmişti. O, konuştuğu dilini adının Türkçe olduğunun, “Türk Bayrağı” olan bayrağının, Türklüğünün farkındaydı. O, adı Müslüman olan kalleş Arap şeyhleriyle aynı şekilde  Müslüman olmadığının da farkındaydı. Farkında olmayanlar sadece İslamiyet’i parti programı olarak kullanıp şeriat devleti kurduklarında,  hakkı inşaa edeceklerini düşünen “milliyetçi” namlı Arap sevicilerdir.

İşte son dönemde ortaya çıkan Türkçü- Türk İslâmcı tartışmasının temelinde dine ve millete bakıştaki bu köklü fark gelmektedir.

MHP kendisini AKP karşısında Türk milletinin tek ve tartışılmaz savunmaz mevzii sanmaktadır. Oysa MHP olmasa dahi Türk milleti,  Türk adının mahiyeti, tarihi ve önemi hakkında yeterince bilgi ve inanç  sahibidir. MHP’nin anlayamadığı şey, Arvasi, Serdengeçti, NFK gibi Atatürk düşmanı dinci, şeriatçı ümmetçi insanların Mehmetçik’in samimi dindarlığını hiç idrak edememiş olmasıdır.

MHP’nin Arvasi, NFK ve Serdengeçti’den tevarüs ettiği din anlayışı AKP’nin beslendiği anlayışın ta kendisidir.

Bundan dolayı MHP bütün vatansever söylemlerine rağmen ümmetçiliğin oy tabanında hiçbir karşılık bulamamaktadır. Çünkü hayatı şeriatın penceresinden gören hiç kimse için Türk adının, Türk Bayrağının, Türk tarihinin bir anlamı ve önemi yoktur. Bir Türkçü Türk adını değerlerinin, normlarının ve ahlâkının temeli sayarken şeriatçı bir “milliyetçi” için bütün bunların kaynağı ancak  dindir. MHP vatandan bahsederken aslında şeriat etrafında birleşmiş kimliksiz hayalî bir Müslüman toplumundan bahsettiğini ne yazık fark edememektedir.

Türk İslâmcı, şeriatçı bir milliyetçi için  “Türk” denen varlık, ancak şeriata hizmet ettiği kadar önemlidir.

Şeriatçı bir milliyetçi için hayat, din tarafından idare edilmesi gereken bir ameller toplamıdır. Oysa bir Türkçü için din, hayata tesir eden ama hayatın kendisi olmayan bir güdüleyicidir.

Bugünün siyasal milliyetçilerinin bütün hesabı  MHP’nin “herhangi bir şekilde” iktidar olmasıdır. Yapılan her işi bu anaca göre değerlendiriyorlar. MHP’yi eleştiren Türkçülerin aslında “AKP’nin tezgâhına su taşıdığını” ( Ona “Değirmenine su taşımak” denir ama  “Benden iyi tarihçi yoktur! gibisinden övünen yarı okumuşların cehaleti dehşetengizdir!) söyleyen yarı okumuş bir takım danışman vs takımı MHP yüzünden Türk milliyetçiliğinin  uğradığı ağır tahribatı anlayamayacak kadar kör ve vicdansız.

Bütün Türk milliyetçiliğini MHP’ye bağlayanlar milletin ortak değerlerinin yıpranmasına sebep oluyorlar.  “Atatürk milliyetçiliği” dene kavramın ortaya çıkmasındaki en büyük sebep Türk milliyetçilerinin Türkçülüğün yerine ümmetçiliği benimseyip milliyetçiliği medeniyetçilikten, akılcılıktan, hürriyetlerden ve hukuktan ayırmış olmalarıdır.

Bu yüzdendir ki MHP aslında Türk milletini etnik Kürt ırkçılığına karşı savunurken diğer yandan Vahabî yobazlığının mantığı ve yöntemiyle, AKP ümmetçiliğini ve  vahşetini  ha bire besliyor.

İşte sadece bu yüzden artık Türkçülerin ümmetçilikle kirletilmiş siyasi milliyetçilikten kendilerini ayırmaları 
 elzem oluyor. Milletleşmeyi/ uluslaşmayı, ümmetçi, yarı okumuş bir takım meczupların elinden alıp tekrar insanlık burcunun tepesine dikecek olanlar, yalnız Türkçülerdir!



3 Mart 2014 Pazartesi

In The Mood

Son günlerin kasvetli havasını dağıtmak için eğlencelik bir flim ararken araya karışmış Glenn Miller- In The Mood albümünü buldum.. Süper, tek flim yerine Glenn Miller müzikleriyle hayat bulmuş, onlarca flimle keyfim yerine geldi. Belki beni snop bulacaksınız daha kötüsü çakma Ertuğrul Özkök fikri bile aklınızdan geçmiş olabilir.

Glenn Miller, Normandiya çıkartmasından sonra  Paris'te konser vermek üzere giderken bindiği uçak Manş Denizi üzerinde kayboldu ve bir daha haber alınamadı.Yıllar sonra hayatını anlatan flimde onu James Stewart canlandırmıştı. Flimi siyah beyaz TRT günlerinden hatırlıyorum, ölmesin geriye dönsün istemiştim..

Bu yazı da ne alaka mı? Bilmem ne  kadar pespayeliğin ortaya döküldüğü bu günlerde çok ama çok snop olma havasındayım da o durum yani..