13 Mart 2014 Perşembe

Kurtuluş Savaşı Ve Türk Uluslaşması

Anıt bir fotoğraftır!
Etnik ırkçı Kürt  sözde siyasetçiler, Kurtuluş Savaşı’nı beraber verdiğimizi dolayısıyla Türkiye’yi Kürtlerle paylaşmamız gerektiğini söylüyor.

Bu iddia tarihî ve sosyolojik bir iddia dolayısıyla aynı şekilde cevaplandırılması gerekiyor. Gerçi etnik ırkçılığın hırçınlığı, olaylara mutlaka onun penceresinden bakmamız için bizi tehdit edip duruyor.

Kürt etnik ırkçılığı 19 yy’dan itibaren aynen Arap kabileciliği gibi imparatorluk kurucusu Türk Ulusluna karşı isyan etmeye başlıyor. Erdal Sarızeybek, “Kürt isyanları” olarak bilinen isyanların aslında Kürtlerle ilgisinin olmadığını ispatlıyor. Buna karşılık bütün bu isyanlar, Kürt  etnik ırkçılarca sahipleniliyor. Dolayısıyla bunları “Kürt isyanları” olarak görmemiz doğal.

Bu isyanlar Kurtuluş Savaşı’nda da durmak bilmiyor ve Koçgiri gibi ihanetlerle sürüyor. Diyab Ağa gibi  müstesna vatanseverler dışında, Kürt  feodalitesinin pek de olumlu davrandığını göremiyoruz.

Bir de bu hareketleri dine dayandırarak ülkedeki mevcut dinci-etnik ırkçı koalisyonunun tarihi temellerini atıyorlar.

Peki Kurtuluş  Savaşı’nın doğasına nasıl bakmalıyız?

 Etnik ırkçı Kürtçülere göre Kurtuluş Savaşı, Türklerin,  başta Kürtler olmak üzere diğer etnik unsurları birer lejyoner gibi kullanıp sonra  onlara kanlarının bedelini vermediği bir savaş.

Acaba böyle mi?

Elbette hayır. Kurtuluş Savaşı daha başlamadan işgal güçlerine karşı Türk ulusal direnişi başlıyor.

Bunu nereden biliyoruz? Bunu işgal güçlerinin, başta İngilizler olmak üzere “Türkleri Orta Asya’ya sürmek” olarak açıkladıkları amaçlarından biliyoruz.

Demek ki işgal güçlerinin Anadolu’da çarpıştıkları güçler “Türk güçleridir.”
İşgal edilen yurt Türk yurdudur.  İçinde yaşanan ev, “Türk evidir”.

Düzenli ordumuz mücadeleye başladığında sancaktarların elinde yükselen de Türk Bayrağıdır.

Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Kurtuluş Savaşı Türk uluslaşmasının  menzil taşlarından biridir. Kurtuluş Savaşı, o zamana kadar varoluşu hiç bu derece tahdit altında olmayan Türk Ulusu’nun Anadolu’da giriştiği en büyük mücadeledir.

O zaman kadar ancak  bir devletin ihmal edilmiş kurucu unsuru olarak yaşayan Türk Ulusu’nun, vatanının sahibi olduğuna dair en önemli  ihtardır.

Dolayısıyla Türk Ulusu Anadolu’yu,  bir takım kabilelerle paylaşılacak kiralık bir ev olarak görmemiştir. Onu, üzerindeki elma ağacından anlatılan masalına kadar Türkçe bir varlık olarak kabul etmiştir. Bu görüşünün haklılığını da Kurtuluş Savaşı ile ispat etmiştir.

Türk Ulusu, Kürt kabilelerini birer lejyoner gibi kullanmamıştır. Onları kendinden dışlamamış ve savaştan sonra da  “Kanun önünde eşitlik” içinde bu yurda, “Türk” damgasını basmıştır.

Türk vatanı üzerinde Türk Ulusu dışında hiç kimsenin, hiçbir hakkı yoktur. Türk uluslaşması, kabilelerin, aşiretlerin vs. çok üstünde belirleyici  bir egemen süreç olarak gelişmiştir. Kurtuluş Savaşı bu sürecin bir kanıtı ve örneğidir.

Bu da şu anlama gelmektedir: Türk Uluslaşmasını “faşist” bir  süreç olarak görenler ya Kurtuluş Savaşı’nın sosyolojik cephesini anlayamıyor ya da Türk Ulusu’na düşmanlık besliyorlardır.

Kurtuluş Savaşı dış  düşmanlarını işgaline karşı yapılmıştı. Bu demek değildir ki Türk Uluslaşması, içten gelecek ihanete karşı savaşmak iradesinden yoksundur. Türk Ulusu, uluslaşmasını, nasıl “düvel-i muazzamaya” kabul ettirmişse;  kendi içinden çıkabilecek hain işgalcilere de kabul ettirebilecek kudrete ve iradeye sahiptir.


12 Mart 2014 Çarşamba

Fethiye Benim Babamın Malıdır! İtirazı Olan?



“BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Fehtiye’de HDP seçim bürosuna yönelik saldırıya ilişkin “Başbakan’ın Fethiye’deki o kaymakamı, o emniyet müdürünü derhal görevden alması lazım. Bu ülkenin her karış toprağı ortak vatandır. Fethiye kimsenin babasının malı değil” dedi.”*

Bunları söyleyen ortanın solunda demokrat bir politikacı falan değil.

“Kürtler hayatınızı cehenneme çevirecek!”, “İşgalci TC Kürdistan’dan defol!” diyen bir bebek katilleri yardakçıları sürüsünün “eş başkanlarından” biri…

Aslında bizim memleketimizde  binlerce sivil, asker, öğretmen şehit olmadı.

Biz bu memlekette  sırf  renk körü olduğumuzdan kırmızı  beyaz bir bayrak dalgalandırıyoruz!

Bir türlü göremiyoruz  şu PKK renklerini. Bir görebilsek pek güzel olacak da…

Kendi  ırkçılıklarını silâh zoruyla bize öğretmeye kalkıyorlar.

Eh biz milât daha dünyada bile yokken devlet kurmuş bir millet olduğumuzdan bu ırkçı hırçınlığı bir türlü anlayamıyoruz.

Şöyle bir bakıyoruz, kravat takıp saçını taramış, kelli ferli adamların, ağızlarından çıkanı kulaklarının duyup duymadığına hayret ediyoruz.

Bakıyoruz, kız alıp verirken -ki kız vermek babanın canının bir parçasını bir başka aileye emanet etmesidir-  Kürt olup olmadığına aldırmadığımız insanlar, gün gelip suratımıza bir silâh doğrultup “ Güneydoğu’da Türkmen azınlık çok rahat edecek!” deyivermiş! Kendi memleketimizde densizin biri bizi azınlık ilân etmiş, iyi mi?

Bu abiler değil miydi “Kurtlar Vadisi’nin” senaristini Diyarbakır’a gelmemesi için tehdit eden? Aynı tehditleri her gün savurmuyorlar mı?

Evvelâ şunu ırkçı eş başkanın acilen öğrenmesi lâzım: Fethiye benim babamın malıdır! Babam onu  İstiklâl  Harbi gazisi dedelerimden miras  almıştır, bana da miras bırakıp ebediyete intikal etmiştir!

Fethiye al bayrağın altında  yuva kurmuş bütün babaların malıdır!
Fethiye ahalisi HDP denen katil artıklarının binasına Türk bayrağı dikerken “ Ya bu bayrağı kabul edip siyaset yaparsın, memlekette beraber yaşarız ya da bayraktan rahatsız olanlar kendi babalarının malı neresiyse oraya çekip gider!” demiştir.

Olayı büyütmenin anlamı yoktur. Çünkü şimdiye kadar HDP, BDP gibi  köpek yallarının artığıyla  beslenen sözde partileri, Türk Milleti gerçek partiler sanıyordu.

Artık  Türk Milleti’nin  babasının malı olan bu memlekette Kürt adıyla şiddete, tehdide, fitneye tahammülü kalmamıştır.

Fethiye, aslında PKK blöfüne bir cevaptır.

Aklı olan Kürt kardeşlerimiz artık şunu anlamalıdır:

PKK dinci Türk düşmanlığının geçici iktidarında şımarmıştır. Bu devren gelir geçer, elbet gerçekten Türk olan bir idare başa gelir, bugünlerin hesabı sorulur.

O zamana kadar Kürt  adı terörle, tehditle, ihanetle özdeşleştirilirse belki biz Diyarbakır’a ayak basamayız ama Kürtler artık kendilerine komşu olacak kimseyi bulamaz, iş bulamaz, dostluk ve sevgi bulamaz. O zaman da şehirlerde  kendi gettolarında  dışlanmış olarak yaşarlar.

Ha  Diyarbakır’a ne olur? Otobüs firmaları vs iflas eder. Çünkü Diyarbakır’dan batıya gelecek herhangi bir otobüs kalmayabilir.

Dinci şımarıklığın bürokrat kıyımından medet ummayın sevgili kekolar. Türk devleti de Türk Milleti de bürokratlar vs yokken hep vardı hep var olacak.

Fethiye benim Türk oğlu Türk  babamın malıdır! İnanmayanlara memnuniyetle ispat edebilirim!
*http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25981410.asp



10 Mart 2014 Pazartesi

WEB Sitesi Açmaya Kalkan Salak: Ben!




Bir blog açmak on dakika. Hiç bir şey bilmeseniz bile on dakikada işlemleri izleyerek blogunuzu yazmaya başlayabiliyorsunuz.

Ya bir web sitesi açmak?

Yemin ederim bin pişman oldum!

Kardeşim, bu ancak "bilenlerin" yapabileceği bir işse ne demeye "alan adı" bilmem ne satıyorsunuz?

Gerçekten Allah'ın belâsı, ayrıntılı, akıl dışı ve  zor bir iş bir web sitesi açmak.

Hayır anlayamadığım şu:

Bir blog açmak için  bir alan adı alıp içine resim dahil her şeyin rahatlıkla eklenip yazıların paylaşılabileceği bir iletişim ortamı hazırlayabiliyorsanız filezilla mıdır ne  halttır, onun gibi programlarda insanın kendini kaybetmesine sebep olacak kadar ilkel bir "arayüzü" neden tasarlıyorsunuz?

Blogun kolaylığı, güler yüzü varken insanlar neden blog kadar bile tasarım imkânı olmayan aptalca bir "site" kurmak ister ki?

fikirkzani.org adın alıp bir blog gibi rahatlıkla  yazıp paylaşabileceğimi sanarak bir ton da para verdim! Aklıma yanayım! Bir de internette " Dosyaları  yükleyiverin!" demiyorlar mı? İnsan katil olur, yemin ederim!  O dosyayı yüklemek için gereken arayüz progamı zaten Allah'ın belâsı bir zorluk!

Blogspotta sayısız şablon var! İstediğim resmi arka plan olarak kullanabiliyorum; hem de iki tıkla!

Resim bile yüklemesini anlayamadığım aptal bir arayüze neden onca para döktüm ben?!

Blogda bir günde istediğim kadar yazı yayınlayabiliyorum!

Aaaaah! Ah! nerede blogun rahatlığı, nerede web sitesinin bürokrasisi ve ayrıntısı?!


Çok ciddi söylüyorum, ben salağın  tekiyim.








6 Mart 2014 Perşembe

“Kamu Yararı” Teriminin Belirsizliğine Karşı Negatif Bir İçtihat Karinesi Olarak “Kamu Zararsızlığı”




"Kamu yararına" kim karar verecek? Rüşvetçi siyasiler mi mesela?
Dinde aklın yerine dair Maliki fakihi Necmüddin et Tufi’nin şu  ifadesi sanırım  hukuk felsefesinin en temel ilkesini de aynı zamanda  özetliyor: “ Muamelâtta hükümler, Maslahata( kamu yararına) göre belirlenir; bu alanda dinin verileri sadece birer örnektir, tüm zamanları bağlamaz.”(1)

Burada iki önemli husus var.

Bunlardan birincisi “muamelât” denen, dinin dünyaya dair uygulamalarında aklın esas alınması…

Diğeri de  akıl  yürütmede gözetilecek norm.

Dinde akıl yürütme, başka bir tartışma konusudur.

Burada dikkatimizi çeken “kamu yararı” normudur. Esasen bu, hukukta içtihatta temel alınan normdur.  Bunu anlamak da kolaydır, çünkü insanları gerektiğinde kendilerine   uymakta zorlayacağınız kuralların herkes için ve her zaman makul ve makbul olmasını sağlamanız gerekir.

Bu da ancak bütün bir toplumun “yararına” hitap eden kurallar keşfetmekle mümkündür. Burada “keşfetmekten” kastımız şudur:

Toplumda insanlar henüz otoritelerce yazılı hale getirilmemiş bazı kurallara da uyarlar. Montesqieu bunu “ İnsanlar kendi yaptıkları kanunlar kadar yapmadıkları kanunlara da uyarlar..” diye ifade etmiş. Burada tabiat kanunlarından bahsettiği düşünülebilir ama öte yandan davranışlarımıza yön veren henüz farkında varılmamış örflerden de bahsettiğini düşünmemiz son derece mantıklıdır.

Burada yasama organını ve müçtehid hâkimleri zora sokabilecek  temel sorun “yarar” teriminden kaynaklanmaktadır.

Neden böyledir?

Buradaki açmazın sebebi “yararın”/faydanın tamamen bireysel bir değer olmasıdır. Değerin, “ Elde edilmek istenen ve elde edildiğinde korunmaya çalışılan varlık” olduğunu düşünecek olursak  faydanın  neden bireysel olduğu daha rahat anlaşılabilir.  Bireylerin faydaları pek çeşitli ve çoğu zaman ilişkisizdir. Bireylerin fayda telâkkileri bir noktada çakıştığında iki şey meydana gelir: Mübadele/alışveriş veya savaş (dava).

Bu durumda toplum için ortak bir fayda belirlemek imkânsızdır. Toplumsal değerlerin varlığı dahi toplumsal faydayı tespit etmemizi mümkün kılamaz.

Vatan, bayrak, dili, egemenlik de birer değerdir ancak bunlar doğrudan doğruya bireye yçnelik fayda sağlayan değerler değildir. Bu değerlerin  varlığı, eğer olmak özelliği, birey için sağladığı doğrudan ve acil faydalardan kaynaklanmaz.

Oysa kanunların değer olmak özellikleri, her bir bireyin fayda algısını, toplumda davranış şeklini, sözleşmelerin şeklini doğrudan doğruya ve her an etkilediği için bireysel faydayla yakın ilgilidir.

Bireyde fayda telâkkisi sadece zarardan kaçınmakla teşekkül etmez. Birey elde etmekten zevk alacağı her şeyi de kendisi için bir fayda olarak telâkki eder. Sigara tüketiminin engellenememesinin en büyük sebebi budur. Normal olarak bireyin zarardan kaçınmak için sigaradan uzak durması gerekirken onun fayda telâkkisi, bundan elde edeceği zevkin daha üstün olduğu kanaatine dayanır.

Oysa bir başkası bunun aksini düşünebilir.

Veya  içki tüketimi aynı şekilde düşünülebilir. İçkinin muhtemel zararlı etkilerine rağmen “kamu yararına” olarak içkinin toptan yasaklanması düşünülemez. Böyle bir yasaklamanın hiç kimsenin fayda telâkkisini değiştirmediği tecrübe edilmiştir.

O halde “kamu yararı” asla objektif olarak tespit edilemez. Kamunun yararını düşünmeye çalışmak iktidarlar için  keyfiliğin bir mazereti olmaktan öteye gidememiştir. “Kamu yararı” terimi özellikle şeriatçı rejimlerin, yobazlıklarını topluma dayatmasının ilk gerekçesidir.

Bu  aynı zamanda iktidarın kendisi için faydalı bulduğu hareketlerin yapılması için toplumu zorlamasının da gerekçesidir.

Peki ama toplumu herhangi bir eylemin etkisinden korumak nasıl mümkün olacaktır?

Eğer  herhangi bir eylem türünün  toplumun tamamı için faydalı olup olmadığı tespit edilemiyorsa; o eylem türünün zararlı olup olmadığına bakılması gerekir.

Buradaki temel mantık da şu olmalıdır: “ Bu eylem toplumun genelince gerçekleştirildiğinde, emniyet ve adaletin teminine, temel haklara zarar verir mi vermez mi?”

Meselâ hırsızlık, hakkında hiçbir kanun  olmasa dahi toplumda yasaklanmış bir eylemdir. Neden? Çünkü herkes bir diğerinin malını, onun arzusu hilâfına almaya kalkarsa toplum ayakta kalamaz.

Burada akıl yürütmenin anahtar kelimesi “zarar”dır.

Çünkü faydaların bireyselliğine karşın zararın yaygın ve objektif etkilerini sezmek ve keşfetmek mümkündür. Faydanın genelliğine itiraz etmek mümkündür ama zararın genelliği su götürmez şekilde kanıtlanabilir.

Bunun sebebi de “faydanın” temel haklardan farklı şekilde bireylerce geliştirilmesi iken “zararın”,  herkesin asgari müştereği olan tartışılmaz, vazgeçilmez, dokunulmaz ve devredilmez temel hakları ihlal anlamına gelmesindendir.

Birisi “Dondurmak yemek kamu yararıdır!” dese buna rahatlıkla itiraz edebilirsiniz ama “ Birinin malını çalmak suçtur!” dediğinde buna itiraz edemezsiniz.

O halde ne yiyip ne içeceğimize de hazır siz karar verin? Bu nasıl olur?
Demek ki “kamu yararı” ila amaçlanan şey “kamu yararı” terimi ile sağlanamaz. Eğer amaç kamunun yani bütün bir toplumun  tartışmasız şekilde yararlanacağı kurallar koymak ise bunun yolu  toplumun fayda algısını ortaklaştırmaya çalışmak veya bunu keşfetmeye çalışmak değildir. Bu açıdan “kamu yararı” terimi maalesef basit bir  amaç yönelimi belirtmenin ötesinde yanlış şekilde bağlayıcı kabul edilmiştir.

Eğer daha doğru bir akıl yürütme yapılmak isteniyorsa terim “kamu zararsızlığı” olarak değiştirilmelidir.

Kamu yararı, birilerinin, elindeki iktidar gücüyle insanlara belli  eylem türlerini  keyfice dayatması veya yasaklaması dışında bir sonuç doğurmadığından veya doğuramaz. Bu yüzden “kamu yararı” terimi, yerini, herkesin, üzerinde mutabık kaldığı temel hakların ihlal edilip edilmediğinin denetimi veya muhakemesini sağlayabilecek “kamu zararsızlığı” terimine terk etmelidir.

Eğer bir eylem toplumun genelince uygulandığında  temel hakların genel yıkımına yol açacak bir zarar potansiyeli taşımıyorsa  onun serbestliği iktidarın fayda algısına /telâkkisine göre  ortadan kaldırılmamalıdır.

“Kamu zararsızlığı”,  bu açıdan  kanun yapıcının ve müçtehid hâkimlerin toplumdaki “pozitif/etkin”  veya âmir vesayetine karşın negatif/edilgen bir akıl yürütme anlamına gelir.

Kamu zararsızlığı, devletin, toplumsal düzendeki yerinin, bireyi temel haklarına göre belirlenmesi anlamına gelir. Bu açıdan, adaletin ve toplumsal mutabakatın temininde “kamu zararsızlığı” terimi “kamu yararı” terimine göre çok daha akılcı ve kesinlikle daha doğrudur.

Kamu yararı hele bizimki gibi dinci iktidarların hüküm sürdükleri memleketlerde toplumsal hayatın kısıtlanmasında kullanılan en büyük ahlâkî ve hukukî suiistimal aracıdır.

Bu suiistimalin engellenmesi da ancak “kamu  zararsızlığı” anlayışının yerleşmesiyle mümkün olabilecektir.




Cazim GÜRBÜZ : “Kartal Gözüyle Lâiklik”: Berfin: 2010: Shf:37

5 Mart 2014 Çarşamba

Siyasal İslâmcılıkla Kirlenmiş Siyasal Milliyetçilik Karşısında Dimdik Bir Duruş: TÜRKÇÜLÜK

Milliyetçilikteki  fikrî savrulmalar dine bakış ve milliyetçiliğin anlamı  noktalarında meydana geliyor.

Milliyetçilik bir ideoloji midir? Bir siyasi parti programı mıdır? Bir doktrin midir?


Eğer milliyetçilik bir ideoloji ise mülkiyet, toplumsal düzen, hukuk, iktisat konularında kendine özgü, kavrayıcı cevaplar üretmiş olması gerekir.  Türk milliyetçiliğinin siyasî kolu bunu yapmaya uğraşmış fakat başarıl olamamıştır. Başarılı olması da mümkün değildir. Çünkü mülkiyete, temel haklara, devlete, toplumsal düzene vs. bakışta sosyalizm ve liberalizm kutuplaşmasının dışına çıkabilecek bir üçüncü yol geliştirmesi mümkün değildir.

Her şeyden önce siyasal milliyetçilik, geliştirdiğini iddia ettiği üçüncü yolun eninde sonunda derece itibariyle bu iki kutup arasında, bu iki kutuptan birine daha yakın bir şey olacağını artık anlamalıdır.

Bugüne kadar Türk milliyetçiliği MHP’nin tekelinde onun yürüttüğü bir siyasi parti programı olmaktan ileri gidememiştir. Bunun sonucunda da o, diğer partilerin rahatlıkla reddedip karalayabileceği, değersizleştirebileceği basit bir taraftarlık haline indirgenmiştir, değersizleştirilmiştir.

Türk milliyetçiliğinin,  bir partinin yöneticilerinin gel geç siyasi heveslerinin ve hesaplarının oyuncağı haline getirilmesi, başlangıçtaki amaç ne kadar ulvi olursa olsun, onun büyük fikrî, entelektüel ve ahlâkî mirasının  gömülmesini, unutulmasını doğurmuştur. Ortaya Türk milliyetçiliğini, onun kurucularından daha iyi bilen  Arvasi, NFK, Serdengeçti gibi insanlar çıkıvermiştir Bu gün milliyetçiliğin temeli sanılan bu insanların ne Türkiye dışındaki Türk  topluluklarından, ne büyük Türk  tarihinden, Türk toplumsal düzeninden ne de Türk’ün dünyayı telâkki edişinden haberleri vardır.

Bu insanların Türk milliyetçiliğine sızmaları,  Türk milliyetçiliğini tekeline alan,  kendisini onun sahibi ve belirleyicisi sanan siyasî hareketin yanlış milliyetçilik algısının sonucudur.  Ortaya tarihimizle hiçbir ilgisi olmayan, tarihî mirasımızı Araplarla paylaşabileceğini sanan bir melez hareket çıkmıştır.

Herhangi bir fikri siyaset vasıtası haline getirdiğinizde o fikri artık  akıllardan ve vicdanlardan söküp partilerin menfaat aracı haline getirirsiniz. Dinci partilerin en büyük zararı, nasıl dini, partiler eliyle uygulanacak bir parti programı haline getirip her türlü eleştiriye, hakarete ve nefrete açık hale getirmekse;  siyasal milliyetçiliğin de hatası, Türk milliyetçiliğini üzerinde kurulduğu akıl, mantık ve vicdan çizgisinden çıkartıp  menfaat dağıtıcısı bir partinin basit olanı haline getirmiş olmasıdır. Belki zamanında “kendini milliyetçi sanan köylü gençlerin” ortaya çıkması sağlanmıştır ama daha sonra “kendisini milliyetçi sanan” gençler Süleymancılık, Nurculuk gibi   dinci fitne hareketlerinin tuzağına düşmüştür.

Türk milliyetçiliğini, müktesebatı tartışmalı parti yöneticilerinin üzerinde konuşabileceği, yönetebileceği bir parti programı haline getirenler, dine bakışta da  Türk milliyetçiliğinin kurucu fikir babalarından ayrılmış ve kökten dinci, selefi Arap yorumunun Türkiye’deki uzantılarının tavrını benimsemişlerdir. Bugün Türkiye’deki iktidar açıkça selefi yobaz  ve kıyıcı Arap İslâmcılığını benimsiyorsa bu sadece ona özgü bir davranış değildir. Bugünkü dinci iktidar, içinde MHP seçmeninin de bulunduğu, dini ideoloji olarak benimseyen yığınların ilkelliğinin bir tezahürüdür.

Bugünkü  Türk milliyetçiliği, artık “Allah sevgisi” ile “şeriat yobazlığını” ayırt edemeyecek kadar  cahil, yüzeysel bir harekettir.  Şeriat denen muamelat yobazlığının Allah’a imanın şartı olduğunu sanmak belki Arapçı yobazların düşünüş tarzı olabilirdi ama bugün MHP bu anlayışı hiç  bir şekilde eleştirmeden doğrudan milliyetçiliğin içine sokuşturmuştur.

Kerameti kendinden menkul bazı danışmanlar ve “akil adamlar” Türk milletinin şehadet anlayışını selefi yobazlarının intihar bombacılarının ölü seviciliğiyle özdeşleştirmeye kalkıyor. Seyyit Onbaşı zırhlıları batıran mermileri kaldırırken bir “Türk askeri” olarak besmelesini çekmişti. O, konuştuğu dilini adının Türkçe olduğunun, “Türk Bayrağı” olan bayrağının, Türklüğünün farkındaydı. O, adı Müslüman olan kalleş Arap şeyhleriyle aynı şekilde  Müslüman olmadığının da farkındaydı. Farkında olmayanlar sadece İslamiyet’i parti programı olarak kullanıp şeriat devleti kurduklarında,  hakkı inşaa edeceklerini düşünen “milliyetçi” namlı Arap sevicilerdir.

İşte son dönemde ortaya çıkan Türkçü- Türk İslâmcı tartışmasının temelinde dine ve millete bakıştaki bu köklü fark gelmektedir.

MHP kendisini AKP karşısında Türk milletinin tek ve tartışılmaz savunmaz mevzii sanmaktadır. Oysa MHP olmasa dahi Türk milleti,  Türk adının mahiyeti, tarihi ve önemi hakkında yeterince bilgi ve inanç  sahibidir. MHP’nin anlayamadığı şey, Arvasi, Serdengeçti, NFK gibi Atatürk düşmanı dinci, şeriatçı ümmetçi insanların Mehmetçik’in samimi dindarlığını hiç idrak edememiş olmasıdır.

MHP’nin Arvasi, NFK ve Serdengeçti’den tevarüs ettiği din anlayışı AKP’nin beslendiği anlayışın ta kendisidir.

Bundan dolayı MHP bütün vatansever söylemlerine rağmen ümmetçiliğin oy tabanında hiçbir karşılık bulamamaktadır. Çünkü hayatı şeriatın penceresinden gören hiç kimse için Türk adının, Türk Bayrağının, Türk tarihinin bir anlamı ve önemi yoktur. Bir Türkçü Türk adını değerlerinin, normlarının ve ahlâkının temeli sayarken şeriatçı bir “milliyetçi” için bütün bunların kaynağı ancak  dindir. MHP vatandan bahsederken aslında şeriat etrafında birleşmiş kimliksiz hayalî bir Müslüman toplumundan bahsettiğini ne yazık fark edememektedir.

Türk İslâmcı, şeriatçı bir milliyetçi için  “Türk” denen varlık, ancak şeriata hizmet ettiği kadar önemlidir.

Şeriatçı bir milliyetçi için hayat, din tarafından idare edilmesi gereken bir ameller toplamıdır. Oysa bir Türkçü için din, hayata tesir eden ama hayatın kendisi olmayan bir güdüleyicidir.

Bugünün siyasal milliyetçilerinin bütün hesabı  MHP’nin “herhangi bir şekilde” iktidar olmasıdır. Yapılan her işi bu anaca göre değerlendiriyorlar. MHP’yi eleştiren Türkçülerin aslında “AKP’nin tezgâhına su taşıdığını” ( Ona “Değirmenine su taşımak” denir ama  “Benden iyi tarihçi yoktur! gibisinden övünen yarı okumuşların cehaleti dehşetengizdir!) söyleyen yarı okumuş bir takım danışman vs takımı MHP yüzünden Türk milliyetçiliğinin  uğradığı ağır tahribatı anlayamayacak kadar kör ve vicdansız.

Bütün Türk milliyetçiliğini MHP’ye bağlayanlar milletin ortak değerlerinin yıpranmasına sebep oluyorlar.  “Atatürk milliyetçiliği” dene kavramın ortaya çıkmasındaki en büyük sebep Türk milliyetçilerinin Türkçülüğün yerine ümmetçiliği benimseyip milliyetçiliği medeniyetçilikten, akılcılıktan, hürriyetlerden ve hukuktan ayırmış olmalarıdır.

Bu yüzdendir ki MHP aslında Türk milletini etnik Kürt ırkçılığına karşı savunurken diğer yandan Vahabî yobazlığının mantığı ve yöntemiyle, AKP ümmetçiliğini ve  vahşetini  ha bire besliyor.

İşte sadece bu yüzden artık Türkçülerin ümmetçilikle kirletilmiş siyasi milliyetçilikten kendilerini ayırmaları 
 elzem oluyor. Milletleşmeyi/ uluslaşmayı, ümmetçi, yarı okumuş bir takım meczupların elinden alıp tekrar insanlık burcunun tepesine dikecek olanlar, yalnız Türkçülerdir!



3 Mart 2014 Pazartesi

In The Mood

Son günlerin kasvetli havasını dağıtmak için eğlencelik bir flim ararken araya karışmış Glenn Miller- In The Mood albümünü buldum.. Süper, tek flim yerine Glenn Miller müzikleriyle hayat bulmuş, onlarca flimle keyfim yerine geldi. Belki beni snop bulacaksınız daha kötüsü çakma Ertuğrul Özkök fikri bile aklınızdan geçmiş olabilir.

Glenn Miller, Normandiya çıkartmasından sonra  Paris'te konser vermek üzere giderken bindiği uçak Manş Denizi üzerinde kayboldu ve bir daha haber alınamadı.Yıllar sonra hayatını anlatan flimde onu James Stewart canlandırmıştı. Flimi siyah beyaz TRT günlerinden hatırlıyorum, ölmesin geriye dönsün istemiştim..

Bu yazı da ne alaka mı? Bilmem ne  kadar pespayeliğin ortaya döküldüğü bu günlerde çok ama çok snop olma havasındayım da o durum yani..

28 Şubat 2014 Cuma

İhtiyaç Ve Talep Belirsizliğine Dair Küçük Bir Akıl Yürütme

Talep ve arz piyasada birbirlerini etkilerler.
İhtiyaç, karşılanması gereken  arzu veya yoksunluk/mahrumiyettir. Burada bir “gereklilik” vardır.
İhtiyaçlar,  genel yemek, barınma  ve emniyet ihtiyaçları dışında bireyseldir.

İktisadî tartışmaların en temel kavram kargaşası ihtiyaç ve  talep arasındaki farkı  netleştirememekten kaynaklanır.

Talep  üretici arzına   karşı tüketicinin, mübadele ile  gerçekleşmiş cevabıdır.

İhtiyaçlar bilindikleri ölçüde  üreticilerce karşılanmaya çalışılır.

Buna karşılık eğer bütün üretim ihtiyaçları karşılamaktan ibaret olsaydı icat denen yeniliklerin ortaya çıkması mümkün olmazdı.

“İcat” olgusunun  ortaya çıkışı “üretimin sadece ihtiyaç için yapılması gerektiği” şeklinde ifade edilen sözde hümanist, sosyalist söylemin yanlışlığını en başta  ispatlar.

Otomobilin icadından evvel insanlar atlarla veya buharlı trenlerle  seyahat ve nakliyat ihtiyaçlarını gideriyorlardı. “Tren bütün işimizi görmektedir!” denebilirdi ama insanoğlu bunu dememiş insanların trenden daha hızlı ve daha rahat seyahat edebileceği bir buluşu ortaya çıkarmışlardır.

Otomobil Ford’un zihninde belirirken  hemen hemen hiç kimsenin ne böyle bir aracın var olabileceğine ne de  böyle bir araçla neler yapılabileceğine dair bir fikri vardı. Mevcut araçlarla devam ederek otomobile ihtiyaç duymayabilirdik de.

Oysa böyle olmamıştır. Ford kendi aklını, kendi bilgisini kendi menfaatleri için özgürce kullanarak, diğer insanlardan, yarattığı şeyin karşılığını bekleyerek otomobili üretmiştir. Ondan elde edilecek yararları şüphesiz  tahmin etmiştir, ama bu faydaları yaratan aklının, o icattan sonra meydana gelecek değişikliklerdeki, faydalardaki payını  ondan yararlanacak insanlardan beklemiştir. Bu beklenti adaletsiz veya ahlâksızca mıdır?  Elbette hayır ama bu ayrı bir tartışma konusudur.

Burada sorun ihtiyaca dayanmayan üretimin yerinde olup olmadığıdır. Bunun cevabını müşteriler talepleriyle verirler.

 Herhangi bir mal, daha önce kendisine ihtiyaç duyulmaksızın üretici tarafından arz edildiğinde iki ihtimal vardır. Ya insanlar bu malı almak ister ya da istemez. Mal istenmezse  fiyatı ödenmeyerek mal talepsiz bırakılır. Ya da mal istenir ve karşılığı ödenerek üreticinin arzına karşı bir talep cevabı verilmiş olur.

Bir malın talep edilip edilmediği, insanların o mala ihtiyaçları olup olmadığı bilinerek anlaşılmaz. Bir malın talebi ancak tüketicinin o malı alıp almamasıyla anlaşılır.

Bir arabaya şiddetle ihtiyaç duyabiliriz. Ama bu bizim bireysel sorunumuzdur.  Bu ihtiyaç belki kuvvetli bir arzu belki bir yoksunluktur. Ama en nihayetinde ancak kendi içimizde hissettiğimiz bir “duygudur”.

Bir çiklet aldığınızda  onunla ilgili yoğun bir arzu veya yoksunluk duyup duymadığınızı çiklet üreticisi bilemez. Ama onun malını satın aldığınızda “ Malını üretmek için benden istediğin fiyatı ödüyorum!” cevabını vermiş olursunuz. Talep budur!

Bir eve ihtiyacımız vardır ve bu ihtiyaç genellikle ekonomik gücümüzün yettiği barınma çeşitleriyle karşılanır.

Yiyecek ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan insanlar için de çeşitli kurumlar vardır.

Ama bir araba veya ev ihtiyacı ancak ve yalnız onu bir şekilde karşılayabilecek güce erişip de üreticiye karşılığını verdiğimizde piyasada “talep” olarak belirecektir.

Bir mala talep azlığı iki sebepten meydana gelebilir. Ya insanlar o mala ihtiyaç duymuyordur ya da karşılığını veremiyordur.

Ama ihtiyaç büyük ölçüde bireysel ve psikolojiktir. En başta bahsettiğimiz yemek, barınma ve emniyet dışındaki “ihtiyaçlar”  kişiden kişiye değişir. Şöyle düşünebiliriz. Otomobil almayı bugün çok isterken yarın bunun aslında o kadar önemli olmadığını düşünerek onu “ihtiyaçlar” listesinde daha geriye atabilir veya listeden silebiliriz.
Bu yüzden ihtiyaç birysel, talepse tarihîdir.

İktisadî hesaplar ifade mübadeleye konu olmamış arzular üzerinden yapılmazlar; ancak gerçekleşmiş ve tarih olmuş mübadelelere bakılarak yapılabilir.

Sosyalizmin mutlak iflâsı daha  bu noktada ortaya çıkar.

Çünkü müşteri talebiyle sınanacak yeni ürünlerin ortaya çıkması, “ihtiyacı karşılamaya yönelik hümanist sosyalist rejimde” mümkün değildir. İnsanlar ancak yeni bir malın, herhangi bir ihtiyacı karşılayıp karşılayamadığını deneyebilirlerse, onu, ihtiyaç listesine alıp almamaya karar verebilirler.

İnsanlar aydınlanma ihtiyacı  duyuyorlardı ama onları mumdan daha iyi aydınlatacak ve daha önce hiç var olmamış bir şeyin, onların ihtiyacı haline gelmesi, ancak ampulün icadıyla mümkün olmuştur. (Yıllarını ömrünü, enerjisini ampulü bulmak için geçiren bir insanın bu uğurda harcadıklarına baktığımızda,onun, acaba milyonlara getirdiği rahatlıktan gereken payı almayı hak etmez mi?)

Sosyalizm hem üretim araçlarını devletleştirm
esi/ortaklaştırması hem de tüketicilere ihtiyaçları dikte ettirmesi sebebiyle  arz ve talebi kökünden ortadan kaldırır. Sosyalist düzenin bir ekonomi yaratamamasının sebebi budur.

Buradan şu sonucu çıkarabiliriz.

Har talep, üretici için  bir ihtiyaç mektubudur  ama her ihtiyaç, talep haline gelmeyebilir.




24 Şubat 2014 Pazartesi

İdealizmden Habersiz Bir Türk Büyüğünün İddiasına Âcizane Bir Cevap

İdealizm
Çok değerli bir büyüğümüz:
“Türkçü “İdealist” Olmaz
Buradaki idealizm, bir davaya adanmışlık anlamına değil, şeyleri “ideal” ve dolayısıyla sanal bir surette ele almak anlamında.

Neden idealist olamaz? Zira “ideal” bir portre çizmeye çalıştığınızda gerçekten uzaklaşır ve sapmalar yaşarsınız. Renan’dan[13] beri, milletin tanımını, devlet ve “ülke” eksenli bir odakta yeniden yapılandırma ve buna göre milliyetçilik yapma temayülü var, kısa vadede ve küçük çapta değerlendirildiğinde bu müspettir ama, felsefenin ve bilimin mihengine vurulduğunda “çıkmaz”dır. Bütün meselelere “kolektif bilinçaltı” ve “kültür” ekseninden bakmaya çalışan bendenizin gözünde, kısırdır, yetersizdir”*

Buyurmuşlar. Elbette okuryazarlık yönünden kerametine erişmemizin mümkün olmadığı bu büyüğümüzü eleştirmenin, imanımızı zedeleyebileceğini bilmemize rağmen, cehaletimizin bize verdiği cesarete sığınarak iki kelâm etmek isteriz.



Öncelikle büyüğümüzün, kendisine  “meselelere belli bir açıdan bakan bir bende” nazarıyla bakmasındaki o engin tevazu için şükranlarımızı beyan ederiz.  Yoksa elbette bizim gibi cahillerin kendisinden nasiplenmesi büyük nimettir.



Büyüğümüz daha başından ufak bir yanlış yapmış, haddimiz olmayarak belirtiriz:



İdealizmi bir davaya adanmışlık anlamında kabul ediyor, büyüğümüz. Burada “dava” derken neyi kast ettiğini anlatmamış ama bunun “şeyleri sanal bir surette ele almak” olmadığını belirtiyor.



Felsefe mantıkla kol kola yürür. Felsefenin içinden mantığı aldığınızda geriye retorik kalır. Çok değerli büyüğümüzün en baştaki küçük felsefi eksikliği daha sonraki çıkarımlarının bu açıdan retorik seviyesinde kalmasına sebep oluyor.



Büyüğümüzün “dava” derken neyi anladığını bilemiyoruz ama bize göre “dava”, “olması gerekene dair bir iddiadır.” Bu hukuki anlamda da böyledir. Herhangi bir mahkemede taraflar kendi iddialarının  “olması gereken” olduğuna dair bir “dava” yürütürler.



Siyasi anlamda “dava”, “olması gereken toplumsal düzen tasavvurunun gerçekleştirilmesi gayreti, mücadelesidir”.



İyi de “olması gereken” nedir?



“Olması gereken”, yazar büyüğümüzün daha sonra kocaman bir egoyla hayretlerimize bahşettiği “kollektif bilinç altı” ve “kültür” terimleriyle ilgili olan bir değerler ve normlar manzumesinden zaman içinde çıkarsanmış, keşfedilmiş “idea”lardır.



İdealizm, yazar büyüğümüzün sandığı gibi hayali olarak resmedilmiş bir tapınılası figür falan değildir. İdeal, “olması gerekenin” yani gerçeğin bizim sınırlı yeteneklerimiz  için ayırt edilebilen en net görüntüsüdür ki bu asla gerçek bir netlik değildir. İdeal gerçeğin, algımızın buzlu camları ardında beliren silueti veya gölgesidir.



İşte idealizm bu açıdan bu görüntünün gerçek halini anlayabilmek çabasıdır. Buzlu camın ardında “olması” gerekenin en net halini tanımlayabilmek çabasıdır.



Büyüğümüz yazısının ilerleyen bölümlerinde Türkçülerin “realist” olması gerektiğini vaaz ediyor.

İnsan tebessüm etmeden edemiyor elbette. Bu o kadar büyük bir iddia ki… Burada büyüğümüz, algılarımızın önündeki apaçık olguları kabullenmemiz gerektiğini söylüyor. Elbette burada gerçeğin oluşum süreci, nedensellik, insan iradesi gibi şeylerden haberinin olup olmadığını, tabiatın bizim dışımızda yürüyen düzeninden mi bahsettiğini yoksa Türkçülerin müdahil olması gereken, kaçınılmazlıktan uzak tercihlerden  mi bahsettiğini açıklamayı gereksiz görüyor.


Gerçekçilik önümüzdeki gerçekleri kabullenmekse o gerçeklerin oluşumunu meydana getiren insanlardaki gerçeklik algılarını görmezden geliyor olabiliriz. Çünkü insan eylemlerinin sonuçları mutlaka, belli bir gerçeklik algısına yani belli bir ideaya göre  meydana gelir. İdealizm bir felsefi lüks değildir, insan eyleminin yapıcı yönünün biricik yönelimidir.



Türkçü’lerin idealist olamayacağını buyururken büyüğümüz, “Kızıl Elma’nın” ne olduğunu unutmuş görünüyor. Bilmiyor da olabilir ki insanlar geçici bilgisizliklerinden dolayı suçlanamazlar. Ama bilmiyorsa şunu öğrenmeli ki Türkçülüğün “ideali” olan “Kızıl Elma”, dünyanın “Türk’e göre, Türk tarafından biçimlendirilmiş” halinin bir ifadesidir. Yani Türk’e göre olması gerekenin ifadesidir. Yani Türkçü bir idealdir!



Büyüklerimiz, muhtemeldir ki Gazali’nin felsefe hakkındaki  küçümseyici ifadelerini “Dalaletten Hidayet’e” adlı kitapçıktan hıfz edip felsefeye Müslüman bir ağızla   sövmeyi hikmet addediyor. Amma velâkin kelime kullanıp da kelimenin bağlayıcılığının ve dahi kelâmın namusunun davasını güttüğünde aslında ideaların iddiasını güttüğünü nedense bir türlü fark edemiyor.



Ne yapalım? Felsefeyi edinebileceğini sanan büyüklerimiz, mantıklarının da gereçlerinden mahrum kalıyorlar.



http://www.sozkonusu.net/bizim-muhafazakarligimiz.html
 

23 Şubat 2014 Pazar

Akademisyen

Akademisyenlik hoş bir rüya.
Bir akademisyen ne kadar kendinden emindir.

Yanılmazlığın anahtarını elinde tutar. Ona öğretilmiş ve doğruluğu nesilden nesle aktarılmış o gizli bilgilerin mirasçısı ilân edildiğinde, artık bu seçkinlikle ne kadar dokunulmaz  bir hal alır. Kim onun fikirlerinin yanılmazlığından şüphe edebilir?

Kim onun ilâhî mesaja yakınlığından şüphe edebilir?

Bilimin gün ışığının göz kamaştırıcılığından uzaktaki sığınaklarında, aydınlatma şiddeti bilinen lâmbalarının ışığında, mutlak güvenliğe ve huzur kavuştuğu fikriyle yaşamak seçkinliği, kaç ölümlünün eline geçebilir?
Ve orada kim ona niyetinin ne olduğunu sorabilir?

Öğrenmek  ve öğretmek zevkinin  olup olmadığını, kim korkmadan merak edebilir? O soruları soran ve cevap vermek mükellefiyetini artık üzerinden atmış bir seçkin kişidir.

Akademisyen artık sorularını tüketmiş, hayatı cevaptan ibaret, merakın ve cehaletin tevazu çıpasını bir kenara atmış ejderha kabilinden bir kaptan…


Ben o denizlerdeki bilinmezliği ve çalkantıyı seviyorum.

21 Şubat 2014 Cuma

Her an, Her yerde, Herkese daha fazla Hürriyet!

Hürriyet Dünyası mecralarına reklam vermek artık çok kolay!
Gazetede, webde, tablette, mobilde ve sosyal medyada her gün 6,9 milyon insanın yolu Hürriyet Dünyası’ndan geçiyor.
Her gün 1,6 milyon kişiye erişen Hürriyet Gazetesi’ne artık tek bir sayfa üzerinden reklam vererek mesajınızı hedef kitlenize en etkili şekilde ulaştırabilirsiniz. Hürriyet Reklam Grubu size en uygun planlamayı ve rezervasyon hizmetini sağlayarak reklamınızı en etkin şekilde tüketici ile buluşturur. Hürriyet Dünyası, Türkiye’nin en çok okunan gazetelerden birine sahip olmasının yanısıra; internet dünyasında da Türkiye'nin en etkin ve en yenilikçi portalleriyle reklam veren için dev bir içerik ağı sağlamaktadır.
Hürriyet Gazetesi’nde yerinizi almak için; http://reklamver.hurriyet.com.tr/gazeteye-ilan-ver.html adresinden; her biri kendi alanında uzman olan internet siteleri üzerinden hedef kitlenize ulaşmak için ise http://reklamver.hurriyet.com.tr/internete-ilan-ver.asp adresinden Hürriyet Reklam Grubu’na ulaşabilirsiniz.

Hürriyet e-Gazete
Hürriyet’i geleneksel gazete formatında tabletten veya akıllı telefondan okumak isteyenler için hazırlanmış olan Hürriyet e-Gazete Uygulaması; ana gazete ve yayınlanan tüm ek sayfalarına dijital ortamda erişme şansı vermektedir. Uygulama bugün, Türkiye’nin en çok okunan tablet gazetesidir. Toplamda ücret ödeyen abone sayısı, ücretsiz rakiplerinin ulaştığı rakamları geride bırakmıştır. Ertesi gün bayide yerini alacak gazeteye, her gün saat 00:00’da erişme imkanı sağlayan Hürriyet e-Gazete Uygulaması, IOS, Android ve Windows 8 platformunda yer almaktadır.

Hürriyet Tablet
Hem ertesi gün bayide yer alan gazetenin içeriğine hem de tablete özel haber, video ve fotoğraflara ulaşma şansı veren Hürriyet Tablet Uygulaması, kullanıcı dostu bir ara yüzle tasarlanmıştır. Her gün 20:00’da güncellenen uygulama, görsel zenginliğin yanısıra Hürriyet'in en beğenilen köşe yazarlarını, Spor Servisi'nin hazırladığı zengin spor sayfalarını, gündemi belirleyen haberleri ve birbirinden renkli Kelebek, Cumartesi, Pazar ve Seyahat ekleri içeriğini tablete özel bir şekilde okuma imkanı sağlamaktadır.

Hürriyet Çocuk Kulübü       
Hürriyet Çocuk Kulübü, 7-14 yaş hedef kitlesine sahip; spordan sanata, güncel konulardan eğlenceye, teknolojiden bilime kadar pek çok alanda düzenli haberler yapan bir tablet uygulaması ve internet sitesidir. Kulübün 12 adet çocuk ve genç yazarı vardır. Tablet uygulamasının içinde ve Hürriyet Çocuk Kulübü internet sitesinde oyunlar, yarışmalar, makaleler, eğlenceli videolar, çocuk ve gençlerden gelen haberler yer alır. Tablet uygulamamız haftalık yayın yapan, ama aynı zamanda güncel olan ücretsiz bir uygulamadır.
Hürriyet Tablet veya Hürriyet e-Gazete üzerinden hedef kitlenize ulaşmak için http://reklamver.hurriyet.com.tr/tablete-ilan-ver.html adresinden Hürriyet Reklam Grubu’na ulaşabilirsiniz.
Türkiye'nin en etkin mecralarından biri olan Hürriyet Gazetesi'nde Türkiye veya bölge baskılarında seri ve sosyal ilan verebilirsiniz.
Eleman İlanı (Gazetenin Türkiye ve Bölge eklerine Eleman İlanı, Hürriyet IK gazetesine Eleman İlanı), emlak ilanı (satılık veya kiralık ev, işyeri, yazlık, arsa, gayrimenkul, konut, devre mülk ilanı), vasıta ilanı (satılık veya kiralık araba, iş makinesi, kamyon, otobüs, minubüs, motosiklet ilanı), kayıp ilanı, nakliye ilanı, ders verme ilanı, satılık eşya ilanı veya eşya arayanlar kategorilerinde ve sosyal ilan (Doğum, vefat, anma, baş sağlığı Teşekkür İlanı) vermek istiyorsanız, http://reklamver.hurriyet.com.tr/seri-ilan-ver.html adresinden Hürriyet Reklam Grubu’na ulaşabilirsiniz.
Insert Kullanımı
Hane halkının her bireyine ulaşan, başlı başına bir mecra olma özelliğiyle etkin bir pazarlama ve iletişim aracı olan insert uygulaması ile gazetede, hafta içi ve sonunda ürünlerinizin, hizmetlerinizin tanıtım ve pazarlamasını yapabilirsiniz. Firmanızı veya ürününüzü tanıtmak amaçlı broşür / insert’ün Hürriyet Gazetesi ile birlikte dağıtılmasını istiyorsanız, Hürriyet Gazetesi’ne http://reklamver.hurriyet.com.tr/insert-ilan-ver.html adresinden ulaşabilirsiniz.
Hürriyet Dünyası’nın tüm mecralarına reklam vermek için Reklamver.Hurriyet.com.tr adresine tıklayın. Reklamınız hedef kitlenize en etkin şekilde, her an, her kanaldan ulaşsın.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
-->