18 Aralık 2012 Salı

Dinci Fitnenin Beyaz Taşı: Türk İslâm Ülküsü Hurafesi


Türk  İslâm Ülküsü nedir?

Bu konuda yazılmış bir kitap olmasına rağmen hiç kimsenin konuyu aydınlatıcı bir özetine bu güne kadar rastlayamadım. Merhum Türkeş'in " Sizi Allah yoluna çağırıyorum!"  sözü ne anlama gelmektedir?
Türk İslâm Ülküsü denen düşünce milliyetçiliğin  ne toplumsal özünde ne de fikri mücadelesinin başında vardır.

Türk İslâm Ülküsü denen bir ülkü var ise bunun ulaşmak istediği hedef nedir?
Bu sözde ülkünün anlamı, Türk toplumunu, "İslâm ahlak ve faziletine göre  şekillendirmektir".  Bir ileri aşaması bir "Türk-İslam Birliği" meydana getirmektir.

Her şeyden evvel  toplumu harekete geçirmek imkânına sahip bir siyasi figürün her sözü toplum hafızasında ve bilincinde ciddi tesirler yaratır.  Dolayısıyla toplumu yönetmeye aday insanların sözleri, sıradan insanların sözlerinden çok daha fazla tetkik edilmelidir. Oysa bizde, durum tam tersidir. Bizde yetki sahiplerinin yetkileri, onları adeta tanrılaştırmak  için kullanılır  ve sözlerine ayet kudretinde bir tartışılmazlık  izafe edilir.

MHP'nin popülerleşme ucuzluğu içinde, dinci seçmene yaklaşmak gayretiyle uydurduğu sloganik söylem, maalesef hedeflediği hiç bir ahlâkî gayeye ulaşamadığı gibi toplumdaki milletleşme bilincinin,  tam aksi istikametteki siyasal dinciliğin ümmetçilik fikrine doğru kaymasına sebep olmuştur.

 Bir Müslüman memleketinde dinini kendi bildiği gibi yaşayan insanlara "Sizi Allah yoluna çağırıyorum!" demek "Yaşadığınız şey Allah yolu değildir!" demektir ki bu söylem zaten dincilerin, kendilerinden gayrisini tekfir eden aşırılıklarıyla aynı mantığı kullanmaktır. Bu sözün hangi ahlâkî idealizmle söylendiğinin hiç bir önemi yoktur. Din, maksatların son derece dikkatli belirlenmesi ve hadde riayette son derece dikkatli davranılması gereken bir sahadır. Dolayısıyla din adına slogan üretmek, ahlâka fayda getirmez ancak dini ucuzlaştırır.

Bundan dolayıdır ki milliyetçiliğin dinî bir hassasiyetle sloganlar üretmesi millette hiç bir olumlu yankı bulmamış, milliyetçilerin günden güne siyaset sahnesinde erimesine sebep olmuştur. Bugün en keskin cemaatçi, tarikatçi aşırıların içinde çok sayıda ülkücü olmasının sebebi budur.
Türk İslâm Ülküsü denen fikrin "İslâm ahlak ve faziletinden" bahsetmesi kuramsal  olarak iki açıdan son derece yanlıştır.

Bunlardan biricisi  "ahlâk" denen kurumun İslâm dışında var olmadığını kabul etmesidir.
İkincisi, standart, kimliksiz, milliyetsiz bir İslâm ahlâkının var olduğunu sanmasıdır.
Birinci  anlayışa göre Türk'ler İslâmiyet'ten önce ahlâksız, vahşi ve insanlık dışı bir  yığınken İslâm'dan sonra "adam olmuş" bir kabile olarak kabul edilmektedir.

İkincisi daha kötü ve zorbalık sebebi olan  anlayıştır. Milletlerin kendi ahlâkî anlayışlarını İslâm dışı ve batıl bularak onlara "evrensel bir ahlâk"  manifestosu sunmaya çalışırlar.  Ahlâkın temelinde zarar vermemek iradesi  vardır ve bu irade her toplumun kendi normlarına ve değerlerine göre şekillenir. Âleme nizam vermek isteyen Türk İslâmcılar için âlemi Arap yeşiline boyamak insanlığı mesut etmeye yetecektir.
İslâm, milliyetleri yok ederek standart ve kimliksiz bir Müslüman toplumu yaratmak için gelmemiştir. Onun evrenselliği, insanlığın ortak davranış kuraları hakkında bir paradigma değişikliği önermesinden gelir. İnsanın temelde doğru davranış alışkanlıklarını edinmesi ve böylece toplumda olumlu bir ilişkiler ağının örülmesi onun temel hedefidir. Dolayısıyla İslâmiyet'in sanıldığı gibi tek bir dili yoktur; onun dili Arapça değildir.
İslâmiyet'in önerdiği toplumsal düzen Tevratvâri tanımlanmış bir düzen değildir.

Türk İslâmcı'ların âleme nizam vermek "ülkülerinin"  fiiliyattaki hedefi şeriat devletidir. Zira onlar  "hataya açık"  beşeri hukuku, kötülüğün yegâne kaynağı olarak görür ve "mükemmel olan" bir "ilâhî manifestoyla" topluma hükmetmek isterler. Çünkü bir toplumu "İslâm ahlâkına döndürmenin" yolu ancak şeriat devletidir.
Onlar "İslâm ahlâkından", ulemanın icazet verdiği davranışları anlarlar. Oysa ahlâk "yapılması gerekenlerle" değil "yapılmaması gerekenlerle" ilgilidir.

Hayatın her ânını devletin/ otoritenin emri altında  yaşayarak ahlâklı olunamayacağını anlayamazlar.  Sözde ülküleri, milletin fertlerinin hür iradeleriyle yanlışı seçerek sorumluluk alabilecekleri bir hürriyet ortamı yaratmak değildir. Onların "ülkü" dedikleri şey, fertlere kendi akıllarınca İslâm'ı zorla yaşatarak  ahlâklı olmalarını sağlamaktır. Onlar dinin bunun için geldiğine inanırlar. Belli bir giyim şeklinin "ahlâkî" diğerlerinin "ahlâksız" olduğunu söylemek, bunu dayatmak, kadını ahlâksızlık ve fitne kaynağı olarak görerek ortadan kaldırmaya çalışmak Türk İslâmcı'ların yegâne ahlâkî standardıdır.

Bu gerçekten sapkın ve zorba din anlayışı ile Türk İslâmcılar , doğrudan doğruya Arap taklitçisi dincilerle aynı aklı ve tavrı benimser. Bu yüzden "Türk İslâm" anlayışı, milletin genel düzeni ve dirliği için pirinç içindeki beyaz taştan farksızdır. "Türk İslâm Ülküsü" denen şey, dinciliğin, içine Türk adı karıştırılmış halinden başka bir şey değildir.

Türk Milleti ahlâkı, dinci zorbalığa  itaat ederek yaşamak şeklinde anlamaktan vazgeçtiğinde, bu tip "din davası"  hurafelerinin saçmalığını da idrak edecektir. Türk milliyetçilerinin varsa bir görevleri o da dini bir dava, bir ideoloji, bir rejim olarak anlayan dinciliğe payanda olmaktan vazgeçmek ve  milleti de din istismarının  sarhoşluğundan uyandırmaktır. Yoksa Arap taassubunu "İslâm ahlâkı" diye pazarlayarak oy devşirmek değil...

13 Aralık 2012 Perşembe

Helâl Ev Safsatası

"Helal ev"  diye bir şey uydurmuşlar. Kadınlarla erkekleri birbirlerinden uzak tutabilecek bir yapısı olacakmış. Ayrıca abdest almak için daha alçak muslukları olacakmış.


Bunun "Müslüman talebi" olduğu söyleniyor.

Müslüman'ların  helâl ve haram konusundaki bu taassupları bir tür mani gibi sür'atle yayılıyor.

Helâl bir ev, İslâm'ın mantığında var mı?

Veya haram edilmiş bir ev var mı?

Bir evin "helâlliğinden" bahsetmek onun Kur'an'dan gelen bir icazetle, izinle tanımlandığı anlamına gelir.

Kur'an bir mimarî yönerge değil; bir giyim kuşam kılavuzu olmadığı gibi...

Bir şeyi helâl veya haram olarak tespit etmek sadece Allah'ın işidir ki onu da zaten Kur'an'da yapmıştır.

Kur'an'dan sonra hiçkimsenin hayatı helâl/haram alanlarına bölmeye hakkı yoktur.

İşin bu boyutu bir tarafa, insanların İslâm'ı kaç-göçten, açık namazdan ve din gösterisinden ibaret sanmaları ciddi bir psikolojik sorun haline geliyor.

Kadını erkekten uzak tutmak paranoyasını din olarak kabul ettirmek, din simsarlarının en büyük sermayesi.

Bir yandan ailenin öneminden bahsedip diğer yandan erkek ile kadını belli zamanlarda yatak odasında buluşmaları dışında bir araya getirmemek kendilerine Müslüman diyenlerin anlayabildlkleri tek ahlâkî davranış biçimi...

Öbür yandan, erkeğin ve kadının aslında yaratılıştan günaha eğilimli oldukları ve bir arada kesinlikle günah içinde bulunacakları korkusuna "ahlâk" demek dincilerin evanjelizmden kopyaladıkları bir dinler arası diyalog kalıbı.

Bir evi "helâlleştirmekten" bahsetmek aslında Musevîliğin "koşer"geleneğinin mantığını taklit etmekten başka bir şey değil. Helâlleştirmek, hayatın geri kalanını İslâm dışı ve mundar kabul etmek demek. Bu mantıkla yaşamak mümkün değil. Bu mantık aşırılığı normalleştiriyor.

Bu aşırılık, aslında bizatihi dinin, kendisiyle savaştığı yegâne düşman. Aşırılık hayatı yaşanmaz hale getiren bir tutkudan başka bir şey değil. 

Helâl ev denen şeyin saçmalığı, dincilerin kaprislerine boyun eğilerek ortaya konmazsa, din Müslüman'ların köleleştirilmesinden başka bir hale gelmeyecek...


5 Aralık 2012 Çarşamba

İdeoloji Yollarında Milliyetçi Siyaset


Fikirden bahsetmekle fikrin içini doldurmak, çok farklı şeyler.
Türk milliyetçiliğinden bahsederken de yaptığımız bu.
Milliyetçi olmanın belli bir şekli olduğunu düşünüyoruz. Buna ideoloji diyoruz ama öyle olup olmadığını aslında bilmiyoruz.

"Dokuz Işık'a" bir tür ayet kudreti vererek onu milliyetçiliğin amentüsü gibi kabul ediyoruz.
Dokuz Işık gerçekte nedir, ne değildir bunu hiç düşünmüyoruz. Dokuz Işık, düşünülüp düşünülebilecek yegâne ideolojiymiş, varılabilecek son noktaymış gibi düşünüyor çoğumuz.

Dokuz Işık'ın madde madde  tahlilinin yapılıp yapılamayacağını bile düşünmüyoruz, düşünmek de istemiyoruz.
Sorun milliyetçiliğin gerçekte bir ideoloji olup olamayacağıdır.
İdeolojiler, toplumsal düzenle ilgili paradigmalardır, kapsayıcı ve açıklayıcı bütünlükte fikir paketleridir. Toplumsal düzenleri onlara göre anlamaya çalışır ve de tadil ederiz. Sosyalizm, tadilat yerine devrimle bütüncül bir değişim önerir meselâ.

Toplumsal düzenle ilgili kapsayıcılıkları açısından, ideoloji olarak adlandırabileceğimiz iki paradigma var: Sosyalizm ve liberalizm.
Toplumsal düzenle, yani  ferdin toplumla ve devletle karşılıklı ilişkiler ağıyla ilgili bütün düşünceler, bu iki kutup paradigma arasında bir yere yerleşir. Bazıları sosyalizme bazıları liberalizme daha yakındır.
Peki ama bu iki ideolojiyi birbirinden bu derece ayıran farkla nelerdir?
Bu farklar bu ideolojinin yol ayrımlarında kendini belli eder.
Liberalizm, toplumsal düzenin gerçek bireylere dayandığını ve gerçek bireylerin varoluşlarının, onların farklılıklarını aşan genel kurallarca  teminat altına alınmadıkça toplumsal düzenin  barışçı ve  âdil olamayacağını söyler.

Sosyalizm ise bireyin, toplumun eseri olduğunu, dolayısıyla bireyin toplumdan ayrı gerçek ve yetkili bir varlık olarak düşünülmesinin insancıl olmadığını düşünür. Bireyciliğin, katıksız ve yalıtılmış bir bencillik olarak düşünülmesinin sebebi, sosyalizmin  "toplum için birey" fikrinin, çoğu insana daha romantik gelmesidir.
O halde bir parti olarak ferdin toplumla ve devletle karşılıklı ilişkileri hakkında başlangıç kabulünüz neyse sunduğunuz politikalar da bu kabule göre şekillenecektir.
Bu noktada, milliyetçiliğin siyasî yöneliminin de ideolojik kutuplar arasında, sosyalizme daha yakınlaştığını düşünmemiz sanırım yanlış olmayacaktır.
Peki ama neden?

Dokuz Işık'ta her ne kadar "Hürriyetçilik Ve Şahsiyetçilik" diye bir madde varsa da maalesef milliyetçiliğin siyasal yönelimi, milliyetçilerin "Benlerinden" feragat etmesine dayandırılmıştır. Dokuz Işık'ta "Toplumculuk" ve "Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik" ilkeleri bu açıdan birbirleriyle çelişen ilkelerdir.
"Her çeşit faaliyetin toplum yararına yürütülmesi..." dediğinizde, insanlara kendi bildikleri gibi hareket edemeyeceklerini, kendi menfaatlerini gözetmenin kötü olduğunu söylemiş olursunuz. Bu, temel hakların ( hayat, mülkiyet, ifade hürriyeti) toplum adına ilgası anlamına  gelir ki açıkça sosyalizmdir.
Burada şunu görüyoruz ki ideolojileri reddederek bir ideoloji olmaya gayret eden siyasal milliyetçiliğin  "doktrini",  özünde  hiç bir  açıklayıcılık ve cevaplayıcılık  taşmamaktadır.
Milliyetçiliği bu doktrinle özdeşleştirmek, bir tavır ve tutum olarak onu belli bir kalıba sokmak gayretidir.
Maalesef MHP, bir partinin ideoloji gibi büyük fikir paketi üretemeyeceğini görmek yerine, ideolojileri reddederek kendince bir ideoloji geliştirmeye çalışmıştır.
Böylece  milliyetçiliği kendince bir yere yerleştirmiş ama bu yerin ideolojilerden hangisine yakın durduğunu  fark edememiştir.

İnsanların kendi menfaatlerini takip etmesini ahlâksızlık olarak görerek ahlâkî kabulünün, onu, toplumu putlaştırmak aşırılığına yaklaştırdığını görememiştir.   Türkiye'de siyasal milliyetçilik, ahlâkı, bireysel bir zararsızlık iradesi olarak görmek yerine toplumsal bir emir olarak görmeyi tercih etmiştir. Bu, milliyetçilerin içinde tarikatlerin ve cemaatlerin parazitleşmesini kolaylaştıran en önemli etkendir.

Bütün bunların  iki sebebi vardır:
Birincisi, milliyetçilerin mevcut dünyayı anlamak hususundaki tembellikleri... Söylenmiş şeyleri okumaktaki isteksizlikleri...
İkincisi de birikimsiz beyinlerden çıkacak fikirlerin orijinal olacağını sanmalarıdır.
Bu iki yanlış kabul, "Lider, doktrin, teşkilât" sloganıyla kemikleştirilmiş ve hiç bir tutarlı fikrî içeriği olamayan siyasal milliyetçilik, milliyetçiliğin mümkün olabilecek tek hali  olarak kabul edilmiştir.


Siyasal milliyetçilik, söylemlerinin, önermelerinin mantıksal tutarlılığını gözden geçirmeksizin bunları, birer   "iman maddesi" olarak seçmenlerine sunmuştur ki bu tavır hâlâ devam etmektedir. Bu kesin inanç tavrının, bilhassa siyasal milliyetçiliğin popülist endişelerle dincileştirilmesinden sonra kemikleştiğini söyleyebiliriz.
Siyaset, topluma, neyi, nasıl halledeceğini söylemek işidir. Bu da neyi sorun, neyi çözüm kabul ettiğinizi  bildirmeniz gerektiği anlamına gelir. Türk Milliyetçileri fikrin siyasetten öne geldiğini, siyasi  sloganların fikir olarak kullanılamayacağını artık idrak etmeleri gerekmektedir.


Dünyada uygulanmış ve uygulanan rejimlerin, fikrî özleriyle, uygulamaları arasındaki çelişkileri görmek, bu rejimlerin fikri özlerini ahlâk ve fayda açısından incelemek Türk milliyetçilerinin gecikmiş ve aslî görevidir.
Tek kelime Politzer okumadan antikomünist, domates alırken pazarlık etmenin anlamını düşünmeden, antikapitalist olmanın, Türk milliyetçilerine kazandırabileceği hiç bir şey yoktur.

Bu fikri boşluk, bir başka fikir paketiyle, siyasal İslâmcılık'la doldurulmaya çalışılmış fakat o da Türk'e göre yorumlanmak yerine Arapçı fanatizmin aşırılığıyla  aklileştirilmeye çalışılmıştır.
Bütün bunların sonucu  yalnızca "O değil, bu da değil, şu da değil..." tercihsizliği olmuştur.
Milliyetçilik milletin hürriyet ve refahının gözetilmesi ve öncelenmesi ise bunun nasıl olacağına dair fikrî tercihler yapılmalıdır.

Aksi takdirde, milliyetçi siyaset, eylemlerinin sonuçlarını dikkate almaksızın, züccaciye dükkanına giren fil misali attığı her adımda milletin refahına ve hürriyetine daha fazla zarar verecektir. Milliyetçi siyasetin şu anki dinci eğilimli popülizmiyle iktidar olması zor görünse de millete faydalı şeyler sunmak için bunu beklemesi gerekmiyor. Yalnız, milletin hayrına şeyler söyleyebilmenin yolu,  hayra ve şerre giden yollar hakkında bilgiyle dolmaktır.
Yapılmış yolların haritalarını reddederek yeni yollar hayal ettiğini söylemek yeni bir yol yapmak değildir. Rahmetli babam, Abdurrahman ÇELİK'in, kendi mesleğiyle ilgili bir sözüyle yazıyı bitirmek istiyorum: "Hiç bir yol, araziyi inkâr ederek yapılamaz..."


4 Aralık 2012 Salı

İddaa Maçları Artık Canlı Yayınla Nesine.com'da


Nesine.com, Türkiye'de bir ilki gerçekleştiriyor. Nesine.com üyeleri artık kuponlarındaki İddaa maçlarını canlı olarak Nesine.com'da izleyebilecek.

Bunun için sporseverlerin tek yapması gereken, bültende takım isimlerinin yanında yer alan kırmızı TV logolu maçlardan izlemek istediklerini seçerek, kuponlarına eklemek ve maç saatini beklemek. Nesine.com üyesi olmayan sporseverler de ücretsiz üye olarak bu hizmetten yararlanmaya hemen başlayabilirler.

Türkiye'de spor ekonomisine büyük artılar getirecek bu haber pek çok yönden bir devrim niteliğinde. Öncelikle yasal olarak maçları internet üstünde canlı yayınlamanın, birçok sporseveri yasal sitelere yönlendireceğini düşünüyoruz. Bunun gibi hizmetler bizce İddaa'nın marka değerinin yükselmesine de büyük katkı sağlayacaktır. Ayrıca bu iş üzerine kafa yoran ama izleyemediği takımlar üstüne bahis yapmak istemeyen bilinçli tüketicilere de yeni liglerde keyifle oynama imkanı verecektir.

İspanya La Liga, Almanya Bundesliga, İtalya Seria A, Fransa Ligue 1, Hollanda Ligi gibi çok izlenen ligler, Copa Libertadores Copa Sudamericana gibi Güney Amerika'nın en önemli organizasyonları, Dünya Kupası Elemeleri, Fransa ve İspanya Kupa maçlarının yanı sıra basketbolda Euroleague’in de yer aldığı 50’nin üzerinde futbol ve basketbol liginin canlı yayınlanması gerçekten çok önemli bir hizmet.

Nesine.com'u bu hizmetinden dolayı kutluyoruz.

Daha detaylı bilgi için: tv.nesine.com




Bir bumads advertorial içeriğidir.

2 Aralık 2012 Pazar

Cesetler Ordusu Geçti Hücuma!


Türk İslâm ülküsünün sevdiği benzetmelerden biri  ceset- ruh ikiliğidir.
Buna göre Türklük cesedimiz, İslâm ruhumuzdur.
Böylece Türklüğün aslında biyolojik ve irade dışı bir vakıa olduğunu, asıl değerli olanın  İslâm olduğunu söyler.
Doğrudur... İslâm iradî bir seçimin adıdır. insanlar dinlerini seçebilir.
İnsanlar belli bir milletin veya kavmin içinde doğar ve değerlerini o toplumlardan elde ederler.Yani bu konuda başta irade göstermeleri mümkün değildir. Fakat zaman geçtikçe mecburen üye oldukları toplumların değerlerini akıl ve vicdan süzgeçlerinden geçirir ve mensubiyetlerinin meşruluğuna ikna olurlar.

Ayrıca... Bir millete mensubiyetin en doğal şekli doğum olmakla beraber, vatandaşlık bağı, kişisel benimseme ve sempati gibi etkenler de bu mensubiyeti besler. Yani bir millete mensup olmak tamamen biyolojik ve istemsiz bir mecburiyet değildir. Hep örneğini verdiğimiz Afrikalı, Kafkasyalı sporcuların, millî formayı giyerek bir anda bizden biri olmaları, Türk olmaları, onların seçiminden ibarettir.

Türk İslâm ülküsü denen siyasi slogan, Türklüğü "bedene" benzeterek onu değer  ve ahlâk yoksunu, hayvanî bir varoluşa indirgemektedir. Böylece  Türklük, aslında kendisiyle gurur duyulması gerekmeyen, benzerine bütün primatlarda rastlanan özel bir  tür haline getirilmektedir.

Türk İslâm ülküsü savunucularının bu benzetmesinin bilinç altında, İslâm'ı, milletleri aşan,  onları anlamsızlaştıran, eriten bir siyasal birlik olarak kabul eden ümmetçilik yatmaktadır. " Türk'ü aşan" bir varlık olarak İslâm "ruh"  diye nitelenmekte, böylece aslında anlamsız bir ceset olan Türklük, lâyık olmadığı bir anlama kavuşmaktadır.

Bu tavır açıkça Türk'ü aşağılamaktır ama ne yazık ki kafaları Arap hayranlığından başka bir şeyle beslenmemiş Türk İslâm  ülkücüleri, Türklüğü bedene indirgemenin ırkçılık olduğunu bile fark edememektedir.

Eğer Türklük bedenden ibaretse, Türklükten gurur duymak, yalnızca ırktan ve bedenden gurur duymak olacaktır. Bunun adı da ırkçılıktır!

Hakikat böyle midir?
İslâm yokken Türk evlâdı ahlâksız, değersiz bir vahşi miydi? Sınır tanımıyor ve hırsızlık mı ediyordu? Kadınları eziyor ve onları taciz mi ediyordu?  Uğrunda yaşayacağı ve öleceği hiç bir amacı yok muydu? Bütün bunları islâm'la mı kazandı?
Türk İslâm ülkücülerinin Türk ecdadından fazla andıkları Arap büyükleri maalesef, İslâm'la dahi belli değerlere saygıyı edinememişti.
 Bir bedenden ibaret sayılan Türk Kur'anı asla savaş aracı yapmamıştı. Kur'an'ı istismar edenler, Türk İslâmcı'ların kendilerine benzemek için  tutuştukları Arap eşrafıydı.
Peygamberin hanımına kara çalan, torununu şehit eden,  "yürüyen Kur'an Hz. Ali'yi" şehit edenler, Türk  cesedinin sahip olamadığı dine sahip olanlardı! Devletin imkânlarını sömüren, yerli ahaliyi haraca kesen, Arap olmayan Müslümanları "mevali" diye aşağılayanlar,  kendilerine hayran olunan Arap seçkinleriydi.
Türk Milleti, , İslâm'ı seçtiğinde, sahip olmadığı bir ahlâkı kazanmadı.   Sadece zaten sahip olduğu değerlerin mükemmel bir özetiyle karşılaştı ve bu özeti çabucak benimsedi. Bizim "kılıç Müslüman'ı" olduğumuz söyleyenler, aslında Arapları içimize sindirmekte zorlandığımızı anlamazdan gelirler.

Bugün Türk İslâmcılar, İslâm'ın özünde reddedilmeyen kadın erkek eşitliğini, zaten içeren Türk örfünün yerine, kaç- göççü, haremlikli selâmlıklı patolojik/ paranoyak Arap taassubunu, ahlâk diye benimsemekte  ve bunun da Türk'ün ruhu olduğunu savunmaktadır.

Türk İslâmcıların toplumlaşmanın temelindeki değer ve norm ortaklığının tek başına din kabulüne dayanamayacağını görememektedir. Öyle olsaydı Türk, Fransız, Rus gibi adlar ortadan kalkar bunun yerine  dünya üzerinde  insanlık dini topluluklar olarak yaşardı.

Bu durum, Türk adının salt bir biyolojik köken ifade etmediğini gösterir.
Ayrıca dinin bir toplumu tek başına değerle ve normla mücehhez kılamayacağını ve mutlak toplumun örfüyle etkileşeceğini gösterir. Türk İslâmcılar İslâm'a "ruh" derken, Türk'ün yiğitliğinin, adaletini sağlayan örf kaynağını reddettiklerini bilmezler.
Türk zaten var olan ruhuna uygunluğunu anladığı için İslâm'ı kabul etmiştir, yoksunu olduğu bir ruhu İslâm'dan  ödünç almak için değil...
İslâm'ın değeri, milletlerin idrakini aşarak onları eriten bir üstün ideoloji olmasından gelmez.
İslâm'ın değeri, varoluşu sağlayan her örfle mutlaka bir şekilde örtüşerek insanların toplumsal değerlerle beslenmiş akıllarına, bir şekilde yatabilmesinden, hitap edebilmesinden gelir. İslâm ancak aklı yatanların seçtikleri bir dindir. Kendi başına insan akıllarına girerek kendini kabul ettiren bir şey değildir.
Bunu neden belirtiyoruz? Bunu belirtmemizin sebebi, Türk İslâm ülküsü denen siyasî söylemin sahip olduğu, İslâm'ı siyaset yoluyla egemen kılmak anlayışının temelindeki sakatlığı, ortaya koymaktır. Böylece millete, kendisinde olmayan bir ruh kazandıracağını sananlar, hem Türk adını aşağılamakta hem de siyasal İslâmcılığ'a payanda olmaktadırlar.

Türk Milleti, din adına kendisine dayatılan Arap gelenekleriyle uzun zaman mücadele edebilmiş fakat siyasal zorlamanın ve reklâmın bayağılaştırcı etkisinden kurtulamamıştır. Bunun sonucunda Arap kaç göçü ve cinsiyetçiliğini takva  belleyerek, bunlarla kendisine bir ruh edinebileceğini sanmıştır. Zaten artık Türk İslâmcıların, hedeflerini Türk  dağlarından, "Nizam-ı Âlem" gibi ümmetçi/ enternasyonalist denizlere çevirmelerinin sebebi de budur.

O halde ruh beden ayrımından medet umanlar bilmelidir ki İstanbul'u almış, Roma'ya kadar yürümüş, Çin'i titretmiş, dünyaya kendi barışını getirmiş orduların adı Türktü! Onlar kağanlarının,hakanlarının, yabgularının ve başbuğlarının tuğları altında yürüyüp  en sonunda İslâm'a kendi damgalarını vurdular. Onlar Türk İslâmcıların ve sair dinci tayfanın görüp görebileceği en muhteşem "ceset ordularıydı!"

Onlar, Araplar kadınları İslâm'dan sonra bile ezerken servetlerine sayısız haram katarken sevdikleri kızın rızasını bekleyen, bahçeden yenen meyvenin borcunu namus belleyen Türk oğullarıydı!

Türk İslâmcılar, artık savundukları şeyin, milletle de milliyetçilikle de bir ilgisinin olmadığını fark etmelidir. Hem Türk'ü farkında olmadan aşağılamakta hem de gerek fanatizmleri gerekse Arap hayranlıklarıyla siyasal İslâmcılığ'ın adsız neferleri veya fedaileri olmaktadırlar.

Türk Milliyetçiliği,Türk'ün özündeki değeri idrak edebilen insanların elinde  bir işlev kazanacak ve ancak o zaman milletiyle buluşabilecektir. Türk Milliyetçiliği, Türk'ü bedenden/cesetten ibaret gören ilkellikten kurtulduğunda,  dinciliğin fitnesine karşı milletinin en büyük kalkanı olacaktır,daha önce değil...



Film Üzeri Amerika


Amerikan filmlerinin özelliği ne?
Gösterişli efektleri ve büyük hayalleri mi?
Amerikan filmlerinin özü, Amerikan  idealizmi...
Nedir o idealizm?

Bir Amerikalı'nın hayallerini takip etmekte  özgür olduğu ve bunu yapmasının, insan olmanın gereği olduğuna duyulan derin inanç...

 Galiba bu yüzden ne zaman bir Amerikan filmi seyretsek büyük şeyler yapabileceğimize dair bir inanç belirir içimizde, hemen sonra nerede yaşadığımız fark eder ve gerçek dünyaya döneriz.

Amerika, filmlerini yaşar mı? Orasını oraya gidenlere sormak lâzım. Fakat galiba  bunun  cevabını zaten oraya gidenler  kendiliğinden çoktan vermiş bulunuyor.

Amerika aslında ne yüksek ücretler ne de hayat standardı için isteniyor. Amerika, hayallerin peşinden koşulabildiği bir  ülke olarak seviliyor, isteniyor.

Ve sanırım, bir ülkeyi büyük yapan şeyler, ne  para, ne doğal kaynaklar ne de  teknoloji...
Bir ülkeyi büyük yapan ve bütün bunları birer zenginlik kaynağı haline getiren o ülke insanının  kendi büyüklüğüne duyduğu derin inanç.

Amerikan filmleri, Amerikan insanının büyük lük duygusunu, öz saygısını ona sürekli hatırlattığı için bizi de etkileyebiliyor.


25 Kasım 2012 Pazar

Türk İslâm Ülküsü Türk Milliyetçiliğiyle Bağdaşabilir Mi?


"Türk- İslâm" söylemi,  Türk milliyetçiliğin neresindedir? Milliyetçilikte bir yeri var mıdır, olabilir mi? Bu söylemin hedeflediği toplumsal düzende Türk'ün bekaası sağlanabilir mi?

Türk İslâm söylemi, milliyetçiliğin siyasallaşma döneminin popülist  bir sloganı olarak ortaya çıkmıştır.  Merhum ARVASİ dışında da ona bir içerik sağlamaya çalışan olmamıştır. 

Bu söylemin içinde   Osmanlıcılığın, milliyetçilikle kaynaştırılması çabası vardır.

Türk İslâm söyleminin temelinde devlet eliyle âleme,  dini nizam vermek amacı vardır.  Sorun şudur: Türk'ler asırlardır İslâm'ın kılıcı olmalarına rağmen, devlet işleyişinde, Türk İslâmcı'ların, dincilerin sandığı gibi  şeriat devleti tesis etmemişlerdir. Dinî makamdan onay almayı siyaseten benimsemiş fakat kanunlarını tamamen Türk örfüne ve zamanın gereklerine göre yapmışlardır.

Dolayısıyla  tarihte "Türk tipi  şeriat devleti" diye bir şey yoktur.

Oysa Türk- İslâmcı'ların kafalarındaki devlet düzeni, kadının zorla başının örttürülüp kararlarının erkek onayına bağlandığı, yasamanın, "ulema" fetvasına bağlandığı, akılcı değil, nakilci ve ezberci, Emevi/Arap örfüne dayalı bir düzendir.

Türk İslâmcılar, Kur'an'da yer yer  öğütlenen bazı hususlara adeta bir Haricî taassubuyla bağlıdır. Onlara göre meselâ mirasta, hırsızlığın cezasının infazında, kadının giyiminde, hiç bir yoruma girmeden doğrudan kitabın lafzına bakmak, buna karşılık hayatın her sahasını ulemanın akıl almaz tefsir yığınına göre tasarlamak düşünülebilecek en iyi düzendir.

Böylece "İslâm ahlâkına" göre şekillendirilmiş bir toplum yaratacaklarını düşünürler. Bu ahlâk anlayışının içinde, Türk örfünün yeri olmadığını bir an bile düşünmezler... Bunun yanında, herhangi bir şeriat devletinde, insanlara dinlerini zorla yaşatmanın ahlâkî ikiyüzlülüğünü de düşünmezler. Şeriat devletinin zorbalığının Türk'ün karakteriyle uyuşup uyuşmadığını da hiç düşünmezler. Ahlâkın ferdin iradesiyle ilgisini inkâr ettiklerinden, Müslüman'a durmadan  zorla Müslümanlığını ikrar ettirmeyi İslâm ahlâkını korumak sanırlar.

Türk- İslâmcı'lar'ın bu toplumsal düzen tasavvurlarının, milletin hürriyet ve refahını korumaya ve geliştirmeye çalışan milliyetçilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Böyle bir düşünce ile demokratik bir hukuk devletinin sürdürülmesi mümkün değildir. Türk milliyetçilerinin, slogan üreticisi popülist siyasetin güdümünde hareket etmeden önce düşünmeleri gereken şey, , eleştirilemez kabul ettikleri siyaset esnafının, memleket için demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü önemseyip önemsemediğidir.

Türk milliyetçileri milletleriyle bütünleşmek istiyorlarsa;  şeriat hayalcisi Türk İslamcı söylemlerle yollarını bir an önce ayırmalıdırlar. Milliyetçilik, milletin örfüyle, akılla ve vicdanla ilgisi olmayan bir dinci tasavvurun eline daha fazla bırakılmamalıdır. Türk Milleti'nin bekaası, girdiği her ülkeyi ilkelleştiren, vahşileştiren dincilikle hiç bir şekilde korunamaz.

Türk milliyetçileri milletlerinin medenî seviyesinin, dinci taassubun her çeşidinden korunmakla korunabileceği  ve yükseltilebileceğini idrak etmedikçe ancak dar kafalı gericiler olarak görünecekler ve siyaset sahasında, dincilerin  egemenliğini genişletmekten başka bir işe yaramayacaklardır.





23 Kasım 2012 Cuma

Dinci Toplum Mühendisliğinin Yeni Mottosu: "Çıplaklık Satar!" II


Dinci ahlâkının temelinde ferdin bir başkasına yaklaşımı yoktur. Dinci ahlâkının temelinde "bizin" "onlara" karşı güç dengesi durumu söz konusudur. "Biz", zaten ferdi akılların susturulmasıyla elde edilmiş yeknesak ve yegâne doğru inanç topluluğuysa sorun mutlaka "onlarda" olmalıdır. Müslüman Türk toplumunda birilerinin sürekli Müslümanların gördüğü eziyetten bahsetmesinin sebebi budur.

Dinci "biz", akıldan feragatte ve kesin inançlılıkta kesin bir anlaşmaya gitmiş bir topluluktur. İşte bu kesinlik, dinciliğin ahlâk sandığı taassuptan başka bir şey değildir.
Fakat bu, meseleyi halletmez. Dinciye günlük hayatta ahlâkını ifade edeceği somut bir saha lâzımdır ki o saha da cinselliktir.

Dinî metinlerin bilhassa evanjelist yorumları, siyasal İslâmcılığın  sapkın din yorumu, bunun geleneklere zerk edilmiş katı halleri gibi şeyler ile dincilik topluma, kendi ahlâkını telkin edebileceği bir alet takımı bulmuş olur.
Öncelikle Allah adına konuşması ve sonra aile dokunulmazlığını istismar edebilmenin rahatlığıyla dincilik, akıldan yoksunluğunun onu sürüklediği duygusal karanlığı ahlâkın koyu rengi olarak sunar.

Çünkü aklını susturmuş  dinci için "karşı cins" akıl yoluyla anlaşılıp ikna edilecek ve mutlu edilecek bir başka insan değildir. Dinci için karşı cins, kendi cinsinin dışında kaldığı için akıl yoluyla idrak edilemeyecek ve dolayısıyla bilinmezliklerle dolu  ve dolayısıyla inanç için tehdit teşkil eden bir karanlık bölgedir.

O halde bu karanlık ve bilinmez bölgeden uzak durulmalıdır. Kadının sürekli cinsel bir eş, neslin devamı için mecburi bir ortak gibi görülmesinin sebebi budur. Dinci için eşe duyulan arzu diye dahi bir şey yoktur. Dincilere göre eşler, tabiatlarının gereğini, kendi bireysel zevklerini  akıllarına dahi getirmeden yapması gereken, isimsiz, niteliksiz, tercihsiz birer Müslümandır. Bir kadınla evlenme sebeplerini sayarken dahi ona duyulacak aşkı sayamamaları bundandır. Onlara göre kadın, güzel, zengin vs olduğu için "alınacak" bir maldır.  Kadının, erkeğinin bedeninden ve davranışından zevk alıp almaması, mutlu olup olamaması onları hiç ilgilendirmez.

Bunun da sebebi, kadının dünyasının susturulmuş erkek akıllarına belirsiz ve korkulu görünmesidir.
O halde bu belirsizlik "bizden" uzaklaştırılmalıdır.
Kadını yok etmek mümkün olmadığına göre belki onu görünmez kılarak belirsizliğinin yarattığı korkudan kurtulabiliriz. Onu görünmez kılmak da ya eve kapatmakla veya ev dışında mümkün mertebe kapatmakla mümkündür. Erkek için de kadına  uzak kalmak somut olarak  en kolay anlaşılabilecek ahlâkî ölçüdür. Fakat  dinciliğin bunun dışında  bir ahlâkî ölçü geliştirebilmesi mümkün değildir. Çünkü Allah'ın aşkınlığının bilinmezliğiyle örtüştürebildiği yegâne bilinmezlik alanı cinselliktir.  Daha en başında, aklın bütün nişanları havaya uçurulduğu içindir ki cinsellik kat be kat korkulu bir hale gelir ve dolayısıyla ahlâklı olmakta  dincinin kafasında ondan başka bir şeye artık yer kalmaz.

Dolayısıyla bir dincinin kafasında ve kalbinde, bir başkasının sırasına  geçmek, başkasına kaba davranmak, kalp kırmak, eksik tartmak, israf etmek, gösteriş yapmak, gıybet etmek gibi konularda herhangi bir  ahlâkî müeyyide kalmaz. Otobüste yanınıza oturmayan bir dinci kadın kendince ahlâklı davranırken oğlunun arkadaşlarına karşı davranışlarını umursamaz bile. Veya fakirlere yemek dağıtarak  vicdanını rahatlatan dinci zengin, bunun evine altın kaplama musluk taktırmak israfını  dengelediğini düşünür. Veya gene iftar çadırlarına veya bir takım cemaat evlerine para yağdıran dinci iş adamı, hükümet kayırmasıyla elde ettiği ihalenin kazancının helalliğini hesap etmez bile...

Hal böyle olunca "Düşmanın silahıyla silahlandığını" sanan dinci için  diğerine saldırmanın, onu din adına yenmenin en kolay yolu da cinsellik haline gelir. Çünkü dincinin ahlâkında, vatan ve millet sevgisinin, nezaketin, tevazuun, tasarrufun vs yeri yoktur!

O  kendisi dışındakileri "hayatları içki ve seksten ibaret olan" dinsizler veya günahkârlar olarak görmek dışında bir şey bilmez. Dolayısıyla da birine duyduğu öfkeyi, onun cinselliğine saldırarak ifade eder ancak.
Ülkemizde  dincilerin cinsel şantajı bir siyaset yöntemi olarak benimsemesinin altında, işte bu derin kompleks ve korku yatıyor. Kendisine yöneltilmiş bir soruya, muhatabının uçkurundan bahisle cevap vermek terbiyesizliği, hayata  cinsel korku dışında,başka türlü bakamamanın sonucu.

Dinci iki yüzlülük, cinsel şantajı gitgide daha aktif ve iştahla kullanıyor. Cinselliği, erkeğin yönettiği bir çiftleşme işi sanan geri toplumumuz, cinsler arası ifade yetersizliğinin yarattığı açlığı, dinci yayın organlarının pornografi enjeksiyonu ile gidermeye çalışıyor. Demek ki çıplaklık her zaman "satıyor".

22 Kasım 2012 Perşembe

Bazı bazı kinim kamaştırır şol dişlerimi...

Dinci Toplum Mühendisliğinin Yeni Mottosu: "Çıplaklık Satar!" I


Meclis kürsüsünde, gözü yaşlı, dindar ve akil adam imajı ile tanınan bir siyasetçinin bir başka vekile "cinsellik" şantajıyla saldırması artık her şeyi iyice açık etti.

Her topluluğun  belli ahlâkî standardı vardır.

Her topluluk, "ne yapmaması gerektiğine" dair kabulüyle kendini ortaya kor. Çünkü ahlâk ne yapılması gerektiğiyle değil,  ne yapılmaması gerektiğiyle ilgili bir standarttır.

Medenî toplumlarda ne yapılmaması gerektiğiyle ilgili kahir ekseriyetle bir mutabakat sağlandığı içindir ki o toplumlar medenîdir. Eğer bir toplumda ne yapılmaması gerektiğine dair mutabakata güven tamsa ve bu mutabakat toplumun genel karakteri olacak kadar yaygınsa, o toplumda fertlerin birbirlerine güvenleri, dolayısıyla iş ahlâkı, dolayısıyla beyana dayalı hayat tarzı, dolayısıyla düşük işlem maliyeti, dolayısıyla iktisadî tasarruf imkânları daha fazla olacağından, hürriyet ve refahın böyle toplumlarda  yeşermesi tesadüf değildir.

Medenî toplumlarda cinsellik, bir kınama ölçüsü olmaktan ziyade bir hürriyet meselesi addedilir ve bundan dolayı onlarda tecavüz, ilkel toplumlara göre daha ağır bir suçtur. Ülkemizde kadın ve  çocuk tecavüzlerinin ve  çocuk tecavüzcülerin sümenaltı edildiği, aile içi taciz  ve tecavüzlerin katlanarak arttığı, kadına yönelik şiddetin muhafazakârlaşan toplumumuzda tırmandığı göz önünde bulundurulduğunda, ne demek istediğimiz daha rahat anlaşılacaktır.

Cinselliği bir hürriyet meselesi olarak ele aldığınızda, onu, ferdin tasarrufuna bırakmışsınız demektir. Bu, onun kendini giyim kuşamla veya davranışla ifade etmesinden, zevk edinmesine kadar değişik amaçlar için kullanabileceği haklardan biridir. Burada bu hakkın kayıt ve şartı cinsel yaşamın paylaşıldığı kişilerin mutlak rızasının edinilmesidir.

Mesele, "Müslüman " olduğunu iddia eden Türk toplumunda, cinselliğin, toplumsal düzenin neresine  oturtulacağıdır.

Birileri sürekli İslâmiyet'te neyin nasıl olması gerektiğine dair fetvalar vermekte, Müslüman  Türk toplumunu da bu fetvalara göre şekillendirmeye çalışmakta.

Bunu tartışanlar, zinanın bir suç olmadığını  kabul etmekte beis görmemişlerdir.
Mesele dinin ölçüleri değil aslında. Dinin, "herkese âmir ölçüleri" söylemi tamamen paravan. Bu "Benim sözümün üstüne söz söyleyemezsin!" kabadayılığının iki yüzlü bir söylenişi.
Mesele dinciliğin ahlâk standardının toplumun  bilinç altına ( "bilinç dışı" terimini özellikle ukalâca bulduğumu belirtmek istiyorum) kazınmasıdır. O standart da cinsel paranoyadır.

Dinci için ahlâk, bir şeylerden çekinmek işidir ama o, neden,  niçin çekinmesi gerektiğine dair  akıl yürütemez. Dincinin imanının ilk aşaması aklını susturmasıdır. Böylece dinini değişmez şekilde koruduğuna inanır.
Bu ciddi bir korkunun ve sığınma arzusunun tezahürüdür. Aklını susturduğu için korkusunun kökenlerine inemez. Buna mukabil ona Allah'tan korkması öğretildiğinde, varlığını idrak edemediği yaratıcıya duyduğu imanla,   korkularının sebepsizliğini bir araya getirir ve Allah'tan korktuğunu sanır. Oysa, sadece sebepsiz korkularının  köklenmesi için bir sebep bulmuştur o kadar. Korkularının isimsizliğini Allah sanmak, dinci fanatizmin ve şiddetin temelidir.

Akıl suskunluğuyla korkuların ve belki komplekslerin irdelenememesinin yarattığı akıl karanlığında dinci,  ahlâkı, ancak kendisine telkin edilen şeyler kadar bilir.

Dinci, aklı, imanının gereği olarak susturmakla işe başladığından, dinin hikmeti veya maksadıyla ilgilenemez. Dolayısıyla dinin hakikatiyle ilgili  bir ahlâkî çıkarımda da bulunamaz çünkü o çıkarımı yapacak akıl makinesinin dişililerini gönüllü olarak kırmıştır.

Hal böyle olunca, diğer insanlara yaklaşımda, kendi başına bir ölçü belirlemesi imkânsız hale gelir. Dincilik, bütün mensuplarını,  onları, akıldan sıyrılarak imanda bütünleşmiş koca bir cemaat haline getirerek toplumsal gerilimi, huzursuzluğu yok edeceği, böylece ahlâkı tesis edeceği iddiasıyla kandırır. Şeriat devletinde herkesin mutlu olacağı yanılgısı böylece edinilir. (Devam edecek)