11 Ocak 2012 Çarşamba

Tamir Etmek Mi Değiştirmek Mi?

Tasarruf alışkanlıklarımıza göre bu soruya derhal, “ Elbette tamir etmek!” diye cevap veririz.

Bu, yerleşik bir kadim kıtlık psikolojisinin cevabıdır, aslında.  Her şeti korumanın tutumluluk olması gerektiği kanaati içimize öyle yer etmiştir ki yakın zamana kadar herhangi bir eşyayı yenisiyle değiştirmeyi bile israf gibi görürdük. Şu anda yaşadığımız ölçüsüz tüketim çılgınlığının sebebi de aslında bu yerleşik kıtlık ve açlık duygusudur. Bu duygudan kurtulmak için  “harcayabileceğimizi kendimize göstermek isteriz.”

Somut bir örnek verelim:

Annemin mikrodalga fırını yüz lira civarında bir fiyata satılıyor. Arızalanan sigortasını değiştirmemiz otuz beş liraya mal oldu. Yüz liralık bir malın basit bir parçasının onun fiyatının üçte birine denk gelmesi kıtlık duygusuyla yaşayan bir topluma şüphesiz tuhaf gelmektedir. Eğer mal yüz  lira ediyorsa, parçalarının çok daha ucuza gelmesi gerekmez mi? O halde tamirat toplumunun bireylerine şunu sormak isterdim: neden bütün parçaları edinerek basit bir montaj şemasıyla kendi mikrodalga fırınınızı yapmak yerine gidip onu satın alıyorsunuz?

Ticaret hakkında asgari bir bilgisi olanlar derhal olayın maliyetle ilgili olduğunu söyleyecektir. Cevap doğrudur. Ürünlerin üretim faktörleri, yani  büyük oranda parçaları, tedarikçi işletmelerden, üretici  firmalarca çok büyük miktarlarda, toptan alınır. İşte bu yüzdendir ki her bir mikrodalga fırının fiyatı  daha en baştan  düşük maliyet baskısıyla şekillenebilir.

Peki bu nasıl mümkün olur? Her şeyden önce büyük miktarlarda mikro dalga fırını üretebilmenin tek yolu, mikrodalga fırının parçalarının da ( üretim faktörlerinin bir kısmı) aynı şekilde büyük miktarlarda ve sür’atle  üretilebilmesidir. Böylece  her biri, birbirinden bağımsız ve uzmanlaşmış şekilde çalışan onlarca  iş bölümleri parçalara ayrılarak basitleştirilmiş büyük üretimin her bir basit parçasını büyük hızda gerçekleştirerek kaynakların  israf edilmesinin önüne geçer ve bunlardan en büyük miktarda sermaye mallarının üretilmesini sağlarlar. Kumdan silikon devre yapılmasına dair meşhur örneğin esprisi budur.  Bundan dolayıdır ki üretici tarafından üretime katılmayan sermaye malları, sermaye malı üreticisinin elinde kalır. Bunlar az miktarda ve ancak üreticinin işine yarayan şeyler olduklarından marjinal fayda kanunu gereği fiyatları, daima üretime dahil edilen hemcinslerinden daha yüksek olur.

Mikrodalga fırının, üretime giren sigortaları, her partide  binlerle ifade edilen şekilde  satın alındığında, sigorta üreticisi firma elindekileri kâra dönüştürebilir. Oysa  fabrikanın almadığı sigortalar, başka çok nadir üretimlerde o da belki kullanılabilir. Bu durumda sigorta üreticisi için elindeki mal günden güne artan bir risk anlamına gelir. Bu durumda bu riskin maliyetini karşılayabilmek için, kırk yılda bir meydana gelecek arızlarda kullanılacak bu “kıt” mallar için alabildiğine yüksek bir fiyat ister.

Bundan dolayıdır ki mikrodalga fırını tamir ettirmek her halükârda daha pahalıdır.

Yani malları ucuzlatan şey, işçinin emeğinden çalınması değildi. Marx, maliyeti düşürmenin, emekten çalmakla mümkün olacağını sanırken yaptığı hata, buydu.  Maliyeti düşüren, işçinin emeğinden çalmak değil, onun emeğini verimli hale getirmekti ki bu da ancak sınırlı bilgisi ve yeteneği olan vasat işçilerin dahi  verimli çalışabilecekleri,  verimli üretim imkânlarını yaratmakla mümkün oluyordu. Böylece işçilerin çoğu, hayatlarında aklılarına gelmeyecek kadar karmaşık teknolojilerin başında, onlar için basitleştirilmiş yöntemlerle, kendi başlarına asla gerçekleştiremeyecekleri üretim işlerini yürütebildiler.

Yine bu yüzdendir ki gelişmiş ülkeler geri  dönüşüm teknolojilerinde liderdir. Eskiyen sistemleri tamir etmenin maliyeti yerine, maliyeti  düşüren ve bu yüzden eskiyi daha pahalı kılan teknolojileri  geliştirmeyi ve sermaye mallarının  sürekli yeniden kaynak halinde kullanılmasını bu yüzden tercih etmektedirler. Yani  Marx’ın “yeniden üretim” dediği, aynı malların  sürekli birbirleri üzerinden veya kaynak israfıyla  üretimi gibi bir şey yoktur. Çünkü eğer maliyetleri düşürmeye yönelik sürekli bir çabamız olmasaydı, ne kaynaklarımızı koruyabilir ne de fabrikaları tahrip ederek karnını doyurabileceğini sanan bir kısım  işçileri istihdam edebilirdik.

Bu yüzden meselâ ABD’de  kullanım ömürlerini dolduran mallar mutlaka hurdaya ayrılır. Çünkü kullanım  ömrünü dolduran malların, gelişen teknolojiye göre geri kalmış bir teknolojiyle yapılmış üretim faktörlerinin temini, her geçen gün daha pahalı hale gelmektedir. Bu da tamiratın maliyetinin, yeni mala göre daha fazla olmasına sebep olmaktadır.

Bizimki gibi yaratıcı olmayan montaj ekonomilerinin tüketicileri ise bu maliyet hesabını yapamadıkları içindir ki  gelenekleşen israf, sürekli bir negatif kurum olarak bizi fakirleştirmektedir.



8 Ocak 2012 Pazar

Kötülüğün Tabiatına Dair

Kötülüğün tabiatı aslında çok ilginç. Çünkü “kötülük” aslında kültürden kültüre değişiklik  arz eden  bir kavram.

Meselâ Hıristiyan kültüründe, her türlü olumsuzluk da “kötülük” sayılarak ciddi bir  teolojik problem haline getirilmiştir. Aqinalı Thomas’ın iradeye yaptığı vurgu maalesef Hıristiyan dünyasının kötülük problemin nihaî olarak çözememiş.

Peki ama  başımıza gelen her olumsuzluğu “kötülük” olarak addetmek ne kadar doğru?
 Bu sorunun cevabını belki de “iyiliğin” ne olduğuna bakarak  vermek icap eder.
İyilik insan dışında meydana gelen bir şey değildir.  İnsanın varoluşunu sağlayan şeyler iyi, diğerleri kötü veya yararsızdır. İnsanın varoluşunu destekleyen her  olay ve davranış iyi kabul edilir. Bu açıdan sahibini koruyan köpek iyidir ama “iyilik” yapmamaktadır. İyilik eylemin, yani insan yapıp etmelerinin  bir ölçüsüdür.
Bundan dolayı da kötülük de ancak insan davranışları için vardır. Depremlerin kötülüğünden bahsetmek yanlıştır. Şüphesiz depremler can kaybına yol açara fakat bunun içinde  insan varoluşuna yönelik bir kasıt yoktur. Depremlerin can kaybına sebep olması kötü olmakla beraber, bu tabiat olayının içinde bir “kötülükten” bahsetmek onu insanîleştirmek anlamına gelir ve saçmadır.
Bu açıdan bakıldığında maddeler ve  insan dışındaki canlıların “iyi olmak” özelliklerini “iyilik” olarak değil, “faydalı”,  veya iyi olmamak hallerini “zararlı” sıfatlarıyla niteleriz.
Bundan dolayıdır ki kötülük insana mahsustur.

Kötülüğün birinci özelliği, onun varoluşumuza, insan olmaklığmızın biricik temeline  karşı olmasıdır.
İnsan eyleminin, varoluşa karşı olanlarına “kötülük” deriz.

Kötülüğün, insan varoluşuna karşı oluşu, onun yegâne varlık sebebidir. O yıkmak ve yok etmek için vardır. Kötü insanların, varoluşa karşı yürüttükleri her türlü cinayet, gasp ve zorbalığın yegâne amacı ancak ve yalnız, kendinden başka hiçbir şeyin var olmamasını sağlamaktır. O yalnızca yok etmek için vardır.

Kötülüğün bir başka özelliği sınır tanımamasıdır.Kötü insanlar  yok etmek için gerekli gördüklri her şeyi yapar. Varoluışun ancak belirli kayıt ve şartlar altında sınırlarla anlamlı olduğunu, iyiler bilmez, bunu farkında olmaksızın yaşarlar. Fakat bu kayıt ve şartlarla sınırlandırılmanın  asıl farkında olanlar kötülerdir ve onlar amaçlarına ulaşmak için hiçbir  sınırlamayı gözetmezler.  Onla riçin ilkelerin, karinelerin, kuralların vs hiçbir anlamı yoktur. Onlar yalnız ve ancak kendileri için var olan ve bunun için her şeyi bozmakta, çarpıtmakta, bulandırmakta ve kirletmekte sakınca görmeyen insanlardır. Dolayısıyla… Nerede bir mazluma karşı, kibir gösteren birini görürseniz bilin ki o kötü biridir.

Kötülüğün bir diğeri özelliği “uzlaşmaz” oluşudur.  Kötülük asla  kendi amaçlarından  ve fayda telâkkisinden vazgeçmez. Onun faydası, yalnız ve ancak kendisi için ve kendisinin bildiği şekilde hükmetmekten ibarettir. Buna boyun eğmeyen hiç kimseye hayat hakkı tanımaz. Dolayısıyla Ayn Rand’ın dediği gibi: “İyilikle kötülük uzlaştığında, kaybeden kesinlikle iyiliktir.” Bunların anlamı şudur: Herkesin içinde iyiliği ve kötülüğü aynı anda taşıyor olmasına değil, taşıdıklarından hangisine boyun eğdiğine bakmak gerekir. İnsan için yargılanmanın özü budur.  Yargılamayı bulanıklaştıranlar ancak iyiliği perdeleyip kötülüğü rahatlatan kişilerdir. Vicdanınız ölmemişse eğer bütün yapmanız gereken yukarıdaki ölçülere göre çevrenizi  gözlemlemektir. O zaman, neden hayatla ve toplumla bir türlü barışamadığınızı anlayacaksınız.



2 Ocak 2012 Pazartesi

Nefret Üzerine

Nefret   kötü bir duygu kabul… Ama onu kötü yapan, kendisi mi? Yoksa yöneltildiği kişi mi?
Meselâ insanlığın mahvına sebep olmuş  kişilerden nefret etmek de bir suç mudur?
Hayat tek taraflı fedakârca ve tarafsız bir sevgiyle var olabilir mi? Yani içinde hiç nefret içermeyen bir hayat sağlıklı olabilir mi, sürebilir mi?

Hayat tek taraflı bir fedakârlıkla devam edemez. Her şeyden önce fedakârlık geçici ve gönüllü bir durum olmalıdır. Birinin, hayatını, sadece diğeri istiyor diye sürekli kısıtlayarak yaşaması mümkün değildir.
Bundan dolayıdır ki fedakârlığı değerli kılan, gönüllülüğü ve geçiciliği inkâr eden hiçbir ilişki, sevgi doğuramaz ve sevgiye de dayanıyor olamaz.

Nefret, ilişkilerin  meşruiyet sınırlarını çizen özelliklerin bozulmasına karşı gösterilen bir tepkidir. Veya meşru bir nefret, ilişkiyi bozmak isteyen kişiye karşı yöneltilen meşru bir tepkidir.
Bundan dolayıdır ki nefret duygusunu yok etmek isteyenler aslında insanı, kötülüğe, şiddete ve tecavüze karşı silâhsızlandırmak istediklerini fark edememektedirler.
Saf nefretsiz bir dünya neden mümkün değildir, o halde?

Çünkü asla, içinde kötülük olmayan bir dünya var olmayacaktır. Kötülük için kötülük isteyenler var ise onlara karşı bir savunma aracımız da olmalıdır. Kötülük için kötülükle tatmin olanlara karşı hiçbir duygusal savunmamız olmazsa ancak dünyayı kötülüğe teslim etmiş oluruz.

Bu yüzdendir ki önemli olan, nefretin kendisi değil ama  yöneldiği hedeflerdir. Savunmasızları hedef alan bir nefret kötüdür. İyi niyeti, fedakârlığı istismar edenlere karşı nefretse bir görevdir.
Şu iyi bilinmelidir ki nefret, ancak bir kötülüğe karşı tepki olarak işe yarar. Nefret asla tek başına, varoluş için yaratıcı bir güdüleme, bir motivasyon kaynağı ve aracı değildir.
Nefret  ancak yıkım doğuran bir  ateşleyicidir. Mesele ateşlemeden sonra neyi havaya uçurduğumuzu iyi bilmektir. Masumlara yönelik bir nefretle donanmış kötüleri mi yoksa masumların kendilerini mi?
Eğer bu ayırımı yapmayı bilmiyorsak zaten sevmekten de haberimiz yok demektir. Çünkü sevmek, ilgilenmek, korumak, kollamak, yoğunlaşmak ve benimsemek demektir.
Benimseyerek varlığımızın bir parçası saydıklarımıza  karşı yönelmiş, herhangi bir şiddet ve tecavüze karşı, hiçbir şey hissetmememiz mümkün müdür?

Nefret insanî bir duygudur ve ancak  her insanî duygu gibi varoluşu desteklemekte kullanılırsa meşru ve kabul edilebilir bir duygudur.
 Nefretsiz değil ama nefreti doğuracak kötülüklerin en az olduğu bir dünya için…
Sevgi vermeyi ve  müşfik olmayı seçiyorum.
Sevgi vermeyi ve müşfik olmayı seçiyorum.
Sevgi vermeyi ve müşfik olmayı seçiyorum.
Sevgi  vermeyi ve müşfik olmayı seçiyorum.
Sevgi vermeyi ve müşfik olmayı seçiyorum.


29 Aralık 2011 Perşembe

Bedava Bir Erdem midir?

Ne düşündüğümüzün bir önemi var mı artık? Bize öğretilen şeyler:
Alış veriş kötüdür!
Tüketim kötüdür!
Hep hiç verme! Üret ama tüketme…
Hiçbir şeyi satma, hep bedava ver! Satmak kötüdür. Elindekini bedava ver!
Ama sanıldığı gibi “bedava” diye bir şey var mıdır?

Bedava diye bir şey yoktur, çünkü insan ölümlüdür. “Değer” ancak insan için vardır. Çünkü ancak insan, sınırlı bir ömrünün olduğunun bilincindedir.

Yani “sınırlı” kaynakların en başta geleni insan hayatıdır. İnsan hayatının iktisadî bir mal sayımlamaması gerekir. Buna karşılık diğer her şeyin “değer” kazanmasının sebebi, insan hayatı; daha doğrusu insan varoluşu daha da doğrusu varoluşumuzdur.

Aslanlar, kaplanlar, kırkayaklar asla Uranyum’u bilmez… Kumdan mikro işlemci üretmez, roman yazmaz, film çekmez, şarkı yapmaz. Bunlar insanın var oluşunun eserleridir.

Bunları değerli kılan şey,  kendi içlerinde taşıdıkları sanılan bir şey değildir. Bunları değerli kılan, yalnızca ömrü sınırlı ve varoluşunun sınırlarının farkında olan insanoğlunun, onlarında farkında olmasıdır.

Bundan dolayıdır ki insan emeği dahil hiçbir şey bedava olmaz.  Marx şeylerin kendiliğinden değer taşıdığını sanırken bu yüzden yanılıyordu. Çünkü şeylerin değerinin kaynağının insan varoluşu olmasaydı, asla Marx onlarda içkin bir değer olduğu yanılgısına varamayacaktı. Buradaki temel ve öldürücü yanlışı, “değer” sorununda insan algısını inkâr ederek insanı, yalın bir hesap makinesi  haline getirmesidir.

Üretmeden tüketmek, en başta, insan varoluşunun sınırlılığından dolayı kötüdür. Çünkü üretmek “tüketime teşvik için yapılan kötü kapitalist bir kışkırtıma” falan değildir. Üretim, insanoğlunun bir sonraki nesil için bırakacağı  şeyleri var etmek, ortaya çıkarmak, yaratmak demektir. Üretmeden tüketmek, bir sonraki nesli aç bırakmak pahasına var olanı tüketmek demektir. Üretim bu yüzden bugünü karşıladıktan sonrası düşünülerek sürekli arttırılır.

Dolayısıyla sosyalist “tüketim düşmanlığı” aslında, üretimin artan miktarlarına karşı gizli ve  çatal dilli bir  öfkeden başka bir şey değildir.

Bu yüzdendir ki her şeyin bir bedeli vardır ve bu yüzdendir ki varoluşumuzun maliyet içermeyen menfaatleri, yani temel haklarımız ( hayat, mülkiyet ve hürriyet) dışında, hiçbir şeyi bedavaya talep etmek hakkımız yoktur!

Almadan vermeyi reddediyorum.
 Karşılıklı alışverişi, değer mübadelesini ve bereketi seçiyorum.
Karşılıklı alışverişi, değer mübadelesini ve bereketi seçiyorum.
Karşılıklı alışverişi,  değer mübadelesini ve bereketi seçiyorum.
Karşılıklı alışverişi, değer mübadelesini ve bereketi seçiyorum.
Karşılıklı alış verişi, değer mübadelesini ve bereketi seçiyorum

24 Aralık 2011 Cumartesi

İslam ve Devlet ya da Amerikan Başarısı

ŞANSI UNUTUN, GEREĞİNİ YAPIN...

Üniversite öğrencisi iken, bir konferansa katılmıştım. Konusu “İslam ve Devlet” idi. Konuşmacı “İslamcı” kesimin önem verdiği muhafazakârlığı önde olan bir Türk Milliyetçisi idi. Bu yüzden salon tıka basa dolmuştu. 
Sözlerine başladığında bütün salon nefesini tutmuş, hatibin ne söyleyeceğinin merakı içinde derin bir bekleyişe girmişti. Kalabalığın arasında muhafazakâr kesime mensup her renkten insan vardı. En ön sıralarda Türkiye, Zaman gibi gazetelerin muhabirleri göze çarpıyordu. Nihayet konuşmacı kürsüde yerini aldı. Kalın camlı gözlüklerinin arkasındaki gözlerini hafifçe kıstığını gördüm, sonra da dudaklarının hafifçe kıpırdadığını. Adeta sözlerine başlamadan önce çektiği besmeleyi duyar gibi olmuştum. Kendinden emin ses tonunu işittikten sonra bütün dikkatimi sözlerini anlamaya vermiştim. Bir saati aşkın konferanstan zihnime çivi gibi çakılan şu sözler kaldı. Detaylar senelerin erozyonu ile uçup gitti…

“…Yıllardır İslam devleti konusu ile büyük bir merakla ilgilendim. Ve bu senelerce süren tetkiklerim neticesinde İslam’ın devlet konusunda üç tane emri olduğunu müşahede ettim. Bunların birincisi yapılacak işi ehline vereceksin, ikincisi adaletle hüküm vereceksin ve nihayet üçüncüsü istişare edeceksin… Bunların dışında devlete ilişkin bir hüküm bulamadım. Söz konusu edilen başına İslam getirilen hususların tamamı konuyla ilgili ilme bırakılmış. Mesela ordu konusu, şu olursa İslam ordusu olur diye bir hüküm yok yani kurulan ordu askerlik ilmi çerçevesinde faaliyet gösterecek… Bu üç umde diye adlandırabileceğimiz hükmü yerine getirenlerin illa da Müslüman olmaları ya da devletle ilgili olmaları gerekmiyor. Bu hükümleri yerine getiren tüm güçler daima başarıya ulaşırlar…” 

Bu konferansın üzerinden seneler geçtikten sonra çalıştığım Bakanlık tarafından bir Amerikan burs programı ile ABD’ne gittiğimde bu üç ilkenin hayata geçirilmiş olduğunu gözlemledim. Program çerçevesinde çalıştığım bakanlığın dengi Amerikan Bakanlığında her işin ehline verildiğini, kazara ehil olmayan atamalarında uzun ömürlü olmadığını gördüm. Bütün birimlerde her konuda adaletli olunmaya azami gayret gösterildiğini söyleyebiliriz.  Ve nihayet en küçük birimden en üst birime kadar bütün birimlerin, olmaz ise olmazı, “ortak akıl odası” da diyebileceğimiz toplantı salonlarının varlığıydı. Dahası bu salonlar göstermelik değildi. Bütün birimler güne, günün çok erken saatlerinde, bu salonlarda başlıyorlardı. Bu salonlarda yapılan işler değerlendiriliyor, yapılacak işler kararlaştırılıyordu.

Elbette en Amerikan karşıtlarının bile kabul etmek zorunda kalacağı, geçen asra ve günümüze damgasını vuran (emperyalist bile olsa) bir Amerikan başarısı varsa, bunun sırrının da aslında bize ait olan bu ilkeler olduğunu itiraf etmek zorundayız.

Bulunduğumuz yerden durup çevremize bakalım. Çalıştığımız yerlerde gerek kamu gerekse özel sektör olsun, bu üç ilkenin neredeyse hiç uygulanmadığını görmek gerçekten de şaşırtıcı değil… Evet, galiba titreyip kendimize gelmemiz gerekiyor…

22 Aralık 2011 Perşembe

Fransız Kalmayalım, Boykota Katılalım!!

Fransız mallarını boykot etmemiz isteniyor. Her kafadan bir ses yükseliyor ve bir vaveyladır gidiyor.
Gerçekten de bir coşkudur, bizde BOYKOT!

Yaşadığım ömrümün önemli bir kısmında İtalyan mallarını, Çin mallarını, Amerikan mallarını, Fransız mallarını boykot ettik!!

Üstlerinde tepindik, ateşe attık, yaktık...

Sonra ne yaptık unuttuk...

Unuttuk, çünkü beşer hafızası nisyanla maluldür...

Bu tepkiler saman alevidir, boşalan öfke selidir.

Başlar ve biter.

Yani sonuçsuzdur.

Kararlı bir kinle donanmadıkça, bedel ödemeye hazır olmadıkça kurusıkı bir kabadayı narasıdır, eser ve geçer...

Benden söylemesi bedeli ödenerek satın alınmış Fransız malları MİLLİ SERVET hükmündedir.

Bedeli ödenmemiş olanlar iade edilmeli ve bir daha yeni sipariş verilmemelidir.

Fransız şirketlerinin ortakları bu ortaklıktan ayrılmalı, Türkiye topraklarında bulunan Fransız malı konumunda bulunan fabrikalar ya da tesisler millileştirilmeli, Fransız turistlere vize uygulanmalı, Fransa'ya yapılacak her türlü resmi ya da turistik seyahatler iptal edilmelidir.

Fransa'da yaşayan Türk vatandaşlarına Fransız Bankalarındaki paralarını çekip Türkiye'ye dön denilmeli ve her türlü zararları karşılanmalıdır.

Bu ve benzeri tedbirler ancak devlet kararlı ise gerçekleştirilebilir, yapılan gerçek boykot olur, gerisi kuru gürültüden ibarettir...

20 Aralık 2011 Salı

Bilgi Üzerine Kısa Bir Deneme

Ne zamandır bir bilgiyi edinmenin yolları üzerine düşünüyorum. Ve acaba okullarımızda öğretilen şeyler veya bu şeylerin öğretilme metotları dışında başka bir şey yok mudur, diye merak ediyorum.

Akademik uzmanlığın yarattığı en büyük sıkıntı, yaratıcı fikirlerin önünde bir engel halini almasıdır.
Akademik bilgi de  edinilmiş bilgilerin bir türüdür ama  tek ve en gerçek bilgi değildir.
Çünkü akademik bilgi, belli kayıt ve şart altında yapılan deneylerle ulaşılan bilgidir. Buna sosyal bilimler de dahildir. Söz gelimi aynı savaşı farklı ülkelerin arşivlerinde farklı tarih yorumlarıyla bulursunuz.
Bu durumda bilgi problemi, felsefeyle ilgisi düşünülmeksizin  çözülebilecek bir sorun değildir.

O halde felsefe nedir? Felsefe galiba – ki burada “galiba” demek bana büyük bir zevk veriyor- neyi nasıl düşünmemiz gerektiğiyle ilgili benimsenen yöntemlerden her biri…
Bu neden önemli? Şundan dolayı önemli: çoğu deneysel bilimle ilgili sorun, aslında  deneye bakış açısından kaynaklanır.
Meselâ ışığın davranışıyla ilgili dualist bakışta, deney düzeneğinin ve ölçüm araçlarının varlığının gözden kaçırılması farklı cevaplara yol açar.  Eğer bilimsel devrimler paradigmal  değişikliklerle meydana geliyorsa paradigmaların temelindeki şey yaklaşım farklılığı yani felsefî farklılıktır.
Çünkü farklı bir paradigma ileri süren kişi, deneyle veya veriyle ilgili olarak şunu kabul etmekte ve söylemektedir: “Benim verileri algılayış ve yorumlama biçimim seninkinden tamamıyla farklıdır…”
Bu açıdan bilimsel paradigmalar aslında deney sonuçlarından “kendiliğinden” doğmazlar. Peki neden sonuçlar biz kendiliğinden bir  bilgi üretmez? Çünkü eldeki verilerden hakikate giden bir yol çizmek insanın yapması gereken bir iştir. Yani aklını kullanarak üretmesi gereken yeni bir yol ve bilgidir. Daha önceden var olmayan bir yorumun, açıklama gücünün diğerleriyle rekabete girmesiyle sınanırlar.

Bu yüzden bilim adamlarının işi, üretilmiş teknolojiyle  bilinen şartlar altında aslında imkânı olan herkesin ulaşabileceği bilgilere tekrar tekrar ulaşmak değil, eldeki paradigmaların açıklayıcılığını sürekli sınamaktır. 
Bu yüzdendir ki bilmek  kendiliğinden meydana gelmez. Bilgi kendiliğinden beynimize girmez… bir şeyi bilgi haline getiren onun hayatta kullanılmasını sağlayan ve bunu yapmak iiçn de onu yorumlayan aklımızdır.

Aklımı kullanmayı ve öğrenmeyi seçiyorum.
Aklımı kullanmayı ve öğrenmeyi seçiyorum.
Aklımı kullanmayı ve öğrenmeyi seçiyorum.
Aklımı kullanmayı ve öğrenmeyi seçiyorum.
Aklımı kullanmayı ve öğrenmeyi seçiyorum.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Nesine.com ile Piyango Değil Garanti!

Son on Milli Piyango çekilişinin ikisinde büyük ikramiyenin Nesine.com’da satılan biletlere çıktığını gören bir çok Milli Piyango tutkunu, bu yılbaşında biletlerini internette Nesine.com’dan alıyor. Üstelik bu kazandırma oranı ile yetinmeyen Nesine.com,  bu yılbaşında kazanma şansınızı zirveye taşımış! Biletini özel olarak hazırlanmış 5'er adet biletten oluşan “Amorti Garanti Paketleri”nden alana Amorti Garantileniyor.

Son 10 yılın en şanslı ve uğurlu Milli Piyango Bilet Bayii burada!

Bunun yanında saymakla bitmeyecek avantajları da var. Online bilet ile kaybolan, cepte yırtılan, makineye yanlışlıkla atılıp yıkanan bilet dönemi de kapanıyor. Üstelik biletinize ikramiye çıktığı an Nesine.com anında size haber veriyor.

Bu kadar avantajın üzerine desem ki; kendi bilet numaranızı kendiniz de belirleyebiliyorsunuz? Akan sular durur elbette! İster takımınızın kuruluş yılı, ister ilişkinizin başladığı tarih, isterseniz eşinizin doğum gününe ait rakamları içeren biletleri Nesine.com’da oluşturabilir ve kolayca satın alabilirsiniz.

Yukarıda belirttiğim gibi “Bana bir şey çıkmaz” korkusu da yaşamak yok. Nesine.com üzerinden Amorti Garanti Paketi alırsanız 1 adet Amorti Garanti!

O zaman ne diyelim... Gönlünüze göre bilete, gönlünüze göre ikramiye!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Kişisel Gelişim Veya Olmayı Öğrenmek

Kişisel gelişim kitaplarıyla dalga geçilir oldu, bir zamandır. Hatta bazıları işi daha ileri götürüp kişisel gelişimle ilgili doğu öğretilerini dinle kıyaslamaya,  dinen reddetmeye falan kalktı.
Kişisel gelişim çabaları, birer etkisiz çabalama şekli midir?

İstenen, kişisel olarak gelişmemiş ama belli kalıplara,  söylendiği gibi inanarak kalıp davranışlar sergileyen insanlar mıdır?

Hepimiz belli bir kalıpla mı görünmeli, kendimizi ifşa etmeliyiz?
Arada ıskalanan şey, benliklerimiz olmasın?

Hayatı benliklerimizle yaşarız. Benliklerimizle sevinir,  benliklerimizle acı çeker, benliklerimizle ölürüz.
Benliklerimiz bineklerimiz olan vücutlarımızın sürücüleridir. Yani benliklerimiz bir çeşit hayat yazılımıdır. Mesele şu ki o yazılıma diğer canlılar müdahale edemezken biz edebiliriz.

Ve diğer mesele şu ki hiçbir yazılım, bilinçli ve aktif bir  yazılımcı olmaksızın geliştirilemez.
Yani bir köşeye çekilerek hiçbir şey düşünmeden ve algılamadan yalnızca bir takım şekillere ve bir takım topluluklara uyarak hiçbir şeyi fark etmemiz veya algılamamız,  “daha iyi bir şey” olmamız mümkün değildir.
Kişisel gelişim yöntemleri bize kendimizi, varlığımızı, gücümüzü fark etmek için seçenekler sunar. Bu yöntemlerle  kendi kendimizi fark eder ve öz değerimizi fark etmeye başlarız. Kişisel gelişim  teknikleri bize öz değerin bir başka insandan dolayı değil, kendimizden kaynaklandığını öğretir.
Eğer başkasına zarar vermeksizin, kendi değerimle ve varlığımla ilgili bir yöntem kullanıyorsam, bu kimi ilgilendirir? Kişisel değerimizle ilgili farkındalığı, tekrar söyleyelim; kimseye zarar vermeksizin, geliştirmemiz   en nihayetinde daha olumlu, daha iyimser ve daha zararsız ( ahlâklı) bir insan olmamıza yarayacaksa, yöntemin ne olduğunun bir önemi var mıdır? Velev ki bu yöntemlerden biriyle  ciddi bir inanç değişikliği yaşayalım…  bir kitlenin etiketini taşıyarak ölçüsüz hareket etmek mi yoksa hiçbir  kitleye mensup olmadan ölçülü davranmak mı insan için daha iyidir? Kaldı ki insan mutlaka belli bir topluluğun üyeliğini her zaman taşıyacaktır.
Aslolan olmak…
Olmayı tercih ediyorum
Olmayı tercih ediyorum.
Olmayı tercih ediyorum.
Olmayı tercih ediyorum.
Olmayı tercih ediyorum.


18 Aralık 2011 Pazar

İşi İş Yapan Onu Sevmektir

Elbette sadece ve yalnızca kendime öğüt için söylediklerim. Her gün aynı şeyleri söylesem de söylemem gerektiği için…

Aslında Cem Yılmaz en iyi örnek ama gene de bizim milletin anlaması zor. Hayır millet anlamasa ne olur?
Millet anlamayınca , anlamaya çalışmayınca, toplu bir anlayışsızlık ve karamsarlık peydah oluyor. Bu, kendisine zincirlendiğimiz ve hiç kurtulamadığımız kara bir bulut gibi.

İşte kahramanları, kahraman yapan şey de bu… Kendilerini, toplu histerilerin ve karamsarlıkların zincirinden kurtarmaya çalışıyorlar.

Toplu histeriler, karamsarlıklar, umutsuzluklar zamanla toplumun geleneği, daha ziya de göreneği haline geliyor. Kökeni bilinmeyen ama kendilerine uyulan “kara kurallar” oluyorlar.

Fakirlikten korkmak, ekmeği daima bir başka insanın ihsanı ve sadaksı saymak ve bunu garantiye almak için sürekli en kolayını yapmaya çalışmak toplumun yerleşik davranış kalıpları haline geliyor.
Kurumsal iktisatçıların uğraştıkları kurumlar sanırım böyle meydana geliyor.

Eğer iktisat malların mübadelesiyle ilgileniyorsa, “Kör satıcının kör alıcısı” mutlaka bulunacaktır. Bu durumda bir şeyler üreten kişinin işsiz kalması, fakirlik çekmesi söz konusu olmayacaktır. Buna mukabil bazı işlerin miyadı dolar, yerlerine yenileri icat olunur.  Ama bu süreç hiç durmaz.

O halde yapmamız gereken, “ekmeği garanti edecek” bir iş aramayı bırakıp artık bir iş yapmaya başlamaktır. Çünkü her devirde geçerli olan ancak birkaç meslek vardır ve herkesin o meslekleri icrası da mümkün değildir.
 “İşini sevmek” denen şeyi,  yapmaya mecbur edildiğimiz işe zorakî bir aşk geliştirmek midir? Yoksa sevdiğimiz şeyi, iş haline getirmek midir? Severek ürettiklerimizi başkalarının beğenisine sunmaktır aslında “işini sevmek”…

Bu neden önemli?

Eğer herkes garanti  ekmek ve hatta refah kaynağı bir iş aramakla uğraşırsa, o zaman orada yeni işler ve mallar,ürünler üretilemez, yaratıcılık ölür. O zaman o memlekette taklitçilik ve bedavacılık, yerleşik davranışlar haline gelmeye başlar ve bunlar yüceltilerek norm ev değer halini alır.

Kahramanlar işte bu tip kara zincirleri kıran, toplumun kara algılarına karşı yaşama sevincini ve yaratıcılığı  savunan insanlardır.İşimi seviyorum. Sevdiğim işe değer veriyorum. İşimi ciddiye alıyorum.

Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi  ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.