17 Aralık 2011 Cumartesi

Hz. Noel Baba

Dün  “mütedeyyin sermayenin” açtığı büyük marketlerin birindeydik. Bu marketlerde alkollü içki satılmaz. Üzerinde Arapça yazılı, plastik çerçeveli levhalar falan satılır. Ne kadar yaldızlıysa o kadar iyidir! İmanın yaldızlısı makbuldür ne de olsa.

İçeride en ucuzundan yerli pop veya pop arabesk çalınır. Ne çaldığı da önemli değil ya… Yani “ Ayarı verdim yâre…” ayarında bir müptezellik de gayet güzel yutuluyor, ne de olsa yerli malı. Biz de “muhafazakârız” ya, “zevkle dinliyoruz”.

 Diksiyonu berbat bir görevli o günün fırsatlarını sayıyor.  Özellikle mi genizden konuşuyor bilemiyoruz.
Bir üst kata çıkınca karşımıza Noel babanın gül cemali ve kırmızı iç çamaşırlar çıkıyor. İçerisi ana baba günü ve müşterilerin belki yarıdan fazlası  “modern mutaassıplardan” oluşuyor.

Kırmızı iç çamaşırı çılgınlığı anlaşılabilir bir şey… Sonuçta herkesin cinsel hayatıyla ilgili belli arzuları olabilir. Bize garip gelen o çamaşırların üstünde bize gülümseyen tombul Noel baba oldu.

“Gelin yavrularım, beylerinize güzle görünün şöyle… Kırmızıyı giydin miydi beyini tavladın gitti! Sen merak etme ben sana bütün seneyi öyle geçirmeyi garanti ediyorum! Yahu arkanızda koskoca  Noel baba var, yavrum! Hadi giyiniverin kırmızıları da…”

Eh nasıl olsa namus örtü altında, garantiye alınmış. Noel babaya da  bir ufacık yer verilse ne olur ki? Onunla da diyalogu koparmamak lâzım. Eh namusu örttük diye renklendirmeyelim mi kardeşim, değil mi? Açıklar düşünsün! Yaşasın Hz. Noel baba!

16 Aralık 2011 Cuma

Erdemli Bir Cehalet için

Bilmiyorsan korkmalı mısın? Daracık bir geçidin arkasında  bir dünya cenneti yatmadığını nereden bilebilirsin?
Doğacağımı bilmiyordum ve ne zaman öleceğimi de bilmiyorum. Bütün yaptığım yaşadığım günlerin içini doldurmak. Yaşadığım ruhun içini doldurmak. Her zaman başarılı veya ayıpsız şekilde mi? Keşke yapabilseydim.
Ama başarının başarı, ayıbın ayıp olduğunu bilerek pişmanlığı ve özrü kabullenerek dizlerim ve ellerim yaralı… Ama gene de yürümeyi sürdürerek.
Her şeyi açıkça bilmek daha mı mutlu ederdi beni?
Zaman biriktirilmez…
Zaman harcanmaz…
 Zaman yaşanır. 
Zaman ancak yaşadığım anlardan ibarettir.
O zaman… Korkarak veya endişelenerek değil… Yaşadığını bilerek nefes al ve ver…
En azından bu kadarını anla sevgili benliğim.



Cehaletimi ümitle ve inançla aydınlatıyorum.

Ümitli, inançlı ve neşeli olmayı seçiyorum.
Ümitli, inançlı ve neşeli olmayı seçiyorum.
Ümitli, inançlı ve neşeli olmayı seçiyorum.
Ümitli, inançlı ve neşeli olmayı seçiyorum.
Ümitli, inançlı ve neşeli olmayı seçiyorum.

15 Aralık 2011 Perşembe

Dur Ve Sus


Bütün mesele aslında azıcık sabretmek… Yani? Azıcık ama azıcık susmak.
Bu sadece kişisel ilişkileri normalleştirmek için değil, hayatın bütünüyle barışık akabilmek için gerekiyor.
Hayat da bizimle konuşuyor. Söylediği de şu: “Sonuçların, yürümek istediğin yollardan sonra vardığın yerlerdir.”
O  halde nasıl yürüdüğümüze ve nereye gitmek istediğimize dikkat etmemiz gerekiyor. Bunun içinde deli gibi sürmektense arada durup çevreye bakmak gerekiyor. Bakmazsan öğrenemezsin. Öğrenmenin yolu öğrenilecek şeye bakmaktır. Öğrenilecek şeye bütün varlığınla bakmak ve akmaktır.
O halde kendimi telâşın ve paniğin ellerine bırakmadan…
Onların işgal etmek istediği huzur anlarını daima yapıcı bir işle doldurmak… Bunu kendime sürekli söylemek….
Aslında bütün sözler insanın kendisine söylenir. Zaman boş değildir… Sadece neyle doldurursan onunla dolar, harcanır.
Telâşın ve öfkenin ilacı sabırdır. Sabır, bir anlık susmaktır, bir anlık durmaktır.
Durmayı ve susmayı bil.
Durmayı, susmayı ve öğrenmeyi tercih ediyorum.
Durmayı, susmayı ve öğrenmeyi tercih ediyorum.
Durmayı, susmayı ve öğrenmeyi tercih ediyorum.
Durmayı, susmayı ve öğrenmeyi tercih ediyorum.
Durmayı, susmayı ve öğrenmeyi tercih ediyorum.



14 Aralık 2011 Çarşamba

Asalet Dediğimiz Şey

İngiliz veliaht prensi sarayına dönmeden önce ormanda kamp kurdu, ağaç kesti, kütük taşıdı, tuvalet temizledi… Ölüm tehlikesi atlattı. En az bir yıl daha Afganistan’da bu işleri yapacak. Babası ki kendisi İngiliz basınının baş alay konusu ve malzemesidir, askerliğini Falkland Savaşı’nda pilot olarak yapmıştır. Bu genç adam, sözde “keyfi” bir rejim olan monarşinin veliahtı…

Başbakanımızın oğlu, 21 gün orduevinde askerlik yapmış… Bu da “halkın yönetimi” denen demokrasinin başındaki insanın oğlu, “veliahtı”…

İki davranış arasındaki fark şu:

Birincisinde genç adama, kendisine saygı duyulması için önce kendine saygı duyması öğretiliyor. Ulusunun başına geçtiğinde en çetin şartları tecrübe etmiş ve bundan dolayı karar vermek cesaretine sahip biri olduğunu göstermesi gerektiği öğretiliyor. Saygının en önce insanın, kendisine inanç duyması ile başladığı, kendisine saygı duymayan bir insanın hiçbir saygıyı hak etmediği öğretiliyor. Bu açıdan mesela onun dedesinin kral 6. Georg’un, kekemeliğini nasıl yendiğine dair “ King’s Speech” adlı film çok düşündürücüydü.

İkincisinde ise genç bir çocuğa, saygının, sadece bir kuvvetler ilişkisinin eseri olduğu öğretiliyor. “Güçlü olduğun müddetçe, muktedir olduğun müddetçe sana saygı duyarız!” deniyor. Başbakanımızın oğlu, hepimizin birbirimize gülerek bazen de ağlayarak anlattığımız askerlik anılarından hiçbirini yaşamadı. Çocuklarına “ Ben askerdeyken..” diye başlayan hiçbir anısı olmayacak.

Her iki “veliaht” da yaşıyorlar, ikisi de nefes alıyor ve itibar görüyor. Aralarındaki fark, “medeniyet” . Medeniyet de yaşanan hayatın, anlamlı bir şeyler haline gelmesi demek.


Atatürk, “Türk Milleti zekidir, Türk Milleti çalışkandır…” derken Türk Milleti’nin anlamlar üreteceğine yani medenileşeceğine hatta çağdaş medeniyeti geçeceğine inanıyordu. Atatürk, Türk Milleti'ni asil ve yücegörüyordu. Her bir Türk'ün birer hükümdar asaletine sahip olduğuna yürekten inanıyordu.


Bugün gelinen noktada şeyh Sait, derviş Mehmet, Kanco bilmemkim gibi tescilli hainlerin soyları Atatürk’ün meclisinde bize “modernleşme” ve demokrasi öğretiyor ama dikkat edin asla medeniyet değil! Medeniyeti sahiplenen kraliçe, kendini onun dengi sayması gereken Türk cumhurbaşkanına nişan takarak ona kendi memuru muamelesi yapıyor ve bundan dolayı, Atatürk’ün ülkesinde hiç kimse gocunmuyor.


Eksikliğimiz, medeniyetsizliğimizdir. Medeniyetsizliğimiz, kendimize saygısızlığımızdır. Kendimize saygısızlığımız tarihimizi reddetmemizdir. Tarihimizi reddetmemizin sonucu ise soysuzluktur, asaletsizliktir.


Şimdi Neden İngiliz kraliçesiyle bizim seçilmiş yöneticimizin aynı değerde görülmedikleri anlaşıldı mı?

Kendime saygı duymayı, tarihimi benimsemeyi ve onunla gurur duymayı seçiyorum! Tarihimi her şeyiyle kabul etmeyi seçiyorum. Türk olmaktan pişman olmamayı seçiyorum.



Asaleti ve medeniyeti seçiyorum.

Asaleti ve medeniyeti seçiyorum.

Asaleti ve medeniyeti seçiyorum.

Asaleti ve medeniyeti seçiyorum.

Asaleti ve medeniyeti seçiyorum.



“Ne mutlu Türküm diyene!” demeyi seçiyorum!






13 Aralık 2011 Salı

Yaşamak

Sebebini bilmiyorum. Sebebini bilmek gerekiyor mu acaba?

Yarın iyi olacak. Çünkü bugün iyiydi.

Bugün ayaklarımın üzerinde yürüdüm, yoruldum, iş gördüm, yazdım, heyecanlandım, yoruldum.

Bugün yaşadım.

11 Aralık 2011 Pazar

Yaratıcılık Ve Zenginlik

Para kazanmanın yolları üstüne düşünülenler bana tuhaf daha da kötüsü artık korkunç geliyor.
Artık sıradan insanlar haram para ile zengin olanların hayatlarına özenir oldu.
“Helâl” denen şey, kendisine uyulması imkânsız, bir tür gülünç ve geçersiz ahlâkî öğüt anlamına gelir oldu.
Bunun ne önemi   var? Önemli olan parayı elde etmek değil mi?
Bunun önemi şurada: Para “kazanılır”. Yani herhangi bir şekilde elde edilmez, ancak “hak edilir”.
İşin ahlâkî ( veya dinî) boyutu bir yana paranın  kazanılması, bir değer değişimini ifade eder.
Ama bundan daha önemli bir şey var, bana göre… O da sözde Müslüman bir toplumda  fakirlik korkusunun yaşanması.
Bugün artık Türkiye hayatın her an bitebileceği, değerlerin her an birileri tarafından gasp edilivereceği, her şeyin kaybedilivereceği bir yer  gibi düşünülmekte…
Çünkü her şeyin havadan kazanıldığı bir memlekette, hiçbir şey güvende değil.
“Dindar cumhurbaşkanı” seçmekle övünen bir sözde muhafazakâr yığında artık rızkın kaynağının Allah olduğu inancı yok olmuş!
Yaygın bir yarın endişesi, yaygın bir fakirlik korkusu, elimizi, ayağımızı bağlıyor. Üretmek, yaratmak ve çoğaltmak için değil ancak  elde etmek için uğraşıyoruz. Zaire gibi çalışıp  Amerika gibi yaşamak istiyoruz.
Hayır, hayır… Kendime öğütleyeceğim şeylerin özü bu değil.  Kendime öğütleyeceğim şeyin özü:
“Fakirlikten korkma!”
Bundan da önemlisi şu:
“ Yaratıcı ve zengin ol!”
Bunların hepsi kendime öğütlerdir, yalnız kendime…
Elde etmek istediğimiz değerler kadar çok değer üretmek için yaşamıyorsak sorun var demektir.
O halde yaratıcı olmayı, yaratıcı olabilmekten dolayı sevinç duymayı ve zengin olmayı seçiyorum.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.

Madencilere saygılarımla...

7 Aralık 2011 Çarşamba

Kağızmanlı Kız

Sanırım, onu ilk görüşüm, memleketini sorduğum andı. Kocaman, ışıl ışıl gözleriyle "Kağızman, hocam" dedi. Sınıfın yüzde sekseni gibi Kürt idi...

Yüzünde derin bir üzüntü, ağlamaklı olduğunu görünce, onu alıp konuşmak için kantine götürdüm. Çay içerken, konuşmaya başladığımızda, göğsündeki ay yıldızlı kolyeyi gördüm.

"Babam hediye etti.." dedi…

Işıldayan gözleri daha bir parladı "Geçen yaz Çanakkale Şehitliklerini ziyaret etmeye gittiğimizde almıştı...".

Kısa bir süre ne diyeceğimi bilemedim. Sordum: “Okulda, yurtta bu yüzden problem yaşamıyor musun?” Bildiklerim vardı ve onun adına korkmuştum.

“Evet, yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum…”

“Niye?” diye sordum.

Beni tanımıyordu, ne siyasi görüşümü biliyordu, ne de kişiliğim hakkında bir fikri vardı. Bir an yüzünde tedirgin bir ifade belirdi, gözlerini yumduğunu gördüm, cesaretini topluyordu. Birden kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

“Özümü asla inkâr etmiyorum, ben Kürdüm ama Kürt olduğum kadar Türk’üm, bu ülkede yaşıyorum, sonuna kadar Atatürkçüyüm…”

Sordum “Neler yaşadın, bugün ne oldu?”

Gülümsedi: “Hocam, bu kolyeyi okula gelince ilk taktığımda “sen ne yapıyorsun, ne biçim Kürt’sün? Hain, onu hemen çıkar” diye saldıranlar olmuştu. Babama anlattım, tedirgin oldu ve takma dedi. Bende takmakla, birlikte elbisemin içine koyuyordum. Dün şehitleri duyunca inanamadım… Yurttaydım, PKK sempatizanı kızların sevinç çığlıklarına sert bir şekilde tepki koydum… Kolyemi dışarıya çıkardım. Yemin ettim, bundan sonra hiçbir güç onu içeriye sokturamayacak. Ben Kürdüm ama bir o kadar da Türküm, Ayyıldız da benim bayrağım ve bayrağımı göğsümde taşıyacağım. Bana “seni yaşatmayız” dediler… Bende onları tehdit ettim… Şimdi korkuyorum ama kendimi ezdirmedim, ezdirmeyeceğim. Ben Türklerin olmadığı bir Kürdistan istemiyorum… Sırf Kürtlerin olduğu bir yerde yaşamayı ret ediyorum… Bir karış toprağında bu hainlere verilmesine karşıyım…” dedi ve sustu.

Gözlerimden akan bir damla yaşı durduramadım. Başımı çevirip, gizlice sildim. Sanırım bunu o da gördü…

Irkçılık


"En büyük Türkler’den birisi olan Yıldırım Beyazıt’ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir? İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif'in babası Arnavut olduğu halde hangi Türkçü Mehmet Akif için Türk değildir demiştir? Mesele Yıldırım Beyazıt veya Mehmet Akif kadar Türk olabilmektir." Hüseyin Nihal Atsız, Ötüken, 1969.
Türk'ün ırkçısı bile ırkçı değildir, istese de olamaz...
Dönemin gereği "millet" kavramının yerine "ırk" kavramını kullanmış olmak kimseyi ırkçı yapmaz... Çünkü tarif edilen ırk batılıların anladığı manada kan esasına dayanmamaktadır.
Yani bütün milletler gibi Türk milleti de tarihin bir döneminde oluşmuş, güçlü karakteristik köklere sahip, yaşayan bir kültürden ibarettir ve kan birliği esasına dayanmaz…
O yüzden şuurlu bir şekilde “Ne Mutlu Türküm diyene!” diyen herkes, kökeni ayırt edilmeksizin Türk kabul edilir.
Hakikat odur ki, Türk, bozkırdaki kavimlerin birleşerek meydana getirdikleri büyük bir nehirdir ve yolu üzerindeki küçük, büyük bütün nehirleri içine alarak muhteviyat bakımından zenginleşerek ve gelişerek tarih içindeki akışına devam etmektedir…

Aklın Ahlâkının Neresinde?

Akletmek nedir?
Akletmek, sopayla muz düşürmek midir?
Akletmek, alışverişte malı kötüleyerek ucuza kapatmak mıdır?
Akletmek, ona aldığını çaresizlere otuza satabilmek midir?
Akletmek,  rakiplerinin ahlâkını kötüleyebilmek için her aracı kullanmak mıdır?
Akletmek, güçlünün yanında olup her türlü hakaret edebilmek imkânını yakalamak mıdır?

Fikirin kazanını kaynatınca, insan bunları düşünmeden edemiyor.

“Akletmek”, belki de her şeyden fazla Kur’an’da emredilen bir iş/amel. Yani evvelâ akla uyan daha sonra kalbi  doğrultan işlere insanlar yönlendiriliyor.

Bu nereden çıktı?

Memleketimizin yarıdan fazlası artık, fazla namaz kılanı daha iyi insan sayan,  işinde yükselmek için karısının başını örttürüp “daha çok Müslüman” sayılmak için bayılan, yobazlığı arttırdıkça tabelasına arapça yazdırdıkça ticarette kazanacağını düşünen, çocuklarına yakası açılmadık arapça isimler koyunca Müslümanlığını ilan ettiğini sanan  insanlardan oluşuyor.
Bu insanlar, alışverişi, peygamberin yasakladığı şekilde  kötü pazarlıkla yapıp komşusuna, diğer insanlara suizan besleyen, sevmediklerinin ahlâkî zaaflarından beslenmekten utanmayan, rakiplerini susturmak için her şeyi mazur gören insanlar.
Evet memleketimizin “millî iradesi” aklını, kendini bezemeyeni yok etmek için  sınırsızca kullanan insanların elinde…
Ne garip ki “Akletmez misiniz ki?...” diye başlayan  emirlerin hepsi “millî irademizi” çarçur eden insanların, yaşadıkları kıskançlığı, açgözlülüğü, vahşeti, cimriliği, suizannı, yasaklamaya yönelik…

Din, aklın nasıl kullanılması gerektiğini söyler ey cemaat! Din size bıyık, sakal, kıyafet uzunluğu emretmez!
Din, aklınızı nasıl kullanırsanız, hangi neticeye ulaşacağınızı söyler! Bunun için “Akletmez misiniz?” diye soruyor. Aklınızın dümenini ahlâkınıza teslim etmiyorsanız, aklettiğinizi sanmayın.

Yoksa bademgiller cemaati mensubu sevgili kardeşlerim, sizinki kadar akıl, zaten evrim ağacındaki diğer akrabalarımızda da var…


6 Aralık 2011 Salı

Söylemenin Kıymetine Binaen

Söylemek iki şekilde korkutur insanı:



İnsan genellikle anılan korkunun gerçekleşmesinden korkar. “Ağzından yel alsın!” buna karşı bir temennidir.



Ama daha kötüsü insanın, söylediği her sözün, yerin kulağı tarafından dinlendiğinde duyduğu korkudur.



Söylemek insanın varoluşunun yegâne şeklidir. Resim çizmek, türkü söylemek, hatta ıslık bile bir “söylemektir” aslında…



Onun içindir ki önce sözler budanır, sözler kesilir, sözlere saldırılır.

Karşıdakini susturmak, onu yok etmenin başlangıcıdır.



Söylemek suç haline getirildiğinde, susturulana söylenen şudur: “ Var olman başlı başına bir suç! Yok edilmen gerekiyor!”



Söz üstünde kim hükümransa, gerçek hükümran odur.



Sözü susturmak fikirleri kafanın içine hapsetmek ve onların orada ölmesini beklemek demektir.



Sözüm nerede, ben neredeyim?



Sözüm, iyiliği çağırsın, ruhumu düzeltsin diye…

Sözüm, iyiliğin kıymetini yere düşürmesin diye…

Sözüm, olumsuz çağrışımları titreştirmesin diye… Kendi kendime ve sadece kendi kendi kendime nasihat ediyorum.



“ Cesurum, ümitliyim, neşeliyim ve inançlıyım!” diyorum.



Bugün, inançlı, neşeli ve ümitli olmayı seçiyorum.


Bugün, inançlı, neşeli ve ümitli olmayı seçiyorum.


Bugün, inançlı, neşeli ve ümitli olmayı seçiyorum.

Bugün, inançlı, neşeli ve ümitli olmayı seçiyorum.

Bugün, inançlı, neşeli ve ümitli olmayı seçiyorum.



Derin sesiyle Adele belki biraz etkiler...