6 Aralık 2011 Salı

Ölümü Bekleyenlere

Altmış üç yaşında ak saçlı, güleç bir adamla tanıştım, evinde, bayram ziyaretinde.
Bir elinde uzun bir sopa, sopasında torba torba patlamış mısır, elleri çalışmaktan mı, soğuktan mı bilinmez çatlamış, senelerin nasırı ile dolu..."Çalışmaktan gelirim, sokaklardan...", gözleri ışıl ışıl parlıyor.
Dinç ve gururlu, öyle bir söz söyledi ki gayri üzerine söz söylenmez:
"Men çalışıram, ancak ölüler çalışabilemez...".
Sanırım kırk beşinde emekli olup ölümü bekleyenlere idi mesajı...

Veysel Dede görelim ne demiş?


Aşık Veysel - Uzun İnce Bir Yoldayım ile Moonways

İMANI KURTARMAK

Türk düşmanlarının Türk'ü kalbinden vurabilecekleri belki de tek silah dinidir.

O yüzden din kapısından girip, kafaları iğdiş etmeyi başarabilmektedirler...

O yüzden dini telkinleri de akıl üzerine değildir, iman üzerinedir.

Çünkü iman aklı baştan zincirlemeyi gerektirir...

İçeriğini boşalttığınızda mahiyetini değiştirdiğinizde bile iman eden bunun farkına varmaz, Allah’ın hikmeti der...


Din, Allah’ın dağa taşa emanet etmek istediği ve onların dahi kabul etmediği hür iradeye ve akla sahip insanı kendine muhatap kabul ederken, imanı esas alan iradesini teslim etmiş yığınlar, ne yaman çelişkidir...

Allah, milletimizi yakalandığı iradeyi teslim hastalığından kurtarsın, sebep olanları da kahretsin...

VİCDAN-I RED

Türk askerinin başına çuval geçirilir, en demokrat asker "olur böyle şeyler" der, tıs çıkmaz yürütmeden, kırmızı çizgiler pembe bile kalamaz, Telafer'e girer Barzaninin Peşmergeleri, Yanki destekli, oluk oluk Türk kanı dökülür, ses bile vermez hazretler...

Amma sıfır sorunlu ilişkiden peydah, samimi ahbap Suriye'de bir kaç provokatör bayrak yakar genişletilmiş BOP kapsamında sokağa dökülür yiğitler, elektriğini, suyunu kesme tehditleri dökülür, özür dilenmiş olması bile görülmez, toz dumandan...
Bu durumda ben de vicdani retçiyim arkadaş, Amerikan askeri olmayı vicdanıma izah edemiyorum, dolayısı ile ret ediyorum...

BEDELLİ ASKERLİK

Bazı bedellerin fiyatı tespit edilemez, edilir derseniz, yanılırsınız...

Dahası kul hakkından kurtulamazsınız.

O bedeli biri canıyla ödemiştir, diğeri organıyla, beriki de kanıyla...

Kaç paradır bir can ya da bir vatan...

Ödenebilir mi kopan, kol, bacak, gövde, göz ya da bir tırnak...

Helal eder mi sana, ciğerinin parçasını toprağa emanet eden o gözü yaşlı analar ve dahi babalar, behey gafil ahmak!

ÖZÜR

IĞDIR'DA 10 GÜNDÜR DEVAM EDEN YAS ETKİNLİKLERİ, HER CAMİNİN MOLLASI VE CEMAATİYLE GERÇEKLEŞTİRDİKLERİ MEZARLIK ZİYARETİ, ŞEHİR TURU VE ŞEHİR MERKEZİNDE YAPILAN TÖRENLERLE SONLANIYOR...

BUGÜN IĞDIR'DA BÜTÜN DEVLET DAİRELERİ GAYRİ RESMİ TATİL…

CAFERİ MEZHEBİNDEN PERSONELE YA GÖZ YUMULUYOR, YA DA PERSONEL DOKTOR'A SEVK YOLUYLA BU PROBLEMİ AŞIYOR...

PEKİ, NİÇİN RESMİ TATİL DEĞİL? HEM DE BÜTÜN YURTTA!

BUGÜN HANEFİ VEYA ŞAFİ MEZHEBİNDEN MÜSLÜMANLAR İÇİN DE YAS GÜNÜ DEĞİL Mİ?

KATLEDİLENLER PEYGAMBERİMİZİN TORUNLARI, SAHABESİ DEĞİL Mİ?

BU ACI BÜTÜN MAZLUMLARIN BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN ORTAK ACISI DEĞİL Mİ?

LAİKLİK, VATANDAŞIN BÜTÜN DİNİ RİTÜELLERİNİ HÜR BİR ŞEKİLDE GERÇEKLEŞTİRMESİNİN TEMİNATI DEĞİL Mİ?

AŞURA GÜNÜ RESMİ TATİL OLMALIDIR. BUGÜNE KADAR GÖZ ARDI EDİLDİĞİ İÇİNDE ÖZÜR DİLENMELİDİR!!

TÜRKLÜK, VATAN VE BAYRAK SEVGİSİYLE DOLU YÜREKLERDEKİ BURUKLUĞU GİDERMENİN TAM ZAMANIDIR..

BEN, AMELDE MEZHEBİ HANEFİ, İTİKATTA MEZHEBİ MATURİDİ OLAN BEN; DÜNYA TÜRKLÜĞÜNÜN ÖNEMLİ KISMINI TEŞKİL EDEN CAFERİ MEZHEBİNE MENSUP TÜRKLERDEN, ONLARIN İNANIŞLARINI, RİTÜELLERİNİ GÖRMEZDEN GELDİĞİM, ÇEVREMDEKİ DOSTLARIMIN MEZHEPLERİNİ SAKLAMALARINA ALDIRMADIĞIM İÇİN ŞAHSIM ADINA ÖZÜR DİLİYORUM...

AŞURA GÜNÜNÜZ HAYIRLARA VESİLE OLSUN, ZALİMLER ZULMLERİNİN BATAKLIĞINDA BOĞULSUN!!"

5 Aralık 2011 Pazartesi

Blogcunun Beklentileri

İlkokul kompozisyonu başlığı gibi oldu, farkındayım. Farkındayım da Türkiye’de blog yazmanın zorluğunu yaşayan biri olarak daha başka bir başlık da bulamadım.

Blog dediğin, nedir ki eninde sonunda? On dakikada açılıp içi bin türlü zırvayla doldurulup kenarına köşesine eğer alınabiliyorsa, reklam tıkıştırılıp sonra da sanalağ çöplüğüne yollanan kişisel  atıklar.

Bir blog yazarı, blog yazarlarının gerçek yazar sayılıp sayılmayacağını sormuştu, bir vakit…
Herşeyden evvel kişi başına yıllık ortalama okuma süresinin yirmi saniyenin altında olduğu bir memlekette yaşayıp da  sanalağda kendini sürekli, yazarak ifade eden birinin  böyle bir soru sorması bana üzücü gelmişti.

Çünkü yılda ortalama sadece on altı saniye okuyan,  “millî iradesiyle” her türlü saçma sapan ve ayrılıkçı açılıma, saçılıma, saltanat-ı kibriyaya ( tabir  tamamen uydurmadır) hayat veren, kendisine “Türk Milleti zekidir, Türk Milleti çalışkandır!” diyen atasına “diktatör” diye hakaret edenlerin peşine  alıkça düşen bir toplumun içinde yaşayıp da “Ben yazıyorum ama acaba “yazar” mıyım?” diye düşünmek cidden acıtıcı…
Her gün  okumaktan aciz bir toplumun içinde her gün yazan insanların durumu,  tımarhanedeki bilgenin haline benziyor.

Nereden geldi aklıma?
Bir müddettir, siyaset ve felsefe yazdığım blogumda kişisel gelişimim üzerine yazmaya, kendi kendime nasihat etmeye başladım.

Blog yazılarının sonuna okur tepkileri için kutular koydum.
Zaten doğru dürüst okunmayan bir blogun okunduğuna dair belki  bir işaret gelir diye düşünmüştüm. Yazımın birinin altına  biri “kötü” kutusunu işaretlemiş, gitmiş. En azından yazıyı okumuş ama neden kötü bulduğunu belirtmeye gerek bile duymamış.  Sonuçta onun kendisini ifade etmesini sağlayan benim yazımın altındaki kutucuk.

Ben kendimi satırlarca ifade edeceğim… Her gün ama her gün bir şeyler yazacağım ve birileri benim onlara sağladığım bir kolaylığı kullanarak kendini tek bir tıkla ifade edip bana dirsek gösterecek… Öyle mi?
Bu memlekette birileri hâlâ blog yazıyorsa bu, beyinleri, adına gazete denilen bir takım ayrılıkçı, dedikoducu, iftiracı ve sansasyonel  uyduruk  yazılı fotoğraf tomarlarının ilkel güdülemelerine uymak dışında bir işe yaramayan  iki ayaklılar kitlesi için bir nimettir.

Blog, kendini ifade etmenin entelektüel bir şekli. Yapılan her işin bir kıymetinin olduğu ve durmadan “kapitalist” diye sövülen toplumlarda da gayet ciddi bir iş olarak kabul edilmektedir.

Kafası, yolsuzlukla köşeyi dönmek dışındaki hiçbir şeyi para kazanmak saymayan, tembel ve fesat toplumumuzda ise blogculuk bir tür lüzumsuz işler yığınından başka bir şey değildir.

Yazabiliyorsanız siz de bir blog açıp her gün yazın. Cesaretiniz varsa başkalarının korkaklığıyla var olmaya çalıştığı dilsizler toplumunda, fikirlerinizi ifade edin! Ve bir blogu okuduğunuzda, eğer nohut kadar kafanızda, bir eleştiri yeşerebiliyorsa onu yazıya dökün!
Aslında blogcunun bütün beklentisi budur.

Rammstein abileri dinleyelim, silkinelim...





4 Aralık 2011 Pazar

Andan Kaçmadan Yaşamak

Andan kaçmak hepimizin yaptığı bir iş. Andan kaçmak ne? Andan kaçmak ya içinde bulunduğumuz gerilimi yok saymak ya da…

Aslında daha sık yaptığımız şekliyle sevdiklerimizle yaşadığımız anlardan kaçmak...
İnsan sevdiği şeylerden kaçar mı?

Bunun sevip sevmemekle ilgisi yok…
Toplumda bize öğretilen, acının ve yoksunluğun kesin ve kalıcı, sevincin ve varlığın ise geçici olduğuna dair o kesin inançla ilgisi var.

Böylece sevincin anlık parıltısını görmezden gelerek sonrasında gelecek acıyı beklemek, bize terbiyenin gereği olarak öğretilmiştir.

Hayatımız sürekli, başımıza gelecek kötü şeyleri beklemek ve başımıza gelince de ne kadar haklı olduğumuzla avunmak arasında harcanır…
O yüzden beraber olduğumuz anlardaki  tebessümleri kaçırmamayı seçiyorum.

Hayatı gülerek yaşamayı seçiyorum.

Neşeli,  inançlı ve ümitli olmayı seçiyorum.
Neşeli, inançlı ve ümitli olmayı seçiyorum.
Neşeli, inançlı ve ümitli olmayı seçiyorum.
Neşeli, inançlı ve ümitli olmayı seçiyorum.
Neşeli, inançlı ve ümitli olmayı seçiyorum.


2 Aralık 2011 Cuma

Kendime İnanırken

Yerleşik inançlarım var.. Kimin yok ki? Hiçkimsenin olmasa ve sadece benim olsa mı ancak bir sorun sayılırdı bu durum?
Yani herkesçe paylaşılmayan sorunlar anlamsız mı?
Evet yerleşik  yanlış inançlarım var… Özellikle kendimle ilgili… Öz değerimle ilgili bir aşağı eğimli bir kararsızlık  yaşıyorum.

O halde? Ne yapmak icap eder? Yanlış inançları yerleştirmekte gösterdiğim  inadı, olumlu düşünmekte de göstermem gerekiyor. Bu nasıl mümkün olur? Bir adama kırk gün “İyisin!” demekle…
Bunu o kadar sık söylüyorum ki artık kimse beni okumuyor, biliyorum.. Ama bunu kendime söylemek benim borcum…

Olumlu uyarıları arttırmak için kendi kendime söylenmek…

Ben iyiyim, değerliyim ve önemliyim…

Kendime inanmayı ve kendimi sevmeyi seçiyorum
Kendime inanmayı ve kendimi sevmeyi seçiyorum.
Kendime inanmayı ve kendimi sevmeyi seçiyorum.
Kendime inanmayı ve kendimi sevmeyi seçiyorum.
Kendime inanmayı ve kendimi sevmeyi seçiyorum.

1 Aralık 2011 Perşembe

Kimin Tarihi?

Bir müddettir “Tarihimizle yüzleşmeliyiz!” diye bir yave gidiyor.


Bunu diyenler “tarihimiz” derken neden bahsettiklerini açıklamıyorlar.

Çünkü tarih önce belli bir topluluğa aittir ve sonra onun hatırlama şekliyle ilgilidir.



Tarih bir toplumun var oluş algısına bağlı bir hatırlama biçimidir.

Tarih bir toplumun kendini geleceğe taşımak ihtiyacının temellendirilmesidir.



Bu açıdan hiçbir toplumun tarihini, kendi dışındaki kaynaklardan öğrenmeye kalkmaz.

Çünkü her toplumun hafızası ancak ve yalnız kendisine aittir.



Bu açıdan tarih kesin bir şekilde taraflı ve kimliklidir.



Çar Petro, Ruslar için dahi bir yöneticiyken bizim için “deli”dir.



Henry Havelock İngilizler için Hindistan ve Afganistan’da çarpışmış büyük bir komutanken diğer uluslar için işgalci kuvvetlerin zalim bir generalidir.



Hiçbir ulus kendi kahramanlarını ve olaylarını “tarafsız” değerlendirmez. Bu, işin tabiatına aykırıdır, çünkü tarih kimliklenmenin ayrılmaz parçasıdır.



Bazı toplumlar için tarih, kin ve nefret için bir kaynak, bazı toplumlar için ise bütünleşmenin bir vasıtasıdır.



Uluslaşmamış toplumlar için tarih, kin ve nefreti sürekli harlayan ve bu şekilde kimliği canlı tutmaya yarayan bir intikam körüğüdür..



Az sayıdaki uluslaşmış toplumlar için ise tarih, uluslaşmanın, geleceğe de ışık tutan mukaddes bir kaydı ve mensubiyet hissinin gurur kaynağıdır.



Bundan dolayı yakın Türk tarihi hakkında yüzleşmeden bahsedenlerin hemen hiç biri “Türk” kelimesi ile ilgilenmemektedir. İngiliz, Rus, Fransız gibi bakarak ve düşünerek Türk tarihini yorumlamak bir yabancılaşma ve ihanet işidir.



Bu yüzden “Tarihimizle yüzleşelim!” diye böğürenlere “Kimin tarihiyle yüzleşelim… Ait olmadığın bir ulusun tarihi hakkında kimi nasıl yüzleşmeye çağırıyorsun?” diye muhakkak sormak gerekir.



Memleketimizin tarihçilerine düşen en büyük görev artık akademik seçkinlik uyuşturucusundan kurtularak tarih felsefesi ve uluslaşma konularında toplumun kimyasını bozan fitne ve fesadı engellemektir.


Günaydın Dünya

Ne okuyup ne yazdığınla ilgili çevrene bakma…
Dünyanın bununla ilgilendiği yok….

Dünya sadece senin etkilerinle ilgileniyor, senin ona ne yaptığınla ilgileniyor. Sen, ona nasıl mesajlar veriyorsun, ona bak.

Dünya sen ona nasıl sesleniyorsan öyle cevap veriyor… Olabilir mi ne dersin?
Yani? Sen nasılsan, çevren de sana öyle görünüyor olabilir mi? Hiç düşündün mü?

Bu yüzden, her sabah neşeyle ve yeni ümitlerle yapacaklarına başlamak sence de iyi olmaz mı?
Ben bunları, bir kendime söylerim. Çünkü en çok ihtiyacı olan benim.

Günaydın dünya!

Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.
Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum
Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.
Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.
Bugün, ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.