28 Temmuz 2011 Perşembe

Büyüme mi Gelişmişlik mi?



Türkiye’de en sık rastladığımız yanlışlardan biri, sanırım, büyüme rakamları denen göstergelere bakılarak “gelişmişlik”  kanaati serdetmek…





Efendim Çin’den daha mı az büyümüşüz, daha mı  çok büyümüşüz? İhracat rakamlarımız neymiş de  ithalatı karşılama oranı neymiş?





Ekonomiye bu bakış eksik ve sosyalistçe bir bakıştır ki bu bakışla herhangi bir ekonominin düzelmesi mümkün değildir. İktidara hangi parti gelirse gelsin, ekonominin devlet eliyle “düzeltilmesi gerektiği” sosyalist  çıkarcılığı, Türk ekonomisine damgasını vurmuştur, böyle giderse vurmaya devam da edecektir.





Ekonomiyi “çıkar grupları savaşı”, demokrasiyi de bu savaşın politik arenası olarak gören  sosyalist  ilkellik, ekonomideki bazı kavramları asla görememiştir, görmeyecektir de. Bu ilkellik, “karma ekonomi”  tapınmacılığıyla alabildiğine semirtilmektedir.





Ekonomi bir faaliyetler/davranışlar ağıdır. Bu ağ, karşılıklı çıkarların etkileşimi ile sürekli örülür, sürekli çözülür. Dolayısıyla, hiç kimsenin , hiçbir hükümetin,  partinin, sınıfın,  eli kalaşnikoflu  zorbanın keyfine göre yönetilemez.





Ekonomide herkes ikili bir rol üstlenmiştir. Herkes üretmediği her şeyin ve aynı zamanda ürettiği her şeyin tüketicisidir.  Dolayısıyla   tüketim gücü olmayan emek kahramanı üretici işçi sınıfıyla  üretmeksizin  tüketebilecek  imkanları olan kapitalist sınıf diye  bir ayrım gerçek hayatta yoktur.,





Bunu belirtmemizin sebebi şudur. Hem iktisadın terimlerini kullanıp hem de Marksizm taslayanların göz ardı ettiği iki unsur hem ekonomik büyümenin  hem de gelişmişliğin anahtarlarıdır.  Bunlar, yaratıcı zekâ veya müteşebbis ve sermayedar (kapitalist)dır.





 Ekonomik büyüme “rakamların artışından” ibaret değildir.  Hele gelişmişliğin ekonomik büyümenin bu yönüyle hiçbir ilgisi yoktur. Arzu edilen ekonomik büyüme, “gelişmişliğin sonucu” olan ekonomik büyümedir. Dünyanın plastik leğen üretim şampiyonu olmanız hiçbir anlam taşımaz. Petrokimya sahasında yaratıcı bir yeriniz yoksa, yaptığınız sadece, gelişmiş ülkelerin arkasından nal toplamak ve  kullanılmış nal koleksiyonunuzu büyüterek  geliştiğinizi sanmaktan ibarettir.





Gelişmiş ülkeler, salt belli üretim kalemlerini tekrar tekrar üreten ülkeler değildir. Onlar toplumsal talepleri karşılamaya yönelik yaratıcı fikirleri, mülkiyet koruması altına alarak  fiziksel gelişmeyi daha cenin halinde koruyup büyüten  ülkelerdir. Böylece üretimin toplumdaki talepsel  anlama tercüman olmasını sağlamışlardır. Bir talebi daha tam anlamıyla ifade edilmeden sezerek anlayan,   doğru kaynakları ve doğru sermaye mallarını  müstakbel taleplere yönlendirerek üretim yapabilenlerin yaşadığı ülkeler, gelişmiş ülkelerdir. Gelişmenin bundan başka herhangi bir yolu da yoktur. Mesele, yeni fikirlerle ilgili meydana getirilen uzmanlıkların,  emeğin niteliğini sürekli yükseltmesi ve bütün ücretli kesimin, bu yükselmenin getirdiği emek  fiyatı  artışından yararlanabilmesidir. Dolayısıyla  ücretlerdeki ve refahtaki artış, üretimin hiç yapılmadığı bir memleketteki hümanist sosyal demokratların veya devrimci sosyalistlerin pankart açarak veya slogan atarak kapitalisleri korkutmasından değil, her gün ama her gün,  emeğe yeni nitelikler kazandıran yeni icatların ve yeni  teşebbüslerin ekonomi    sahasına özgürce girebilmesindendir.





Konunun bu ana hattı anlaşılmazsa, ekonomik büyümeye rağmen fakirleşmenin sebebi de anlaşılamaz. Ekonomik büyüme, paylaşılacak, yağmalanacak bir pastanın, bir servetin büyümesi değildir. Ekonomik büyüme, özünde renksiz kokusuz ve  aslında hiçbir şey ifade etmeyen bir üretim miktarı  sayısal/ istatistiki değerden ibarettir.





Ekonomik büyüme rakamını esas anlamlı kılacak değer, üretim kalemleridir. İki üretim kaleminde milyonlarca kutu üretim yapan bir ülke ile bin üretim kaleminde üretim yapan bir başka ülkeyi gelişmişlik açısından kıyaslamak bundan dolayı saçmadır. Ülkesinin bütün emek arzını, silâhlı güçleriyle belirli şirketlere köle ettiren ve bütün üretimi yarım saatlik kaliteden ibaret olan meselâ Çin’in büyüme rakamlarını ciddiye almak bu açıdan saçmalığın dik âlâsıdır.





Türkiye’ye düşen şey, mülkiyet üzerindeki devlet keyfiliğine derhal son vermek, yaratıcı fikirlerin dolaşımını sağlayacak fikir mülkiyeti kurumunu tesis etmek, mülkiyetlerin sermayeye dönüşümünün önündeki bürokratik keyfiliği kaldırmak, plânlamacılık mikrobundan arınmak ve  devleti ancak ve yalnız piyasanın diğer aktörleri kadar imtiyazlı bir hale getirmektir. Aksi takdirde , üretimin devlet emriyle yürütüldüğü sosyalist diktaların kaderinden başka bir yere ulaşmamız mümkün olmayacaktır.














27 Temmuz 2011 Çarşamba

Türkiye'nin teknoloji ekranı TeknoTV yayında!

Teknolojiyi her yönüyle, enine boyuna işleyen video kanalı TeknoTV, Hürriyet WebTV çatısı altında yayın hayatına başladı.

"Türkiye’nin teknoloji ekranı" sloganıyla yola çıkan bu kanalda, siz internet kullanıcıları için günlük hayatta oldukça fayda sağlayacak teknolojik püf noktaları yer alıyor. Ayrıca, internet kullanımıyla ilgili detaylı ipuçları, merakla beklediğiniz en yeni ürünlerin özel tanıtımları ve satın alma rehberleri PCnet Yayın Yönetmeni Erdal Kaplanseren ve Çağla Pınar Tunçel’in sunuculuğunda yayımlanıyor.

webtv.hurriyet.com.tr/teknotv adresinden ulaşabileceğiniz TeknoTV, her hafta onlarca video ile zenginleşerek yeni içerikler sunmaya devam ediyor.

Örneğin, bilgisayarınızdan sildiğiniz dosyaların gerçekte tamamen silinmediğini ve kötü niyeti kişilerce kullanılabileceğini biliyor musunuz? Eğer bu durum sizi kaygılandırdıysa, videomuzu izleyerek dosyalarınızı bir daha erişilemeyecek şekilde nasıl sileceğinizi öğrenebilirsiniz. Dilerseniz şimdi Erdal Kaplanseren’e kulak verelim:

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

24 Temmuz 2011 Pazar

Gıcık Bez




Gıcığım lo şu beze!

Niye ki lo? Ne güzel  dalgalanıyor işte!

Ben de ona gıcığım zati lo!

O niye ki babo?

O dalgalandıkça aklıma serin kumlardan tuzlu sulara atlamak geliyi…

Hoah hoah hoah!

Ne ayı gibi gülisen lo?

O öyle değil lo öküz!

Ya nasıl?

Kızgın kumlardan serin sulara atlamak…

Ha ne fark eder?

Sana bir şey fark etmez zati öküz!

Neyse…

Eeee?

Şimdi  bu dalgalani ya?

Eee?

Aklıma denizin dalgaları geliyo…

Gelsin işte ne güzel?

Öyle değil lo! Deniz dalgası geldi mi turizm geliyi.

İyi işte ya ne güzel… Güzel kızlar, bira, ayağımızı denize sokar etrafı keserdik! Bu yaz gene inşaat varmış  lo Bodrum’da gidek mi?

Ben de ona gıcık oliim. Bizim emmoli…

Taso?

Yok Paso!

Hangisini diyesen lo?

Ne bilem lo?  Otuz dene vardır, hangi  birini sayam?

Eeee?

İşte o… Geçen gittiği yerde dükkân almış… Yanındaki bankadan kredi almış.  Herifler bakmışlar bir nüfus kâğıdına, bir de variyetine, o Dakka vermişler krediyi, emmoli de açmış kebapçıyı, kırmış parayı…

Ne var bunda?

Öyle değil babo!

Ya ne ki?

Banga her cuma direğe nah bu bezden asiimiş!

Bu bezden?!

He! Bu bezden!

Vallo ben de gıcik oldim şimdi… Haklisan.. Sessiz çalılardan serin kumlara işemek gibi lo bu da…

O ne ki lo?

Ne bileyim aklıma geldi… Bazen yaratıcı yönetmen mi olsam diim…

O ne ki lo?

Anlamazsın sen, lahmcun yiyek mi?

Yiyek lo!

Oldu homg, homg, homg…




18 Temmuz 2011 Pazartesi

Telaşlı Motor Sübapları



-          Sulu!

-          Buyur gaptan!


-          Yarım yol ileri!

-           Niye ki ya? Motorlar istimli maşallah! Scotty de  yeni bakım yaptırdıydı. Tam yol diyeydin gaptırır gideri idik ne vardı da?


-          Allah belanı vermeye Sulu, Allah belanı vermeye he mi?

-          N’oldu da? Galbimi gırıyon ama gaptan bak…


-          Lan oğlum, geçende Bürüttüronyumu nereden aldınız?

-          Nereden alacaz ya? Bildiğin yerden… Uzay Yolları denetleme amirliği deposundan…


-          Yalan deme Sulu… Yalan deme, önce Allah çarpar, sonra da ben…

-          Ya yalanım  var ısa…


-          Sulu! Adamı ayar etme! Sizin kötün ağası, gaçak Bürttüronyun getirmiyor mu len?

-          Getittiryor ama ne alaka ya?


-          Alaka şu kömür gözlüm: Şimdi senin dayıoğlu, yakıtçılık yapıyor de mi?

-          Evet? N’olmuş?


-          Yakıtı da sizin ağadan alıyor, he mi?

-          Ne bilem ya?


-          Sen bilmiyon amma ben biliyor, şaşı gözlüm. Len sen bu yollardan gelir iken biz gidiyorduk salatalık! Senin dayı oğlun ile aynı işi yapan il okul arkadaşım var benim! Robert dedi, geçen gün  okey oynarken! Gene yalan mı diyecen?

-          Gaptan valla billaa..


-          Sus! Yemin etme, yamulacan! Ben bilmiyom mu iki yıldır ihale fişlerini nasıl hasır altı ettiğini…  Sen al gaçak bürüttüronyumu, sakallı  dayıoğlundan, ondan sonra “Niye tam yol demiyon ki…” diye  gaza getir beni he? Gaçak bürüttüronyumdan motorlar ne hale geldi haberin var mı?

-          ….


-          Susarsın tabii! Susmasan zaten ben susturacam seni! Ükela!

-          …   

15 Temmuz 2011 Cuma

Yengeye Özür

Kaptanımız  Körk


-       
-          Spock!
-          Buyur gaptan!
-           
-          Ya dün akşam  fazla mı gaçırdım nedir…
-          Nedir?
-           
-          Ya yengen gırılmış biliyon mu, ne dediysem gari?
-          Olabilir, sarhoşluk insana istemediği şeyleri yaptırabilecek güçlü bir itkidir…
-           
-          Sus bi Allasen Spock ya! Gene konuyu, şekersiz, tatlandırıcılı gazoz kıvamına getiridn ya!
-          Şekersiz  gazozlar genelde kalorisiz olmakla beraber, şeker simülasyonunu sürdürdüklerinden dolayı…
-           
-          Hafiz bi sus Allasen! Ben ne diyom, sen ne diyon? Yengeni diyom, gırdım, diyom… Nasıl gönlünü alsam, diyom…
-          Sen gafayı çek, zıkımlan…  Tıksırana kadar iç, ondan sonra gel bana danış: “ Yengeni gırdık ne yapalım?” diye…  Ben de oturup rota bilgisayarından sana hesap yapayım de mi? Önce adam gibi içmeyi öğren!
-           
-          Sana da bir şey sorulmuyor ki arkadaş! Gafam bi milyon! Off anam off!
-          Beter ol!
-           
-           

14 Temmuz 2011 Perşembe

Transformers III Ayın Karanlık Yüzü:Gerçek Bir Destan



Devam filmlerini sevmekle beraber, daima biraz önyargılı seyrettiğimi belirtmeliyim. “Abi, yapımcı devam filmi ,stedi, senaryoda daha bi’ şey yok… Ne yapacağım?” diye spazm geçiren senaristlerin uydurduğunu düşündüğüm öykülere saplanmaktan korkmuşumdur hep.

Gelgelelim Transformers III Ayın karanlık Yüzü beni utandırdı, hem de çok!

Michael BAY’e, daha Miami Vice günlerinden derin bir saygı beslerdim. Çocuk denecek yaştaydım ve jenerikte adını okuduğumda aklıma kazımıştım. Gel zaman git zaman, “Nerede hareket, orada bereket” tarzı seyirliklerin Amerikan tarzı lokomotifi olduğunu gösterdi. İşte Transformers III, Michael BAY’in yönetmen olarak cidden ustalık  dönemi işlerinden. Blue/Green Box tekniğinin yönetmenlikle ne ilgisi olduğunu düşünenler çıkabilir ancak kazın ayağı öyle değil. Çoğumuz arkasına fon eklenmiş hareketlerin, bir tür eski fotoğrafçılık hilesi olduğunu düşünüyor olabilir, ki doğrudur. Oysa mesele,  zaten bu tür bir hile ile beraber, ışığı, kameraları ve oyuncuların performansını birleştirebilmekte. Hele akıcı bir film yaratmak istiyorsanız,  blue/green box’ın yarattığı geçici körlükle boğuşmanız gerçekten zor. Bütün bunların ötesinde dijital efektlerin kalitesi ve montajıyla uğraşmak ve onları kaliteli bir çizgi romanın kareleri gibi yerleştirebilmek akla zarar bir iş olsa gerek. BAY saygımızı bir kez daha kazanıyor.

Senryodaki durum komedisi öğeleri, Jery LEWİSli Amerikan komedisine bir   saygı duruşu gibi. Olmasa olur muydu, bence çok da güzel olurdu. Çünkü senaryoyu destanlaştıran  şey  zaten içindeki tarihî ve  destansı büyük “ihanet” unsuru. Böyle bir çekirdek, dozu ayarlanmamış bir komedi ile sulandığında çürümeye meyyaldir. Ama BAY ustalığını burada da gösteriyor.

 Kadro tek kelimeyle mükemmel. Devam filmlerinin en büyük ilk zaafları genellikle  filme karakterini kazandıran kadroyu sürdürememektir. Oysa burada kadro, John MALKOVICH  ve Francis Mc DORMAND gibi ki dev isimle ve Patrick DEMPSEY  ile zenginleşmiş. Rosie Huntington- WHITELY adlı yassı yüzlü İran kedisini andırır, Cameron DIAZ taklidi, güzel kızımız, abartılı şirinliği ve  manken performansıyla  filme  yapıştırılmış  hoş bir yama  gibi durmuş; Megan FOX’u kesinlikle tercih ederdim ama ne yapalım…

Filmin tek görsel zaafı bana kalırsa Decepticonların aşırı ayrıntılı ve tek renk biçimleri… Otobotlar için sorun yok, çünkü onlar zaten renkli gövdeleriyle hem sevimli duruyorlar hem de şekilleri daha anlaşılır… Oysa Decepticonlar, sevimsiz ve tek renk gri gövdeleriyle genellikle nerelerinin ne  olduğu anlaşılamadan bilhassa kavga sahnelerinde  birer yedek parça kalabalığı gibi  görünüyorlar.

Işık,  dehşet yaratabilmek  maksadıyla azaltılmamış. Kötüler,  filmin en başından beri açık seçik ortada. Gündüz gözüne savaşta bana kalırsa Transformers serisiyle çok az film yarışabilir ki buradan “Dünya istilası Los Angeles Savaşlı’na” selam ederim.

Müzikler çok iyi. Linkin Park ve Steve Jablonsky, filmin temposuyla uyumlu enfes bir iş çıkarmışlar!

Efektler son  derece doyurucu ve bence film, kesinlikle üç boyutlu seyredilmeyi hak ediyor.

Transformers III Ayın  Karanlık Yüzü, ona klâsik bir özellik kazandıran öyküsüyle ve doyurucu porsiyonuyla serinin destan filmi olmayı hak ediyor.  Transformers III Ayın karanlık Yüzü, çok daha büyük, çok daha çok, çok…

Merak edenler için filmin < künyesini vereyim:

·  Yapım:
·  Tür:
·  Yönetmen:
·  Oyuncular:
·  Senaryo:
·  Yapımcı:
·  Görüntü Yönetmeni:
·  Müzik:
·  Filmin Websitesi:
·  Süre:
2 saat 15 dk








12 Temmuz 2011 Salı

Gnostik Manipülatör


-         

Dr.Mc Coy Abimiz
-          Mc Coy!
-          Buyur gaptan!
-           
-          Bu kitapta  geminin transisyonel kondansatörlerinden bahsetmiyor, ne ayak?
-          Bakabilir miyim?
-           
-          E bak! N’olacağısa?
-          Hımmmmm…
-           
-          “Hımmm..” ne hafiz? Sen ne zaman teşhiste bocalasan “Hımmmm..” dersin… Bilmiyorsan , “Bilmiyom..” de, bizim aile hekimi Julia’yı arayalım, o söyleyivısın…
-          Ondan değil! Adamı ayar etme! Burası benim revirim! Her şeyi ölçüp biçmem lâzım!
-           
-          Nesin sen? Marangoz mu? Geminin marangozunu çağırayım, o ölçsün, sen ölçemiyorsan? Bıçkıyı da getirsin, lazerli bıçkısı var ya Baumouse’tan almış, süper bi şeymiş diyollar. Baktım ben, valla fiyat performans ilişkisi süper. Hatta beraber tavla bile oynuyollarmış… Hahahah! Nası espri ama!
-          Hahaha! Hakkaten hoşmuş! Tövbe, tövbe!
-           
-          Neyse… Nerede  kaldıydık?
-          Bir bilsem…
-           
-          Ha, şiy diyordum… Bu kitapta transisyonel kondensatör şiyi yok! Ne edecik de?
-          Kaptan… Bu  kitap egzistansiyalizmle ilgili bir kitap…
-           
-          Yapma ya? Ben egzost  manipülasyonuna mı bakmışım len? Allah senin gibi gaportacıyı ne yapmasın Roger ya! Biz de guvendik adama  eyi mi?
-          Kaptan, valla çok işim var…  Bilmediğin kitabı okuma, okuyacaksan da  bana sorma...
-           
-          Tamam, tamam, zaten sana danışanda gabahat! İki lafın belini gıralım dedik…
-          Sonra kırarız kaptan, de git gözünü seveyim şimdi.. Ben sonra sana anlatırım, var olmanın dayanılmaz hafifliğini.
-           
-          Anlatır mın len? Güzel  filmdi diyollar ama…
-          Tamam kaptan,  tamam, anlatacağım söz! Allasen bi git ya! İşim başımdan aşkın!
-           
-          Tamam ya, ne gızıyon, gidiyom ben ama ağşama,  Spock, Scotty, ben okeyi guruyoz, gelin de mi?
-          Gelirim, kaptan, gelirim…
-           

8 Temmuz 2011 Cuma

Beraber Yaşamak Saplantısı





Beraberliğe yapılan vurgu  bir fetiş düzeyine ulaşmış durumda nicedir. Ağzını açan farklılıkların beraber yaşamak iradesinden bahsediyor.

Burada “farklılığın” ölçüsünden bahsetmek, kimsenin aklına gelmiyor. “Farklılık”, ne kadar olursa olsun ve  ve kayıtsız şartsız kabullenilmesi gereken bir   değer midir?

Her şeyden önce şunu belirtmemiz gerekir. Eğer bir beraberlikte farklılıklar uzlaşmaz hale gelmişse  beraberliğin sürdürülmesi yarardan çok zarar getirir. Bir beraberlik,  belli unsurlar üzerinde tartışmazsız şekilde  yürütülen bir, “bir olmak” davranışıdır. Beraberlik bir durum değil, bir davranıştır.

Beraberliğin yürütülmesi bu açıdan üç  şeye dayanır:

Birincisi beraberliğin anlamını veren  müşterekler…

İkincisi bu müştereklerin kaynağı olan büyük kültür…

Üçüncüsü  beraberliği sürdürmek üzere  gösterilen irade.

Türkiye son dönemde, popülist siyasal  dinci politikalarca  iyice alevlendirilen ve resmî bir  şekilde  katılaştırılmaya/yerleştirilmeye  çalışılan etnik ırkçılık probleminin dışında, ayrıca gene  iktidarca resmî şekilde telaffuz edilen inanç grupları, yaşam tarzları eksenlerinde  toplumsal bölünmeleri yaşamaktadır.

İktidar partisince yürütülen farklılıkların uzlaşmazlığı politikasına  göre Türkiye aslında birbirinden habersiz, birbirinden bağımsız, birbiriyle uzlaşmayacak toplumsal farklılıkların yaşandığı bir ülkedir. Buradaki “uzlaşma” terimi  bir davranış olarak değil, kendiliğinden bir yakınlaşma/ benzeşme anlamında kullanılmıştır. “Türkiye’de otuz altı etnik grup var!” dahiyane keşfinin temel yanlışlığı budur. Buna göre Türkiye’de birbiriyle eşit derecede cevaplama kabiliyetine sahip bir çok apayrı kültür bulunmaktadır.

Bu kabul, bir çoklarına çok insanca görünmesine rağmen  hiç de öyle değildir. Çünkü bu,  bir ülkeyi kuran ulusal yapının  özündeki, “büyük kültür etrafında meydana gelmiş kendiliğinden benzeşme” gerçeğini ve dolayısıyla uluslaşmayı reddetmek anlamına gelmektedir. Bunun ne önemi vardır? Bunun önemi de şudur ki  bir büyük kültür etrafında kendiliğinden benzeşmenin temeli  barış ve uzlaşmadır. Oysa siz insanlara “Siz kesinlikle farklısınız ve kendi başınıza bir ulussunuz!” dediğinizde onlara iyilik yapmış olmaz, onarlı  dünyada  hiç kimseye benzemeyen,  yalıtılmış ve kendiliğinden “öteki” haline gelen bir topluluk yaparsınız.

Barışın iki temel unsuru vardır:

Bunlardan birincisi meşruiyetin tartışılmaz egemenliği..

İkincisi, meşruiyeti kuran büyük kültür üzerindeki mutlak  uzlaşma. Esasen  bir kültür eğer meşru  değerler üzerine değil de gasp, yağma, cinayet üzerine kurulmuşsa o kültürün üzerindeki uzlaşma da barışı sağlayamaz.

Bundan dolayıdır ki uluslaşmanın temelindeki, merkezindeki büyük kültürle, kabile kültürlerini bir tutarak barış sağlanması mümkün değildir. Uluslaşma zaten, barışa yönelik insani  varoluşçu değerleri sağlayan büyük kültür sahibi   bir toplumsal çekirdeğin etrafındaki kendiliğinden meydana gelen beraberlik ve  benzeşme demektir.

Dolayısıyla Türk Milleti’nden bahsedildiğinde bundan rahatsız olmak, Türk Milleti denen toplumsal yapının değerlerinin farkında olmamak  veya bu değerlere düşman olmak demektir. Türk Milleti gerçeğini oluşturan değerler adil davranışa bağlılık ve onun tartışılmazlığına duyulan inanç, iyiliğin mutlak üstünlüğü, insanüstü bir irade olarak Tanrı’nın mutlak birliğine ve adaletine inanç gibi öğeleri kapsar. Dolayısıyla Türk Milleti  mensubu için “beraberlik”,  değerlere düşmanlığa rağmen zorla bir arada durmak demek değildir.

Dünyanın diğer bütün uluslaşmış toplumlarında da uluslaşmanın bir olumlu değerler mutabakatı olması ve bundan dolayı uluslaşmanın insanca bir övünç vesilesi sayılmasının sebebi budur. Dolayısıyla uluslaşmış toplumlar gerek  kuruluşlarında gerekse hayatları süresince daime bu değerler mutabakatına  gösterilen iradî bağlılık ile beraberliklerini korurlar.  Bu beraberlik de  beraberliği oluşturan, adaleti temin eden kurucu büyük kültürün tekilliğini kabul etmeye dayanır. Bu açıdan her  beraberlikte kendiliğinden bir “patronaj” durumu vardır. Hiç kimse meselâ İngiltere’de İngiliz kültürünün , dilinin ve kurucululuk tekilliğinin sorgulanmasına müsamaha göstermez.  İngiliz adalet sağlayıcılığının ve dilinin ve kültürünün mutlak egemenliği altında istediğiniz şeyi yapabilirsiniz ama yaptıklaırnız asla bu unsurları tartışmaya açmaya veya  kendinize rakip görmeye kadar vardırılamaz. Bu, dünyanın her yerinde de böyledir.

Şimdilerde kasıtlı şekilde “ulus devlet” şeklinde söylenen  ulusal veya  millî devletin özelliği,  kendi değerler mutabakatını, kendi bildiği gibi ve kendi  diliyle yaşamak  için savaşı göze almış, bağımsız  uluslar tarafından kurulmuş olmalarıdır. Dolayısıyla  bir beraberlikten bahsedildiğinde, millî devletleri kuran  millî iradenin ve onun değerlerinin tartışılabilmesi imkânı diye bir şeyden bahsedilemez. Eğer bunları “tartışılır” veya “kabul edilemez” bulan birileri olursa, millî devlet onlara göre şekillendirilerek, değerleri, siyasi yapısı ve toprak bütünlüğü bölünerek o kişilerin rızası aranmaz, o kişiler dışlanır veya onlara savaş açılır. Bundan dolayı aslolan “Ne pahasına olursa olsun beraber yaşamak” değildir. Aslolan beraber yaşamanın şartlarını oluşturmuş ulusal yapının koyduğu şartlara saygı ve bağlılık ile yaşamaktır.

Beraber yaşamak istemeyenlerin kaprislerine ve ihtiraslarına razı olarak bir uzlaşma sağlanamaz. Buna ancak “teslim olmak” denir ki bu da ancak ya tartışılmaz bir yenilgi veya yok olmakla mümkündür. Bizimle bizim şartlarımızda beraber olmayı kendilerine yediremeyenler varsa bu yüzden onları yok edilmesi gereken  düşmanlar saymamız en doğal hakkımızdır. Demokrasi, insanın düşmanıyla beraber yaşamaya halk oyu ile zorlanması değildir. Bu yüzden bizi istemeyenler için iki seçenek vardır, ya bizi tartışmasız şekilde yenerler veya yok ederler veya bunu yapmak için harekete geçtiklerinde yok edilmekten şikayet etmezler.


Ahlâkın Siyasal Dincilik Ve Cemaat Yapılanmasıyla Varoluşsal Çelişkisi


 “Muhafazakâr demokrat” olmak iddiasındaki bir siyasetçimizin “ Hayat seks ve içkiden ibaret değildir!” sözü  üzerinde yeterince düşünülmediği kanaatindeyim.

Hayatının temeline dini yerleştirmiş gibi görünen bir insanın   “mantığı” için tutarlı bir sözdü bu.

Sorun, “hayatın temeline dini yerleştirmenin” ne anlama geldiğidir.

Hayatın temeline dini yerleştirmenin iki yönü vardır:

Birincisi hayatı dinin  esaslarına göre anlamlandırmak

İkincisi  insanın varoluşsal gereği olan “ahlâkı” dine göre belirlemek.

Burada  “siyasal dinciliğin” veya Yaşar Nuri’nin sade anlatımıyla “dinciliğin” anlamına ulaşıyoruz.

Din olarak kendi ülkemdeki,  kendi benimsediğim İslamiyet’i esas aldığımda, gördüğüm şudur: İslamiyet yukarıda  gözlemlediğimiz iki esas için de bireyi hedeflemiştir. Yani hayatın anlamlarını  belirlemek ve ahlâkın  temeline dini koymak işinin öznesi bireydir, toplum değil!

Siyasal dincilik veya kısaca dincilik ise  merkeze, toplumu/ kollektiviteyi alır. Dincilikte, din birey için değildir. Bireyin, dincilikte bir yeri yoktur. Birey için gelen bir şey bireyin toplum tarafından kullanılmasının aracı haline getirilmiştir. Siyasal dinciliğin özü siyasi olmasından da ziyade,  anlam belirleme ve ahlâkı seçmek işini  topluluğa dayatmak amacından kaynaklanmaktadır. Siyasal dincilik veya dincilik, kaba bir zor kullanımından öte, bir vicdan ve akıl rehinciliğidir.

Dinin özünde, bireyin kendi aklı ve yeteneği kadarı ile sorumluluğu esasken, dincilikte,  din, bireyin asla erişemeyeceği bir yüksek ideal haline getirilir. Öyle ki artık birey kendi başına dini yaşamaktan vazgeçer ve ulaşılması bu imkânsız idealin ancak  herhangi “imamın”  liderliğindeki cemaat yaşantısına kayıtsız şartsız uymakla yaşanabileceği sonucuna ulaşır. Bir cemaat önderinin “ Zaten Müslümanlığa pamuk ipliğiyle bağlıyız!” demesine hiçbir Müslüman’ın vicdanının tepki göstermemesi bundan kaynaklanmakta… Çünkü Müslümanlar akıllarıyla olduğu kadar vicdanlarıyla da  kendilerinden vazgeçerek , ruhlarını cemaatin/topluluğun/ kollektivitenin malı haline getirmişlerdir.

Dinci yaşantıda hayatın anlamı konusunda, cemaat mensubunun  yapabileceği tek şey, cemaatin önderi her kimse onun hayattan anladığını peşinen doğru ve tartışılmaz kabul etmek ve böylece  garantili bir mutluluğu elde edeceğine inanmaktan ibarettir. Gerçi cemaat/topluluk yaşantısının temeli mutluluğu aramak değil,  sürekli,  ve garantili şekilde ıstıraptan uzak kalabilmek, kaçabilmektir. Bir cemaat/topluluk mensubu için hayat mutluluğun fırsat kelebeklerinin yakalanması değil, acı dolu  ve çirkin bir ortamdan, cemaat beraberliğine sığınılabilen zamanlardan ibarettir.

Dolayısıyla siyasal dincilik her türlü vasıtayla önce anlam dağarcıklarını aynılaştırmaya, bireysel algıları köreltmeye,  yapılan işlerin anlamları üzerinde bireysel düşünmek kabiliyetini yok etmeye çalışır. Bugün kadın nüfusunun inanılmaz oranda, İran’da bile görülmeyen bir örtünme aşırılığına sapmasında, öncelikle cemaat kabulü uğruna bireysel algılama ve muhakemeden vazgeçmek tutkusunu görebiliriz.

İşin ikinci aşaması geniş kitlelerin güdülmesi için asıl kullanılan aşamadır: Ahlâk hakkında bireysel seçimlerin ilgası.

Siyasal dincilik, ahlâk konusunda  ferdi tam anlamıyla güvenilmez  bulur. Ona göre “herkes kafasına göre  yaşayamaz, yaşamamalıdır!” Dincilere göre bir Müslüman ancak dinin emirlerine göre yaşarsa Müslüman olarak kalabilir.

 Soru şudur: Bir Müslüman’ın Müslüman olarak kalması konusunda  diğer Müslümanların ne gibi bir yetkisi ve sorumluluğu vardır? Veya… Bir Müslüman’ın dinden kaynaklanan sorumluluğu diğer Müslümanlara mı yoksa sadece Allaha karşı mıdır? Oysa bu soru genellikle  görmezden gelir ki din sahibi olmanın bütün anlamı bu soruda saklıdır. Bu soruya cevap vermeksizin bir İslâm ahlâkından bahsetmek de aslında anlamsızdır.

Bunun sebebi öncelikle İslâmiyet’in kesin bir şekilde bireye dayanan ve bireyi amaçlayan bir din olması, ikincisi de sorumluluğun açık ve net şekilde bireye ait  ve Allah’a karşı olduğu hakikatinin, imanın temelini teşkil etmesidir. Yani inanan veya inanmayan bireydir.. İnanan bireyin bütün işlerinin, aklının ve vicdanının tek nihaî  yargı mercii Allahtır! Bu öyle tartışılmaz bir gerçektir ki siyasal dincilik, şeytani iktidar hırsı için bu gerçeği haykıran insanlara asırlarca kin kusmuştur ki en  acı örneği  İmam-ı Âzam  Ebu Hanifedir.

Dinin bireysel olması, bireyin, günahı da sevabı da iradesiyle işleyebilmesi kabulüne dayanır. Dolayısıyla “ahlâkî” olanı, bireyin seçmesi,  bireyin imanının gereğidir. Eğer birey, kendi aklı ve vicdanı ile  neye iman etmesi gerektiğini kendisi belirleyemiyorsa,  ahlâkî olarak da sorumlu tutulamaması gerekir.
Dincilik, bireye, neye, nasıl iman etmesi gerektiğini dayatır. Dolayısıyla ona  “ahlâkını seçmek” imkânını vermez.

O halde “Hangi ahlâk?” sorusuna bir cevap vermeliyiz. Bu soruya kesinlikle şöyle cevap verebiliriz ki ahlâk tektir ve o da ancak ve yalnız “ Zarar vermemek iradesidir.” Ahlâkın bu tanımı, dinlerin ve ideolojilerin bize vaaz ettikleri mutluluk kaynağı iyi davranışların asgari  ve tek müştekidir. Dolayısıyla ahlâk bir şekil işi değildir.

Oysa dincilik, ahlâkı, dinin emrettiği şekillere uygunlukla tanımlamaktadır. Bir siyasetçimizin “  Başı açık kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev de ya satılıktır  ya da kiralıktır!” gibi  gayet kötü ve bayağı bir cümle sarf ederken  düşündüğü tam olarak budur. Ona göre, başını örten kadın ahlâklı, örtmeyen kadın ahlâksızdır.  Toplumun genelindeki anlam kaybı ve  ahlâki seçim yoksunluğu, bu söze hiçbir  dindar Müslüman’ın itiraz etmemesiyle  korkunç bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Burada  dinciliğin, bir takım  din profesyonellerinin veya cemaat önderlerinin dinden anladıkları şeylere kayıtsız şartsız uyarak şekillerle kendilerini diğerlerinden ayırarak ahlâkî asgari gerekliliği yerine getirdikleri kanaatini görürüz. Cemaat mensubu, gömleği dışarıda bırakmak,  badem bıyık bırakmak, saçı ortadan ayırmak, başörtüsü takmak, pardösü giymek,  haremlik-selâmlık oturmak, belli kesimlerde pantolon giymek, belli konuşma şekillerine uymakla,  “ahlâklı davrandığını” sanmaktadır.

Bunlara mukabil, başı açık kadınları “satılık veya kiralık” diye nitelendirmekteki, bühtan ve tahkiri Müslüman ahlâkıyla bağdaştırabilmektedir.

İslamî terimleri ticari rekabetin aracı haline getirmekteki aldatmacayı  ahlâken yargılamamaktadır.

Dinin siyasetin aracı haline  getirilmesinin bir istismar, bir suiistimal olduğunu görmezden gelmekte, bu durumun ahlâkî muhakemesini yapmaya yanaşmamaktadır.

Siyasî dinciliğin, kendi görüşünü paylaşmayanlara yönelttiği nefret ifadelerinden hiç bir rahatsızlık duymamakta, insanları  ahlâkın “ Zarar vermemek” temeline göre değerlendirmek yerine, parti liderinin veya cemaat önderinin emirlerine göre yargılamakta, vicdanen hiçbir sıkıntı görmemektedir.

Çünkü cemaat mensubu, kendi aklına ve vicdanına sahip olmayan, olmak da istemeyen insandır. Çünkü kendi cemaatinin kayıtsız, şartsız egemenliği dışında bir adaletin olamayacağı kesin inancına saplanmıştır. O, din adına önce kendi din kardeşlerini yok etmeyi kendi ahlâkının temeli sayan bir köledir.

Din üzerindeki siyasi tasalluta engel olunmalıdır. Ahlâkın herkesin kendi sorumluluğu olduğu, kendi aklının ve vicdanının eseri olduğu cemaat kolaycılığına rağmen insanlara anlatılmalıdır.  Aklı ve vicdanı,  badem bıyıklı bir vestiyere teslim ederek askıya almanın hiçbir şeyi çözmeyeceğini anlayamayan  bir Müslüman ne  bu dünyada  mutluluğu bulabilir ne de çevresini mutlu edebilir; o, ancak “Müjdelemeyen ve nefret ettiren” biri olarak kalacaktır.



7 Temmuz 2011 Perşembe

Hep Merak Ediyorum Memleket Nere?


Memlekete, memleket…  Memleket nere? Can havliyle taksiye biniyor, taksici soruyor. “Memleket nere?” Yani  içinde yaşadığı vilayette insanların en öncelikli merakları bu: “Memeleket nere?”

 Taksiciye soruyor bu kez  binen, “Sen nerelisin?” Taksici şaşırıyor. Sanki kendisi üç bin yıldır guttirifrutti hanedanının varisi, yerli ahalinin  vekilharcı, veliahtı ve dahi taht-ı revanı da  ben Liverpoollu bir garip hergeleyim. Burnu sümüklü eli selpaklı kara kuru çocuklar karda, kışta kaldırımlarda tünüyor… Abim soruyor: “Memleket nere?”

Kıçları açık, bağırları açık sürüyorum abi  çucukları, dembolookrasi tramvayına…  Öyle miydi lo?  Neyse, çayı sen ısmarlıyon de mi? Ama olmamış ki… Zaten sen beni sevmiyon, Sevsen açık çay ısmarlardın. Hepiniz nefret ediyorsunuz benden hepiniz!  Çayı ısmarlekn yanında kebap vermisiz he? Siz bizi hiç sevmiisiz!

Ben o sırada kahvedeyim tabii.. Bizim kahvelerde okey mokey bilinmez… Oturuyorum cigarayı tüttürürken önümden polis geçiyor, sövüyorum içimden, içimden olmazsa azıcık dışımdan.. Dışımın sol köşesinde sümük kalmış ama olsun, sövüyom ya! Çok cesurum ben, çok cesuruz biz!   Memur ya bunlar ondan gıcığım ben bunlara… Ama aşk olsun bzim Hüsso’ya, doldurdu  aşretten bir  milyon adamı, bize gelince dirseğimin tersi! Oldu mu babo? Herkese söveriz biz! Çok cesuruz, çok mertiz, keserin sapını dişleriz biz!

Muzu kabuksuz,  ekmeği iki lokmada yeriz ! Saat takmaz, tabakları bıyıklarımızla temizleriz biz! Yani o kadar kahramanız, buraların.. Buralar var ya zamanında dedeminmiş, üç kuruşa satmış.  O vakit cigara iki kuruş, bir kuruş da bedavaden ekmek alırız diyerekten… Ama devlet bize yardımcı olsinnnn… Olsin de ben gene söveyim neme lazım?  Hasso’nun gardaşı bakii, sövmezsek “arkadaşlara” söyler, arkadaşlar da bir tarafımızı kürekler… Çok kahramanız biz!

Sormayı unuttum ya? Sahi Memleket nere?