18 Mayıs 2011 Çarşamba

Türkiye'de Rıza Kavramının İstismarı

Bir toplumun düzeni, yani fertlerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin oluşturduğu bütün, kabaca iki türlü olabilir: Otoriteye dayalı veya rızaya dayalı…

Otorite ve rızanın, toplumsal düzenle değil de daha ziyade devlet  idaresiyle ilgili olduğunu düşünebiliriz. Bunun da sebebi, monarşilerin ve demokrasilerin, ayrı birer devlet şekli olmasıdır.

Otorite ve rıza her ne kadar akla ilk olarak devlet şekillerini getirseler de demokrasinin günümüzde karşılaştığı problemler, asıl meselenin toplumsal düzenle ilgili olduğunu göstermektedir.

Günümüzde, klasik monarşi, geri kalmış ülkeler dışında neredeyse  tamamen ortadan kalkmıştır. Monarşinin hâlâ varlığını sürdürdüğü ülkeler, çoğunlukla, demokrasi içinde kraliyetlerin, artık yalnızca millî bütünlüğü temsil eden birer sembol olarak kaldıkları ülkelerdir.

Buna mukabil, “demokrasiler” çok çeşitli görünümler arz etmektedir. Genellikle “ Yönetimi, halkın belirlediği rejim” olarak bilinen demokrasi, rıza, temel haklar, millî egemenlik, çoğulculuk, katılımcılık gibi pek çok unsurun değişik ölçülerde ve biçimlerde etkilediği, tartışıldığı, bunun da sınırlarını belirsizleştirdiği bir rejim haline gelmiştir.

Demokratik rejimlerde, sorunlar, iki şeyden kaynaklanmaktadır:
Demokrasinin ideolojik yorumundan…

Demokrasinin uygulandığı ülkedeki toplumsa düzenin baskın unsurlarından…

Demokrasinin ana konusu, en sınırlı ve dar anlamda, bir ülkede, kamu(bürokrasi) yürütücü aygıtını, kimin çalıştırdığıdır.

Sorun da bu dar anlamın, ideolojik kabullere veya toplumsal bir takım kaprislere göre genişletilmeye çalışmasıdır.

1948’de BM Güvenlik Konseyi’ndeki yoğun SSCB baskısıyla, kapsamı  neredeyse anlamsız hale gelecek kadar genişletilen İnsan Hakları Beyannamesi, bu genişlemenin, belirsizleşmenin ilk örneği sayılabilir.
Demokrasi dendiğinde akla gelen ilk tanımın içindeki “çoğunluk hâkimiyeti”, başlangıç için yeterli ama uygulamada, bireylerin temel haklarına riayet kaydıyla sınırlanmadıkça ciddi sıkıntılara sebebiyet verebilecek bir unsur.

Yani çoğunluğun, bir ferdin, hayat, mülkiyet ve  ifade hürriyeti  haklarına, bu haklar kötüye kullanılmadıkça müdahale etmemesi gereği,   model kabul edilebilecek liberal demokrasilerin en belirgin özelliğidir.

 “Sosyal demokrasi” denen demokrasilerde ise, daha önce devrimle başa getirilen  kerameti kendinden menkul bir sınıfın yerini, demokrasinin belirleyicisi olan sayısız çoğunluk almıştır. Yani totaliter sosyalizmlerin temel hakları ezmek keyfiliği, sınıfın yerine çoğunluğa verilmiş ve böylece demokrasinin “rızaya dayanması”, şartının sağlandığı sanılmıştır.

Bu yazının konusu olan  “rıza” kavramının, çarpıtılmasının en büyük sebebi, demokrasideki çoğunluk hâkimiyetinin, iki önceki paragrafta  bahsedilen, temel haklara müdahalesizlik  kaydının dışına çıkarılmasıdır.

Sosyal demokrasi kavramının,  çoğunluk oyunun, temel haklara müdahale edebilmesine imkân vermesi ile demokrasi, elde edilen sayısal çoğunlukla, arzulanan her şeyin yapılabileceği düşünülen bir tür iktidar rekabetine dönüşmüştür.  Bu durumda ferdin tek başına devlet aygıtına, iktidara vs karşı temel haklarını savunması, fiilen imkânsız  hale gelmiş,  fikri olarak da sosyal demokrasinin dayandığı kolektivist felsefece aşağılanmıştır.

Demokrasinin sosyalist yorumu olan sosyal demokraside demokrasinin aktörleri bireyler değil, menfaat gruplarıdır. Ona göre demokrasi bu gruplar arasındaki bir “pay kapma” yarışıdır. Sosyal demokrasinin sosyalizme dayandığını söylememizin sebebi, sosyal demokratların da aynen totaliter sosyalistler gibi “ bir şekilde ve birilerince nasıl olsa üretilen refahın” çoğunluk emriyle paylaştırılabileceğini sanmasındandır.

Demokrasinin ferde dayalı “liberal” tanımının unutulup popüler  dağıtımcı bir sosyalist yorumuna  itibar edilmesi, demokrasinin temelindeki “rıza” kavramının da  çürümesine sebep olmuştur.

Liberal bir demokraside rıza, hem ferdin hayat, mülkiyet ve ifade hürriyetinin,  çoğunluğun ve devletin keyfi müdahalesinden korunmasına dair toplumdaki genel mutabakatı ve kabulü hem de ferdin, temel haklarının teminat altına alınması şartıyla çoğunluk iradesine uyması anlamlarına gelir.  Liberal bir demokraside, ferdin temel haklarına riayet edilmesi, onun herhangi bir menfaat grubuna girmeden, kendi zekâsı, bilgisi ile kendi hayatını sürdürmesine imkân verir. Çünkü başa gelen iktidar kim olursa olsun, liberal bir demokraside temel haklar her bir ferdin, iktidar karşısında gerçek ve etkili bir varlık olmasını sağlar.

Oysa karma ekonomilerin Siyam ikizi sosyal demokraside, ferdin kendi zekâsıyla meşru olarak ne elde ettiğinin, elde ettiğini ne yamak istediğinin hiçbir önemi yoktur. Sosyal demokrasi, ferdin elde ettiği her şeyi, toplum adına ondan alıp topluma dağıtmak dışında hiçbir şeyle ilgilenmez.

Bu durumda ferdin iktidar karşısında hiçbir anlamı kalmaz. O artık muhayyel  bir varlıktır. Ondan bahsetmek ancak “kendi çıkarları için topluma kazık atmak isteyen bencillerin işidir”, sosyal demokratlara göre…  Ferde  sürekli telkin edilen şey “Berabersek güçlüyüz!” fikridir. Birileriyle beraber olmayan ferde  her türlü zorbalığın yapılabileceğini düşünmek tam da demokrasiyi bir sayısal çoğunluk diktatörlüğü olarak gören sosyal demokratların işidir. Onlara göre “güç” ancak Marx’ın çarpık algısıyla kabullendiği, keyîi kaba kuvvet uygulayabilmek potansiyelidir. Ve onlar için elle tutulmayan, gözle görülmeyen sözlerden ibaret olan hukuk tamamiyle anlamsızdır.ferdin kendini hukuk yoluyla koruması diye bir şey onlara göre mümkün değildir. O yüzden “örgütlenme”, sosyalistlerde, sosyal demokratlarda adeta bir fetiştir.

Sosyal demokrasinin, gerek fert yerine grupları esas alarak, toplumu bir cemaatler yekûnu olarak görmesi gerekse sayısal rekabetten güçlü çıkanın mutlak hâkimiyetini kabul etmesinden dolayıdır ki “rıza” kavramı anlamını kaybetmiştir. Çünkü önce rızanın, “temel haklara saygıyla sınırlandırılmış bir çoğunluk”  üzerindeki yaygın mutabakat bağlamındaki anlamı ortadan kaldırılmıştır. Bunun yerine, çoğunluğun iradesinin ayrıca bir meşruiyet testi gerektirmeyen mutlak bir hükmedici olduğu fikri yerleştirilmiştir.

Daha sonra demokrasi, oya bağlı bir cemaatler arası iktidar savaşı haline getirilerek ferdin, iktidardan razı olup olmamak imkânı elinden alınmıştır. Bugün Türkiye’deki yaygın korkunun ve ümitsizliğin temelinde, herkesin kendisine bir an önce sığınacak bir “cemaat” bulmak endişesi vardır. (“Cemaat” burada sadece dinî cemaatleri anlatmamaktadır. Genel olarak sosyolojideki “topluluk” karşılığı olarak kullanılmıştır. Yazının bazı yerlerinde topluluk kelimesi de kullanılabilir.).

Peki ama bu neden önemli olmalıdır?

Birincisi, ferdin kendi başına var olamadığı hiçbir toplumsal düzende, hukuk devleti var olamaz.
İkincisi, çoğunluğun kayıtsız şartsız kaba  kuvvet kullanabilmek imkânını kabul ettiğimizde, rızayı fertten kaynaklanan değil, ferde dayatılan bir şey haline getirmiş oluruz.

Hal böyle olunca çoğunluğun mutlak  iktidarı, bir realite olarak mevcut olsa bile meşruiyeti tartışmalı olduğu için yürütülen kolektivist düzende her cemaat, kendi kaba kuvvet uygulama alanını kurmak ve bu alanda çoğunluk iradesinden  bağımsız  olmak ister.

 Temel haklara uygunlukla sınırlandırılmamış bir çoğunluk yönetimi, kendiliğinden bir çoğunluk diktasıdır.  “Yeniden dağıtım” amacıyla ürünleri ve gelirleri, mülkiyet hakkını ihlal ederek sahiplerinden alarak dağıtmaya kalkan her türlü yönetim de bu anlamda bir diktadır.

Türkiye’de mevcut karma ekonomi modeline dayanan siyasal sistemimiz, fiiliyatta açıkça kolektivisttir. Mevcut siyaset anlayışımız, partilerimizin etiketlerindeki bütün farklılıklara rağmen, “Devletin, adaletli bir yeniden dağılım sağlaması” kolektivist fikrine dayanmaktadır. Bu açıdan zaten Türkiye’de hiçbir partinin liberal demokrasiye yaklaştığını söylemek mümkün değildir. Bütün partilerimiz, istisnasız, demokrasiyi,   mutlak sayısal çoğunluk hâkimiyeti olarak kabul etmektedir. Bütün partilerimiz, ürünleri ve gelirleri, yerden bitip yağmalanan ve bu yüzden devletçe yeniden dağıtılması gereken varlıklar olarak görmektedir.

Peki bunun pratikteki sonucu ne olmaktadır?  Bunun pratikteki sonucu  milletin ve millî egemenliğin sadece sayısal bir çoğunluk meselesi haline getirilmesi olmaktadır. Böylece milli egemenlik ferdin rızasından ayrılmakta ve bir dayatma aracı  ve hatta amacı  gibi gösterilmektedir.

Rızanın kurala dayalılığı zedelendiğinde de ortada, zor kullanabilen herkesin, zor kullanabildiği herkesi kendine itaat ettirmesi fiilî hali kalmaktadır.  Yani bir gücü gücü yetene hali, bir seçim seramonisine bağlandığı için sanki doğal ve hukuki imiş gibi addedilmektedir. Böyle bir durumda her    topluluk,  Türk Milleti’nin meşru millî egemenliğini, kendine düşman bilip bundan ayrılabilmek için elinden geleni yapmaktadır.

Onlara kültür birliğinden, tarih birliğinden, milletleşmenin dayandığı kadim rızanın aklî dayanaklarından, bunların devletleşmeyle ilişkisinden vs bahsetmek artık anlamsız hale gelmiştir. Dikkat edilirse siyasal dinciler, eski köye yeni adet getirmekte, sanki Türk diye bir varlık hiç olmamış gibi bir  hava yaratarak  en temel hukuk metnimizden adımızı silmek istemektedirler. Etnik ırkçı teröristler ve siyasal taşeronları, dünyada nüfusu  üç yüz milyonu bulan ve   kndilerininki gibi  pek çok kabileyi, kavmi barındıran  bir  millet yapısıyla kendilerini denk görmektedir.

Rızanın çarpıtılmasına yol açan,  demokrasinin güç mücadelesi algısı yüzünden artık ikna bir metot değildir. Siyasal dincilere de  etnik ırkçılara da saatlerce milletleşmenin sosyolojisini anlatsanız, bu onlar için hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü onlar için “demokrasi” , “yalnızca arzu etmenin yettiği” bir güç savaşıdır. Özellikle etnik ırkçıların,  bebek katillerinin taleplerinin hemen hemen tamamının yerine getirilmiş olmasına rağmen hâlâ milletimizi kışkırtmaları, bir iç savaş  çıkarmak için uğraşmalarının temelinde, güç mücadelesi haline getirilmiş bir demokraside, hükmün sözlerle, kurallarla değil, kaba kuvvetle verileceği kanaati  yatmaktadır.

Nitekim polisimize “Parfüm bile sıkamıyorsun!” diye saldıran hainlerin demokrasiden anladıkları tek şey,  millî egemenliği kullanma aracımız olan çoğunluğumuzdan tamamen ayrılmaktır.

Çarpıtılmış bir rıza anlayışı ile ellerinde kaba kuvvet bulunduranların herhangi bir şeyden razı olmaları ancak ve yalnız kendi kaba kuvvetlerine mutlak itaatle mümkündür. Bugün Türk Milleti etnik terör tehdidiyle barış ve demokrasi kelimelerinin çarpıtılmış anlamlarını kabule zorlanmaktadır. Kürtçe TV açılması, Kürtçe propaganda yapılması vs bu yüzden etnik ırkçıları asla tatmin etmemektedir. Onlar, bizim rıza sistemimizi kabul etmemektedirler bir kere.   Onlar gerek toplumsal yapılarındaki zor kullanıcılık eğiliminden, gerekse ideolojilerinden dolayı, bir şeyin “yalnızca onlar istediği için olması gerektiğini” düşünmektedirler. Bu kabul ile demokrasi, temel haklara uygunlukla sınırlı çoğunluk iradesi anlayışı, bir arada bulunamaz.

Onlar ancak kendi zorbalıklarına,  kayıtsız şartsız itaat ettiğimiz takdirde, rıza gösterdiğimiz takdirde, kendi rızaların sunacaklarını bildirerek Türk millî egemenliğini hiçe saymaktadırlar.

Demokrasinin çok sesliliğini anlamlı kılan sınır, çoğunluğun temel haklara saygısı sınırında, grupların ifade hürriyetinin durdurulmasıdır. Hiçbir ifade hürriyeti, rızaya dayanan, temel haklara saygılı bir demokrasiyi yıkmak için kullanılamaz. Meşru   ve tadil edilebilir bir hukuk devleti, rızaya dayanarak tartışmaya açılamaz. Hiç kimse, bir memlekete adını verip orada, kendi sosyolojik kimliğinin bütünlüğünü meşru mücadeleler sonucu egemen kıldıktan sonra herhangi bir ulusun egemenliği konusunda rıza beyan edemez. O egemenliğin kuruluşu, o rızanın zımnen sağlandığı anlamına gelir.  En nihai şekilde,  İstiklal Harbi ile egemenliği hakkındaki tartışmaları bitirmiş   Türk Milleti’nin meşru  devleti için rıza testi yapılamaz. Hiç kimse canı öyle istediği için bizim devletimizi, kendi razı olacağı biçime getirmeye kalkamaz.   Varlıklarını Türk Milletinin hukuk biriliğine, egemenliğine ve koruyuculuğuna borçlu olan hiçbir topluluk, kendi keyfi kaprisi için  demokratik rızayı zorlayamaz. Zorlamaya kalktığı takdirde, rızanın  ifadesi olan mutabakata ihanet etmiş olur ve ancak düşman olarak kabul edilebilir ki düşman, varlığımıza  karşı husumetiyle, rızasına dikkat edilmeksizin yok edilmesi gereken kişi demektir.

Etnik ırkçılar, varlıklarının sebebi olan şeyin Türk Milleti’nin milletleşmeye onlarıı da zamanında dahil etmek rızası olduğunu idrak edemezlerse,  sonlarının Türk Milleti’nin tarihî  kahrediciliğinden geleceğini göreceklerdir.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Plânlı Ekonominin Yetersizliği

Ekonomi bir davranış olarak çok kabaca, insanların, çeşitli mallar üretip bu malların mübadelesi ile de faydalarını arttırma faaliyetidir.

İnsan emeğinin de insanın kendisinin ve başkasının üzerinde beklenti ve hesap oluşturacağı ve mübadeleye sokulabilecek bir mal olduğu göz önüne alındığında, tanım hemen hemen kavrayıcı hale gelir.

İnsanlar ellerindeki “faydaları” yalnız ve ancak iki türlü arttırabilirler. Ya yağmayla… Ya da mübadele ile... İki insan arasında, herhangi bir fayda değişikliği yapmanın bunlardan gayri bir yolu yoktur. Ekonomiye devletin müdahale ettiği ortamlarda bu şartlardan ayrılamaz. Çünkü devlet de hukuk karşısında normalde herhangi bir şahıs kadar sorumludur. Devletin, kuruluşundaki büyük toplumsal mutabakat, ona kayıtsız şartsız küçük bir Tanrı olması için değil, diğer herkes kadar sorumlu tutulabilecek  sınırlı bir koruyucu tekel olması için sağlanmıştır.

Dolayısıyla özünde ekonomi, “fertlerin” yürüttüğü bir faaliyetler ağıdır.  Bu ağda her ilmik kendine en yakın ilmiklerin bilgisine en fazla sahiptir ve daha uzak ilmiklerle ilgili bilgilere daha zor ulaşabilir.  Çünkü herkes aynı anda yalnızca bir yerde var olabilir. Bu uzaklık fiziki mesafeyi anlattığı kadar, işbölümündeki ilgisel mesafeyi de anlatır. En nihayetinde hiçbir aktör, gelişen iletişim imkânlarına rağmen ekonomik ilişkiler ağının bütünün bilgisine ulaşamaz. Çünkü bu, sınırlı kaynakların varlığından dolayı imkânsızdır. Onun için insanlar daima kendilerini en çok ilgilendiren şeylere zaman ayırırlar.

Sosyalist  felsefeye göre ise devlet “herkesin, her şeyi olmak” zorundadır. Sağlığını korumayanların doktoru, müsrif insanların para babası, çalışmayan işçilerin işvereni, herkesin öğretmeni, herkesin taşıyıcısı olmak zorundadır. Buna göre insanlar, bedava nakledildikleri, her zaman para kazanabildikleri, her zaman istihdam edildikleri, her zaman kendilerine öğretildiği için hayatlarından endişe etmeden, çok daha fazla çalışacak ve mutlu olacaklardır! Dolayısıyla bu kadar açık görünen bir dünya cenneti varken insanların kapitalizm gibi bir çıkarcılık ve bencillik çukuruna yuvarlanmaları tamamen bir tarihsel sapmanın eseridir ve devrim, bunu kökten değiştirecektir!

İşte en liberal görünen karma ekonomilerin bile temelini oluşturan kolektivist mantık budur! Totaliter bir sosyalizmde, devlet,  halk adına, faydaların ne olması gerektiğine dair nüfusa dayalı plânlar yapar, kelle başına ne kadar ayakkabı, kitap, ceket, ekmek üretilmesi gerektiğinin “normalarını” ( Rusça’dan) tespit eder ve halkın fabrikaları, halk için o emtianın üretimini gerçekleştirir.   Dolayısıyla  toplumun bütün ihtiyaçlarını “bilimsel metotlarla”   ölçerek, insanları geçinmek için değil, halka hizmet etmek için  gönüllü ve  özgür bir çalışmaya teşvik etmek mümkün hale gelir!  Böylece insanlar maaşlarını, ulaşım, eğitim, sağlık gibi şeylere harcayarak fakirleşmez, hayatlarını güzelleştirecek zevklere yönelebilirler. Böylece akşam işinden çıkan ampul fabrikası işçisi, devlet tarafından kendine sağlanan bedava ulaşım, ceket ve yiyecek sayesinde, karısıyla rahatça operaya gidebilecektir.

Buraya kadar bahsettiğimiz işleri yapabilen herhangi bir devletin,  aşması gereken iki büyük sorun vardır.
Birincisi, herhangi bir testereyi üretmekte harcanacak kaynakların tam ve kesin miktar bilgisine sahip  olmak…

İkincisi kaynaklar, sermaye  malları ve son sıra tüketici mallarının “gerçek değerlerini” tespit edebilmek…

Eğer bu iki şart kusursuz ve otomatik bir şekilde sağlanabilirse, bütün yapmamız gereken bir teknokratlar ordusu kurup işleyen plânlar yapmak veya daha iyisi, malların üretim ve dağıtımıyla ilgili bir  otomatizasyon sistemi kurmak ve her şeyi ona bırakmak…

Bunun da ön şartı, hep aynı malların, hep aynı nüfusla üretilip tüketilmesidir. Böylece değerler arasındaki oranın hep sabit kalabileceği bir dengeye ulaşılmış olacaktır. Öyleyse bu kadar açık ve basit bir mutluluk reçetesi neden uygulanmamaktadır?

İlk olarak herhangi bir mal, eğer topraktan çıktığı şekliyle tüketilmiyor da  bir takım üretim faktörleri ile beraber tüketici malı haline geliyor ise üretim faktörlerinin her birinin ayrı ayrı miktarları tüketici malının miktarını etkileyecektir. Bu durumda meselâ ayakkabı üretiminin plânlanması için yıllık  deri üretiminin, kösele üretiminin, iplik üretiminin  zamk üretiminin vs tam olarak bilinmesi gerekir.

Plânlamadaki  bu nokta, yani mal miktarı bilgisinin yokluğu şunlardan kaynaklanır:

Malların  miktar bilgisinin üretim faktörlerinin görece tüketiminin bilgisinin yokluğu ve zamanlamada limit aşılmazlığı…

Birden fazla üretimde kullanılacak üretim faktörlerinin varlığında, bu malların ilgili planlardaki tüketimlerine göre birbirleriyle göreli tüketimlerinin plânlanması mümkün değildir. İki üretimde kullanılan bir p  üretim faktörünün, hangi üretimde öncelikle tüketilmesi gerektiğine, hiçbir plânlamacı objektif bir cevap veremez. Bu da belli bir tüketici malının miktarının kendiliğinden azalması anlamına gelecektir. Üretim faktörü p bir üretimde değil de diğerinde daha çok sarf edildiğinde, kendisiyle birlikte tüketilen bütün üretim faktörlerinin de sarfiyatı azalacaktır. Elinizdeki deriyi, plan gereği meselâ   mont yapımında kullanırsanız, ayakkabı üretmek için elinizde daha az deri kalacaktır. Bu durumda meselâ elinizde çok miktarda stoklanmış köseleyi, ancak elinizde kalan deri miktarına  göre kullanmanız gerekecektir.

Bu engel, iş bölümü karşısında plâncıların doğal yetersizliğini bize gösterir. İş bölümü, birileri öyle buyurduğu için değil, üretim faktörlerinin, her birinin birbiriyle görece tüketiminin, birbiriyle ilişkili  “uzman üreticiler” arasındaki iletişim sayesinde en verimli şekilde gerçekleştirilebileceğinin  keşfedilmesinden başka bir şey değildir.    Üretim sadece somut mallarla ilgili de değildir. Hizmet sektöründe sarf edilen emeğin  ürünü olan hizmetler de en nihayetinde birer tüketici malıdır.

İş bölümü cehaleti, sadece mevcut hal ile ilgili  olmadığı gibi asıl  sorun  yenliklerin durumuyla ilgilidir. Bir plânı belli malların üretimine yönelik yaptığınızda, kendi kendinize tüketiciye neyi emrederseniz onu tüketeceği için sorun olmadığını söyleyebilirsiniz. Bu durumda, ekonominiz, tüketim malları  yönünden tam anlamıyla sabit ve kapalı kalmak mecburiyetindedir. İnsanlara yeni bir ihtiyacın varlığını hissettirmemeli, ancak siz ürettiğinizde onların elde etmesini sağlayabilmelisiniz.  Hiçbir  yeni tüketici malı olmazsa hiçbir yeni üretim faktöründe de bahsedilmeyecek, hep aynı araçlar kullanılıp gidecektir. Bunun neresi kötüdür? Öncelikle Çin Halk Cumhuriyeti gibi nüfusa açıkça müdahale etmeyecekseniz, nüfusu sabit tutmak için geç kürtaj, siyasi idamlar gibi seçenekleriniz yoksa nüfusun artışını  engelleyemezsiniz.  Üretimle ilgili nüfusa dayalı plânlarınızı, üretim faktörlerinin birbirleriyle görece sarfiyatlarıyla ilişkilendirmeye kalktığınızda ise hiçbir bilgisayarın kaldırmayacağı bir karmaşayla karşılaşırsınız. Şunu unutmamamız gerekir ki enflasyonun hesaplanmasında kullanılan yüz küsur  mal, ekonomi denizinde bir damla bile değildir. Dolayısıyla  ekonomi, Marx’ın sandığı gibi ilkel bir  kabile insanının hayatını idame ettirmesi için gereken zaruri ihtiyaçların temininden ibaret değildir!

 Bilhassa nüfus hareketinin durumuyla  kendini belli eden “zamanlamada limit aşılmazlığı” sorununa geliyoruz. Matematikte, her attığı adım, önceki adımının yarısı olan bir adamın, bir noktadan diğerine asla varamayacağı öyküsü bizi, tam kesinliğin ancak varsayımsal olarak mümkün olduğu düşüncesine götürür. Sayı doğrusundaki sayılar, hareketi kesintisiz süren bir koşucunun, ulaştığı yerlerle ilgili keyfi görece ölçeklendirme işaretleridir.   O işaretler, koşucunun, işaretten işarete zıplayarak gittiği anlamına gelmez. Bize aynı şartlar içinde iki koşucunun toplam olarak aynı yolu alacağına dair gitgide  küçülen birimler sunar. Bir ucuna a ve diğer ucuna b dediğimiz  x cmlik bir cetvel üzerinde hareket eden iki böcek, mutlaka a’dan b’ye ulaşacaktır. Sorun şuradadır: Elimizde x cmlikten daha küçük bir  ölçme birimimiz yoksa, böceklerden birinin herhangi bir anda ne kadar yol aldığını nereden bileceğizdir? Aslında bu o kadar zor bir soru değildir. Elimizdeki cetveli, birbiriyle eşit aralıklarla konulmuş çizgilerle  böldüğümüzde, bir cetvel elde ederiz ve herhangi bir anda böceğin başlangıç noktasına uzaklığını rahatlıkla bulabiliriz.

Bu  çözüm de iki açıdan kördür:
Birincisi böceğin hareket edeceği ve geri gitmeyeceği kabulüne dayanır.
İkincisi,  cetveli oluşturduğumuz çizgi aralıklarının ne zaman yeterli hassasiyetle ölçüme imkân vereceğini bize söyleyemez.

Burada cetvel oluşturmak plânlamanın kendisidir. Bir politbüro veya teknik kadro meselâ yıllık olarak bir malın toplam üretimini tayin eder. Bu, elimizdeki x santimlik çizgisiz cetveldir. Ve böylece üretici böceğe x santim kadar yürümesi emredilir. Neden emredilir? Aksi takdirde plânlamanın anlamı kalmaz! Planlamayı yapanlar, üretimin başladığı ve bittiği yeri kendilerince tespit etmişlerdir ama bu seferde bunun hangi zamanda yapılması gerektiği sorunu ortaya çıkar elbette. Bu durumda, cetvelin hangi aralıklarda bölünmesi gerektiği ve böceğin ne kadar zamanda ne kadar aralık kat etmesi gerektiği sorunu ortaya çıkar. Bir ayakkabı fabrikasına ayda elli bin ayakkabı ve böylece yılda altı yüz bin ayakkabı üretmesi emredilir ve sorun halledilir.

Acaba gerçekten halledilmiş midir? Üretim faktörlerinin miktarı konusundaki anlık bilgisizliğimiz, üretim sürecini doğrudan etkiler. Yani böceğin hareket etmemesi ihtimali vardır. Bu durumda bir cetvelinizin olması, onu yürütmeye yetmeyecektir. Veya… Elinde deri kalmamış bir ayakkabı fabrikasında yıllık üretim kotası emirlerinin hiçbir anlamı yoktur. Plânlamada kullanılan ölçeklendirme, bize ancak değişken bir davranışın, bir doğru üzerindeki keyfi eşitlenmiş izdüşüm noktalarını verir. Bir  sarhoş da bir ayık  da tuvalete giderken aynı mesafeyi yürür, ama bu bize sarhoşun o mesafeyi hangi  deneme yanılmalarla, yalpalamalarla kat ettiğine dair hiçbir bilgi vermez. Planlama, ayığın tuvalette düz bir çizgi üzerinde gitmesine göre yapılır. Buna göre ayık, yoluna hiçbir engel çıkmayan, tam anlamıyla sağlıklı, tuvalete gitmeye kesinlikle istekli ve başka hiçbir işi olmayan nazarî bir inandır.

Oysa sarhoş, içkiden dolayı algıları bozulmuş, mesafeleri kestiremeyen, dengesi bozuk, belki de olduğu yerde, ihtiyacını gidermekte  mahzur görmeyebilecek bir adamdır. O belki geldiği yolu geri gidip dışarı çıkacaktır.

Bir plânlamanın işletilebilmesi ancak birinci tip olan “ayık” nazarî insanın, bir şekilde temin edilmesiyle mümkündür. Üretmesi emredilmiş, üretmeyi istemesi emredilmiş, üreteceği  ve “zamanında” üreteceği kesinleştirilmiş bir emekçi için bütün yapılması gereken emredileni yapmaktır. Sorun şudur ki deri stokları  tükendiğinde işçinin ne kadar istekli olduğunun veya plânlamalardaki aritmetiğin  kusursuzluğunun hiçbir önemi olmayacaktır. Planlamacılar, ayık insanın cetvelin çizgilerinden zıplayarak ilerlemesini ister.

Serbest piyasa sarhoş adama benzer. Sarhoş bir adam için her an, kendi başına önemlidir. Onun için ayakta kalmak, her an önemlidir. O bunun “ölçümünü” bilmese de bir an için bile kendini kaybetmemek gerektiğini bilir. Elbette körkütük sarhoşluktan bahsetmiyoruz. Ancak belli bir yere kadar görebilen, bundan dolayı da attığı her adımda çevresini kollayan bir insan, algılarının, yeteneklerinin izin verdiği ölçüde, çevresindeki eşyalardan yararlanır ve konumunu ayarlar. Bazen durur, bazen geriler. Bazen vazgeçer?  O ölçümleri hayata geçirmek için  zıplamaz, o, mesafe denen şeyi anlamlandıran hareketi gerçekleştirir. An be an gerçekleştirdiği ve doğrusal olmayan hareketlerin her biri, hiç  bir  ölçme birimin ölçemeyeceği, yani ölçme birimlerinin anlamsız kaldığı bir limit durumuna işaret eder. Şüphesiz piyasa aktörleri de kendilerine göre cetveller yani planlar bulundururlar, bunlar beklentilerin denkleştirilmesinde standartları teşkil ederler. O halde plânlama neden anlamsız olmalıdır. Eğer  her ölçüm sistemi en nihayetinde anlık hareketler için bir yetmezlik limitiyle malulse piyasa aktörleri neden cetvel kullanır veya üretimlerini plânlamaya kalkarlar?

İşte bu noktada, devletin aşması gereken iki büyük sorundan ikincisine yani kaynaklar, sermaye  malları ve son sıra tüketici mallarının “gerçek değerlerini” tespit edebilmek sorununa ulaşırız. Plânlamanın ölçümde,  duyarlılık yetmezliğine yol açan limit sorunu, piyasada aşılmıştır.

Bir planlamacı için sadece cetvelin çizgilerinde zıplayabilen bir  “ayık” varken, bir piyasa aktörü için anlık olarak iki çizgi arasında sürekli hareket eden bir sarhoş söz konusudur. Ayık, iki çizgi arasında bir yerde durdurulamaz, zıplayan bir adam ayağını öbür taraf basmazsa düşer.  Çünkü hareket emri buna izin vermemektedir.  Bu durumda, onun zıplayacağı çizgileri o kadar sık çizmelisiniz ki durduğunda ayağı, iki çizgiye birden basarak düşmesin. Bu şu anlama gelir. Planlamacı bir ekonomide bütün üretim faktörlerinin birbirleriyle görece  tam bilgisine her an ulaşmamız mümkün olmalıdır. Sorun şudur ki bu limit düşüncesine göre şu anlama gelir:  Ayık adamın düşmeden sürekli hareket etmesini sağlamak için çizdiğimiz çizgiler bir müddet sonra o kadar sıklaşır ki elimizdeki ölçme birimlerini kaybederiz, hepsi, ölçülemeyecek sıklıkta yığılır, dümdüz bir çizgi haline gelir ve ölçüm imkânımız kalmaz. Sosyalizmin iktisadî hesaplamadan mahrum oluşunun sebebi budur. 

Oysa bir sarhoş, düşeceğini anladığında, iki çizgi arasında herhangi bir yerde durabilir.  Piyasada meseleler şunlardır: İki çizgi arasındaki herhangi bir anlık hareketle ilgili kesin bir ölçüm yapılamasa da sarhoşun bir sonraki adımıyla ilgili bir tahmin yürütülebilir. Burada sarhoş benzetmesini kullanmamızın sebebi şudur ki o,  hareketini, bir öncekine göre tahmin etmeye çalıştığımız ama bu konuda otomatik bir tutarlılık taşımayan bir aktördür. Bu yüzden piyasadaki her aktör Mises’in enfes şekilde izah ettiği gibi  gelecekteki doğru hareketi, sarhoşun bir  önceki hareketine dayanarak tahmin etmeye  çalışan spekülatörlerdir. Bunu nasıl yaparlar?

Mesele şudur: Sosyalist plânlamacılık çizgiler arasında durarak düşmeye veya  ölçülemez sıklıktaki çizgilerle hesaplama yeteneğini kaybetmeye mahkûmdur, çünkü çizgilerle ölçtüğümüz şeyden yoksundur: Fiyatlar.

 İki  birim arasındaki veya bütün bir üretimin toplam bilgisinin, anlık  üretim açısından yetersiz kalmasının esas sebebi,yalnızca  bir plâna göre belli bir sayıda üretilen mal miktarının, “fayda” açısından hiçbir şey ifade etmemesindendir. En başta  belirttiğimiz gibi ekonomi bireyler tarafından yürütülür. Çünkü insanlar için daima elde edilmesi gereken faydalar vardır. Çünkü hayat bu faydaların en büyüğüdür ve sürdürülmelidir. Hayatın sürdürülmesi, bizatihi bir kesintisizliktir. Biz onuna ilgili olarak ancak hayalî cetveller yardımıyla, hayali  duraklar arasında tahminî ölçümlere dayanırız.

Bunu yaparken de her faydaya, yalnız ve ancak içinde bulunduğumuz ana göre belli bir değer veririz. O faydayı bu an için elde etmemin ne kadar acil olduğuna dair verdiğim cevap benim için o faydayı o kadar değerli kılar.

Bir üretici, üretimi için gereken üretim faktörlerinin miktarlarıyla ilgili bir plân yapar. Amaç, mümkün olan en hızlı ve ucuz şekilde üretmektir. Buna karşılık, üretim faktörlerinin miktarlarında beklenmedik bir değişiklik olduğunda ( sarhoş yalpaladığında), üretici, iki çizgi arasının daha uzun zamanda kat edildiği anlık bilgisinden hareketle, üretimin istenen hızda sürdürülebilmesi için üretim faktörünün aciliyetini tespit eder ve bu aciliyetin bedelini öder. İşte piyasada hareket süreklidir. Piyasada cetveller sadece göstergedir. Plânlı ekonomide ise emirnameler…

Planlamacı bir ekonomide,  bir malın üretiminin kimin faydasına olacağına, planlamacılar karar verir. Tüketiciye, üretilen malın, kendisi için önemi sorulmaz.    Keza üretim faktörlerinin hepsi devletin elinde olduğundan, önemli olan sadece plâna uyulmasıdır.  Plâna uyuldukça, kaynakların veya sermaye mallarının miktarlarının ne olduğu önemsizdir. Ne de olsa Marx “artık üretim sorunun  aşıldığını, meselenin sadece paylaşımla ilgili olduğunu” söylememiş midir?

Plânlı bir ekonomide, bir kaynak tükenirse hiçbir şey olmaz! Çünkü kaynakların tükeninceye kadar kullanılmasının hiç bir ölçülebilir yanı yoktur. Bundan dolayıdır ki ülkenin refahı için durmadan yer altı kaynaklarından bahsedenler, “yerden çıkan şeyin” bedelsiz olduğu kanaatiyle hareket etmektedirler. Bu yüzdendir ki  plânlamacı sosyalist ekonomilerde verimlilik gözetilmemiştir, gözetilememiştir. Verimlilik, üretim faktörlerinin miktarıyla ilişkilendirilecek bir  başka ölçücü fayda algısı yaratılamadığı için zaten sosyalizmde mümkün olamamıştır.

Mesele ekonominin, devlet tarafından toptan yönetilmesinden ibaret değildir. Mesele, devletin, üretim yapanları sözde serbest bıraktığı ama fiyatlandırmaya sürekli müdahale ettiği karma ekonomiler için de aynıdır. Kendi ürettiği malları fiyatlandırmayan devlet, başkalarının ürettiği mallara konusunda çok daha bilgisizdir. Oysa karma ekonomi sözde modeli, “adalet”, “eşitlik”, rekabeti korumak”  bahaneleriyle bir tür düzenlilik ve kararlılık gibi kabul edilmektedir. Tam sosyalist ekonomiler nasıl “anlık değer ölçümünü” yapamıyorsa, karma ekonomiler de devlet müdahalesi sonucu anlık değer ölçümünü köreltir, bozar, tahrip eder! O yüzden ister tam isterse karma ekonomi ile yarım müdahalecilik her seferinde aynı zararlı sonuçları doğurur. Adalet, “bir politbüronun, aklı evveller heyetinin uygun gördüğü mal dağılımı” değildir. Adalet,  devlet tarafından dahi sebep olunan hak ihlallerinin, tam olarak tazmin edilmesidir sadece.

Adaleti, her şeyin herkese dağıtılması diye savunanların varacağı yer, ancak plânlamacıların keyfî diktatörlüğü olacaktır. Plânlamacılar sırf yer altından çıktığı  için elması , kömürle birlikte sobada yakarak  yoksullara adalet getirdiklerini sanan insanlardır. Plânlamacıların cehaletlerini bu kadar cesurca savunmalarının sebebi, cehaletlerinin bedelini, başkalarına ödetebilecekleri bir rejimde kendilerine sıfır maliyetli maaşlar alabilmelerindendir.  Maaşı artmadığı halde haline şükreden insanların fukaralığı, plânlamacıların “bedava ekmeklerinin” maliyetidir. Bir yerde sömürü arıyorsanız, karşılığı verilmeyen değerleri kimin elde ettiğine bakınız. Ve sonra söyleyin, evinizde neyi kullanıyorsunuz,  olağanüstü bir fikrin eseri olan ve bedelini vermeksizin elde  etmekten utanacağınız buzdolabınızı mı? Yoksa aklınızın ermeyeceği hesaplamalarla maaşınızın üçte birine  el koyan plânlamacıların pânlarını mı? O ikisinden biri size yalan söylüyor, düşünün bakalım hangisi?

15 Mayıs 2011 Pazar

MHP’siz Bir Meclis Kime Yarar?

Her olayda, her seferinde “Acaba kimin işine yarıyor?” diye akıl yürüterek olmadık çıkarımlarda bulunanlar nedense MHP’ye aleni şantaj olayında pustu kaldı. Herhalde vicdanlarının çekişi böyle bir yokuşta yetmedi…

Bu  aklı evvellere göre ülkede terör, MHP’yi güçlendirmek için çıkarılıyor,  askerlerimiz sırf MHP iktidara gelsin diye şehit oluyor, şehit anaları aslında oğullarına ağlamıyor, “yaygara yapıp” MHP’ propagandası yapıyor…

O zaman neden otuz yıla yaklaşan bu kronik terör hastalığında, MHP bir kere bile tek başına iktidar olamıyor? Tokat saldırısını PKK üstleniyor, bizim aklı evveller hâlâ “provokatör”  bulmaya çalışıyor. Ergenekon diye bir şey çıkarıldı, MHP de buna yamanmak istendi... Kastamonu’da PKK işi üstleniyor, gene bizimkileri inandıramıyoruz…

MHP, PKK ile ruh ikizi diye adlandırılıyor, İstanbul’da otobüsler cayır cayır yakılırken ortada tek ülkücü yok? Üniversitelerde PKKlılar  yüzünden Atatürkçü Düşünce grubu bile oluşturulamıyor, kabahat gene MHP’nin….

 Her gün bulunan sayısız “belge”, “kaset” hep muhalif  insanların aleyhinde sunuluyor, iktidardan tek bir kişinin karıştığı hiçbir skandal yok!... Ama gene MHP provokatör, taşeron vs olmakla itham ediliyor…

Bunlardan  çıkarabileceğimiz iki sonuç var:

Memleket fiili iç savaş ortamına sürüklenirken ve hatta bu  ortama girmişken sesini çıkararak, teröristleri, hainleri kınamak, onları kızdırdığı için barışa karşı olmak ve provokatörlük yapmak demek, oluyor…

İkincisi, bütün karalama kampanyaları aleni şantajlara dahi dönüşerek üzerinize hücum ederken buna karşı durmak  “faşizm” oluyor, “ırkçılık” oluyor. PKK’nın siyasi borazanlarının beyanları her gün dakikalarca bültenleri işgal ederken onların dörtte biri kadar bile medyada yer alamayan meşru bir parti, provokatör, faşist, ırkçı oluyor…

12 Eylül dönemi için solcular, “Devletin polisi, jandarması yok muydu?” diye ülkücüleri suçlarlar… Aslında bu suçlamayla kendi kabahatlerini ikrar ederler. Yani “Biz memleketi  kan gölüne çevirirken bizi engellemek ülkücülerin işi miydi?” manasında… O devirde, polisin yarısı “resmen” komünistti, POL-DER çatısı altında…
Şimdi şükür  askerimiz de polisimiz de görev başında…. Sokaklarda olay çıkaran ülkücü var mı? Otobüsler cayır cayır yakılırken dahi tek bir ülkücünün olaya karıştığını gördünüz mü? İstanbul’un göbeğinde 35 bin polisin gözü önünde Atatürk  Anıtı PKKlılarca işgal edilirken tek bir ülkücünün bağırdığını gördünüz mü? Tamam! Artık ülkücüler yok! Yani solculara göre “memleketi ABD’ye satan işbirlikçi faşistler”  falan artık ortada yok!

Ama bütün bu olaylar olurken, bayrak gönderden indirilirken, anıt kirletilirken, Serap yakılırken, Buse bombalanırken devlet neredeydi? Polisimiz bin tane köpek tarafından linç edilirken ortada tek bir ülkücü yoktu. Kendi memuru linç edilirken devlet neredeydi?

Asıl önemli sonuç şu: Bir parti, hem kendisine iftira edilirken hem her türlü direnç imkânı elinden alınmışken nasıl var olabilir?  “ Bu kimin yararına?” diye soranlar şimdi şu soruya cevap versinler:  “ MHP artık alenen tehdit edilirken piyasaya sürülen “mamuller” siyasal dincilerin ağzına sakız edilmişken… Bu  şantaj kampanyasının,  kimin işine yaradığını düşünüyorsunuz? MHP’yi politikadan sildiğinizde ortada  kalacak şey, kimin işine yarayacak?

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Türkiye’de Liberallere Rağmen Liberal Olmak

Türkiye’de liberal olabilmenin önde gelen şartı ile komünist, siyasi dinci, etnik ırkçı/Kürtçü olmanın şartları  aynıdır: Kör inançlı olmak!

Her ne kadar bahsettiğim şeyin aslında “kesin inançlılık” olduğu söylenebilse de kanaatimce “kör inanç” kesin inançtan birazcık farklı.

Şöyle ki kesin inanç, sarsılmazlık çağrışımı ile “değiştirilemezliğe” vurgu yapsa da aslında adalete, hakka,  hürriyete, ailenin kutsallığına vs duyduğumuz inançların özelliği kesin olmalarıdır. Eğer örnek olarak saydığımız bu kavramların yıkılmaması gerektiğine dair bir inancımız olmasaydı, dünyayı, mutlak gücü ele geçiren ilk  zorbaya derhal telim eder ve hiç rahatsız olmazdık. Oysa öleceklerini bile bile zorbalığa karşı duran insanların kesin inancı sayesinde, hürriyetimizi korumuşuzdur.

Mesela bu iki inanç tipi arasında “akla kulak vermek ihtimali” farkında yatar. Kesin inancın da akla kapanmak ihtimali söz konusudur. Ama kör inancın akla müracaat etmek ihtimali hiç yoktur.

Keza şunu söylemeliyiz ki aslında hayatımız inançlarımızın kesinliği ile gerçekleştirdiğimiz davranışlardan ibarettir. Fikirlerimiz zaman içinde değişse ve bundan dolayı inançlarımız da da bir değişmez gözlense dahi mesele, fikirlerimizin doğruluğuna inandığımız dönemlerde davranışlarımızın, fikirlerimizin ve inançlarımızın  kesinliğine dayanmasıdır. Aslında bu, davranışın zaruretidir. Çünkü “tercih” durumunun ortaya çıkması, “doğru” ve “yanlış” olmak ihtimallerinin var olmasını gerektirir. Bu durumda edindiğimiz değer yargıları, bunlara dayalı geliştirdiğimiz fikirler ve sonunda bu fikirlerden neşet eden inancımız  yollardan birinin doğru diğerinin yanlış olduğu konusunda bir tercih yapmamızda bizi etkileyecektir.

O halde Türkiye’de liberal olmak ne demektir?

Türkiye’de liberal olmak demek,  liberal literatürü, kendisi okumadan, okumuşların ağzından dinleyerek bu ideolojiye iman etmek demektir. Ama yukarıda bahsettiğimiz gibi bu iman, körce bir imandır. Çünkü  Türkiye’de liberaller, ikinci el bilgilerine dayanarak gerçekliği çarpık algılamalarına sebep olacak şekilde ideolojilerine inanmaktadırlar.

Şüphesiz bir liberal, benimsediği ideolojinin, “olabilecekler içinde en doğrusu” olduğunu savunacaktır, aksi takdirde liberal etiketini kabullenmesinin bir manası kalmayacaktır.

Mesele şu ki liberalizmin en doğru ideoloji olduğunu savunmak tek başına bir şey ifade etmemektedir.

Liberaller bu yüzden bir liberalin vatansız, milliyetsiz, dinsiz, kimliksiz ve böylece ancak nötr bir birey olması gerektiğini sanmaktadırlar. Onlara göre bir ülkede bütün kimliklerinden soyutlanmış insanlar arasında ancak liberalizm yaşayabilir. Bunu nereden anlıyoruz? “Türk adı Anayasadan çıksın!” diyenler, metodolojik bireyciliğin kural geliştirici soyutlamacılığını, gerçek dünyaya uygulayarak, kimliği kazınmış metodolojik gerçek bireyler elde edebileceklerini sanmaktadırlar.

Bundan dolayı, mesela vatandaşlık kavramını kabul edip vatandaşlık kelimesinin, üzerinde ortaklık ifade ettiği “vatan” kelimesini yok sayabilmektedirler.

Onlar kendilerini hakikatin yegâne temsilcisi addettiklerinden, genel geçer liberal değerler dışında, bir toplumun oluşmasında temel teşkil eden değerleri görmezden gelmektedirler. İşte liberallerdeki yaygın kör inancın bir belirtisi de budur. Liberaller, vatan, millet, millî  egemenlik, dil, kültür gibi değerleri, kendi ideolojilerinde yeri olmadığı gerekçesiyle “ideolojik” yani sahte değerler olarak kabul etmektedirler. Onlara göre bu değerler adalete engel olan, zulme yol açan sahte saptırıcılardır. İşte bundan dolayıdır ki vatansız, milliyetsiz olmayı liberalliğin gereği saymaktadırlar.

Akıllarındaki körlüğün yol açtığı inanç körlüğünden dolayı onlar, “kendiliğinden meydana gelmiş toplumsal gerçekleri” görememekte, buna mukabil bu gerçekleri, soyut gerçeklikler için feda ederek adaleti ihdas edebileceklerini sanmaktadırlar. Bu, yerçekimine düşman olarak insanların konforunu istemek gibi bir şeydir. Bu açıdan ülkemiz liberallerinde gerçeğe bakış açısından ciddi bir nevrotik durumdan bahsedebiliriz.

Meselâ ülkemizi  savaş gibi en nihai bir çözümle tartışmasız bir şekilde elde tutup bu ülkenin fatihleri ve sahipleri olarak bu ülkeye ad koymak, bu ülkede hukuk ve emniyet sağlamak hakkımızı, millet olarak adımızı, milletimizin oluşum şeklini reddederek milletleşmenin soyut ve kurallı esasını yok sayarak kabile ırkçılığının ilkelliğini ve vahşetini bize kabul ettirmeye çalışmaları, bundandır.

Onun içindir ki onlara inkâr ettikleri şeylerin akılcı izahını yapmanın bir anlamı yoktur. Türkiye liberallerinin aklı çarpık, inançları kördür.

Bundan dolayıdır ki  bir takım gazetelerin, gayri meşru elde edilmiş veya uydurulmuş haberleri ile insanların hayatlarının karatılmasına ses çıkaramazlar.
Bundan dolayı, kabile ırkçılığını savunmanın insanlık dışılığını idrak edemezler…
Bundan dolayı, kabile ırkçısı  teröristlerin hukuk tanımazlığını görmezden gelerek onlara “meşru savunma gücü” muamelesi yapabilirler.

Bundan dolayı, inanç ve ifade hürriyetini savunur gözükürken inanç adına  meydana getirilen yasak ve baskılara karşı  suskun kalırlar.

Bundan dolayı hukuk karinelerinin eli kanlı teröristlere uygulanması için  cazgırlık yaparken mahkûm olmamış insanlara uygulanıp uygulanmadığı ile ilgilenmezler. Bugün mahkûm edilmemiş insanları sürekli çeteci, darbeci diyerek anan insanların nedense hep liberal etiketli olmaları liberalizm adına utanç vericidir.

Bundan dolayıdır ki kabile ırkçılığıyla mücadeleyi “Silahın çözüm olmadığı” saçmalığıyla durdurmaya çalışmaktadırlar. Kendilerinin herhangi bir vatanı ve milleti olmadığından, bir milletin kendi vatanını savunmaktan vazgeçmeyeceğini de anlayamamaktadırlar. Onlara deseniz ki “ Eğer zorbaların mutlak güç üstünlüğünden dolayı, zayıfların mücadelesi  imkânsız bir hale gelmişse gene silahlı mücadelenin çözüm olmadığınız düşünür müydünüz? İkinci Dünya  Savaşı yapılmadan Avrupa Hitler’e teslim edilseydi, sizce çözüme ulaşmış sayılır mıydık?” diye size cevap veremeyeceklerdir.

Veya muhtemelen size  kabile ırkçılarının kabullerine dayanarak cevap verecek ve onların da kendi doğruları olduğunu dolayısıyla onların da kendi doğruları için savaşmalarının haklı olduğunu söyleyeceklerdir. İşte liberallerin hastalıklı tarafsızlıklarını meydana getiren vatansızlık,   milliyetsizlik ,köksüzlükleri  ve kör inançları  burada kendi belli etmektedir.

Bir millete, savaş esnasında, savaştığı tarafın haklılığı ile ilgili empati yapmasını söyleyemezsiniz. Savaş zaten, mümkün olan bütün empati ve tartışma imkânlaırnın tükenmesi halidir. Liberaller bugün, ülkenin her yanında aynı kanunların, aynı mülkiyet rejiminin,  aynı yargılama usullerinin yerleşmesini sağlamış  Türk Milleti’ne, “Türk Milleti adına karar veren mahkemelerin kararlarını kabul etmiyoruz!” diyen kabile ırkçılarının tavrına ve şiddet metoduna empati ile yaklaşmasını öğütlemektedir.

Liberaller bugün her hoşnutsuzluğun sadece hoşnutsuzluk olduğu için giderilmesi gerektiğini, aksi takdirde demokrasinin ve barışın sağlanamayacağını söylemektedirler. Buna mukabil, hoşnutsuzlukların kendilerinin, ahlâk ve hukuk açısından eleştirisini yapmaya yanaşmamaktadırlar.

Türk Milleti her milletin elde ettiği gibi bir toprak parçasını vatan haline getirecek, bu vatanda kendi dilini, kendi kanunlarını egemen kılacak, sonra birileri bundan memnun olmadı diye bütün bu edindiği değerlerden ve haklardan vazgeçecek öyle mi?

Oysa bir liberalin eğer vicdanı varsa ve aklı doğru dürüst işliyorsa kabile ırkçılarına söyleyeceği söz şu olmalıdır: “Sizin varlığınızı kendi varlığı içinde ayrımsız kabul etmiş, kendi soyadını size vererek hukukun işletilmesinde  sizi kendinden bilmiş, korumuş insanların haklarını inkâr etmeniz gayri meşrudur! Eğer size oturduğunuz evlerde hırsızlardan ve katillerden emin oturmak imkânı veriliyor, mülkiyet hakkınız, kökeninize bakılmaksızın tanınıyor, Türk adını taşımak da bu ülkede hukuki hiçbir imtiyaz sebebi sayılmıyorsa o vakit sizi kendi mensubu sayan millete ırkınızın ve dilinizin farklılığından dolayı savaş açmanız gayri meşrudur! Her birinizin kendi dilince,  kendini ifade etmesini isteyebilirsiniz ama Türk Milleti’ne faturalarının, kitaplarının, devletin mahkemelerinin zabıtlarının, okullarındaki dilinin ne olacağını söyleyemezsiniz. Seçim sandıklarında size ırkınızı sormaksızın oylarınızı kabul eden insanları, ırkınızın farklılığını öne sürerek inkâr edemez ve reddedemezsiniz.”

Türk liberalleri milletleşmenin, ırksal, kökensel ve kültürel farkları aşan bir kural beraberliği mücadelesi ve gayreti olduğunu idrak edemeyecek kadar cahil ve kör inançlı olduklarından, milletleşme gibi bir insanî gerçeği,  kabile ırkçılığı ilkelliğine feda etmekte mahzur görmemektedirler.

Mises’in “İnsan Eylemi” şaheserinin 163. Sayfasında  yazdığı “Ancak antropoloji, Alman ulusunun ortak atalardan gelen homojen bir grup olmadığını, çeşitli ırkların, kabilelerin ve soyların bir karması olduğunu açıklamaktadır.”  Cümlesindeki soyutluğu idrak edebilecek akıl maalesef Türk liberallerinde yoktur.

Türk liberalleri için liberal olmak,  “ Taraf”, “Zaman” gibi amaç güdülü ve ilkesiz yayın organlarının dediklerine kayıtsız şartsız iman etmek, hukuk karinelerini adamına göre savunmak, tarafsızlığı vatansızlıkla bir tutmak,  saldırganla, mütecavizle empati geliştirerek adalet sağlayacağını savunmak ( ki bebek katili etnik ırkçıların  inlerine gidenler de kendilerine liberal etiketi yapıştıranlardı), kendi tercüme ettiği eseri okumadan milletin homojen bir ırksal beraberlik  olduğunu savunmak, demektir.

Bu çarpık akıl ve kör inançtır ki kardeşlerimizi diri diri kazığa geçirip yakan, bebeklerimizi ana karnından sadece  doksan yıl evvel değil, henüz otuz yıl evvel bile çıkaran ırkçı Ermeni katillerinden özür dilemeyi rasyonelleştirebilir.

Türk liberalleri, liberalizm gibi  soyut değerlere dayanan, kayıt ve şart altında kuramlar geliştirmenin önemini vurgulayan  bir hukuk, adalet ve hürriyet ideolojisini, insafsızca istismar ve ifsat etmektedirler.  Cehaletleri ile liberal kuramın yanlış anlaşılmasına, değer yoksunlukları yüzünden de ahlâken dışlanmasına sebep olmaktadırlar.

Soysuzlukları, genetik fakirlikten veya bayağılıktan gelmemektedir. Türkiye’de liberallerin soysuzluğu,  kendilerine bir dil,  varlıklarını sürdürmeleri için bir aile, ailelerini korumak için bir kutsiyet bilinci sağlamış, büyük ve köklü bir kültürel mirasın taşıyıcısı ve koruyucusu milletlerini bütün değerleriyle inkâr etmelerinden kaynaklanmaktadır. Soysuzlukları, bir birey olarak mücadele edecekleri ortamı, dili, hukuki teminatı kendilerine sağlayan milletlerini reddetmelerindendir.

Onlar ailesiz, değer yargısız, dilsiz, kültürsüz, tarihsiz, hayalî bir birey için tüm bir milleti ateşe atabilecekleri için soysuzdurlar. Burada “soysuz” kelimesi, hakaret olarak kullanılmamıştır. Burada, bu kelimenin kullanılış amacı, liberallerin sözde liberal kuram adına reddettikleri şeylerin yokluğunun adını koymaktır. Çünkü soy yalnızca hayvani bir benzerliği anlatmaz. Soy veterinerlikte hayvan ırklarını anlatır ama insan toplumlarında, nesillerle sürdürülen değerler manzumesini  de içinde barındırır. Soysuz, ailesiz demek değildir. Ailesini reddeden veya ailesi tarafından reddedilmiş kişidir. Yani? Bizi insanlaştıran değer sağlayıcılarını reddeden kişiye soysuz denir. Liberaller, değerlerin kaynağından habersiz oldukları için insanın  ailesiz, milletsiz bir şekilde de adalet fikrine ulaşabileceğini sanmaktadırlar.  Onlar aynen Marksistlerin yaptıkları gibi hayalî  dünyaları adına gerçek dünyayı reddetmekte, hayalleri uğruna yerçekimini yok edebileceklerini sanmaktadırlar.

Ülkemizin etnik/kabile ırkçılığının terörüyle kavrulduğu, insanlarımızın ırken,  inançsal olarak resmen kamplaştırıldığı günlerde, liberaller, zulmün, ırkçılığın ve ayrımcılığın tarafını tutarak ideolojilerine gölge düşürmüşlerdir. Türkiye’de liberalizmi savunmak sadece sosyalistlerle fikri mücadeleden ibaret değildir. Türkiye’de liberalizmi savunmak bugün, liberallerin açık vatansızlığına, soysuzluğuna, değer yoksunluğuna rağmen liberalizmin doğrularını ifade etmeye çalışmaktan dolayı, iki kat daha zordur. Türkiye’de liberalizmle ilgilenenlere  verilebilecek en yararlı öğüt, hiçbir liberalle tanışmadan ve mümkün mertebe  yerli yazarlardan kaçınarak ideolojinin kaynağı olan yazarları okumalarıdır. Aksi takdirde akıllarında kalacak  şeyler sadece, Türk adına düşman olmayı hümanizm saymak, düşmanla işbirliğini aklileştirmek, adaleti empatiye feda etmek, değerleri küçümsemek, milleti inkâr etmek, güce tapınmak gibi   çarpık örnekler olacaktır.

Kuralları uygulamamak insanların kabahatidir, kuralların eksikliği değil. Bu yüzden liberal literatür, herhangi bir liberalin çarpık davranışına bakılmaksızın aklın terazisine vurularak okunmalıdır. Bu ileri toplumların yoludur. Geri bir ülkenin geri  liberallerinin ilerlemeyi sağlayacak hiçbir sözü olamaz. Türkiye ne zaman sözün haklılığına kulağını açarsa o zaman liberal kuram en doğru şekilde anlaşılacaktır. Türkiye’de liberalizmin önündeki en büyük engel liberallerdir. Onların çarpıklığından aklınızı kurtarın, hakikat size muhakkak gülümseyecektir.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Sosyalizm Cehennemine Giden Sisli Bir Yol Olarak Millî Ekonomi Fikri

Millî bir ekonomi fikri, bilhassa milliyetçi camia için tartışmasız doğru ve geçerli kabul edilen bir fikirdir. “Millî” kelimesinin taşıdığı “kolektif” değerin sınırları  orta konulmadığında,  bu sıfat,  totaliter sosyalistlerden, sosyal demokratlara kadar sol yelpazenin tamamının, uğrunda gerekirse kan dökülerek gerçekleştirmek için uğraştığı kolektivist bir devrim düzeninin hamalı haline gelmeye mahkûmdur.

“Millî ekonomi” ile ilgili ortaya konan en  sevilen örnek sanırım Venezuela. Doğal kaynakların “millileştirilme,” adıyla kolektifleştirilmesi, üretim araçlarının kolektifleştirilmesi ve her şeyin herkese bedava sağlanması diye kabaca özetleyebileceğimiz  sosyalist bir yapının gerek ekonominin tabiatı gerekse ahlâkî açıdan yeterince eleştirildiğini söylememiz mümkün değil.

Ciddi bir millî bütünlük problemi yaşayan ülkemizde, işin sosyolojisinden, tarihinden açıkça habersiz, ekonominin felsefesi hakkında tam anlamıyla bilgisiz milliyetçilerin, bu sebeplerden ötürü, “millî” sıfatını dahi kendilerine yakıştıramadan, bunu “ulusal” sıfatına dönüştüren sosyalistlerin peşine takılmasına şaşmamak gerekiyor.

Venezuela, örneği, bize yeni ne öğretmektedir? Bu örnek bize yeni hiçbir şey öğretmemektedir. Bu örneğin iktisat tarihi açısından yeri, serbest ticaret öncesi merkantilizme karşılık gelmektedir. Merkantilizmin temel  anlayışı, “zenginliğin” toprağın altındaki veya üstündeki varlıklardan devşirildiğidir. Dolayısıyla buna göre, gücü yeten  ileri ülkeler, bu varlıkları ellerinde bulunduran toplumlardan bu zenginlikleri almalı, bu toplumları da  “ medenileştirmelidir”.

Şüphesiz pek çok kişi, anlı şanlı sosyalist bir memleketin, sömürgeciliğin ekonomi politiğiyle nasıl ilişkilendirildiğini soracaktır. Buna şöyle cevap vermek mümkündür. Sömürgeciliğin bitmesi, hayatın bitmesi anlamına gelmiyordu. Güney Amerika’nın sanayi öncesi mahallî toplulukları, sömürgeci efendilerinin bıraktığı aşamadan geriye dönmemişlerdir. Bu, dünyanın her yerinde böyle olmuştur.

Eski sömürgeler, işgalcilerinin bıraktıkları maddî varlıkların yanında, fikirleri de tevarüs etmişlerdir. Sorun şudur ki sömürgecilerin, idarecileri eliyle yürüttükleri ve yerli halka dayatabildikleri bu  fikirlerin, yerli halkta hiçbir sosyolojik temeli oluşmamıştır. Bundan dolayıdır ki meselâ daha Belçika Kongo’yu resmen terk etmeden Lumumba ciddi bir direnişle ve vahşetle karşılaşmıştır. Demokrasinin beşiği sayılan İngiltere’nin Hindistan’dan çıkması Hindistan’da millî birliğin sağlanmasında hiçbir yarar sağlamamıştır. Ancak  bir zor kullanıcının eli altında,sessizce yaşayabilen sayısız kabile ve kavim derhal ayrılmaya çalışmıştır. Keşmir sorunu hâlâ Hindistan’ın kanayan yarasıdır. Son dönem Pakistan’daki kurtarılmış Taliban bölgesi örneği de kabileci ilkelliğin, bütün dünyada bilinen liberal demokrat değerlere rağmen, burnunu sokabildiği her yeri nasıl paramparça edebildiğinin en kanlı örneklerinden biridir.

Demek ki devraldığınız fikirlerin içeriği,  mantığı/felsefesi ile vardığınız maddî sonuçların örtüşmemesi mümkündür ve hatta, eğer felsefeyi küçümsüyor, güce tapınıyor iseniz böyle olması neredeyse kaçınılmazdır.

Venezuela örneğinin özelliği nedir?   Bize örnek gösterilen Venezula’da “millî olmak” ne anlama gelmektedir?

Söylenen şudur: “Para eden her şey, paraya dönüştürülüp, “millete” pay edilmelidir.” Keza  Venezuela örneğinin sürekli tekrarlanan tek bir nakaratı vardır: Petrol! Bu örnek üzerinden gidilerek sürekli Türkiye’nin maden rezervlerine vurgu yapılmaktadır. Bu örneklere karşılık hiçbir yer altı zenginliğine sahip olmayan Japonya’nın refaha nasıl kavuştuğunun ise iktisat dışı izahları yapılmaya çalışılmaktadır.

“Para eden her şeyin paraya dönüştürülmesi”  işi, ekonomin temel faaliyetidir. Bu, belki önceden değer taşımayan şeylere bireysel zekâlarca bir “değer kazandırılması” anlamına gelir, yoksa elimize geçen her şeyi satıp savarak gelir elde etmek değildir… Petrol bu gün, gaz lâmbalarında veya arabalarımızda yakabildiğimiz için değil, asıl çok daha büyük değerler yaratan petro kimya endüstrisini beslemesinden dolayı değerlidir. Ve “gelişmiş ülkeler” petro kimya endüstrilerinin sahipleridir,  yalnızca petrol kuyularının sahipleri olmakla kalanlar değil.

O halde merkantilizmin, “ham madde temelli”, üretken olmayan, tüketici refah anlayışını benimsemek için mutlaka sömürgeci olmak gerekmiyor.  Sömürgecilerinizden kalan yegâne ilkel ekonomi politik felsefeyi sürdürerek de kolektivist olabilirsiniz. Kollektivizmin her çeşidinin dayandığı, “üretimin zaten yapılmış olduğu” yönündeki  kabulle temellenip işin sadece paylaşımdan ibaret olduğunu savunan yağmacılık fikri, Venezuela gibi geri bir ülkede  tüketici/müsrif merkantilizme bu açıdan rahatlıkla eklemlendirilmiştir.

Bu bakımdan, sürekli tekrarlanan  “millî” (sosyalistler için “ulusal”) sıfatı, gerçekten anlamlı mıdır? Bu sıfat ile anlatılan şudur: Yerin altındaki ve üstündeki bütün varlıklar millete aittir!

Millî bir egemenlik alanını anlatmak için bu önerme kullanılabilir. Yalnız buradaki muğlaklığı gidermek fikir namusu açısından elzemdir. Bu önerme, bir memlekette “mülkiyet” hakkının inkârı için kullanılamaz. Çünkü mülkiyet mutlak şekilde ve tartışmasız olarak bireysel bir haktır. Bir memleketin varlıklarının “millete” veya ulusa ait olduğunu söylediğinizde, bunların işletilmesini devlet eline bırakılmasını kast ediyorsanız, söylediğiniz şey, toprak kullanılarak üretilen her şey üzerinde de birinci tasarruf hakkının devlete ait olduğudur.

Çünkü nazari/kuramsal olarak “millete ait” saydığınız şeyin gerçek hayattaki “kullanıcısı” veya sahibi kaçınılmaz olarak devlet olacaktır. Sevimsiz bir örnek olması pahasına, batının Amerikalı göçmenlere açılmasına göz atmamız bu açıdan gereklidir.  Bir şekilde ABD otoritesine dahil edilen boş topraklarda, devlet sadece yerleşimcilerin birbirleriyle sulh içinde kalarak, arazileri paylaşması işini gözetmiş, kimseye kendi eliyle toprak paylaştırmamıştır.

Bir toprak parçasının bir millete ait olması ve vatanlaştırılması, o vatan sathında yaygın adalet ve emniyet işinin, millî egemenliğe dayalı şekilde, millî devletçe yürütüleceği anlamına gelir. Yani kural yürütücülüğü ve kural egemenliğinin sosyolojik etiketi anlamına gelir.

Bu, özel mülkiyet olmayan toprak parçalarının, bireyler tarafından mülk edinilmesi için bütün bir milletin oyuna müracaat edilmesi gerektiği anlamına gelmez, gelmemelidir. Fiiliyatta böyle bir şey mümkün olmadığından devlet, milletin, kendisi hakkındaki mutabakatının sınırlarını zorlayarak mülkiyet kavramını, hukukun doğal bir temeli değil de kendisinin vatandaşlara dağıttığı bir lütuf haline getirmeye başlar.

Millî egemenlik, milletin her bir ferdinin temel haklarının, devletle tecessüm eden millî mutabakatın teminatı altında olduğunun ifadesidir.  Millî egemenlik, millet ferdinin temel haklarının “vasisi” değildir, “emanetçisidir”.

İşte Venezuela örneğindeki sosyalist rejimin temelindeki anlayış, “millî egemenlik” denen millî mutabakat ürününün, millet ferdinin hakları üzerinde, vasi tayin edilmesi anlayışıdır.

Bu durum “milli egemenliğin” kayıt ve şart altına alınıp alınamayacağı sorusunu gündeme getirirse cevabımız, milletin her bir ferdinin temel haklarının, bu kavrama dayanan keyfi müdahalelerden korunduğu, korunması gerektiği olacaktır.  Bu durumun ülkemizdeki etnik ayrılıkçılıkça sömürüldüğü söylenirse bu kez cevabımız,  etnik ırkçıların “hak sömürüsünün”  dayandığı söyleminin geçerliliğinin tartışılması gerektiği olacaktır.

 Milletin meşru egemenlik alanında, egemenliğin temeli, milletin denen sosyolojik realitenin,  her bir ferdinin temel haklarının, devletin dahi zorundan korunması yönündeki kendiliğinden bir mutabakata dayanır. Dolayısıyla  hiç kimse, hiçbir hakkın, bu millî egemenliği yıkmak için kullanılmasını savunamaz ve böyle bir egemenlik fikrine karşı da  yeni bir hak ihdas edemez. Milletler, meşru  hukuk sağlayıcılık alanlarına, kendi tabelaların diken meşru maliklerdir. Hukuk  ve emniyet sağlayıcılık tekelleri bakımından, milletlerin vatanları onlara aittir. Fiilî olarak  ise bu vatanın maddî tasarrufu, topyekûn millete değil, tek tek milletin her bir ferdine aittir. Bu durumda bahçenizde  veya sahipsiz arazide masrafına katlanarak, riskini üstlenerek yaptığınız petrol sondajında elde ettiğiniz her şey maddî bir birey olarak size aittir.

Bu durumda büyük petrol şirketlerinin bizim ülkemizdeki kaynaklara el koyması tehlikesinden bahsedilebilir.  Vatan sathında iş görmek doğal hakkı, vatandaşlarımıza aittir. Bu hakkı kullanmak isteyen yabancılar olursa, devlet işte o zaman müdahil olur ve yabancı müteşebbisin, bizim topraklarımızda geçerli olan hukuk ve emniyet kurallarına uyup uymadığını denetler. Bu açıdan, belki ideal olan yerli müteşebbis ile aynı vergi oranına tabi kılınmasıdır ama maliyetleri zorlamayacak bir oranda fazla vergi vermesi istenebilir.  İktisadî kaynakların işletilmesi esnasında, temel haklara riayeti denetlemek ve  vatanın her bir köşesinde bu riayeti gözetmek dışında devlet, kaynakları işleyen müteşebbisin taabiyetine bakmamalıdır. Vatandaşlarımız gibi vergi vermeye, bizim yargı egemenliğimize tabi olmaya razı olan herkesin, bedeli mukabilinde, kaynaklarımızı işletmesine izin verilmelidir.

Söz konusu olan şey “satın alınan toprak parçasıyla egemenliğin devredilmesi” değildir.  Herhangi bir kaynağın işletilmesi için devletten izin alan yabancı, kaynağın  çıktığı mekânda tasarrufta bulunabilir ama bunun şartı, ona, o tasarruf yetkisini veren şeyin, bize ait olan bir hukuk birliği ve kural mutabakatı olduğunu kabul etmesidir. Dolayısıyla yabancı, edindiği toprak parçasında devlet kurmaya kalkamaz. Toprak edinmesini sağlayan hak teminatını, hakkının sebebini inkâr ederek yeni bir hak ihdas edemez. Taabiyetinin sağladığı haklar, taabiyetinin siyasal sınırlarından öteye geçemez. Bir İngiliz vatandaşının diyelim ki Didim’de edindiği gayrı menkul, bu açıdan İngiliz Kraliçesi’nin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanının bir parçasıdır.  Velev ki bizim taabiyetimizi kabul ederek, vatandaşımız olsun…

Mülkiyet hakkının millî egemenlikle ilişkisine değinmemizin sebebi, kaynakların veya her türlü varlığın “millîleştirme” adı altında kolektifleştirilmesinin, hukuken geçersizliğini göstermektir. Bir memlekette  yabancıların, sizin vatandaşlarınızla aynı kurallar altına işlettiği bir kaynağı veya işletmeyi kolektifleştirmekle, vatandaşınızın elindekini millet adına  gasp etmeniz arasında, kategorik olarak bir fark yoktur.

Kuralın paylaşılmasını, mülkiyetin paylaştırılması haline getirirsek mülkiyeti paylaştırmak yetkisine sahip olan her kim olursa, hayatımıza da onun tasallut etmesine  izin vermişiz demektir. Bundan dolayıdır ki mülkiyetin devlet eliyle paylaştırıldığı rejimlerin barışa ve mutabakata dayanması mümkün olmamıştır. Mülkiyetin devlet eliyle zorla paylaştırıldığı  ülkelerin tamamı, katliamların ve  ideolojik belirleyici, zor kullanıcı sınıfın egemenliğinin gerçekleştiği ülkelerdir. Nitekim,  Venezuela, devlet başkanının ebedi şef olmasının yolunun açılması ( demokrasinin lağvedildiği), eleştirilmesinin engellenmesi, herkesin “Padişahım çok yaşa!” demeye mecbur edilmesi gibi gerçekler, temel hakların devlet eliyle  tahrip edildiği ve bize “millî ekonomi” diye sevdirilmeye çalışılan sosyo ekonomik yapıların kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Mesele bundan ibaret değildir. “Millî “olduğu iddia edilen bu tür kolektivist rejimlerde yalnızca yabancılar,  temel haklardan mahrum bırakılmaz. Sözgelimi ülkenin her yanında bedava verildiği söylenen sağlık hizmetlerinin, eğitim hizmetlerinin “maliyeti” konusu hiç tartışılmaz. Bu sadece maliyet muhasebesinden ibaret değildir. Bu aynı zamanda temel hakları gözeten bir vicdanî muhasebedir. Bir sağlık hizmetinin bedava verilmesinin şüphesiz sarfa dayalı bir maliyeti olacaktır. Öte yandan, o hizmetin herhangi bir doktora bedelsiz olarak verdirilmesi, sözde “emekten yana” olan bir rejim tarafından yaratılan kölelik rejiminden başka bir şey değildir. Mesele, doktorlara devletin bir maaş verip vermemesi de değildir.  Mesele, o doktorun, devletin maaşına  “esir “edilmesidir.

Bir kaynağın “millî olduğu” iddiasıyla devlet tarafından işletilmesi,en sonunda milletin her bir ferdinin hayatının  devlet tarafından işletilmesine yol açacaktır.

Eğitim ve sağlıkta bize örnek gösterilen Küba, her yıl binlerce insanın, köpek balıklarına yem olmak pahasına terk ettiği bir ülkedir.

Bu açıdan “millî ekonomi” olarak benimsetilmeye çalışılan ekonomik düzenler, birer gasp ve yağma düzeninden başka bir şey değildirler.

Dolayısıyla bir memlekette “millî bir ekonomiden” bahsedeceksek bu, devlet emriyle  yürütülen ekonomik faaliyetler  ve  devlet tasarrufunda/vesayetinde  işleyen bir mülkiyet düzeni olamaz.

 Millî ekonomi ancak, Türk Milleti’nin hukuk birliği sahasında, hukuk ve emniyet sağlayıcı tekelinin tartışılmaz bütünlüğü altında, özgürce yürütülen ferdi ekonomik faaliyetler ve bunun temeli olan mülkiyet hakkı rejiminin adı olabilir. “millî ekonomi” sosyalist popülizmine kendilerini kaptıran milliyetçiler, “millî” sıfatının, adaletsizlik ve zulüm ile sömürülmesi neticesini göremedikleri takdirde, en büyük vebali yüklenecek kesimdir.

Bir ekonominin sağlığı,  ürettiği refahla ölçülür, üzerine yapıştırılan etiketle değil. Millet adına, milleti fakirleştiren bir zorbalık düzenine “ekonomi” demek onu ekonomi haline getirmediği gibi millileştiremez de. Refahın yaratıcısı gerçek  fertlerin korunmadığı bir sistem, en başta milletin kendisine yabancılaşmış demektir.  Sosyalizm zehrinin  “millî” sıfatı istismar edilerek kabul ettirilmeye çalışılmasına, milletçe hayır demezsek, tarihten silinmemizin bizden başka sorumlusu olmayacaktır.

8 Mayıs 2011 Pazar

Varoluşa Karşı Olan Nihilist ve Diyalektik Fikirlere Kısa Bir Reddiye

Nihilizm, idelerin varlığını inkâr etmek değildir. Nihilizm, idelerin anlam ilişkisini reddetmektir. Buna mukabil, diyalektik, anlam ilişkileri sebebiyle idelerin kimliklerinin reddedilmesidir.

Çünkü hiçlik, idelerin reddedilmesi olarak açıkça anlamsızdır. Bir nihilistin, kendince anlamlı bir şey söylemesinin tek yolu, şeylerin yok olduğunu söylemesi değildir. Ki bu zaten temelinde şeylere ihtiyaç duymasıyla ontolojik bir çelişki anlamına getirir. Bir nihilist için “hiçlik” idelerin varoluşlarının  anlamlandırılamaması durumudur.

Bir diyalektikçi için ise anlam ilişkilerinin “bütünlüğü”,  idelerin birbirlerinden farklı anlamlara sahip olamaması durumudur ki bu durumda da aslında idelerin birbirinden farklı olmasından bahsedilemez.

Bu iki akımın da düşman olduğu idealizme göre de birbirlerinden farklı ve birbiriyle ilişkisiz ideler vardır. İdealistler, idelerin birbirleriyle anlam ilişkileri üzerinde düşünmekten kaçınırlar, çünkü bunun, varlık ve kimlik aksiyomlarını zedeleyebileceğini düşünürler.

Esasında, aksiyomatik düşünmenin tek yolu idealizmdir. Çünkü ancak varlıkları tartışılamayacak öncüllerimiz olursa  düşünceyi inşa edebiliriz.

Batı idealizminin eksikliği belki de bu açıdan düşüncelerimizi inşa edebilmemizi sağlayan şeyin, idelerin kafamızda oluşturulmuş anlam bütünlüğü olduğunu görememesidir?

Bu bütünlük idelerin ayrılığını ortadan kaldırmaz. Ki önce onları ayrı ayrı algılayarak anlamlandırmamız, sonra aralarındaki ilişkiyi idrak etmemiz gerekir.

Aksi takdirde, onların aralarındaki anlam bütünlüğünü idrak edemez ve Tanrı’nın varlığı “inancına” da ulaşamazdık.( Tanrı, anlamların nihai bütünlüğün kendisidir ki anlamların bu küllî bütünlüğünün “verili” olduğuna dair ulaştığımızı nihai kanaat, Tanrı’nın  aşkınlığının delilidir.)

Eğer her şey zıttı ile kaimse şeylerin ayrılığından bahsetmemiz anlamlı mıdır? Diyalektiğin “Herşeyin zıtttıyla kaim olduğu” cümlesine dayanması aslen bunun anlamlı olduğunun ispatıdır. Çünkü “her şey zıttıyla kaimdir” cümlesi  bizatihi, bir öncüle dayanmaksızın doğruluğu, diyalektikçilerce kabul edilen bir aksiyomdur. Yani kabul edilmiş  bir “idedir”, ontolojik bir ide değildir. Dolayısıyla fikirlerimize temel teşkil eden, varoluşunun benzersizliğini peşinen kabul ettiğimiz, buna mukabil var oluşu aslında yalnızca biz onu öyle kabul ettiğimiz için benzersiz olan, kabule dayanan bir idedir. (Şunu hemen belirtmemiz gerekir ki bütün aksiyomlar, doğrulukları peşinen kabul edilen ve dolayısıyla tartışılmaları imkânsız birer ontolojik anlamdır, bundan dolayıdır ki onları “ide”  olarak kabul edebiliriz.)

Bunun sebebi nedir? Veya Neden “Her şey zıttıyla kaimdir..” cümlesine “kabul edilmiş bir ide” denebilir? Bunun sebebi şudur: Öncelikle bu cümlede geçen “her şey” ifadesi, şeylerin birer ayrılık ve farklılık olarak varlıklarının idrak edilmesini gerektirir.  Çünkü “her”  niceleyicisi ancak varlığı kabul edilen şeyler için kullanılabilir.  Bu, bu kabulün, olgusal olması zaruretine dayanmaz. Bu niceleme, her “şeyin”, anlam dağarcığımıza, diğer anlamlarla ilişkisini kurmak üzere kabul edilmesi anlamına gelir. Bu öyle bir durumdur ki bir idenin anlamının olmadığını söylemek, onun varoluşunu ortadan kaldıramaz, sadece bizim onu “anlamlandıramadığımız” anlamına gelir.

İnsanın, varoluşunda hem iyiyi hem de kötüyü barındırdığı iddiası aslen sadece “yargılama” kabiliyetimize bir saldırı olarak öne sürülmüştür. Böylece, varlığında hem iyiyi hem kötüyü barındıran bir varlığın “kategorize” edilemeyeceği söylenmektedir. Diyalektiğin “kullanım alanı” esasen ahlâktır. Diyalektik, ahlâkî mutlaklara bir saldırı olarak kullanılmak dışında, bize akıl yürütmede hiçbir şey kazandırmaz.

Diyalektik, “anlamdırma” işinin, doğrudan insana ait bir kabiliyet  veya meleke olduğunu düşünemeden, varlıkların insandan önce anlamları olduğu kanaatini/ kabulünü içinde barındırır. Bunun anlamı şudur: “Her şey biz onu anlamlandırmadan önce zaten zıttıyla beraber vardır. Bizim anlamlandırmamız, onun var olan anlamının ancak bir yönüne karşılık gelir. Her şey birbiriyle ilişkide olduğuna göre bu ilişkiyi bütünüyle anlamdan bir yargıya varmamız imkânsızdır.” Diyalektikçiler “zıtlık” kavramının, insanın anlamlandırmasına muhtaç olduğunu göremedikleri  içindir ki anlamları, insan önce var olan şeyler sanmışlardır. Oysa “Her şey zıttıyla kaimdir.” Cümlesini kurabilmemiz için birbiriyle “zıt anlamların”, yan, anlamlar arasındaki ilişkilendirmenin kafamızda oluşturulması gerekir. Bu da birbirine “zıt” sayılacak farklı varlıkları kabul etmemizi gerektitir.

Çağrışım denen olay, idelerin anlam ilişkileri yoluyla yeniden idrak edilmesi demektir.  Bir varlığı idrak ettiğimiz ve onu isimlendirdiğimizde, onu algılamış ve anlamlandırmış oluruz. Daha sonra da onun, onunla benzer anlama sahip, yani varlığının algılanmasını kafamızda benzer şekilde tercüme ettiğimiz diğer idelerle ilişkisi kurarız. Bu ilişkiyi kurmak işi de düşünmenin ta kendisidir.

Öyleyse mesele şudur: İdeler biz onları idrak etmeden önce zaten vardırlar. Onların “ide” olabilmeleri onlara yönelik algılamamızın, insana özgü şekilde tercüme edilmesi yani anlamlandırılması ile mümkündür. Hayvanların da algıları vardır. Ama hayvanların algılamaları ancak ve yalnız yaratılışlarındaki basit varoluşsal “yem olmak veya yemek” ölçülerine göre “anlamlıdır”.  Bir aslan için  bir ağacın algılanması, fizikî dünyanın bir parçası olmasından öteye gitmez.

Oysa insan her bir varlığı, idrak ettikçe her birini “isimlendirerek” algılayabilir. Eğer böyle olmasaydı, çocuklar konuşmayı öğrenmeye ihtiyaç duymazdı, böyle olmasaydı insanların asla birer dilleri olmazdı. Dikkat edilirse afazik insanlar ancak hayatlarını idame ettirmelerine yetecek kadarını yapabilirler. Varoluşun en temel ihtiyaçları dışında yapabilecekleri hiçbir şey yoktur ki bir afazik için “yemek yemenin farkında” olmak durumu söz konusu değildir.

Burada, ideleri doğrudan olgular anlamında kullandığımız ve dolayısıyla “kavramları” nereye koymamız gerektiği düşünülebilir. Kavramlar, olgular veya olaylar arasında kurulan anlam ilişkilerinden çıkarsadığımız idelerdir.

Meselâ? İnsan varlığını sürdürebilmesinin, ancak ve yalnız kendisinin iradesiyle kullanabileceği şeyler ile mümkün olabileceğini gördüğünde, hemcinslerinin hepsi için aynı ihtiyacın  var olduğunu da idrak etmiştir. Eğer bir avcı mızrağının, yalnızca kendi kullanımına  ait olması gerektiğini diğerlerine kabul ettiremeseydi, mızrağını bıraktığı yerde bulamaz ve avlanmakta çok zorlanırdı. Veya  tekrar yapılması çok zor nesnelerin ancak onu kullanan insanların elinde kalması söz konusu olmasaydı, o insanlar bu tip nesneleri  yapmaya uğraşmak için geçirdikleri zamanda, başka hiçbir işe bakamazlardı.

Bu durumda, her bir insanın yiyip içebilmesi, hayatta kalabilmesi için yalnızca onun kullanımına mahsus olan araçlara ihtiyacı vardır. Öyle ki bu durumda zaten o araçların kullanımında kendiliğinden bir iş bölümü gerçekleşmektedir. Bu durumun keşfedilmesi ile birlikte “mülkiyet” kurumu kendiliğinden doğmuştur. İnsanlar henüz onu “isimlendirmemiş” dahi olsa, araç gerecin, kıyafetlerin, yiyeceklerin mutlak şekilde her bir insanın var oluşunun sürdürülebilmesi için dokunulmaz kılınması durumu varlık sahasından bizim anlam dağarcığımıza  çıkmıştır. Bu durumun mülkiyet olarak isimlendirilmesi daha sonra olmuştur. Mesele şudur ki “mülkiyet” kavramı, her bir insanın ayrı ayrı kullanması gereken şeylerin varoluşunun, anlam ilişkilerini ifade eder. ( Mülkiyet kavramı, günlük hayatta her bir insanın kendi ceketini giymesinin, onun soğuktan korunmasının tek yolu olduğunun da herkesin ceketinin korunması olduğunun bilinmesi ve bundan dolayı, herkesin ceketinin sahipliğine saygı duyulması gerektiği olgusunun var oluşumuzla, ilişkilendirilmesi sonucu ortaya çıkarılmış bir idedir.)

Bundan dolayıdır ki henüz algılayamadığımız şey bizim için “yoktur”. Ama “yokluk” kavramının var olabilmesi dahi, öncelikle varlığın idrak edilebilmesini gerektirir. Bundan dolayıdır ki “varlık” aşkın ve mutlaktır.  Bundan dolayıdır ki mevcudiyet vardır. Bundan dolayıdır ki nihilizmin anlam ilişkilerinin yokluğuna dair karamsarlığı, varlığı ortadan kaldıramaz.

Varlıkların “ide” olmalarını sağlayan anlamlandırma işi de onların ayrı ayrı birer kimlik olmaları hakikatine dayanır.  Bir “kimlik”, “aynı anda” bir ve yalnız bir anlama sahip olabilmek anlamına gelir. Aynı anda var olabilen “paralel evrenlerin” varlığından bahsetmek dahi aynı anda var olan “ayrı” kimlikli varlıklardan bahsetmek anlamına gelir. İnsan idesinin tekliği, aynı anda var olan sayısız insanın varlığı ile çelişmez. Ama her insan aynı anda, ayrı ayrı  yalnızca bir ve yalnız bir yerde ve bir şekilde var olabilir.

Buradan şu noktaya varabiliriz ki “varlık” kavramı yalnızca insana özgüdür. Varlık, ancak varoluşu ve kimliği idrak edebilen insanla vardır. Eğer  insan  neslini bir anda ortadan kaldırsak “ağaç”, “toprak”, “ruh”, “kalemtraş”, “ekmek”, “aşk”, vs de ortadan kalkacak demektir. Bu kelimelerin ortadan kalkması, o kelimeleri ilişkilendirdiğimiz varlıkları da ortadan kaldırmaz. Çünkü varoluşu “kendine tercüme edebilen” tek canlı insanoğludur. Bu durumda şu söylenebilir mi? “Dünya ve hayat sadece biz öyle sandığımız için var! Aslında hiçbir şey yok! Her şey anlamsız!”

Varlığın anlamı, idrake duyulan ihtiyacın delilidir. Ama varlığın varlığı idrakten bağımsızdır. Dünyada insansız geçen milyonlarca yıl olduğunu biliyoruz. Şayet biz o yılların delillerini toplamasaydık ve anlamlandırmasaydık dahi, dinozor fosilleri var olmaya devam edecekti.

Anlam, bizim var oluşumuzun özel ve eşsiz halidir. Bizim varoluşumuzun özel halidir ki nihilizmin ve diyalektiğin, insanı diğer varlıklarla aynı kefeye koyan varoluş kabullerini geçersiz kılar.

İdelerin varlığının idraki, “anlamsızlığın” geçersiz olduğunu göstererek “hiçlik” fikrini geçersiz kılarken anlamlar arasındaki ilişkilendirmeyi oluşturmamızı sağlayan, farklılıkların mutlaklığını kabul etmemiz zarureti de “zıtlarla kaim olmak” fikrinin, kimliksizlik sonucunu geçersiz kılar.

Nihilizmin ve diyalektiğin eleştirisi neden önemlidir? Çünkü ne anlam ilişkilerinin yokluğunu iddia etmekle ne de anlam ilişkileri arasındaki bütünlük bahane edilerek kimlikleri reddetmekle insanın varlığını sürdürebilmesi mümkündür. İnsan var olmaya devam etmek istiyorsa,  varlığıyla çelişen düşünceler üretebileceğini ama aynı zamanda bu düşüncelerin geçerliliğini sınamanın kendi yeteneği ve sorumluluğu olduğunu idrak etmelidir. Her düşüncenin, sadece kafamızda meydana getirilmekten dolayı “insanî” olamayacağını anlamamız  hayatımız için elzemdir.