21 Nisan 2011 Perşembe

Sonuca Tapmak Ve Çarpık Ekonomi Algımız

Genellikle doktorlara görünmekten çekiniriz. Sebebi,   genellikle beklediğimizden  daha kötü haberler vereceklerinde dair duyduğumuz endişedir.
Çünkü  doktora gitmemizi gerektirdiğini düşündüğümüz bir rahatsızlık, genellikle bir hastalığın epey ilerlemiş bir aşamasıdır. Vücut hastalığın yarattığı eksiklikleri  belli bir süre kendi kendine giderir ve bir süre sonra giderememeye başlar. Bu da belirtilerin ortaya çıkması demektir.

Yani? Yani biz bir “sonuca” ulaştığımızda, bir takım şeyleri fark ederiz. Ve genellikle söylenen şu olur: “Ne olmuşsa olmuş! Artık şu işi çözmeye akmalıyız!”
Aslına bakılırsa bu bakış açısı sadece sağlıkta değil, hayatın her alanında kullanılır. En göze batan kullanım alanı da ekonomidir.

Hepimiz sağlıklı bir hayat için gerekenleri az çok biliriz. Sigaradan ve alkolden uzak durmak, lifli gıdalara mönümüzde yer açmak, her gün mutlaka  biraz hareket, bol su içmek vs vs vs… bunların, işlerin yolunda gitmesi için gerekli olduğuna dair hiç birimizin şüphesi yoktur. Hiç kimse günde sekiz bardak suyun aslında zararlı olduğunu iddia etmez. Veya lifli gıdaların kanserden koruduğuna dair  elde edilen deneysel bilgilerin güvenilirliğini tartışmayız.
Buna rağmen, içkiden, sigaradan, hazır gıdalardan, hareketsizlikten uzak kalamayız. Ve sonra…  Hasta teşhisle karşılaştığında kendini kurban gibi hisseder. Teşhisle varılan sonuca kimin nasıl ulaştığını düşünmez ama birilerinin onu bu yola ittiğini düşünür.
Bu mantık bütün çarpıklığı ile siyasete ve ekonomiye yön verir.
Hükûmetler sürekli ekonomiyi geliştirmekten bahsederlerken yaptıkları budur. Onlara göre  iyi ekonomik veriler elde ediliyorsa sorun  yoktur. Baştaki hükûmet, elde edilen iyi ekonomik verilerin yaratıcısı addedilir.
İşin garip tarafı ne zaman bir ekonomik kriz patlak verse suçlu olarak derhal “piyasa” mahkûm edilir. Öyle ya, eğer iş adamlarının “dizginsiz” hevesleri ve açgözlülükleri olmasa, işleri onların yerine düzenleyecek, işlere komuta edecek birileri olsa, bu krizlerin hiç biri ortaya çıkmayacaktır…
Bir yanda kendi imkânları ve zekâsıyla belli bir servet edinen bir taşralının serveti, diğer yanda o servetin paylaştırılması gerektiğini düşünen sosyal adaletçiler…

Acaba gerçek böyle midir?

Piyasa gerçekte “düzensiz” ve vahşi  midir? “İyi sonuçlar” elde etmek için gereken meleksi bir “iyi niyet” ve  iyi bir tasarlayıcı akıl mıdır?
O halde  bu  bakışın odak noktasını bulmakta öncelikli bir faydamız varır. Mevcut sosyoekonomik bakışımız “ sonuç odaklı” bakıştır. Sonuçlar iyiyse  yol doğru, kötüyse yanlıştır.
Mantığın bu aşamasında sorun yoktur. Zaten hayatın gerçeği budur. Sigara içerseniz büyük ihtimalle kötü bir sonuca ulaşırsınız. Paranızı iyi harcamazsanız, iflas edersiniz. Dersinize çalışmazsanız sınıfta kalırsınız. ( En azından eskiden öyleydi...)

O yüzden kötü sonuçlara ulaşılması halinde gidilen yolun yanlış olduğu çıkarımı daha kolay  anlaşılır. Bu konuya daha sonra tekrar dönelim.
Ekonomide en öneli sorun şudur: İyi sonuçlara ulaşılmasının yolları acaba yeterince iyi anlaşılmış mıdır?
Buna “Evet” diyebilmek pek mümkün değildir. Bunun en büyük sebebi, karma ekonomi denen ekonomik düzenin, bütün dünyada, ekonominin tek ve meşru şekli sayılması ve bütün işleri takip edilemez derecede  karmaşık hale getirmesidir.

Sürekli, politikacıların, bir takım ekonomik veriler açıkladığını, bunarı yorumladığını  ve hüküm verdiklerini işitiriz.  “İhracatımız bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 3 arttı!” gibi cümleler hepimize derhal hükûmetlerin ekonomiyi doğru idare ettikleri izlenimini verir. Öyle ya, madem  doğru bir sonuca ulaşılmıştır,  hükûmet doğru şeyler yapmış olmalıdır.

Burada sorun, “iyi sonuca kimin sayesinde ulaşıldığıdır.
Ekonomide “iyi” sonuç, artan bir faydaya, “kötü” sonuçlar da azalan faydaya işaret eder. BU gün için  elinizde bulunan on birim fayda yarın  bir şekilde dokuz birim haline geliyorsa, yapmak istediklerinize daha az imkân bulabiliyorsunuz demektir, işte bu “ekonomik kötüdür”.

Karma ekonomi düşüncesinde murat  “ekonomik iyinin”, ekonominin değişmezliğinde yatıyor olduğudur. Dolayısıyla devletin görevi, sabit bir satın alma gücü, sabit bir  enflasyon oranı, sabit bir  istihdam sağlamakmış gibi görünür.
Oysa ekonominin tabiatı akışkandır ve ekonomi sürekli bir akıştan ibarettir. Karma ekonomiciler  bir akışkanın akışkanlık özelliğini, devlet müdahalesine açık,  bir naylon torbada hapsetmenin yeterli olduğu kanaatindedirler. Büyümezse yok olacak bir faaliyet alanı,  iyiyi, sabitle özdeşleştiren bir  müdahalecinin tazyikine maruz kalır. Devlet, sabiti iyi olan sandığı için bir torbada dahi ancak kendi şartlarının doğal haliyle şeklini bulan ekonomik ortamı söz gelimi kendi iyi mülahazası yönünde küp veya piramit haline getirmeye çalışır.
Mesele şudur ki  ekonomik ortamın akışkanlığını sağlayan şeyin ne olduğuna dair devletin de sosyal müdahalecilerin de hiçbir fikri yoktur.
Ekonomik akışkanlığın aktörleri, birbirlerinden sınırlı derecede haberdar olarak bir arada bulunan ve bu yüzden sürekli hareket etmek mecburiyetinde kalan, beklentileri, amaçları bambaşka, ama bir arada bulunmanın asgari şartlarına uymakta mutabık kalmış insan evlâdıdır. Toplumsal düzenin kendiliğinden ve bir kısmı tasarlanmış kurumlarına uymak mutabakatı, ile fertler bir arada bulunur ama bu beraberlik onları aynılaştırmaz. İşte bu farklılaşma ekonominin akışkan tabiatını meydana getirir.
“Eşitlik” fikrinin günümüzdeki yaygın yanlış anlayışı  da “herkesin aynı şartlarda sabitlenmesi” olarak tercüme edilebilir. Bu tespit ile herkesin, bir daha değişmeyecek bir iyilik ortamında yaşayacağı  hayali herkesi uyuşturur.

Bütün bu  fikirlerin temelinde “ekonomik iyinin, devlet eliyle belirlenmesi” hurafesi vardır. Böylece insanların kendi fayda  algılamalarına sahip olmaları,i bencillik, vahşet, çıkarcılık yaftalarıyla engellenir.
O halde bencil olmayan, çıkarcı olmayan bir bireyin, meselâ hidrojen yakıt hücresi üretmekteki amacı ne olabilir? Yıllarca didinerek edindiği bilgilerin sonucu olan bir “iyiliğin” sorgusuz sualsiz elinden “toplumsal iyilik” için karşılıksız alınması, gerçekten bir iyilik midir?

Veya şöyle düşünelim: istihdam arttığında istihdamı arttıran kimlerdir? İhracat arttığında ihracatı arttıran kimlerdir? Büyüme arttığında büyümeyi sağlayan üretimi yapanlar kimlerdir? Bahsettiğimiz  artışların hepsi birer ekonomik iyiliktir. Birer iyi sonuçtur. Bu sonuçlara ulaşmamızı sağlayanlar kimlerdir? Elbette o işlerle uğraşan bağımsız bireylerdir. Peki bu sonuçlara ulaşılmasında gözetilen yol nedir?
Bu yola çıkıştaki müşevvik nedir?

Bunların hepsi, bu işleri yapanların kendi faydalarını arttırmak için uğraşmasına dayanır. Bu konuda engellenmeyeceklerine dair duydukları güven ile yola çıkar ve  faydaların sayısını arttırırlar. Kendi faydalarını arttırmak için diğer insanlara gerçek faydalar sunarlar. Eğer iş adamlarına mucitlere, zenginlere  sahtekâr gözüyle bakıyorsanız, neden evinizde onların ürettikleri gerçek değerleri  bulundurarak refah gösterişi yaptığınızı kendinize sormalısınız. Neden en kaliteli buzdolabını  kendi paranızla almaktan gurur duyarken , yiyeceklerinizin ömrünü kat be kat arttıran gerçek bir faydanın üreticisine “kapitalist!” diyerek hakaret ettiğinizi kendinize sormalısınız.

Peki bu aşamada devletin, sosyal adaletçilerin, sosyal her türlü  yağma örgütünün payı nedir? Sıfır!

Oysa haberlerde hükûmet liderlerinin , elde edilen fayda artışını  hiç sıkılmadan kendi iktidarlarına bağladığına şahit olursunuz. Aslına bu konuda haklıdırlar. Demek istedikleri şudur: “Hükûmetimizin keyfi zorbalığından uzak tutulan, ona yanaşabilen iş adamlarının gayretleri sayesinde faydalarımız arttı!”
Hükûmetler için “iyi sonuçlar” ancak kendi sopalarıyla dürterek meydana getirdikleri sonuçlardır ama bir insanı sopayla dürterek iyi bir sonuç alınabildiği henüz görülmemiştir. Zaten hükûmetlerin amacı, doğru bir yoldan ulaşılan bir iyi sonuç değildir, “ne pahasına olursa olsun” ulaşılan iyi sonuçtur.

İyi sonuçlar ne pahasına olursa olsun elde edilemez. Çünkü “ne pahasına olursa olsun”, bütün kaynakları vahşice tüketmek anlamına gelir ki  bu anlayışla sonuca varacak benzin bulmanız bir müddet sonra imkânsız hale gelir.

Faydaları israf etmenin en berbat yolu, salt iyi bir sonuç için aklınıza geleni yapmaktır. Oysa iki köy arasındaki en kısa ve emeksiz yolu bulmak kabiliyetini Tanrı meselâ eşeklere verdiğinden, eskiler asla “ne pahasına olursa olsun” yol keşfi yapmamış,  en kısa ve rahat yol faydasını bulmak için en maliyetsiz ve dönemindeki tek yöntemi kullanmışlardır.

Kötü sonuçlara ulaşıldığında mesele, sonuca götüren  seyrü sefer emrini kimin verdiğini bulmaktır. İyi bir sonuca ulaşıldığında  yapılacak tek şey herkesin meşru rotalarda gidip gitmediğine bakmaktır ki bu zaten  sefer esnasında mutlaka kontrol edilir, edilmelidir. Hiçbir gemi, kralların, hükûmetlerin bilgeliği sayesinde fırtınadan kurtulmaz. Kaptanlarının tecrübesi sayesinde  limana ulaşır.

Hiçbir  gemi,  zararlı kargosunu kaptanın tecrübesiyle kurtaramaz. Kralların, hükûmetlerin görevi, fırtınaların, kasırgaların yaptığını yapmak değildir. Onların görevi, dürüst kaptanların  fırtınadan koruyabildikleri meşru kargoların emniyetini sağlamak ama haşhaş kaçakçısı kaptanların kendilerini kurtarmasına engel olmaktır.
Oysa karma ekonomi, fırtınalardan yorgun düşmüş kaptanlarla, kaçakçıların aynı limana gelmesini bir tutar. Karma ekonomiciler için limana yanaşan her gemi mutlaka kötüdür, çünkü karma ekonomicilere göre iyi kaptanların da kötü kaptanların da kendi çıkarları için çalışıyor olmaları onları,  aynı kefeye koymamız için kâfi sebeptir.

Böylece meselâ liman idaresi gemicilere şu mesajı verir. “Sizin iyilikten ve faydadan ne anladığınızı bilmiyorum ve umursamıyorum. Benim emirlerime uymadıkça hepiniz korsansınız!” Böylece kendi kafasındaki iyi sonuçlar dışındaki her sonucu, “suç” olarak yaftalar ve cezalandırır.
Bu anlayışın günümüz ekonomi politiğindeki yansımaları sosyal güvenlikte devlet tekeli,  asgari ücret dayatması, bazı sektörlerde  fiyatlara doğrudan devlet  müdahalesi/emri( eczacılık), parasız  eğitim ve sağlık yoluyla bu konularda devlet tekeli vs.

Mesele şudur ki iyi sonuçları meydana getiren ve ancak her bir ferdin kendi maharetiyle meydana getirilmiş yolları  görmezden gelirseniz, o fertleri de görmezden gelmiş olursunuz. O zaman, varlıklarına saygı duymadığınız insanlardan, iyi sonuçlar hasıl etmelerini beklemeye başlarsınız ki bunun tek bir adı vardır: Sosyalizm!

Sonuca tapınan  anlayış insanî değildir. Sonuca tapınan bir anlayışla hiçbir iyiliği ve adaleti temin edemezsiniz. Çünkü sonuca tapınmak, adaletin üzerinde durduğu ispat ve ikna metotlarını yok saymaktır.
Bugün toplumumuzu sınıfsal, inançsal ve etnik yönden bölmeye uğraşan her türlü grup, sonuca tapınmaktadır. “Ne pahasına olursa olsun” kendi iyi sonuçlarına ulaşmaya çalışan bu gruplar, kendi emellerinin pahasını, başkalarına ödetebileceklerini düşündükleri için sonuca tapınmayı kârlı bulurlar.
Bu yüzdendir ki  yukarıda saydığımız grupların hiç biri fertten, piyasadan ve kârdan bahsetmez. Çünkü gayet iyi bilirler ki fertlerin kendi çıkarları için meşruiyet zeminindeki mutabakat ile yürüttükleri mübadelelerde, etnik, inançsal ve sınıfsal ayrımcılıkların hiç birine yer olamaz.

Bundan dolayıdır ki ülkemizde devlet (hükûmetler ve bürokrasi) artık insanlara iyilik  dayatmaktan, herkes için iyilik düşünmekten vazgeçmelidir. Çünkü devletin “istihdam yaratmak” iyi sonucu için her bir memura karşılık dört kişi işsiz kalmaktadır. Bu politika ile her bir çalışan Türk’ün omuzlarındaki işsiz ve emekli sayısı hızla artmaktadır.

 “Herkese bedava sağlık hizmeti” iyi sonucu için , on milyona yakın yeşil kartlının her gün icra takibine uğrayan sayısız  Bağkurlu tarafından bakılması sonucu ortaya çıkmaktadır. Herkese bedava eğitim iyi sonucu hedeflenmekte ama  ne öğretmen açığı giderilebilmekte ne de o bedava hizmeti üretecek insanların geçimi sağlanabilmektedir. 

Ülkemizde bedava eğitim, bedelsiz çalışacak öğretmenler ile sağlanmaya çalışılmaktadır.  Şeker fabrikaları vaktinde çok kıymetli şekeri üretirken şimdi, asıl üretmeleri gereken ürün olan alkolü üretemeyecek durumdadırlar. Devletin “herkese iş” iyi sonuç hayali, ülkenin bankamatik memurlarıyla ve işçileriyle dolmasına yol açmıştır.

Devlet kendi üretmediği büyümeyi ve kaynakları, kimseye sormadan çarçur edebilmek istemekte ama aynı zamanda bu büyümeyi ve kaynakları yaratanlardan aynı şekilde çalışmayı sürdürmelerini istemektedir. İşte sonuca tapınmanın öldürücü çelişkisi budur.
Türkiye, eğer gerçekten büyümek istiyorsa, büyümesini sağlayan gerçek insanları, bu  çelişkiden artık azat etmelidir.




19 Nisan 2011 Salı

Türk Milliyetçiliğinde İdeolojik Boşluk

Türkçü’lerin kadrini kıymetini  takdir etmekten uzak düştüğü, İslamcılıkla kafaları bulanmış sair milliyetçilerin zaten hiç anlayamadığı,  dopdolu ilim adamı ve bence daha da önemlisi entelektüel, Prof.Dr. İskender ÖKSÜZ, son yazısında,  son zamanlarda sıkça telâffuz edilen “milletsiz milliyetçilik” garabetinden bahsediyor.
Yazıda, “ değişen siyasal paradigmalardan” bahsediyor. Yoğun içeriğine rağmen –ki böyle yazılar genellikle ders kitabı gibi tatsız olurlar- kesinlikle zevkle okunan ve tekrar tekrar da okunması gereken yazısında, bahsettiği “siyasal paradigma”, bir noktada,  maalesef tam yerine oturmuyor.
Şöyle ki…
Ülkelerin yaşadıkları siyasal savrulmaları  “ideolojik paradigma” değişikliği olarak düşünmek dünyadaki bütün entelektüel çabaları, üretimleri ve bunlar üzerindeki “kültürel izleri”,  siyaset popülizmiyle yaftalayıp çöpe atmak kolaycılığı haline gelebilir. Bu durumda  toplumsal düzenlerle ilgili kafa yoran bütün entelektüeller, kendiliğinden siyaset oyununda tepiklenen toplar haline getirilebilirler.
Bu durumda mesela  değerli hocamızın ülkemizde yaşanan siyaset anlayışı değişikliği teşhisiyle “ideolojik tercih” durumunu birbirinden ayırt etmemiz,  bir zarurettir.
Siyasal tercihler,  geçici siyasal iktidar odaklarının yarattığı, silinebilir makyajlardır. Bugünkü iktidarın durumu buna örnektir. Bugünkü iktidar,  “millî irade” kavramını, tam da milletin ciddi bir bürokratik vesayet algılamasıyla bir çoğunluk diktası fikrine dönüştürerek kullanmış ve “demokrasi” kavramının  da yıpranmasına yol açmıştır.  Bu bir zafer sarhoşluğudur ve  sarhoşluk yapan şey kandan uzaklaştığında her sarhoş bir gün mutlaka ayılır. Halkın büyük teveccühünü kazanmış olmasına rağmen vaktinde Demokrat Parti’nin dahi aynı zafer sarhoşluğuna kapıldığı malûmdur.

Peki bu gün Türkiye’nin yaşadığı siyasal savrulma ciddi bir ideolojik değişiklik anlamına mı geliyor? Veya şöyle soralım: Türk siyasetinin ilimce derin ve hikmetinden sual olunmayan aktörleri, ideolojilerin içeriğini “abra kadabra”  maharetiyle bir anda değiştirmişler midir?

Veya şöyle soralım:  Değerli hocamızın ideolojilere  atfettiği savrulmalar,  ideolojilerin değişmesinden midir?

Hayır! İdeolojilerde bir değişiklik yoktur. İdeolojilere mensup düşünürlerin düşüncelerinde geçici değişiklikler meydana gelse bile ideolojiler özlerinde fazla bir değişiklik olmaksızın var olmayı sürdürmektedir.

Hocamızın “Alman işgalini meşrulaştırmakla itham ettiği” – ki buna inanmamamız için bir sebep yok- Mises, öbür yandan Hayek’i de derinden etkileyen ve sosyalizme götüren bir yol olarak bürokrasinin kötülüğünden bahseden, “Bürokrasi’nin”,  iktisadın mantığını ve felsefesini kökten değiştiren “İnsan Eylemi” gibi bir şaheserin de yazarıdır, aynı zamanda…

Peki ama “Alman işgalini desteklemesi” kanaati, bu durumda, onun ideolojisi ile mi ilgilidir? “İnsan Eylemi’nin” 143. sayfasındaki “ Alman  milletinin tek bir saf ırktan meydana gelmediği..” tespitini bu durumda nereye koymamız icap edecektir? Bu durumda,  Mises’in yanlış kanaatlerini, liberalizmin içine sokuşturup liberalizmin “emperyalizm” ile itham edilmesi acaba  doğru olacak mıdır?

Eğer liberalizm emperyalizm ile özdeşse, sosyalist ülkelerdeki kıyımları ve  vakt-i zamanında  komünist ajanlar tarafından Türkiye’de de oynanan “Entelektüel-genç tahriki yoluyla iç savaş çıkarma” stratejilerini nereye koymamız icap edecektir?  Hocamızın yazısı dünyayı “liberal tehdit” eksenli  yorumlayan kolektivist düşünürlerin çizgisine kayarak “ideoloji-siyaset” farkının bulanması  tehlikesini barındırıyor.

Şöyle ki devletin, hürriyetler karşısında bir tehdit haline gelmesi ihtimaline karşı “Devlet Faaliyetinin Sınırları” adlı kitabını yazdığında Humboldt,  ciddi bir devlet baskısıyla karşı karşıya kalmış ve eserinin yayınlanmasını ertelemiştir. Humboldt, yaşadığı zamanın popüler siyasal söyleminin etkisinde kalmamış, bu söylemin,  devrin siyasasının ötesindeki gerçekleri aramaya girişmiştir. Eğer bir paradigma değişikliğinden bahsedeceksek Humboldt’un “Devlet Faaliyetinin Sınırları” adlı eserini kabul etmemiz daha yerinde olacaktır.
Veya gene Alman işgalini savunması kanaatiyle bir çırpıda çöpe  atılmaya çalışılan Mises’in, kendi ülkesini hiperenflasyondan çıkaran bir  dahi olduğu, “İnsan Eylemi” kitabıyla iktisat felsefesini, Marx’ın  yarı uyur tembel ilkokul öğrencisi matematiğiyle kıyaslanmayacak derecede derinden kavrayıp kökten bir mantık değişikliğine götürdüğü hakikatini de aynı çöplüğe atacağız, demektir.

Buradan nereye geliyoruz? Şuraya… Siyaset, ideoloji üretmez, üretemez! İdeolojiler siyasete,  haritalar sunarlar! İdeolojiler, hayatın büyük gerçekliğine ışık tutan, onun tabiatını anlamamıza yardımcı olmak iddiasındaki büyük ve bütüncül  faraziyelerdir.  Bu faraziyeler,  hakikatin gözlenen parçalarının muhtemel büyük bütünlüğüne dair  tahminlerdir, keşif çabalarıdır. Bu haritalar, gerçeklerle ne kadar örtüşürse, onlara uyan  siyaset de o kadar isabetli olur!

Siyasetler sürekli değişebilir ama ideolojiler “sürekli” değişmez. Haritalar, bilgimiz arttıkça değişir ama bu değişiklik gerçeğin büsbütün çarpıtılmasına varamaz. Haritalardaki değişiklik gerçeğin daha ayrıntılı gözlenmesiyle meydana getirilir, kıyıların “Neverland” hayalleriyle çarpıtılmasıyla değil. Gerçeği büsbütün çarpıtan haritalar da zaten tedavülden kalkar. Çünkü onlar, “ diyalektik canbazlıklarla” deniz fenerlerinin yerlerinin “sınıfsal devrimlerle” değiştirilebileceğini savunan saçmalıklardır.

 “Felsefeyi ayakları üzerine oturttuğunu” iddia eden Marx, hayatla bağdaşmadığı içindir ki  onu kılavuz kabul edenlerin burnu b.ktan kurtulmamıştır. Marxizmi İngiliz İşçi Partisi başkanı icat etmemiştir. ABD demokratları da icat etmemiştir. Alman sosyalistleri de icat etmemiştir. Keza liberalizm de Alman Hristiyan Demokratlarının bir uydurması değildir.

Dolayısıyla ülkelerinde güç egemenliği, dünyada sömürgecilik hülyalarıyla sarhoş olan Avrupalı bir takım siyasetçilerin yıkıcı heveslerine, “ideoloji” demek ideolojiyi üreten beyinlere haksızlık etmektir.
Gelelim Türk milliyetçiliğine… Hocamızın millet kabulü” üzerinden gösterdiği farklılık aslında ideolojik değil, bir kültürel okuma farklılığıdır, teşhis farklılığıdır.
Hocamızın bahsettiği dönemde Türkçüler arasında herhangi bir ideolojik fark aslında mevcut değildir. Zaten Türkçülük fikrinin yazıya geçmesini sağlayan düşünürlerin hemen hepsinin Anadolu dışından olması da buna ışık tutar. Şöyle ki bu düşünürler, kendi  toplumsal şartları içinde  yaşadıkları ideolojiyi yani sosyalizmi, milletlerinin yararına kullanmak eğilimindedir. O dönemde Türk dünyası içinde herhangi bir “liberal” Türkçü’ye rastlayamazsınız… Çünkü o dönemde Türk Dünyası’nın derdi, Rus sömürgeciliğinden kurtulmaktır. Dolayısıyla Türk Dünyası’nın düşünürleri de  kendi  ideallerine en yakın buldukları sosyalistlerle işbirliği yapmakta mahzur görmemişlerdir. Sultan Galiyef için sosyalizm, ancak ve yalnız İdil Ural Türklüğü’nün selâmeti açısından bir araç olmak keyfiyetiyle  önemlidir. Çevreleri her türden Marksist akımla kuşatılmışken acaba başka türlü düşünmelerini beklememiz doğru  olur muydu?

Türkçülük fikrinin  abide şahsiyetlerinin hepsinin istisnasız kolektivist eğilimli olması, bir ölçüde kültürel bir mahiyet de arz eder. Bu da Türk  Milleti’nin harsında “dayanışmaya” verilen önemle  bağlantılıdır. Burada dikkat etmemiz gereken nokta, hocamızın bir ideoloji olarak liberalizme hamlettiği “işgalcilik” vs gibi siyasaların dibinde yatan kültürel mayadır. Milletlerin dünyayı algılayış biçimleri ve hayata dair ürettikleri cevaplar olarak kültürleri, onların davranış biçimlerini anlamamızda  ideolojiden daha öncelikli bir gerekliliktir.

Liberalizmin fikri kökenlerini teşkil eden eserlerin hiçbirinde, o eserlerin yazarlarının muvakkat kanaatlerine rağmen, hocamızın bahsettiği işgalcilik, emperyalizm vs vurgusunu bulamayız. Düşünülerin düşüncelerinde devrin etkilerinin görülmesi, onların hayatın genel ve değişmez gerçeği üzerindeki isabetli düşüncelerini yok saymamıza sebep olmamalıdır, olamaz.

Adam Smith, “Milletlerin Zenginliği” adlı eserinde kölelik karşıtı bir tutum sergilemez. Bu, onun, bu açıdan, devrin şartları içinde kaldığını gösterir. Ama buna mukabil serbest ticaretin,  üretimin, servetin gerçek kaynağı olduğuna dair keşfiyle de merkantilizmi bitirmiş ve gerçekten bir paradigma değişikliğine yol açmıştır. Bu durumda, onun,  modern iktisadın kurucusu olduğu hakikatini mesela köleliğe açıkça karşı olmaması gibi muvakkat bir kültürel etkiden dolayı reddetmemiz mümkün müdür? İş bölümünün, ekonomideki verimliliğini keşfeden insanı, devrinin “emperyalist” İngiliz siyasetçilerinin geçici heveslerinden dolayı çöpe atmamız,  her şeyden önce vicdana sığdırılabilir mi? Oysa liberalizmin  fikrinin temellerinde,  devrin İngiliz siyasetçileri değil, Adam Smith vardır.
Şöyle bir baktığımızda aslında Türk milliyetçilerinin en baştan beri yalnız ve ancak sosyalizmi tanıyıp , sosyalizmi benimsediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Türk milliyetçiliğinin muvakkat sosyalizm karşıtlığı, aslında ideolojik bir  temele dayanmaz. Devletin herkesin her şeyi olduğu fikrini benimsemiş milliyetçilerin, sosyalizme karşı durmaları, kendilerinin dahi fark etmediği bir töre savunuculuğu, bir kültürel muhafazakârlıktan başka bir şey olmamıştır.

Türk milliyetçileri için” devletin ve milletin bekası”  ne pahasına ve nasıl olursa olsun  korunacak değerler sayılmakla beraber o pahanın ve nasılın içi bir türlü doldurulamamıştır. Daha doğrusu  açıkça sosyalist söylemler dışında bir şeyle doldurulamamıştır. Bu paha ve nasılın içini doldurmak için uydurulan “Dokuz Işık” gibi bir sözde doktrininin sosyoekonomik bütün maddeleri, açıkça kolektivist-sosyalisttir.

Hocamızın bahsettiği “milletsiz milliyetçilik” gibi Türk milliyetçileri de ideolojisiz siyasetlerini sosyalist eğilimleriyle doldurmaya ve “bireysiz bir millet” tasavvur etmeye çalışmışlardır. Haklarından, hürriyetlerinden hiç bahsedilmeyen, dolayısıyla gerçek hayatta da bir yeri olmayan bireylerden oluşmuş, yeknesak ve kenetlenmiş, hareketsiz bir bireyler kitlesine “millet” denerek siyaset  yürütülmeye çalışılmış, bu siyasete de ancak  Anadolu’nun dindar köylüsünden  -ki o da ılımlı siyasal İslamcılığa kaptırılmıştır- bir cevap alınabilmiştir. MHP’nin başarısının kökeninde, sorunlara verdiği cevapların başarısı değil, MHP’nin verdiği cevapların, devrin köy ağırlıklı nüfus profiline sıcak gelmesi yatar. Nitekim şehirleşmenin artmasıyla beraber, MHP bir tür Orta Anadolu köylü dindarı partisi haline gelmiştir. Maalesef bu tutum hâlâ ısrarla sürdürülmektedir.

Türk milliyetçiliği ideolojisiz bir muhafazakâr tepki hareketidir. Milletin temelini teşkil eden değerlerin korunması şüphesiz önemlidir ve değerlidir. Ama  hayat ve siyaset bundan ibaret değildir. Milletin her bir ferdinin, yaşayan, soluk alan, seven, sevilen, ezilen, aykırı, fakir, dışlanmış haliyle devlet politikasının neresinde nasıl yer alacağının cevabını veremeyen bir milliyetçilk siyasal olarak açıkça anlamsızdır. Ferdin devlet karşısında konumu ve belirleyiciliği konusunda bir fikir olmayan milliyetçilik, asla gerçek anlamda, “millet için” bir şey olamaz.

Çünkü bizden istenen, meselâ asgari ücretin gerçekten bir ekonomik çözüm olup olmadığına dair bir cevaptır.Bizden istenen, meselâ,  eşcinsel bir Türk’ün, hangi sosyo ekonomik yapıda kendisine bir yer bulabileceğidir. Çünkü bizden istenen, meselâ sendikalizmin işçinin sorununa bir çözüm olup olamayacağına dair bir cevaptır. Çünkü bizden istenen, meselâ millî kimliğin demokrasi ile nasıl ilişkilendirileceğidir. Çünkü bizden istenen, meselâ millî egemenlik ve demokrasiyi birbiriyle nasıl ilişkilendireceğimizdir. Çünkü bizden istenen, meselâ, devletin faaliyetinin meşruiyet sınırları hakkında  hangi fikre sahip olduğumuzu söylememizdir. Çünkü bizden istenen, meselâ, etnik ırkçılığa karşı sosyalist mi, yoksa  liberal bir  paradigmayı mı benimsediğimizi ortaya koymamızdır. Çünkü bizden istenen, sosyalizmin mi liberalizmin mi paradigmalarının bizim milletimizin gerçek menfaatine hizmet ettiğine dair bir cevap vermemizdir.

Siyasal Türk milliyetçiliği bu cevapların hiç birini verememiştir, verecek gibi de gözükmemektedir.

Şunu artık idrak etmeliyiz ki sosyalizm ve liberalizm arasında üçüncü yol diye bir şey yoktur! Üçüncü yolların tamamı, sosyalizmin sulandırılmış hallerinden ibarettir ve ton olarak totaliter sosyalizme doğru hızla koyulaşmaya eğilimlidirler. Çünkü her biri, devletin bireye keyfi şekilde müdahale edebilmesinin farklı derecelerinden ibarettir.

 Türk milliyetçilerinin yapması gereken şey,  liberalizmin  ahlâkî kökenlerinin,  ahlâkî haklılaştırılmasının farkına vararak  buna dayalı bir millî bütünlük ve sosyoekonomi politikası  üretmeye çalışmalarıdır. “Herkesin her şeyi olacak devlet” tasavvurunun “herkesin zorbası olacak bir devlete” hızla dönüştüğünü  SSCB  tecrübesiyle görmüş olan milliyetçilerin hâlâ devletin keyfi idare-i maslahatına politika diye bakması, artık ahlâkın da mantığında kabul edemeyeceği bir ilkelliktir.

Sosyalizmle liberalizm arasındaki bütün  üçüncü yollar, dönüp dolaşıp sosyalizme varır. “Un fazla geldi su, su fazla geldi, un!” beceriksizliğinin hükümetlerin ve bürokratların keyfi zorbalıklarıyla kapatılmaya çalışıldığı bu düzenlerin hiçbirinde de ferdin, devlet dahil  diğer bütün zor kullanıcıların keyfiliğinden korunması mümkün değildir.

Türkiye’nin derdi  “Türk” denmeyen bir milliyetçilik arayışına girişilmesi, Türk milliyetçilerinin de derdi, ideoloji eksikliklerini, gözü kapalı ve adı söylenmeden uygulanan, keyfi bir sosyalizmle giderebileceklerini sanmalarıdır. Türk milliyetçileri bu köylü işi, sulandırılmış dinci kolektivizmlerinden vazgeçmedikçe,  millet nezdinde  temsil yeteneklerini kaybedecekler ve milliyetçilik de bu sığ siyaset yüzünden felç olacaktır. Şunu unutmamalıyız ki milliyetçiliği kaybolmuş bir toplum, dışarıdan kültür  enjeksiyonuna , güdülmeye, ve bağımsızlığını yitirmeye en yatkın toplumdur. Türk milliyetçileri ideolojik  cehaletlerinin bedelini  Türk  Milleti’nin ödeyeceğini artık anlamalıdır.

10 Nisan 2011 Pazar

Türk Milliyetçilerinde Mülkiyete Dinci Bakış Ve Kolektivist Sapma

Türk milliyetçilerinin ideolojik değişiminde 1969 MHP kongresi hayatî bir dönüm noktası olmuştur. Bu kongre ile birlikte milliyetçiler, milliyetçiliğin tek ve meşru örgütlenmesi olarak kabul ettikleri siyasal milliyetçi bir örgütün  doktriner güdümüne girmişlerdir.
MHP’nin sosyo-ekonomik görüşü kabaca iki mecrada gelişmiştir.
Bunlardan birincisi, toplumsal tahlillerde,  geleneksel Anadolu dindarlığını temel alan ve derhal siyasal İslâmcılığ’a kayan,  adına “mukaddesatçılık” denen dinci mecra…
Ve mülkiyeti, “milletin ortak malı” sayan kolektivist mecra…
Bundan evvelki yazımızda siyasal milliyetçiliğin siyasal dinciliğe sapışına değinmiştik.
İkinci mecrada  da aslında siyasal dinciliğin “otoriter- totaliter”  anlayışından mülhem şekilde, ferdi toplumun malı saymak kabulünün ekonomik yansımasını buluruz. Burada siyasal Türk milliyetçiliği bir yandan “mukaddesatçılık” adı altında dincilik yaparken diğer yandan dinin günlük hayattaki belki de en önemli dayanağı ve dikkat noktası olan, maddi hayatın merkezini teşkil etmesi gereken “kul hakkını” görmezden geldiğini fark edememiştir. Çünkü “kulu”, Allah’a değil de topluma sorumlu kılan siyasal İslamcılık çizgisinde “kul hakkı” artık somut bireylerin değil, hayalî bir “asr-ı saadet” toplumunun kul üzerindeki ipoteği haline getirilmiştir.
Bu açıdan  Türkiye’de milliyetçiler, siyasal dincilerin dümen suyuna takılmış  ve onların eleştirisini yapmak yerine,  basit taklitçileri haline gelmişlerdir.  Bu anlayış hâlâ sürdürülmektedir.  İşin kötüsü bu anlayış, sadece MHP’nin siyasi popülizm endişesi için kullanılmamakta, Türk milliyetçiliğinin entelektüel  merkezi olan Türk Ocağı’nda da  yobazca kabul edilen bir hurafe olarak yaşatılmaya devam edilmektedir.
Kendisini dincilik dışında ifade edemeyen Türk milliyetçilerinin, mülkiyete bakışta özgün bir yorum geliştirmesini beklemek zaten beyhudedir. Türk milliyetçiliği, siyasallaşma sürecinde çoğalan köy kökenli üye yapısı ve bu yapıda, ancak ilmihal düzeyinde algılanan somut dindarlığın yarattığı “ortaklaşma” duygusunun,  toplumsal varlığın tek ve meşru algılanış biçimi olduğunu sanmıştır. Bireyin varlığını reddetmeyi ve onu toplumun malı saymayı, dinin gereği sanan kapalı toplumsal kökeniyle  siyasal milliyetçilik, kısa zamanda tarikat şeyhlerinin, dini cemaatlerin fikri güdümüne girmiştir.
Bunun sebebi de hars için köklere bakmayı öğütleyen Ziya Gökalp’in sözlerinin, doğrudan köylüleşmek olarak anlaşılmasıdır.
Siyasal milliyetçilik cephesinden ’80 öncesinde sürekli, millete,   “toplumcu” olunduğuna dair  edilen telkinlerin ve  yapılan klektivist propagandanın sebebi de budur. Böylece siyasal milliyetçilik, tartışılmayan ve komünistlerce ele geçirildiği düşünülen özgeci/diğerkâm  sahadan bir pay kapmaya çalışmıştır. Bir yandan somut bireyin hak ve hürriyetlerini bir tür Amerikancı komplo sayıp –yanılmıyorsam- zamanın Henry Hazzlit gibi yazarlarına hakaretler eden milliyetçilerin, kendilerini “antikomünist” saymaları bir garabettir. Siyasal milliyetçilik, komünizme karşı hiçbir felsefî karşı tez geliştirebilmiş değildir. Zamanın mücadelesi daha ziyade esir Türkler için hürriyet temelinde yürütülmüş ama “esaretten sonrası” için ne yapılması gerektiğine dair hiçbir fikir üretilmemiş, daha da kötüsü buna gerek bile duyulmamıştır. Kaldı ki böyle bir fikir üretecek ufkun, kendisini köylülüğün ilmihal dindarlığına hapsetmiş  bir siyasi hareketten beklenmesi de zaten safdillik olurdu. Bu yüzdendir ki Sovyet sonrası dönemde eski KGB mensuplarının kurdukları fiilî sosyalist oligarşilere karşı da herhangi bir eleştiri geliştirememişlerdir. Oysa Türk dünyasında kardeşlerimizin insan hakları, refah seviyeleri ve hürriyet durumları ile ilgili düşünmek mecburiyeti ve mesuliyeti öncelikle milliyetçilere aitti. Oysa onlar ne kadar  Müslüman olduklarına ( Bildiğim kadarıyla fazla yüksek olmayan Hıra Dağı kadar)  dair  siyasal dincilerle, ne kadar “toplumcu” olduklarına dair de sosyalistlerle( Dokuz Işık “ilkeleri”) yarışmakla meşguldüler ki bu durum, bu gün de sürmektedir.
Hal böyle olunca mesela “servet” denen şey, en başta, bir kötülük kaynağı olarak görülmüş, mülkiyetin, “toplumun bireye emaneti” olarak kabul edilmesiyle, bireyin kendi varlığını geliştirmesine “millet adına”  düşmanlık gösterilmiş ve böylece millete yaranılacağı, onun oyunun  devşirilebileceği sanılmıştır. Şunu iyi bilmeliyiz ki 12 Eylül öncesi milliyetçi hareketin milletten gördüğü teveccüh, onun derin ve  şumullü bir  ideolojik söyleminden değil, değerleri korumak yönünden millete verdiği güven duygusundan  kaynaklanmıştır ve hâlâ aynı güven duygusunun mirası, har vurup harman savrulmaktadır.
Komünizme karşı ancak siyasal İslâm’ın değerler takımını kullanabilecek kadar “birikimli” olan siyasal milliyetçilerimiz, meselâ dinde, kabullerin temelinde “kul hakkının” yani doğrudan ferdin yattığını idrak edememiştir. Oysa kul hakkı bize iki şeyi  va’z etmektedir:
 Birincisi “kul”, ferttir. Yani cezaî ehliyet, sorumluluk ve beklentiler “kul” /fert ile ilgili, ferda aittir.
İkincisi ise varlıkların kullanılma sorumluluğunun ferde ait olduğudur ki bu da Locke ve daha sonra Nozick tarafından geliştirilen “yetkilendirme kuramında” ifadesini bulan, mülkiyetin meşruiyet temellerine işaret eder. Mülkün meşruiyeti, edinilme şekliyle belirlenir ve mülkü edinen özne, daima ferttir/bireydir.
Bu iki kabulden dolayıdır ki meşruiyeti “masumiyet karinesinden dolayı” kabul edilen ve edilmesi gereken, mülkiyetin, bu dünyadaki –elbette geçici, çünkü insan ölümlüdür…- somut ve sorumlu sahibinin fert olduğudur. Yani hiçbir servet, aksi ispatlanamadıkça -ki bu da demektir ki hırsızlıkla, gaspla, yağmayla elde edildikleri açıkça ortaya konmadıkça- hiç kimsenin bir diğerine bahşettiği bir varlık değildir.
Sözde ideolojik temelinde, benimsediği köylü dindarlığından dolayı, metodolojik bireyi barındırmayan siyasal milliyetçiliğin, bu yüzden,  kul hakkının sosyo-ekonomik anlamı üzerinde düşünmesi de mümkün olmamıştır. Bu yüzdendir ki siyasal milliyetçilik, servet sahiplerini , daha en başında toplumun soyguncuları, hırsızları kabul ettiğini ve bu yüzden kendisinin sosyalistleştiğini fark edememiştir.
Bugün artık yapılması gereken iki şey vardır. Milliyetçilik kendisine, köylü  dindarlığından kurtararak şehirlerin ve karmaşık/büyük toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek bir entelektüel donanım kurmalı/edinmelidir.
İkincisi ise “milleti”  yeknesak ve büyük bir köylü toplumu olarak görmekten vazgeçip ferdin temel haklarının teminatına dayanan, ciddi bir hukuk devleti idealine bağlanmalı ve “toplumsal düzendeki” “tadilatı” buna göre tasarlamaktır. Milletin koca bir köylü toplumu olarak görmenin en büyük mahzuru, onu topyekûn değiştirecek “Dokuz Işık” gibi açıkça kolektivist, iddialı ama boş toplum mühendisliği projeleri üretmektir. Bu tip bir düşüncenin gerçek hayattaki sonucu  ise servet edinmeye duyulan yoğun bir bürokratik ve siyasal düşmanlıkla beraber,  ferdin her türlü ekonomik faaliyetinin komuta edilmesine kalkışılması, yani sosyalizm esareti olacaktır.
Milliyetçiler artık şunu idrak etmelidirler ki kişinin rızaya dayalı mübadelelerden elde ettiği her şey ancak ve yalnız onun malıdır,  mülkiyetidir. Ferdin rızaya dayalı mübadelelerden elde ettiği şeyin meşruiyetinin ölçüsü onun  hileye, zorlamaya dayanmadan elde edilmiş olmasıdır. Bu konuda kimsenin konuşmaya hakkı olamaz. Hiçbir pazarcı, bir günlük alışverişten elde ettiği küçük servetini millet dahil hiç kimsenin lüf-u keremine vs borçlu değildir. Hiçbir sanayici, gerçek ve kullanılır buzdolapları üretirken elde ettiği gelirini, servetini, devlete veya millete veya  “proleterlere” ve borçlu değildir.
Milliyetçilerin işi, “millet adına” zorbalık projeleri, mülkiyet gaspı gerekçeleri üretmek değildir.  Serveti elde etmesindeki sorumluluğu da onu harcarkenki sorumluluğu da ferde aittir. Milliyetçiler hayalî asr-ı saadet Arap  toplumları üretmekle değil, mevcut toplumsal yapımız içinde kökeni, inancı, cinsiyeti vs ne olursa olsun  milletimizin her bir ferdinin, kendi adının egemen olduğu topraklarda temel haklarının tam bir teminat altında olduğuna dair sarsılmaz bir güven ve gururla yaşamasını sağlamakla mükellefitr. Onların yapacakları iş, servet düşmanlığı ve sözde İslâm’a göre servet gasp edip paylaştırmak değil,  Türk Milleti’nin her bir ferdinin, meşru alış verileri ile devlet dahil hiçbir zor  kullanıcının zorbalığı olmaksızın servet edinebileceği bir ekonomik ortamı tesis etmektir.
Bu da ancak “hukuk” diye alt dinler haline gelmiş Emevici mezhepçilik ve politikaları artık bir tarafa bırakmakla ve  Türk Milleti’nin her bir ferdinin, kendi egemenliğindeki vatanında, dürüstçe ve zengin yaşayacağı lâik, mülkiyete tam anlamıyla saygılı, hürriyetçi ve medeni bir devlet kabulüyle mümkündür.
Türk milliyetçiliğinde, “mukaddesatçılık” denen sulandırılmış siyasal İslâmcılık artık temizlenmeli  ve milliyetçilere cemaatçi/tarikatçi telkinlere son verilmelidir. Çünkü bunların hepsi, Türk milliyetçiliğini, millet adına ferdi reddeden dinci/kolektivist bir zorbalık  siyaseti haline getirmektedir. Türk milliyetçileri, içlerindeki dinci yapılanmayı,dinci fikirleri reddetmedikçe hiçbir sosyo ekonomik fikir üretemeyecek ve sosyalizmle siyasal dinciliğin arasında, bunların mallarını tırtıklayan ucuz  taklitçiler olmaktan öteye gidemeyeceklerdir






9 Nisan 2011 Cumartesi

Türk Milliyetçiliğinin Rotasında Siyasal Dinci Sapma


Türk  milliyetçiliğinde  dinin yeri neresidir? Bu mühim bir sorudur ve  milletin değerleri içinde yer aldığı düşünülen dinin belirleyiciliği de bu soruya dayanır.
Her şeyden evvel Türk Milleti, diğer bütün Müslüman milletlerden ve kavimlerden üstün ve şerefli  biçimde  İslâm’ın bayraktarlığını yapmıştır ve yapmaktadır. Mesele bu özelliğinin toplumsal kökenlerine bakmaktır.
Zira dinin bayraktarlığını yapmak ve onu en güzle şekilde temsil etmek,  “yaratıcı ve sıcak” bir kültür içinde  onu taşımak ile ilgilidir. Neden böyle diyoruz? Çünkü yaratıcı ve sıcak bir kültüre sahip olmayan toplumlarda din ancak bir taklit vasıtası ve taklidin ta kendisi halinde yaşamaya mahkûm edilir ve zamanla gelenekler “din” adı altında toplumun üstünde tortulaşır. Yaratıcı ve sıcak bir  kültüre sahip olmak demek kültürün bütün unsurları ile ilgili  yaratıcı faaliyetin devam etmesi anlamına gelir.
 Türk kültür tarihi hakkında yazıp da  tek beste yapmamak, tek  bir roman yazmamak, iktisada dair hiçbir  yorum yapmamak, toplumsal değişimi yorumlamamak, resim yapmamak, resim izlememek, sinemadan bihaber olmak, türkü dinlememek, türkü söylememek, türkü yakmamak vs ise  kültürü ancak hakkında konuşulunca kurtarılacak bir  süs bitkisi saymak demektir ki kültürü soğutan ve toplumun yeni ihtiyaçlara cevap vermek kabiliyetini körelten de bu tembellik ve bönlüktür.
Bugün milletimizin başına gelen de budur. Bu konuda sosyalistlerin herhangi bir duyarlığı olmasını beklemek safdilliktir, çünkü onlar, ideolojileri gereği Türk adını ağızlarına yakıştıramaz ve mümkün olduğunca bu addan uzak durmaya çalışırlar.  Siyasal İslamcı’lar zaten Türk adından duydukları nefreti her gün daha açık şekilde beyan etmektedirler ki eskiden beri Türk milliyetçilerine, milliyetçilerin bütün “mukaddesatçı” hassasiyetlerine rağmen duydukları nefret ortadadır…
Dolayısıyla eğer bir Türk kültüründen bahsedilecekse bu konuda yaratıcılık sorumluluğu, öncelikle milliyetçilere düşmektedir.
Oysa Türk milliyetçileri, Emevici siyasal İslâm’ın ezberci, nakle tapan, donuklaştırıcı-müstebit tavrını benimsemeyi tercih etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki Emeviciliğin toplumsal mühendislik politikasını “gelenek”  ve daha kötüsü din zannetmektedirler. Bunun sebebi de büyük ölçüde siyasal milliyetçiliğin popülarite kaygısı ile  köylülüğü  benimsemesidir.  Merhum Atsız ile entelektüel ağırlığını ortaya koyan Türk milliyetçiliği, bu ağırlığını siyasallaşmayla beraber kaybetmiştir. Çünkü “Türkçülük” adıyla milliyetçiler tarafından da usulca kenara itilen duruş, özünde şehirli, yaratıcı, eleştirici ve bireyci bir özellik taşımakta idi. Bu haliyle  “mukaddesatçılık” diye tabir edilen, geleneğe dayalı köylü dindarlığına uzak kalmaktaydı.
Milliyetçiliğin siyasallaşmasıyla beraber milliyetçiler,  dinin çağdaş yorumlarına ışık tutacak entelektüeller olmak yerine,  gelenekleri, hurafeleri, Emevi mirasını din zanneden köylü dindarlığına teslim olmayı seçmişlerdir. Bu tavırları ile kültürün hakkında konuşup kültür üretemeyen insanlar haline gelmişlerdir.
Milliyetçileri dini, topluca yaşanıp, hayatın her anını ve sahsını herkes için tektipleştiren bir tür “kullanım kılavuzu” gibi görmüşlerdir, görmektedirler ki bu bakışları, siyasal dincilikle  birebir örtüşmektedir. Bu bakışları ile din adına ferdin varoluşunun gerekliliğini açıkça reddetmektedirler. Fertleri olmayan bir “millet” tasavvuru, tam da siyasal İslâm’ın ulaşılamayacak ideal Müslümanı veya  sosyalizmin adı olup da kendisi var  olmayan Marxist insan fikri ile uyuşmaktadır. Milliyetçiler hukukun, ferdin varoluşuna dayalı yapısını zaten hiç  düşünememektedirler. Ferde ait her sözü, vahşi bir  bencillikle, kanunsuzlukla, yağmayla ilişkilendirerek siyasal islâmcılığ’ın fert düşmanlığına alet olduklarını dahi anlayamamaktadırlar.
Oysa siyasal İslâmcı’lara, “kul hakkı” temelinde metodolojik  bireyciliğin gereğini göstermesi gerekenler, milliyetçilerdir.  Milliyetçiliğin, milletin her bir ferdinin hukuk altında, hür ve müreffeh yaşaması ideali olduğu artık idrak edilmelidir.
Milliyetçiliğin siyasallaşmasıyla beraber “din adına” siyaset yapmak gayretkeşliğinde siyasal İslamcılarla yarışmak hırsı, milliyetçileri ele geçirmiştir. Bu hırs dinin özünde yer almadığı defalarca söylenen sayısız bidatin milliyetçi camiada yerleşmesine yol açmıştır. Çünkü milliyetçiler siyasal İslamcıların ezberciliğine özenmişi onların  aklı dışlayan fanatizmini ve tepkiselliğini siyasetin ve daha kötüsü dinin gereği sanmışlardır.
Bunun sonucunda “Atsızcılar” diye  dışlanan Türkçüler, milliyetçi camiada dahi “dinsiz-imansız şamanlar” olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu şekilde milliyetçilik, kendi  içindeki yaratıcı, üretken  az sayıdaki üyesini kendine küstürmüştür.  Milliyetçi camianın fikrî kısırlığının sebebi budur. Bugün Emeviciliğin en berbat örneği, Türk Ocağı gibi bir medeniyet abidesi içinde, “Hanımlar İcra Heyeti” denen haremlik ayrımcılığıyla, Türk kadınlarının fikri faaliyetten hoyratça dışlanmasında kendini göstermektedir. Bu şekilde kendilerine siyasal İslamcı bir söyleyişle “hanımlar” denerek ikinci sınıf sayılan Türk kaıdnları, milliyetçiliğin kek-börek imalatçısı, beylerinin dekorasyon nesnesi haline getirilmektedir. Bu, daha yakın zamana kadar hars heyetinde kadın üyesi bulunan bir kurum için çok acı bir gerilemedir. Bu gerileme, Arap örfünü Türk töresinin içine sokuşturmaya, “mukaddesatçılık” demenin sonucudur.
Din hakkında konuşmak, dinin sözcülüğüne, temsilciliğine soyunmak milliyetçilerin işi değildi ve hâlâ da değildir! Dinin siyasal bir söylemin parçası haline getirilmesi dine edilen en büyük bühtandır. Bu, toplumun dine dayalı siyasal fırkalara ayrılması neticesini doğurur ki köylü dinciliği ile oy toplamaya çalışan siyasal milliyetçilik bu gün, bu işin simsarları tarafından bölünmek tehlikesiyle karşı karşıyadır.
O halde Türk milliyetçilerinin izlemeleri gereken yol nedir? Türk milliyetçiliği artık dinin siyasal aktörü olmaktan vazgeçmelidir.
Dini, herkesi tektipleştiren bir cemaat ritüeli olmadığını kabul etmelidirler.  Bu anlayışla, dinin fertlerin kendi akılları ve iradeleriyle yaşayacakları bir ahlâk  ve mutluluk kaynağı olduğunu idrak etmelidirler. Hiç kimsenin, dindarlığı ile diğerlerine üstünlük taslayamayacağını bilmelidirler. Bu açıdan, Türk milliyetçileri  “dincilik” yapmaktan vazgeçerek artık lâik ve medeni bir memleketin yaratıcı güçleri olmaya kendilerini adamalıdırlar.
Çünkü daha önce  değindiğimiz gibi: Dinin nakle tapan yaşantısının kaynağı Arap örfü ve Emevi siyasal dinciliğidir. Eğer “dinden” bunlar anlaşılmaya devam edilirse hem  insanlar dinden soğutulur hem de din adına  millet türlü fırkalara bölünür, fesat ve nefret bağrımıza saplanır.
Türk milliyetçileri bilmelidirler  ki Türk Milleti, islâm, Arap yarımadasına inmeden çok önce “Gök Tanrı’nın” birliğine iman edip ahlâkını ona göre tanzim etmiş büyük ve muzaffer bir  millettir. Bu açıdan  “şaman Türk” ile cahiliye dönemi Arap’ı bir kefeye konamaz. “şaman” diye küçümsenen, horlanan ceddimiz, İslâm’la şereflendikleri halde ikiyüzlülükten, riyadan, nefretten ve hele ırkçılıktan  ayrılamamış Arap’ların örfünden herhangi bir şey almaya muhtaç değildi. Peygamberin zevcesine iftira eden insanlarla töreye uymadıkları için gönüllü oklanan Türk çerileri bir tutulamaz.
Bundan dolayıdır ki Türk milliyetçileri artık “İslam” adına Arap örfçülüğünden ve fanatizminden vazgeçmelidirler. Arap örfçülüğünün unsurları, giyim kuşamdan,  medeni davranışlara kadar maalesef  milliyetçilerinin hayatında, her safhada kendini göstermektedir.
Türk milliyetçileri ferdin mutlak ve dokunulmaz, varoluşsal temel haklarına dayalı, lâik, yaratıcı, akılcı-eleştirici, sorgulayıcı, hürriyeti esas ve kuralı istisna kabul eden hürriyetçi bir  düşünce yapısına acilen geçmelidirler. Bu da ancak siyasal İslâmcılığın kötü taklitçileri olmak hevesinden vazgeçmekle mümkündür.
Aksi takdirde, dini siyasi oyunlarına alet edenlerin oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklardır. Namaz kılmak için başkasının insafına muhtaç  robot Müslümanlar veya kadınlarına börek yaptırıp onları düşünmekten men eden “hafif” Arap taklitleri olmaktan ileri gidemeyeceklerdir. Milliyetçilerin görevi “arkadan gitmek” , “taklitçik yapmak” değil,  hayatın her alanında yaratıcı yorumlar getirmek ve çözüm üretmektir.  Tartışılır giyimlerle, dinci sloganlarla, Arapçı tavırlarla milliyetçilerin kendilerini lâyık gördükleri mevki ise bu idealden fersah fersah uzaktadır.
Türk milliyetçileri, bunun, basit bir siyasal tercih olmadığını, Türk Milleti’nin  üzerinde yürütülen siyasal dinci toplum mühendisliğine karşı ne kadar önemli bir cevap olduğunu ve bunun millet bekasıyla doğrudan ilgisini artık anlamalıdır.




Ne Okumalı?

  Türk Milliyetçilerinde Okumanın Anlamı Üzerine

Milliyetçi camiada  sürekli çiğnenen bir “okuma listesi” sakızı vardır.  Kur’an-ı Kerim ile başlayan bu liste hiç değişmemiştir. Şahsen bir milliyetçi olarak ben de bu listenin tamamını ezbere bilmem ama mesele, “okumak” işine, eylemine, sözde milliyetçi bakışın garabetidir.



1969’dan beri dincilikle fevkalâde hemhal olmuş, fikirleri dincilikle açıkça sulandırılmış milliyetçiler için okumak bir “şartlandırma”  işidir. Buna göre bu “dokunulamaz” ve eleştirilemez bir  listedeki kitapları  okuyanlar, sihirli bir hap almış gibi anında aydınlanacak ve her türlü şek ve şüpheden kurtularak doğru yolu bulacaktır.



Böyle bir liste hazırlanması  ve hele hâlâ milliyetçi gençlere empoze edilmesinin  fikri dayanağı siyasî dinciliktir. Milliyetçiliğin dönemsel şartlardan dolayı, siyasal alana kaydırılmasıyla beraber onun, milletin değerlerini sömüren siyasal dincilikle buluşarak yozlaşacağını fark edemeyen milliyetçiler için “okuma listeleri” hâlâ bir tür  “can simididir”.



Milliyetçiliğin siyasallaşması,  onun, siyasal dincilikle aynı kulvara girmesine ve onunla aynı  fikri alet takımlarını kullanmasına sebep olmuştur.  “Okuma listeleri” garabeti, aynen üyelerini şartlayan siyasal dinciliğin ve dinci cemaatlerin metodudur. ( Bir grubun cemaat olması onun dinci olması anlamına gelmez. Cemaat, az sayıda somut kurallar etrafında birbirine her yönden benzeşerek, kendilerini toplumun kalanından farklı kılmaya çalışan fertlerin topluluğu anlamına gelir. Bu şartları taşıyan her grup bir “cemaattir”.)



Bir okuma listesi düzenlenmesi tavrının altında yatan  güdücü  fikir, bütün cemaat üyelerini, düşünmelerine mahal  vermeksizin kısa yoldan  ideolojiye ve özünde yönetici gruba  taabi kılmaktır. Çünkü bir ideolojiye tabi olmak dahi aslında “etken” bir düşünmek ve akletmek eylemidir. Oysa  sürüleşmenin tazyikiyle iş başarmak anlamına gelen siyasallaşmanın ihtiyacı, mensuplarının akletmesi değil, sadece uyum göstermesi, biat etmesi, itaat etmesidir.



Şüphesiz dönemin kıyıcı şartlarına göğüs germiş pek çok milliyetçi, bu eleştirileri ziyadesiyle insafsız bulacaktır. Bu gene de  Türk milliyetçiliğin fikri plânının sığ sloganlara feda edildiği gerçeğini değiştirtememektedir. Bugün elimizde ancak o günlerden kalan bir iki  telif eser ve siyasal dinci slogan dışında bir şey  kalmamışsa bu,  nesillerin yaratıcılıklarının ve düşünme davranışının,  siyasal hesaplar uğruna lüks sayılması ve zımnen yasaklanmasının neticesidir. Nitekim bu gün bu gelenek, milliyetçiliğin abide teşkilâtı Türk  Ocağı’nı dahi ifsat etmiştir. Türk Ocağı’nda, “genç” kendi aklıyla düşünüp üreten bir yaratıcı öz sayılmak yerine büyüklerine çay götürüp getiren ve kendine vaaz edilene uyan bir tür “yavru cemaatçi” dir.



Siyasal milliyetçiliğin kurcularının yetiştiği eski Türk Ocağı  ortamının aksine, MHP’de bu durum çok daha vahimdir.



Okuma işi şüphesiz  aklımıza uyan yönleri ile bizi  bir şekilde “şartlar”. Ama bu, en nihayetinde bizim ferdî akıl yürütme işimizden bağımsız değildir, olamaz. Okuma işinin asıl şartlayıcılığı cemaat etkisindendir. Yalnızken bize inandırıcı gelmeyecek pek çok metni, “kolektifleştirilmiş akla uymak” endişesiyle şeksiz, şüphesiz kabul edebiliriz. Birden fazla aklın, tek bir akıldan daha güçlü olduğuna dair cemaatçi telkin bizi, kendi aklımızı susturmaya yöneltir. Bu, her türlü cemaat yapısında böyledir.  Babasının,  meşru bir kazançla araba elde etmesine karşı olmayan ve o arabayı sakınan gencin “Mülkiyet hırsızlıktır!”  gibi saçmalıklara kapılması bu sebeptendir.



Bu cemaat  telkini ile cemaat üyelerinin  fikirleri yorumlama ve kendi beyinlerinin bir parçası haline getirecek hazmetme   kabiliyetleri  iğdiş edilir. Bundan dolayı cemaat mensupları gayet iyi birer  fedaidir ama asla filozof olamazlar. Türk milliyetçiliği fedai yetiştirmeye gösterdiği dikkati filozof yetiştirmeye göstermemiştir. Ve maalesef bu gün Türk milliyetçiliği geçek anlamda düşünür/filozof olmayan bir mürekkep ehli “ağabeyler” grubunun elindedir. Kaldı ki bu gruptaki insanlar,  iki elin parmaklarından azdır. Gazetelerde köşe  yazarları da maalesef sığ  gündelik siyasi tahliller  dışında bir şey üretememektedirler.



Neden böyledir? Çünkü siyasal bir hareketin gereği budur. Bir siyasal hareket, lidere tapınmak dışında bir  itici güce ihtiyaç duymaz. Bu bütün siyasal hareketler için istisnasız böyledir. Liderin kifayetini sorgulamak, eleştirmek bir siyasal hareketin yumuşak karnıdır. Türk siyasal milliyetçiliğinde, bir vakit pek yaygın olan “lider, doktrin, teşkilat” söyleminde gerçek olan sadece lider olmuştur. Doktrin, o liderin ideoloji diye vaaz ettiklerinden başka bir şey olmamıştır. Teşkilat ise liderine tapınan sürülerin organizasyonundan başka bir şey değildir.



Neden böyledir? Çünkü Türk milliyetçiliği, akla ve iknaya dayanan bir gönüllülüğün “faydasızlığına”, zorluğuna inandırılmış, sürülerin fizikî gücünün çekiciliğine kapılmıştır.



Türk milliyetçiliğinde bu gün “eser” diyebileceğimiz ne varsa, milliyetçiğin siyasallaşma dönemi öncesi yazılmış tır. 1969 MHP kongresiyle Türk milliyetçiliği, okuyup okuduğunu eser yaratmada kullanacak akıllardan alınarak yazılı mirası çiğnemeden yutarak milleti kurtarabileceğini sanan nesillere terk edilmiştir.



Bugün Türk milliyetçilerinin nasıl düşünmesi gerektiğine dair rehber olabilecek “ Üç Tarzı Siyaset”, “Türkçülüğün Esasları”, “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” gibi eserler meydana getirebilecek tek bir milliyetçi okumuş maalesef yoktur. Çünkü “okuma listelerine” biat etmesi istenen genç nesillerin bu tip eserleri yaratabilmek kabiliyetleri, okumanın, “cemaate biat” haline getirilmesiyle en baştan çolak bırakılmıştır. Bu yüzdendir ki Türk milliyetçileri popüler sol yayınlarda kendilerinin dinci fanatikler gibi gösterilmesinin bile tenkidini yapamayacak kadar cahil ve böndürler. Neden böyledir?



Çünkü hiçbir kitap bizim yerimize düşünemez. Çünkü düşünür olmaksızın, işlerin ahlâkî ve faydasal yönlerini tahlil etmek imkânsızdır. Çünkü düşünmeksizin işlerin ahlâkiliğine ve faydasına karar vermek imkânsızdır! Çünkü felsefe, herkesin kendi hayatının  sürekli muhasebesinden başka bir  şey değildir ve herkesin kendi varoluşsal borcudur! Bu borç bir lidere tapınmak, ağabeylere biat etmekle ortadan kaldırılamaz.



 Bu borç,  kendi başına düşünüp hakikate erişmekte sayısız defalar düşmek, incinmek, yaralanmak ama  çaba göstermekten asla vazgeçmemek demektir. Bu borç, düşünmekten utanmamak,  kendi aklına uymayanı kendi yandaşlarına bile cesurca  ifade etmektir.



İşte bunların hiç biri “paketlenmiş kitapları” hap gibi yutmakla gerçekleştirilemez.



Türk milliyetçilerinin yapması gereken, zaten dörtte birini bile okumadıkları tuhaf okuma  listelerini küçüklerine dayatmak değil, çizgi romanları dahi akıl ve zevk süzgecinden geçirmenin entelektüel zevkini ve  ahlâkî sorumluğunu onlara  aktarmaktır. Türk milliyetçilerinin yapası gereken, vakt-i zamanında  dönemin şartlarından etkilenen düşünürlerin  sahip olduğu ideolojileri tahlil edip bunların  özündeki ahlâkî ve faydacı eksiklikleri veya yerindeliklerini tekrar tahlil etmektir, yoksa onları oldukları gibi kabul etmek değildir! Eğer o eserleri tenkit edecek veya yorumlayacak kabiliyetiniz yoksa “ağabeylik” sıfatınızla, onları eleştirebilecek veya yeniden yorumlayabilecek kadar kabiliyetli olanların önünü tıkamamalısınız.



Okumayı başlı başına varoluşsal bir zevk ve ihtiyaç olarak görmeyenlerin, zaten Kur’an-ı  Kerim’den dahi alabileceği hemen hiçbir şey yoktur. Bir  Türk milliyetçisi olmak için “Türkçülüğün Esaslaırnı” okumaya gerek yoktur.  Bu gün gelinini Türk bayrağıyla evine götüren gelin alayı  milliyetçiliğin yaşayan örneğidir. Bu gün bölücü köpeklere karşı gülümseyerek giden her Türk evlâdı, zaten  o bilincini, iliklerinde taşımaktadır.



Bugün Türk milliyetçisi, kendi üniversitelerinin bütün kütüphanelerindeki toplam kitap sayısından kat be kat fazlasını okuyan gelişmiş ülke üniversite öğrencilerine yetişmek için ne bulursa okumalıdır. Eğer  içinde bir nebze vatan ve millet sevgisi var ise zaten okuduklarından elde ettiği her fayda mutlaka milletine yansıyacaktır. Bugün tuhaf şekilde milliyetçilere her popüler dizide söven solcuların, etnik ırkçılığa  Türk adı ve bayrağıyla karşı çıkması buna  en güzel örnektir. Bugün milliyetçiliğin bir siyasi partinin tekelinde olamayacağına dair yaygın kanaat, onun, milletin bütün evlâdının orak mirası olduğunun ikrarıdır. Bundan dolayıdır ki kendini “ayrıca” milliyetçi diye etiketleyenlerin üzerine herkesten fazla düşen borç, entelektüel  sorumluluklarını,  ağabeylerinin eleştirilebilir akıllarına  ve emirlerine havale etmeksizin derhal okumaya başlamalarıdır. Neden böyledir? Çünkü hakikat tektir ve insan aklı, yaratılışında, onu bulmaya adanmıştır!



Bir  Türk milliyetçisi, incinmekten, hayal kırıklığına uğramaktan, şüphe etmekten bazen inkâr etmekten korkmadan okumaya ve düşünmeye devam etmelidir. Çünkü incinmek, üzülmek, korkmak ve şüphe etmek yürüyen, yaşayan her insanın en tabii halidir. Cemaatlerinizee ve ağabeylerinize tapınarak düşmekten, incinmekten, şüphe etmekten ve hatta inkârdan korkuyorsanız, siz artık güce tapan ve ölümden korkan birer koyun haline gelmişsiniz demektir. Ol vakit bırakın milliyetçilik gibi bir iddiayı insanlıktan bahsetmeniz bile abes ve hatta ayıptır.



Çünkü okumakla insan olur o iki ayaklı mahlûk…












7 Nisan 2011 Perşembe

Zenginliğin Ve Fakirliğin Doğası Hakkındaki Yaygın Ezbere Bir itiraz


Zengin daha zengin ve fakir daha fakir olabilir mi? 

Sosyalistlerin en sevdikleri hurafelerden biri de bu sakızdır, sanırım… Buna neye göre karar verilir? “Milli gelirden alınan pay” diye bir şeye bakılır, “Alım gücü indekslerine” bakılır ve karar verilir, herhalde? Böylece? Böylece piyasa denen “adaletsiz sitemin” hiçbir işe yaramadığına hükmediliverilir. 

İyi ama ortadaki rakamlara rağmen gerçek böyle midir? Veya ortadaki sonuçları oluşturan rakamların meydan geliş şekli, gerçekte nasıldır?

 Meselâ bir yandan asgari ücret sisteminin bir zorunluluk olduğunu savunarak diğer yandan emek arzının fiyatlandırılmasındaki çarpıklıktan şikâyet etmek ne kadar mantıklıdır? Veya bir yandan yüksek maliyetli sosyal güvenlik politikalarını yürürlüğe koydurup diğer yandan bu politikaların maliyetine ve mükellefine gözümüzü kapatmak ne kadar terbiyeli bir iştir?

Veya  bir yandan devletin savurganlığı için her yolun mübah olduğunu düşünüp, bu savurganlığın maliyetinin bizim cebimizden çıktığını gizlemek ne kadar namuslu bir iştir?

 Zenginin daha zengin olabilmesi ne anlama gelir? Elbette burada “zengin” derken kimin kast edildiğini iyi bilmeliyiz. Sosyalistlere göre  “zengin” nitelikli hırsız demektir. Yani üretmediği şeyleri satarak para kazanan adam demektir. Böyle zengin olan dolandırıcılar yok mudur? Elbette vardır! Ama şunu bilmeliyiz ki bu gün üstümüze giydiğimiz pantolonlardan,   işe giderken bindiğimiz dolmuşlara kadar her şeyin üreticisi olanlar da onlardır. Yani? Parasını bir otomobil yan sanayisine vererek otomobiline far yaptıran iş adamı veya ceketleri için kaliteli kumaş üretenlere para yatıran bir diğer iş adamı ve hadi hiç eğip bükmeden söyleyelim, “kapitalist”!

Zenginlerin üretmeden para kazanan insanlar olduklarını düşünüyorsanız siz nerede yaşadığınızı, neyi tükettiğinizi bilmiyorsunuz demektir. Eğer böyleyse,  evinize götürdüğünüz ekmeği pişiren fırının gerçek olduğunu idrak edemiyorsunuz demektir. Eğer böyleyse indirime giren kaliteli ayakkabıları alabilirken o ayakkabıların gökten yağdığını sanıyorsunuz, demektir. Eğer böyleyse, o ayakkabıların size indirimli gelebilmesini sağlayan maliyet düşüklüğünün aynı zamanda teknoloji sayesinde ucuza getirilmiş işçilikle ilgisi olduğunu da bilmiyorsunuz veya görmek istemiyorsunuz, demektir. Eğer öyleyse siz, insanların yüklendikleri maliyetleri, kendi “insanca yaşantınız için” yok sayarak hayatta kalmak isteyen bir parazitsiniz, demektir!

Eğer tükettiğimiz  şeyler, gerçekse ve en önemlisi topraktan hazır bitmiyorsa… Eğer bu gerçeklikler, ancak bir takım insanların yaratıcı zekâlarının maddeleşmesiyle meydana getirilebiliyorsa, o zaman o gerçekliklere de en az kendi emeğinize duyulması gereken kadar saygı duymak zorundasınız demektir. Bütün zamanınızı bir işin yürümesi için asgari gerekleri yerine getirerek geçirirken aynı zamanı, bir başkasının, meselâ, interneti çok daha verimli kılacak bir yazılım geliştirmek için harcaması, yani milyonlarca kişinin  ki buna siz de dahilsinizdir, iş gücünü hafifletecek ve daha kolay para kazanmasını sağlayacak bir buluşa imza atması, onun, sizinle eşit  olmadığının en önemli kanıtıdır.

 İşinin kendi kişisel tatmininin biricik vasıtası sayan insanlarla sizin gibi yüksünerek ve sürekli şikâyet ederek çalışan insanların “emekleri” asla aynı şeyler olamaz! Ve işte! Bu farklılığı en keskin şekilde ortaya çıktığı ortam, piyasadır. Çünkü sizin şikâyet dolu “emeğinizin” insanlar için ne işe yarar bir özelliği vardır ne de çekici bir yönü. Sizin şikâyetlerinize karşılık insanlar da size,  ancak “gönülsüz” bir karşılık olarak verimsizliğinize verilebilecek en yüksek  ücretle cevap verirler. İnsanlara sunacak bir değere sahip olanlara ise herkes hayranlık duyar ve onlara,  “gönüllü” olarak verebilecekleri en yüksek cevabı verirler. İşte “Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir” olması martavalının ekonomik gerçeği budur!

 Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğunu söyleyenler, fakirleri iradeden yoksun, güdülen köleler olarak gördüklerini açıkça söyleyemezler. Fakir diye değişmez bir kategori vardır ve  bu onlara göre ilânihaye sürecektir. Serbest bir piyasada bir fakirin nitelikli bir çalışmayla yükselip yükselmeyeceği gibi şeyler onların hayal dünyalarında yoktur! ABD’de şu anda yönetici konumunda olanların %65’inin iş hayatına asgari ücretle başladığı gerçeği ise onların asla izah edemeyecekleri bir şeydir. 

Zenginin daha zengin olabilmesi için daha fazla üretmesi ve satması gerekir. Aksi takdirde batar! Fakir nasıl daha fakir olur? Hayat pahalanırken ücretler değişmeden kalırsa, ancak bu mümkündür. Peki “emek arzının fiyatlandırılması” anlamında ücretlerin oluşumunda kim etkilidir? Artık çoğu ülkeyi sürekli krize iten karma ekonomi ucubelerinde bu aktör, “devlettir”. Devlet bir kere emek arzının fiyatlandırılmasını asgari ücret politikalarıyla dondurmaya kalktığında, emek müşterileri yani işverenler, emek fiyatlarının yerinde sayması için ellerinden geleni yaparlar.


Eğer buna kızıyorsanız neden malların fiyatlarının artmasına kızdığınızı izah etmelisiniz çünkü aslında bir malın fiyatının artması onun bütün üretim süreçlerindeki insanların daha fazla para kazanması anlamına gelir. Devlet asgari ücret dayatırken şunu demektedir: “Emeğin fiyatının asgaride kalmasına gayret edin!”. Ve hiç kimse, elinde silahıyla gerektiğinde kapısına dayanabilecek bir zor kullanıcının bu dayatmasına itiraz etmek istemez. Bunun ötesinde, fiyatının sürekli artabileceği bir malın fiyatının, bir başkasının eliyle sabit tutulması eğilimine karşı koyamaz. Domates fiyatlarının hep belli bir seviyede kalması “sağlansaydı”,  fiyatı o seviyenin üstündeki domatesleri alır mıydınız? Peki bir domates için  fiyatın düşmesi arzunuzu, bir başkasının “emek” için hissetmesine neden kızarsınız? Neticede domates fiyatının artması demek, üreticinin maliyetlerin yükseldiği, artık birim domates başına daha fazla emek sarf edilmesi gerektiği anlamına gelmez mi? Ama siz, kendi emeğiniz için sürekli bir artışı “insanca yaşam” talebiyle dayatmak isterken domates üreticisinin veya kabzımalı “soyguncu” diye lanetleyebilirsiniz… 

Bir de işin basit matematik yönü var: Bir toplumun çoğunluğu açlık sınırında yaşıyorsa, o toplumda onları soyacak zengin bulamazsınız!  Verecek hiçbir şeyiniz yoksa soyguncularınızın da zengin olması imkânsızdır. Boş ceplerinize daldırdıkları ellerinin dolu çıkmasının imkânsızlığı, fiziki bir mecburiyettir. Nüfusunun yarıdan fazlasının cep telefonu sahibi olduğu ülkemizde fakirlikten bahsediyorsanız çok ciddi olmak zorundasınızdır! Zenginler ancak “var olan” parayı edinebilir. Hiç kimse olmayan paralarla yat sahibi olamaz! Bu tip bir dolandırıcılık ülke genelinde yapılamaz. Ülke genlinde bir dolandırıcılık için ancak bütün ülkeyi dolandırıcılığa itecek kadar büyük bir zorlayıcı lâzımdır ki  bu da “teşvikler”, “karşılıksız krediler” vs verebilecek kadar güçlü bir kasaya sahip tek bir aktöre işaret eder: Devlete! 

Eğer zenginin daha zengin ve fakirin daha fakir olduğundan şikâyet ediyorsanız, öncelikle zenginin üretmeden nasıl zengin olabildiğine bakmalısınız. Zenginin risklerini fakirin üstüne yıkabilecek kadar büyük bir manipülatörün nerede saklandığına bakmalısınız! O zaman kendinize şunu sormalısınız. “Gönüllü olarak vermediğim halde cebimden paramı alabilen, kimdir?” 

İşte o zaman onun kim olduğu ortaya çıkacaktır: Devlet! Karma ekonomi ucubelerinde dahi sözüm ona “gelir adaleti” adına üretenleri soyarak soyduğu paraları fakirlere vermeksizin saçıp savuran devletin, bir de bütün bir ekonomiye komuta ettiği sosyalist sistemleri düşünmeniz şu aşamada elzemdir! Sözüm ona özgürlüğün olduğu bir sakat piyasada sizi belli bir ücretle çalışmaya mahkûm eden devletin,  fütursuzca ekonomiye hâkim olduğu bir tam sosyalist komuta düzeninde “insanca” yaşayabileceğinizi düşünebilir misiniz? 

Zengini daha zengin ve fakiri daha fakir yapmak, ancak fiyat mekanizmasına belli menfaat gruplarının lehine müdahale etmekle olur.  Emek dahil bütün malların hür mübadele edilebildiği ve devlet dahil hiçbir zor kullanıcının müdahale edemediği bir piyasa ortamında refah, kendiliğinden en dürüst ve en üretken insanlara doğru kayar! Ne zaman ki müreffeh insanlara karşı kıskançlığınız, devletin zoruyla bu insanlara müdahale etmeniz yönünde sizi kışkırtır ve devleti keyfi şekilde zor kullanacak şekilde kullanmanıza sebep olursa işte o zaman zenginlik için gereken şartlar da değişir. 

 O zaman müşterisine en dürüst davranıp güvenilir üretimle talep toplayan insanlar değil, devletin sopasına en yakın duranlar para kazanmaya başlayacak demektir. Sosyalizmin bundan başka bir şey üretmesi imkânsızdır. Sulandırılmış bütün sosyalizm çeşitlerinde de durum aynen budur! Ve zenginin daha zengin edildiği rejimlerin tamamı da sulandırılmış sosyalizmlerle zehirlenmiş olan piyasa sistemleri, yani karma ekonomi garabetleridir. O halde önce nasıl bir ekonomiyi tercih ettiğinizi kendinize sormalı sonra da bu tercihinizin sonuçlarını tahlil etmelisiniz. İnsanları asgari ücretle köleleştiren devletçi sistemden, fiyatların serbestliğiyle yaratılan refahı talep edemezsiniz. Ölmeden Cennet’e gitmeyi istiyorsanız ya ölmeyi veya cenneti istemiyorsunuz demektir.




4 Nisan 2011 Pazartesi

Türk Milliyetçilerinde İktisat Felsefesi Sorunu


Bu olayın sadece farklı bir boyutu, bir de diğer boyutu var. Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu bu işin patronudur. Bankaları denetlemek ve düzenlemekle sorumludur. Bankanız var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız. Bir bankanın alacağı her karar aynı zamanda ülkeyi olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Bu nedenle hükümet bankaları kontrol altında tutmak zorundadır. Ali Babacan’ın tehdit gibi açıklaması genç ve acemi siyasetçiliğinden kaynaklanmıştır. Yoksa Ali Babacan’ın anlatmak istediği şey doğrudur. Türkiye’de krizin tüm sorumluları bugüne kadar hep politikacılar gösterilmiştir. Bu da doğrudur, ancak o seviyeye gelişinin en büyük etkeni de bankalardır. Doları açık pozisyonlarından dolayı bir gecede yüzde 50 yükselten, yine aynı açıktan dolayı gecelik yüzde 7 bine kadar faiz veren bankalar değil miydi?”

Yukarıdaki alıntı Yeniçağ Gazetesi’nin bir köşe yazarının yazısından… Yazının sanalağ bağlantısı aşağıda verilmiştir.

Yazının en can alıcı yeri, sanırım bu paragrafı… Burada Türkiye’deki ekonomi anlayışımızın, felsefemizin parmak izini görüyoruz. Daha özelde de Türk milliyetçilerinin genel ekonomik felsefesizliklerinin, fikirsizliklerinin düşündürücü bir anlatımıdır.

Paragrafın ikinci cümlesi zaten bu felsefeyi(felsefesizliği) ürkütücü şekilde açıklıyor. Nedir o? “Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu bu işin patronudur.” cümlesi… Demek ki neymiş, bankacılık işlerinin bir patronu varmış ve o da bir devlet kurumuymuş!

Peki o halde bu memlekette hâlâ “özel bankaların var olduğunu” söylemenin, acaba bir manası var mıdır?

“Özel” işletme demek, sermayesini riske ederken onun yarattığı katma değerden de yalnızca kendisi yararlanan işletmek demektir. Bir adam, kârlı olduğunu düşündüğü bir sahaya parasını yatırdığında konuyla ilgili sınırlı bilgisini kullanmakta ve bu yüzden de risk almaktadır. Bu risk sonucu batarsa, eğer sahtekârlık etmemişse kendinden gayrisine karşı, herhangi bir sorumluluk taşımaz.

Dolayısıyla bir adamın parasının patronu sadece kendisidir!

Bir adamın parasının patronu olması, hem risk hesaplarını yaptığı faydacılık açısından hem de ahlâkî olarak şarttır. Bir adamın, parası üzerindeki tasarrufu onun var olabilmesi anlamına gelir. Eğer parasını kendi istediği gibi değil de BDDK gibi bir patronun emirlerine göre harcarsa o zaman paranın yarattığı sonuçlardan sorumlu tutulamaz.

Yani? Benim paramın patronunun bir devlet kurumu olması, en başta, ahlâka aykırıdır! “Bankanız var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız.” Bu cümle fevkalâde talihsiz ve bir o kadar ahlâk dışıdır. Bir bankanız olması demek müşterilerinizle açık ve dürüst bir alışveriş sorumluluğu dışında size hiçbir “pozitif” sorumluluk yüklemez!
Aktardığımız cümleyi “Arabanız var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız.” diye de çevirmeniz mümkündür… Veya “Eviniz var diye istediğiniz kararı alıp istediğiniz icraatı yapamazsınız…” da denebilir.

Bankaların büyük miktarlarda para ile işlem yapması, onların sahiplerinin mülkiyet haklarının daha fazla kısıtlanmasını gerektirmez! Bu durumda, bu mantık bizi doğrudan “ Servet kötüdür ve sorumluluğu büyüktür..” anlayışına götürür ki özgür olmanın tek yolu olarak önümüzde fakirleşmek kalır.

Çünkü mülkiyet bir bütündür. Mülkiyet sadece zenginlerin sahip oldukları değil, fakirlerin var oluşlarının da bu dünyadaki maddi belirtisidir. Mülkiyet maddi varoluşun dokunulmazlığının bir ifadesidir. Çünkü bu dokunulmazlık en başta, zihinlerimizde meydana getirilip hayata geçirildiğinde katma değer yaratan, hayatı kolaylaştıran ve mübadeleye konu olan malların meydana getirilmesini sağlayan, insanlığımızı diğer bütün varlıklardan ayıran fikirlerimize dayanmaktadır!

Dolayısıyla bir adamın malının patronunun bir başkası olması, o “başkası” devlet dahi olsa o adamın fikirlerine, zihnine tasallut etmek demektir ki bunu bir hayat tarzı olarak bize sunan ideolojinin adı, “sosyalizm”dir.Bu yüzden sosyalizm insan var oluşu ile çelişir. Bu yüzden sosyalist bir hümanizmanın var olabilmesi, ancak insan denen varlığın devlet eliyle ortadan kaldırılmasına bağlıdır.

Sonrasında, bu zorbalığın aklîleştirilmesi çabası son derece çocukça ve mide bulandırıcıdır. Ne diyor yazarımız? “Bir bankanın alacağı her karar aynı zamanda ülkeyi olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Bu nedenle hükümet bankaları kontrol altında tutmak zorundadır. Ali Babacan’ın tehdit gibi açıklaması genç ve acemi siyasetçiliğinden kaynaklanmıştır.”

Yazarımıza büyük ölçekli üretim yapan herkesin de ekonomiyi etkilediğini, sanırım biri hatırlatmalı. Buradaki, “olumlu veya olumsuz” tabirini gayet sorumsuzca kullanan yazara, “Kime göre?” diye sormalıyız. Yazarımız burada ekonominin bir akıllı adamın idare ettiği bir tür oyun olduğunu sandığı içindir ki olumluluk ve olumsuzluk algısını bu kadar rahat devlete havale edebilmektedir.

İlk olarak para arzının birinci ve tek yetkilisi devlet ise o zaman para piyasalarındaki hareketlerde birinci sorumlu da devlettir. Unutulmamalıdır ki para da diğer bütün mallar gibi bir maldır. Paranın risklerinin gene para ile ifade edilmesi dışında, diğer mallardan hiçbir farkı yoktur! Paranın risk durumlarında devletin para arzı yetkisi görmezden gelinirse, mesele sadece müşterilerle bankacılar arasında anlaşmazlıklar olarak algılanmaya başlanır ki devlet bakanının “polisiye tedbirler” gibi son derece kötü ifadesi bu çarpık algının eseridir.

Piyasada dolaşan para miktarı, paranın marjinal değerini doğrudan etkiler. Yani eğer elinizde bir milyon liranız varsa ne kadar ekmek aldığınızla ilgilenmez ve hatta isterseniz her ekmeği bir lokma ısırdıktan sonra sokağa atabilirsiniz. (Bunu yapacak kadar görgüsüz olmadığınızı elbette biliyoruz.) Gün gelip de elinizde bin lira kaldığında ise artık ekmek sizin için o kadar rahat tüketilemeyecek bir şey haline gelir. Elinizde yüz lira kaldığında ise elinizdeki kaçıncı elli kuruşu tüketmekte olduğunuzun hesabını çok daha dikkatli yapmaya başlarsınız. Elinizde on lira kaldığında artık tüketecek fazla elli kuruşunuzun olmadığı gerçeği kafanıza çok sertçe dank etmiştir. Elinizde bir lira kaldığında son elli kuruş sizin için hayat memat meselesidir.

İşte paranın görünen miktarındaki fazlalık veya azlık, onunla ilgili tercihlerimiz konusunda bize çoğu zaman aldatıcı fikirler verir. Daha doğrusu, kendimizi kandırabilmek imkânını bize sunar. Ama bu gene de aklımızı kullanmak sorumluluğunu ortadan kaldıramaz! Piyango talihlilerinin çok kısa zamanda iflas etmelerinin sebebi de budur. Yukarıdaki cümleye baktığımızda piyangoların yasaklanmasını istememiz de mümkündür çünkü piyango talihlileri, elde ettikleri çok miktarda paraya güvenerek sayısız hatalı harcama yapar ve iflas ederler. Bu durumda onların iflâslarını bir “olumsuzluk” sayarak bunu engellemek için piyangoları yasaklamaya kalkmalıyız belki de?

Bankalar da her birimiz gibi paranın dolaştığı piyasaları kollayıp onun riskini üstlenerek bundan dolayı kâr etmek isteyen, neticede bizden çok daha büyük mal mübadelecileridir. Her birimiz gibi ve büyüklüklerinden dolayı bizden çok daha fazla şekilde, devlet denen para arzcısının akışından etkilenirler. Beklentilerini buna göre şekillendirirler.

Bir hükûmet ekonominin iyi gittiğini söylediğinde ki bütün tuhaflıklara rağmen hükûmetimiz bunu iddia etmeye devam ediyor, piyasadki bütün aktörler bundan şunu anlayacaktır: “Ekonominin iyi olması alışveriş için yeterli paranın var olması demektir. Demek ki piyasada alışveriş için gerekli iktisadî güvencemiz var, oh ne âlâ! Ayrıca bu durumda süreklilik arz ediyor. Yani parayı dolaşımda tutmakta bir sakınca yok!”

Unutulmamalıdır ki dünyanın ilk bilmem kaçıncı ekonomisi olduğumuz ve bu durumun süreceğini iktidar makamı söylemektedir. Yani? Ekonominin vanalarını elinde bulunduran, sözde bağımsız bir merkez bankasının başkanını herhangi bir memur gibi atayabilen bir makam, eğer bunu söyleyebiliyorsa, ona güvenerek alış veriş yapmaktan dolayı hiç kimse suçlanamaz!

Ama iş böyle mi olmaktadır? Maalesef hayır! Paranın güvensizliği, yani dolaşımdaki miktarının düzensizliklerini yüksek faizlerle ifade etmeye kalktıklarında, bankalar “tefeci” gibi suçlanmakta, dolaşan paranın değerlendirilmesi onu için kredi halinde arz ettiklerinde de sorumsuzlukla itham edilmektedirler.

Yazarımızın yazısı ve bakanımızın bankacı algısı, maalesef bankaları, aslen “sahtekâr” olarak kabul etmektir. Yani her halükârda, bankaların “aslında var olmayan paralarla” faaliyet gösteren dolandırıcılar oldukları, bu gün bankaları krizlerin müsebbibi saymanın, telâffuz edilmeyen anlayışıdır, kabulüdür.

Bu kabul, bankacılık faaliyetlerinde müşteriyi sorumsuz yetkili kılmaya varan, çarpık iktisat anlayışına da mesnet teşkil etmektedir. Bu anlayışla,sıradan insanların “yatırımcı riski” aldığı, hepsinin aslında birer müteşebbis oldukları gerçeklerinin üstü örtülmek istenmektedir.
Bu yüzdendir ki bankalara “Kredi vermeyin!” demekle gofret üreticilerine “Gofret üretmeyin!” diye emir vermek arasında bir fark yoktur. Çünkü eğer kredi kartı bir lüks ise buna karar verecek olan herhangi bir bakan değil, banka müşterisidir. Tıpkı gofretin, zaruri bir gıda maddesi olmamasına rağmen bir talep nesnesi olabilmesi gibi.

Eğer bankaların faiz ile dolandırdığını düşünüyorsanız marketten alışverişleri de kesmenizi özellikle tavsiye ederim. Çünkü hiçbir market alışverişi sadece o günün zaruri ihtiyaçlarından ibaret kalmamaktadır. Eğer herkes sadece hayatta kalmasına yetecek kadarını tüketiyor olsaydı zaten hiçbir şey üretilmiyor olurdu. Marketler sizi alışverişe zorlamamaktadır. Reklâmların özendiriciliğine uyup uymamak da sizin sorumluluğunuzdur. Dolayısıyla “kredi kartı mağduru” tabirini kullandığınızda aldığınızın karşılığını veremiyor olmanızın suçunu bankaya yıkamazsınız. Bu durumda bankayı, size olmayan bir parayı yediren bir dolandırıcı olarak kabul ettiğinizi söylemiş olursunuz. Ama o zaman şunu da düşünmenizi isterim: “Olmadığını bildiğiniz bir parayı harcarken aldığınız hazzı, başkasına ödetmeye kalkmak sizce ahlâkî midir?

Bu yazı birkaç açıdan bir faciadır. Birincisi, yazarımız sözlerinin sosyalizmin komuta rejimine bir övgü olduğunun farkında değildir. İkincisi ve daha fecisi, sosyalizmin ahlâk dışılığının farkında değildir. Üçüncüsü, “milletin iyiliğini istemekle” tebarüz eden milliyetçi camianın, ekonomiden bütün anladığının, ekonominin bakanlarca idare edilen bir şey olduğunu sandığını göstermesidir. Ekonominin, ahlâk ve hürriyetle ilişkisini kurmayan Türk milliyetçilerinin felsefi boşlukları, kendi başına bir zarar kaynağıdır. Umalım ki milliyetçiler millet menfaatinin, birkaç bakanın ve bürokratın aklının ötesinde bir şey olduğunu artık idrak edebilsinler.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=17664