8 Şubat 2011 Salı

Eski kitapları yeniden okumak, eski filmleri yeniden seyretmek...

Sahiden eskiyor muyuz?

Sahiden bitiyor muyuz?

Neden canım Tatar Çölü istiyor? Çünkü bu âlemde yalnız olmadığımızı söylüyor bize iyi kitapların sözleri...

Bugün iyi ve dolu geçti...

İyi Edebiyatın Mantığı Üzerine



Aslına bakarsanız bütün yazılar yazarın kendisiyle halleşmesidir. Ben de öyle yapıyorum…

Aslına bakarsanız size aktardığım bütün bilgiler kendime tekrar ettiklerim…

Öyleyse niye yazmaya çalışıyoruz? Edebiyat neden hâlâ yaşıyor. Meselâ elektronik kitapların, kâğıt kitabın yerini alacağı söyleniyor ne zamandır. Buna rağmen kitap basılmasından vazgeçilmedi… Geri dönüşüm teknolojilerinin akıl almaz gelişmesiyle artık “Ağaç kesmek” korkusu da bir ölçüde tarih olacağına göre…

Birbirimize bir şeyler anlatmak zorundayız, yeni edebiyatın bütün anarşist ve yıkıcı amaçsızlığına rağmen. Her türlü cinsel sapkınlık ve ölçüsüz şiddetin kol gezdiği romanlarda, öykülere baktıkça kendime şunu soruyorum: “Bir yazarın midesi, bunları yazarken hiç mi bulanmaz?” Veya yazarlık çöpleri torbadan ortaya saçmak mıdır?

Bu sorgulamanın bir ucunun faşizan bir yasaklamaya kadar varmak tehlikesi de var, kabul… Çünkü yarım akıllı bir takım memurların ve siyasetçilerin millete kendilerine göre ahlâkî bir don biçmeye kalkıp da hepimizi telef etmesi de mümkün…

Tek bir edebî şekil ve anlayış mı olmalı? Şüphesiz böyle bir şey olmaz… Gene de kelimelerin ”güzel” bir şekilde meydana getirilmesi değilse, nedir edebiyatın amacı? Bir amacı olmak zorunda mı? Sanırım evet… Aksi takdirde edebiyatı “bedii” seçilir, ayırt edilir hiçbir şey kalmaz ortalıkta. İşin garip tarafı, sanatın kitleselleştiği, piyasalaştığı eleştirisini yapanlar sanatta eşsizliği ldüren insanlar… Andy Warhol, konserve kutularından tablo yaparken belki belli bir eleştiri getiriyordu ama o tabloyla beraber, sanat eserinin kişiselliğini, farklılığını ve içerdiği ustalığı da çöpe yolluyordu. Warhol’un konserveler tablosunu çöpe atsak ne kaybederiz? Hiçbir şey! Çünkü başka konservelerle bir başkası aynısını tekrar edebilir.

Bunları düşünmeme sebep bu günlerde okuduğum Palahniuk romanıdır. İçinde serpiştirilmiş birkaç genel kültür kırıntısının yarattığı çekicilik ve öykülerindeki çocuksu dikkat çekmek isteği dışında “Tekinsiz” gayet harc-ı âlem bir roman… Bizi gırtlağımıza kadar dışkıyla karışık cinselliğe boğan bir metin… Peki yazar bununla ne yapmak istiyor? Şahsen ben anlayamadım… Belki zaaflarına yenik düşen insanların mesajsız öykülerini anlatmak istiyordur. Sonları hiçbir ahlâkî mesajın nişanesi olmayacak, bir takım cehennemliklerin son feryadıdır anlattıkları, kim bilir?

Yeni edebiyatın içinde sürekli bütün güzellik arayışlarını, bütün çabaları, bütün geçim dertlerini küçümseyen ve kendini hakikatin efendisi, sahibi sanan bir salaklık hâkim… Dikkat ederseniz yeni nesil polisiyelerde sosyal açıdan başarısız, işini iyi yapmanın zevkinden bile uzak, hayatına kendisi bile değer vermeyen ve bir sifondan kayıp gitse en başta kendisinin umursamayacağı dedektifler ordu gibi…

Belki böyle şeylerin de “iyi yazılması” mümkündür. Ama en nihayetinde çöpün içindeki anlama ulaşma gayretini görüyorsak… Eğer birileri “Anlam yok kiii!” diye bağırarak konserve kutularının etiketlerinden kopardığı parçaları yan yana dizerek kitap yazdığını iddia ediyorsa şunu söylüyordur: “Hayatınızın benim için bu kutular kadar değeri yok ve sizin hayatlarınızı da bunlar kadar önemsemiyorum!” O zaman ona okur olarak şunu söyleyebilmeliyim: “Cehenneme kadar yolun var!”

Bana öyle geliyor ki “ezilmişlerin hikâyesini” yazarken hepsini anlamsız pislikler gibi anlatan günümüz yazarları aslında nefret ettiklerini sandıkları seçkinciliğin dibine vuruyorlar. Kendi içlerindeki sayısız kompleksi ezilenlere yansıtarak yazıyorlar…

Elbette bir top mermisiyle yaralanmış askerin saçılmış bağırsakları ilgili bir metnin ögesi olacaktır ama en nihayetinde bir anlam ifade etmek kaydıyla… Bunu anlamsız bulanlara şunu söylemek isterim, ortalığa saçılmış bir bağırsakların hepsi anlamlıdır! Bu konuda belki uyuyor olabilirsiniz ama artık uyanın! Savaşın anlamsızlığından bahseden filmlerin çakma hümanizmlerine rağmen bu böyle! Kaldı ki yazarın hangi kültürel kurumlardan geldiği göz önüne alınmadan Californialı bir züppe gibi “Savaşmak anlamsız” gibi şeyler yumurtlamak da hödüklük!

İnsanı insan yapan anlam arayışıdır. Ve iyi edebî ürünler, her yazarın kendi aklı ile bulduğu anlam dağarcının zenginliğini taşır. İyi edebiyat yazarın insana yaklaşabildiği edebiyattır. Yoksa günlerce porno film çeken bir çiftten bahsedip de bu anlatımın bütün alenîliğine ve bayağılığına rağmen onların yabancılaşmasını ve yalnızlığını anlatamamak değil…

İyi edebiyat teşhir etmek değildir. İyi edebiyat zihnin “hayal makinesini” okura çalıştırabilmektir.

İyi edebiyat yazarının yazarken korktuğu, ağladığı, üzüldüğü şeyler yazmasıdır…

İyi edebiyat hayatı kaydetmek değildir.

İyi edebiyat aklımızda kalan silik fotoğrafların muhtemel öykülerini yazmaktır.
İyi edebiyat iyiliğe dirsek çevirmemektir… Derim ben…

7 Şubat 2011 Pazartesi

Talihsiz Serüvenler Bitti Mi?


“Talihsiz Serüvenler Dizisi’ni” yeni bitirdim. Bitti, ama beni de bitirdi.

Altı üstü bir çocuk kitabı olduğunu düşünebilirsiniz. Seri boyunca Baudler öksüzlerinin yaşadıkları kayıplara baktığınızda pek de öyle görünmüyor ama…

Dizinin özellikle son kitabı bir tür siyaset bilimi denemesi gibi. Metodolojik bireycilik/ kollektivizm zıtlığı biryandan öksüzlerin kafasını karıştırıyor…

Diğer yandan özellikle 12. kitapla ciddi ahlâk felsefesi sorgulamasına giriliyor. Bu sorgulamada diyalektiğin kafa bulandıran cambazlığı biraz sıkıcı oluyor işin açığı… Bütün dizi boyunca canlarının derdinde olan öksüzlerin yaptıkları her şey, sorgulanıp çocukların vicdanları, gereğinden ağır bir yükün altına sokuluyor.

Dizinin 13. Ve son kitabının özelliği şu: Bu kitapla Lemony Snicket, gerçek hayatını kitaba sokuyor. Doğumda ölen kız kardeşi Beatrice ve öksüz kızı bir şekilde öyküye dahil oluyorlar ki bu son derece yürek burkucu... Hatta öyle ki Kont Olaf’ın kaderi bile dizinin en başından beri bir gülünçlük tülü ardından çıkarılıp ağır bir trajedi unsuru haline geliyor.

Dizi görünüşte burada bitiyor ama yazarın dediği gibi aslında bu büyük ve tamamı anlatılmamış bir öykünün ortasında bir yerler… Kim ne derse desin, “Lemony Snicket”, içten, heyecanlı ve yaratıcı bir yazar. Ölümü, komployu, iyiliğe duyulan inancı çocukların gözünden anlatmakta çok başarılı…

Bana soracak olursanız ona kütüphanenizde bir yer ayırın ve çocuklarınıza da okutun… Siz de canınız sıkıldıkça çocukluğun yaldızlı rüyalarına dalıp iyileşmek için okuyun…

Conan, İnfazcı ve Palahniuk İle Kahramanlara Bakış






Bazen olumlu düşünmek gerçekten çok zor. Hele de olumsuzluğun “mantık” yerine konduğu günümüz yaşantısı içinde…

Pollyana ile dalga geçmek akıllılık addediliyor günümüzde… Hani, neredeyse hepimize “Ölmeye yatın!” diyecekler!

Hayatın değeri ile ilgili kişisel bir kavrayış geliştirmek sürekli ama sürekli engelleniyor sanki…

Neden bu kanaate vardım? Şuradan: Kitaplarıyla milyonlar kazanan edebiyatçıların bazıları, kendi toplumlarının yerleşik değerlerini vandalca bir zevkle yıkmak için midir nedir tuhaf şeyler yazıyorlar. İşte önümde Chuck Palahniuk’un “Tekinsiz’i” var.

İçine şöyle bir bakınca hep en iğrenç yönlerimiz, iğrenç kaçışlarımız, halının altına süpürülen şeyler var. “Bunlar gerçek değil mi ama?” denebilir. Şüphesiz öyle peki ama meselâ çok merak ediyorum: Yeniyetme bir gencin havuz fitlersi üzerine oturup kendini tatmin etmesinin ayrıntıları bize ne kazandırır? Bize ne gibi “bedii” bir zevk verir?

Yoksa yeni edebiyat tamamen pornografiden mi ibaret? O halde onu yapmanın ne gibi bir özelliği kalıyor ki? Her şeyden önemlisi batılı yazarların kendi toplumlarına duyduklarını sandığım bu büyük nefretin sebebi ne?

Meselâ hızla yaşlanan bir yeniyetmenin, çevresindeki kadınları kandırıp onlardan para sızdırmasından bahseden bir öykü… Kandırılan kadınlarla “aptal melekler” olarak dalga geçiliyor. Kendilerince hayatlarına bir anlam katmaya çalışan kadınlar küçümseniyor ve hikâyemizin kahramanı zayıflığıyla şantaj yapan bir alçak oluveriyor.

Edebiyatta şüphesiz anti-kahramanlar da varır ama bunlar kahramanların yerini almaya başladığı zaman kendimize durup sormalıyız: Edebiyatçılar bir gün o tiplerin normal” hale gelip sokaklarda dolaştığı zamanda sokağa çıkmak isterler miydi?

Şu anti-kahraman olayında en sevdiğim örnek E. Howard’ın Conan’ıdır. Conan başlangıçta yalnız kendisini düşünen ve kendisinden başka kimseye bir yararı olmayan bir savaşçıdır. Dikkat ederseniz Conan bile zaman içinde bir kahramana dönüşmüştür.

Çünkü bu, işin tabiatıdır. Eğer insanlara özenecekleri bir kahraman vermezseniz, onlara alçaklara boyun eğmelerini söylüyorsunuz demektir. O zaman, kötülüğün mutlak ve yıkılamaz olduğunu söylüyorsunuz demektir.

Her şeyden önce kahraman “ideal” anlamda iyi olamasa bile en nihayetinde mutlaka iyiliğe bağlı kalmalıdır. Buna en güzel bir başka örnek de bence “İnfazcı” (Punisher)dır.

Salt intikam arzusuyla yanan Frank Castle sığındığı kenar mahalle evinde dahi kendine bir aile edinir. Çünkü bağlanmak, sevgi ve vefa kötülüğün kavrayışını her zaman aşmış ve aşacak kavramlardır. Çünkü bunlar yaşamamız için bize sebep verirler, oysa kötülük salt kötülük dışında hiçbir sebep taşımaz ve bu da hiçlikten başka bir şey değildir.

Chuck Palahniuk’tan çevrilen “Dövüş Kulübü” dahi, her şeyin yıkıldığı bitişine rağmen kahramanının zihinsel anlamda kendi bütünlüğünü sağlamasını anlatır.

Yazı eğer geride bir torba dışkı bırakacaksa bile o dışkıdan bir çiçeğin yeşerdiğinden mutlaka bahsetmelidir. Hayatın yaşanmaya değer olduğundan bahsetmeyen şeyleri sevmiyorum… Yanılıyor olsam bile ne fark eder ki?

Yeni Türkiye’de Kime Yer Var?


Bir tartışma programında, alıcı gözüyle tuvalet kâğıdından daha değerli olmayan bir gazetenin genç, kavgacı yazarı, usta tiyatrocu Müjdat GEZEN’e ağzına geleni söyledikten sonra, “Yeni Türkiye’de siz yoksunuz!” dedi. Tabii buna kimse dikkat etmedi.

Demek ki ülkemiz eskimişti ve yenisi inşa ediliyordu?

Bahsettiğim “gazetenin” işi, ülkemizi BOP denen projeye zihnen hazırlamak. Hiç kimsenin ulaşamadığı haberlere, “planlara” ulaşabiliyor, herkesi canı nasıl isterse öyle yargılıyor, mahkeme zabıtlarını sıcağı sıcağına yayınlıyor vs…

Genç ve hırçın kalemşör, ülkenin çoklan kesilip biçilip şekillendirildiğinin farkında, çünkü bu işlerin mutfağında yer alıyor. Demek ki birileri Türkiye’de yepyeni bir şekil tasarlıyor ve bu işin sözcülüğünü de taraftarlar yapıyor.

Her şeyden evvel seçimler acaba neye yarar? Seçimler her seçilen partiye, kendi dünya görüşüne göre ülkeyi kesip biçmek yetkisini vermek için mi yapılır? Demokrasiyi böyle anlayan, en başta sosyalistlerimiz, bu gün istedikleri gerçekleşince neler olduğunu umarım anlamışlardır.

Onlar silâh zoruyla yapamadıkları devrimi seçimlerle yapabileceklerini sanıyorlardı ama sürpriz! Sandıktan bambaşka bir fenomen çıktı! Siyasal İslamcılık!

Aslında siyasal İslamcılıktan şikâyet etmelerine gerek yoktu, çünkü İran’da mollalar başa gelir gelmez ilk iş, mülkiyetleri gasp etmişler, “kolektifleştirmişlerdi”.

İran’da sosyalistler dincilerce kandırılmışlardı, Türkiye’de de olan bundan farklı bir şey değildi. Çünkü neticede enternasyonalist, millet karşıtı, kolektivist/plânlamacı iki düşman kardeş geçici bir işbirliği yapmış ve biri diğerine daha önce ihanet edebilmişti, bütün mesele buydu.

Türkiye’nin İran olmasından korkan “çağdaş” ve “lâik” solcularımızın kafasında da İran toplum mühendisliğinin ayna görüntüsü vardı. Çünkü onlar “biliyorlardı” ki kapitalizmin şekillendirdiği, mülkiyet ilişkilerinin bozduğu toplumsal yapı ancak Marksist bir devrimle düzeltilebilir, herkes, bir işçi tulumu giyip günde yarım kilo ekmeği ağzına tıktı mıydı, dünyanın en ahlâklı insanı haline geliverirdi.
O tartışmada aslında iki düşman kardeş karşı karşıyaydı… Müjdat Usta’ya sempati duymamıza sebep olan şey sadece mazlum görünmesiydi.

Türkiye’de siyasetçilerin esas problemi, milleti, kendi istedikleri hayat tarzına ne kadar iteleyip iteleyemeyecekleridir. Bugün, artık normalde başını örtmeyen pek çok kadın, eşlerinin iş endişesinden dolayı başını bağlamaya başlamıştır. Siyasal dinciliğin kâğıda dökülmeyen ve bu yüzden resmen ispatlanamayan “ dost baskısı” pek çok insanı pençesine almıştır. Bu baskı ispatlanamadığı, yani devletçe resmen uygulanamadığı için de sanki toplumda kendiliğinden bir “devrim” gerçekleşiyor, bütün toplum kendiliğinden siyasal dinci partinin taraftarı haline geliyor ve sanki bu parti bütün milletin Tanrısal temsilcisi oluyormuş gibi bir kanaat kafalara yerleştiriliyor.

Toplumun hepsi sanki başörtüsü mağduruymuş da bir avuç ırkçı Güney Afrikalı yöneticiden intikam alıyormuş hissiyatı artık, Türkiye’de aklın yerini almıştır. İşte yeni Türkiye, örtülü siyasî tehditlerin eş dost baskısıyla işletildiği, inanların akıllarının suçluluk hissiyle rehin alındığı bir ülke haline gelmiştir.

Türkiye’de sözde, yöneticilerden intikamını aldığı söylenen mağdurların millî varlığı, millî egemenliği, siyasi sınırları ise sözde temsilcileri tarafından artık rahatlıkla “tartışılır” hale gelmiştir. Aklı rehin alınmış ortalama Türk seçmeni, etnik ırkçılığa tanınan hoşgörü ile bebek katiline tanınan haklar ile artık evinin namusunun, canının, malının tartışılmaya açıldığını anlayamayacak kadar uyuşturulmuş vaziyettedir.

İşte “Yeni Türkiye” böyle bir yerdir ve böyle bir ülkede elbette, sözünü tiyatroyla söyleyecek beyefendi insanlara yer yoktur. Yeni Türkiye, sloganların bile değil, belli belirsiz imajların peşinden koşmaya şartlandırılmış, menfaatleri midelerine zincirlenmiş yeknesak bir Arapçılar kitlesidir.

Yeni Türkiye, demokrasiyle Homo soscialistus yaratabileceklerini sananların metotlarıyla Homo islamicus yaratmaya soyunanların ülkesidir artık.

Hepimize kutlu olsun!

5 Şubat 2011 Cumartesi

Milliyetçi Camiada Okuma Darlığı Ve Fikrî Kıtlık


Türkiye’de okumak zor iş.
Hayır yüksel tahsili falan kastetmiyorum.

Kitap okumak zor iş… “Kitap okumanın neresi zor?” diye düşünenler olabilir. Bir hesaba göre yıllık kişi başına ortalama 16 sn kitap okuyoruz .. Bir başka hesaba göre on yılda bir bir kitap okuyoruz ortalama, iyi mi?

Ne çıkar bundan, değil mi? Şu çıkar:

Her kitap bilincimize bir şeyler katar, her kitap bilincimizi biraz daha tamamlar. Her kitapla dünyayı biraz daha aydınlık görmeye başlarız. Çünkü aslında her kitap hakikatin bir parçasıdır. “E kardeşim, birbirine uymayan binlerce kitap var, hepsi mi doğrusunu yazıyor?” diye soracak okey müdavimi mutlaka çıkacaktır…

Elbette hayır. Hakikate yaklaşamayan, yani doğruluğu şüpheli pek çok yanlış kitap da vardır. Mesele şudur ki bu kitaplar dahi içlerinde mutlaka hakikatin bir parçasını barındırırlar ve bundan dolayı da hakikate daha yakın kitapları bulmamızda bize yol gösterebilirler.Erich Fromm’u bir zamanlar ardı ardına okumuştum. “Sağlıklı Toplum” adlı kitabını tam da askerdeyken okudum ki enfes bir tesadüf eseri olarak… kitabın dörtte üçlük kısmında geçen enfes tespitlerden sonra gelen öneriler beni dehşete düşürdü! Ama Erich Formm ile fakir sosyal psikoloji/ kitle psikolojisi hakkında ciddi fikirler edindi.

Bunun sebebi de kanaatimce şudur: Bir yazar dünyayı hakikate yakın şekilde anlamasına rağmen, doğru bir limandan yola çıkarak yanlış sulara varabilir. Çünkü mesele sadece limanın doğru olası değildir. Mesele kullanılan alet edevatın doğru olması, hatta bunların ayarlarının doğru olması meselesidir. Meselâ Marx, elmanın, armudun fiyatının evinin önündeki pazarda belirlenmesinin hikmetini anlayamadan, işçilerin emeğinin kendiliğinden bir değer taşımasını düşünmeye başlamış, hem yanlış limandan yola çıkmış hem de yanlış aletler kullanmış bir düşünürdür.

Öyleyse Türkiye’de okumanın zorluğu tam olarak nedir?

Türkiye’de meselenin özü okumak da değildir aslında. Meselenin özü, okuduklarından edindiklerini, birbiriyle tutarlı bir bütün hale getirmektir. Ama milletçe okumayı külfet saydığımızdan, elimizde asla bir araya getirecek ve bina kuracak kadar tuğla olmuyor.

Böyle olunca ne oluyor? Böyle olunca her siyasi kamp kendi kütüphanesiyle yetiniyor. Hayır çok yanlış! Hiç kimsenin aslında okuduğu, kullandığı bir kütüphanesi falan yok!
Ama mesele öyle bir hale geliyor ki milliyetçi iseniz mesela liberal okuldan birini okumanız, liberalseniz az sayıdaki milliyetçi yazarı okumanız, sosyalistseniz sosyalistler dışında kalanları okumanız, dinci iseniz “Huzur Sokağı” ve Risale dışına bir şeyler okumanız imkânsız hale geliyor.

Ağzınızı açıp da meselâ milliyetçilik adına konuşanların sözlerindeki bir yanlışlığı ortaya koysanız derhal dışlanıyorsunuz. Sol ve dinci kampları zaten anmıyorum. Onlardaki taassup zaten siyam ikizleri gibi…

Hal böyle olunca bilhassa milliyetçiliği düşündüğümde görüyorum ki milliyetçilik içi boş bir refleks halini alıyor. Millî olmayan her şeyi ısrarla tepiklemek gibi gayet basit bir refleksin içi de ondan sonra her türlü totaliter, baskıcı, kolektivist , dinci vs zırvalıkla rahatlıkla doldurulabiliyor.

Ulusalcılık denen Latin Amerikancı kolektivist melez milliyetçilik, içeriği hiç sorgulanmadan doğrudan “ham yapılabiliyor”.

Ulusalcıların “ulusal” derken neyi kast ettiği hiç sorgulanmıyor. Banu AVAR gibi bir yazar sosyal demokratları dahi küçümseyip de alenen Leninizm/Stalinizm yapıp işçi sınıfının devriminden bahsederken bile hiçbir milliyetçi çıkıp da “İşçi sınıfının devrimi ve üretim araçlarının kolektifleştirilmesinin meselâ Kerkük meselesiyle ne ilgisi var? Üretim araçlarının kolektifleştirilmesi her şeyden önce ahlâkî midir?” diye sormayı akıl bile edemiyor.

Bir milletin, milliyetinin bilincinde olması için herkesin, işçiler adına hareket ettiğini söyleyen bir yağmacı devlet tarafından soyulmasının neden gerektiğini artık milliyetçiler “ulusalcı” namlı Marksistlere soramaz hale geliyor, çünkü okudukları anda, imanlarını kaybedeceklerini düşünüyorlar.

Türkiye’de okuma oranı düştükçe “kendi başına düşünmek” yeteneği de neredeyse “üstel” olarak azalıyor ve işin kötüsü hiç kimse bunu umursamıyor! Kendi başına düşünme yeteneği düştükçe, kendi başına düşünebilmek kavramı da ortadan kalkıyor, böylece kendi başına bir fikrî bina inşa etmeye kalkan herkes, derhal nefretle karşılanmaya başlıyor. Bundan dolayıdır ki Türkiye’de milliyetçilerin, solcuların vs mevcut iktidarın cemaatçi felsefesinden şikâyet etmeye hakkı yoktur. Mevcut iktidarı besleyen oy kitlesinin cemaat zihniyeti, kendi içlerinde de sürdüğü içindir ki iktidarla baş edememektedirler.

Bundan dolayıdır ki önceleri Alev ALATLI sonra Banu AVAR gibi yazarların Marksist “emperyalizm” şablonlarının dışında bir fikir üretilememektedir. Bahsi geçen yazarlardan Alev ALATLI Türk solunun Sovyetlere bakışı ile ilgili bazı tespitleri olmasına rağmen mesela bu iki popüler yazar da Sovyetlerin açıkça emperyalist olduğunu söyleyememiştir. Çünkü ideolojileri, şablonlarını kısıtlamıştır. İşin kötüsü bugün meselâ Banu AVAR’ı eleştirmek, görünen o ki milliyetçi olmaya dahi engel kabul edilmektedir.

Her iki yazar da “çıkışı” Marksizm’de görürken bunun millete maliyeti hususunda en ufak bir şey düşünmemektedirler. Oysa milliyetçilerin bir meseleyi muhakeme ederken en başta yapmaları gereken , çözüm denen şeyleri “zarar vermemek iradesi” yani “ahlâk” ışığında açıkça ortaya koymaları, ahlâk süzgecinden geçirilemeyen hiç bir şeyin de faydasını düşünmemeleridir.

Bugün AKP’nin MHP’den nasıl oy çalabildiğine şaşıranlar şunu görmüyorlar. MHP de AKP de aynı cami cemaatinden besleniyorlar. Bundan dolayı oyu, daha iyi vaaz veren, retoriği daha çekici olan kazanıyor.

Çünkü hemen hemen hiç kimse, bir camiye, dinlediği vaazı muhakeme etmek için gitmez, herkes o vaaza teslim olmak için gider! Çünkü hemen hemen hiç kimse, imamın cemaatten daha akıllı ve bilgili olması gerekmediğini düşünmez! Çünkü hemen hemen herkes hâlâ, ancak din profesyonellerinin okuma yazma bildiği devirlerde yaşadığını sanmaktadır!

Hal böyle olunca, kendi okuduklarınıza göre kafanızda bir şeyler geliştirdiğinizde sözde hürriyetçi liberaller dahi size mutlaka gülecek ve ikinci hatta üçüncü el ezber vecizelerle sizi yanlışlamaya kalkacaklardır.. Liberalleri örnek vermemin sebebi, “metodolojik bireyciliği” telaffuz eden tek kitle olmalarındandır, yoksa onların da bunu idrak edebildiğinden değil…

Milliyetçilik, bir “ Bizden olan buraya , ellere havaya!” basitliğinden artık sıyrılıp neyin nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair, hakikate yakın fikirlerle mücehhez kılınmalıdır. Bunun yolu da ancak okumaktan, okuduklarını kendi ferdî aklımızla muhakeme etmekten ve camii cemaatinin dinleme ve biat etme alışkanlığından kurtularak kendi doğrularımıza varmanın faziletini idrak edebilmekten geçer.

4 Şubat 2011 Cuma

Popüler Siyasal Dincilik, Çarpık Devlet Algısı Ve Türkiye’de Demokratik Kısır Döngü




Demokrasi, belki de bağlamı lüzumsuz şekilde en fazla “sündürülen” , “lâçkalaştırılan” kavramlardan biri ülkemizde.

Bir kavramı olur olmaz kullanır da esnetmeye, gevşetmeye başlarsanız onun içine, normalde almaması gereken her şeyi de tıkıştırabilirsiniz.

Evet şüphesiz demokrasinin fazileti, devleti yönetecek insanları, milletin seçmesine imkân tanımasındadır. Bu şekilde herkes kendi içinden çıkan devlet idarecilerine rıza ve saygı gösterir.

Burada dikkat edilmeyen birkaç nokta yüzünden, demokrasi kanserleşmeye başlayabilir.

Bunlardan birincisi, demokrasinin, “devleti yönetecek” insanları seçmemizi sağlamasıdır.

Devleti yönetmek demek devletin hayatımızın her alanını yönetmesi demek değildir! Devlet bizim hayatlarımızı yöneten, hayat tarzlarımızı bize dikte eden bir yönetici değildir! Devlet, kimin ne kadar kazanacağını ve sonra kime ne kadar vermesi gerektiğini emredecek bir kurum da değildir! Dolayısıyla buradan devlet felsefemizin çarpıklığına geliyoruz.

Ülkemizde devlet, “baba” şeklinde hayatımız üzerinde vasi bir kurum olarak algılandığından, siyasal dinciler için giyinme, yemek içme şekillerimiz için kulağımızı çekip “ahlâkımızı” düzeltecek bir "baba”; sosyalistlerimiz için yediğimiz ekmeğin kaç dilim olacağını bize emredip herkesin ağzına mutlaka birer dilim ekmek sokuşturulmasını sağlayacak paylaştırıcı bir baba, milliyetçiler için ise daha ziyade ikincisi olarak tezahür eder.

Hal böyle olunca devleti idare etmek demek mutlaka günlük hayata komuta etmek anlamına gelir. Bu, milletin alın terinden toplanan vergileri istendiği gibi harcanabilmesi, “uygun olmayan” insanların istendiği gibi zorlanabilmesi, hatta tutuklanabilmesi anlamına gelmeye başlar.

Oysa devlet denen şey, attığı her ama her adım kesin bir temel haklar süzgecinden geçirilmesi gereken, sürekli gözetim altında tutulması gereken çok güçlü bir hizmetkârdır. Onun hizmetkâr olmak özelliği unutulmamalıdır çünkü demokrasi eğer doğru anlaşılmazsa bu, kavrayışı yetersiz ama güçlü hizmetkâr bir anda yarım akıllı bir zorbaya dönüşebilir.

Şöyle düşünebiliriz:

Köyümüze bir goril alıyor ve onu eğitiyoruz. Goril çok güçlü olduğu için bize inanılmaz faydalı oluyor. Ona öğrettiklerimizi gayet güzel uyguluyor. Hatta öyle ki içimizdeki bazı kural tanımazlar zorbalık ettiğinde gorilimiz kulağından tutup onu derhal hapse atabiliyor. Gorilimiz öyle eğitiyoruz ki o da haddini aşmaya başladığı anda bir elektrikli sopayla “cızz” yaparak onu kendine getiriyoruz. Ama şöyle de bir durum hasıl oluyor. Gorili başı boş bırakmamak gerekiyor. Onu sürekli gözetleyecek, yanlış yaptığında “cızz” edecek, doğru kişilere müdahale etmesi için ona nezaret edecek birilerini bulmamız icap ediyor.

Köyde herkesin bir işi gücü olduğundan hiç kimse bu işle sürekli uğraşmak istemiyor. O zaman belli zamanlarda bu işi nöbetleşe yapması için birilerinin gönüllü olmasını istiyoruz ama buna kimsenin gönüllü olacağı da görünmüyor. O zaman bu işi yapmanın karşılığında, işinden uzak kalmanın bedeli olan belli bir parayı goril nöbetçilerine vermeyi uygun görüyoruz. Ayrıca da gönüllülük olmaması halini herkesin iştirak edeceği bir seçimle aşmayı akıl ediyoruz.

Gorili kullanmanın kuralları belli olduğu halde gün geliyor bu kurallar yetersiz kalmaya başlıyor. O zaman da goril nöbetçilerine diyoruz ki : “ Genel kuralları zaten biliyorsunuz. Eğer yeni ve bilinmeyen bir durum ortaya çıkarsa genel kurallara uygun olmak şartıyla gorili kullanacak yeni kuralları siz icat ediverin, bu işlerle her zaman hepimiz birden uğraşamayız!”

İşte demokraside yürütme ve yasamanın bütün işi gorili kurallara göre kullanmak ve kuralın yetmediği yerde eski kurallara uygun yeni kurallar meydana getirmekten ibarettir.

Buradaki “eski” kelimesinin yaratabileceği muhtemel kafa karışıklığı derhal engellenmelidir.

Fikirlerin eskiliği, eşyanın eskiliği ile aynı şey değildir. Eşyalar eskidikçe yıpranır, aşınır ve kullanım özleliğini kaybeder, bu maddenin tabiatıdır. Fikirlerin (ki bütün kurallar özlerinde birer fikir yani düşüncedir. Öne dile getirilmeyen ama sonra mutlaka dile getirilip yazılan birer düşüncedir kurallar) eskimesi onların yanlışlığı ve kullanışsızlığı anlamına gelmez. Fikirler ancak “kullanılamaz” hale gelebilirler. Ya tabiatları çarpık ve kullanışsızdır veya zaman içinde içinden çıktıkları toplumun yapısıyla ilişkisiz hale gelirler. Buna rağmen çok eski kökenleri olmasına rağmen hep yaşayan fikirler /kurallar da vardır mesela mülkiyet, mesela hayat hakkı meselâ hürriyet fikirleri.

Bu fikirler bir zamanlar “farkına” varılmayan ama farkına varıldıkça güç kullanımını yavaş yavaş sınırlamamızı sağlayan çok güçlü fikirlerdir.

Demek ki gorilin kullanım şartlarını belirleyen en eski fikirler aynı zamanda yeni fikirlerimizin de üzerine inşa edileceği temel fikirlerdir. Eğer bu fikirlerin/ kuralların içinde mevcut hayat tarzımızla , ilişkilerimizle ilgisiz hale gelen olursa onlar da tedavülden kaldırılır ve yerlerine yenisi ikame edilir.

Demek ki gorili kullanırken goril nöbetçileri, kafalarına göre/keyfî kural koymaya kalkamazlar. Neden? Çünkü herkes goril denen o güçlü hizmetkâr hayvanın, kimi, hangi şartlarda zorlayacağını açık ve kesin şekilde bilmelidir.

Goril nöbetçileri bir gün , hiç kimsenin önceden bilmediği ve uygun görüp görmeyeceği belli de olmayan yepyeni bir kural icat ederek o kurala uymayan herkesin kolunun, goril tarafından kırılacağını söylemeye başlarsa işler bir anda değişmeye başlar. Öyle bir durumda goril nöbetçilerinin derhal değiştirilmesi icap eder.

Gorili idare etmek için herkesin rızasıyla yani barış içinde yapılmış bir seçimden sonra görevlendirilmiş goril nöbetçileri, gorili kurallara göre yönetirken ayrıca kendileri de gorili idare etmekte kullanılan kurallarla sınırlı olduklarını bilirler, bilmelidirler. Aslında bu kurallar zaten köyümüzü bir arada tutan genel kurallardır. Biz gorili, kendi tabiatına uygun ve aynı zamanda bizim köyümüzün içindeki genel âdil davranışı belirleyen kurallara göre yönetiriz. Goril nöbetçileri için ayrıca kural icat etmeye bu yüzden gerek yoktur, olmamalıdır.

İki önceki paragrafta bahsettiğimiz tehlike demokrasinin kötüye kullanımına bir örnektir. Çünkü sadece ve yalnız bir hizmetkâr gorili kurallara uygun idare etmek için mevcut tercihlerin bir dökümüne göre seçilmiş goril nöbetçilerinin günün birinde kullandıkları goril aracılığıyla zorbalık etmemeleri gereği, bizim zaten günlük hayatımızda birbirimizle zorbalığa dayanmayan gönüllü ve kurallı kurduğumuz ilişkilere dayanmaktadır. Esas olan gönüllülük ve sulhtür.

Bu esastan sapan istisnaları ayıklamak için gorili kullanmakla kendi kafamıza uygun kurallar belirleyerek gorili buna göre kullanmak, birbiriyle hiçbir ilgisi bulunmayan iki durumdur. Bu yüzdendir ki herhangi bir iş kolunu veya menfaat grubunu kayıracak bir kanun yapmak demek, gorili o grubu koruyacak şekilde yönetip o grubun dışında kalanlara karşı saldırgan hale getirmek demektir. Kendi kafanıza göre kurallar çoğaltmaya başladığınızda, sizin kafanızla uyuşmayan herkesi kanun dışında bırakmaya ve gorilin kol kırıcı gücüne muhatap etmeye başlarsınız. İşte “Ne kadar çok kanunuz varsa o kadar çok suçlu yaratırsınız” vecizesinin anlamı budur!

Demokrasi denen kurum gorili yönetecek ve yönetirken gerekli yerlerde gerekli ufak tefek kural ihdasını gerçekleştirecek goril nöbetçilerinin herkesin rızasıyla seçilmesinden ibarettir. Bunun dışında herkesin mensup olduğu tercih grubuna göre gorilin idaresine keyfî şekilde müdahale edebildiği bir sistem değildir.

Gorilin yönetiminin, herkesin hayat tarzını belirlemekle hiçbir ilgisinin olmadığını önceden belirtmiştik.

Buna mukabil hiç kimse de barış ile oluşmuş bir toplumda kendisine, diğerlerinden ayrı bir kural alanı oluşturulmasını, gorilin kullanılmasıyla ilgili genel kurallardan bağımsız olacağı bir hayat alanı kullanmayı isteyemez. Yani meselâ etnik ırkçılar, sırf demografik bir unsurun belli bir kısmının görüşlerini temsil ettikleri için, devletin, kendilerine özgü kurallarla yönetilmesini, istemeleri demokrasi ile bu yüzden ilgisizdir.

Ülkemizde demokrasinin kabulündeki temel yanlışlık işte bu bağlamın çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır. Devlet, bizden emir almadıkça bir ş yapmayan ve bizim kurallı emirlerimiz olmaksızın kendi başına bırakıldığında her tarafı rahatlıkla kırıp dökebilecek bir hizmetkar goril gibidir. Biz demokrasi ile devleti yani hizmetkâr gorili sevk- idare edecek nöbetçileri seçeriz.

Şüphesiz toplumumuz bir köy toplumu kadar yeknesak değildir ve çok çeşitli grupları barındırmaktadır.

Mesele, bu grupların, gorili, kendi hayat tarzları ve fikirlerine göre keyfî şekilde kullanıp kullanamayacaklarıdır. Demokrasinin yani barışçı seçime dayanan nöbetçi yönetimlerinin sınırı yani uymaları gereken kural, goril yöneticilerinin gorili, kendilerine benzemeyenlere karşı kullanamayacağını kesin şekilde söyleyen temel haklar fikridir!

Yani hiçbir goril nöbetçisi gorili, kendi inanışına ve fikrine uymayan başkalarını öldürmek için kullanamaz. Yani hiçbir goril nöbetçisi gorili, herhangi birine elindeki mallarla ne yapacağını emretmek için kullanamaz. Yani hiçbir goril nöbetçisi gorili, toplumun barışını bozmakla ilgili bir şey söylemedikçe hiç kimsenin kendisini ifade etmesine engel olmak için kullanamaz!

Peki Türkiye’nin demokrasi çarpıklı nereden kaynaklanmaktadır

İlk olarak devletin hizmetkâr bir goril değil de bir kadir-i mutlak baba/ Tanrı olduğu toplumsal anlayışından dolayı , gorili yönetmek üzere başa gelen herkes kendini Tanrı zannetmeye başlamaktadır

İkincisi, demokraside goril nöbetçilerinin çoğunluk oyuyla seçilmesinin, goril nöbetçilerinde, kendilerini kuraldan bağımsız saymak yanılgısını doğurmasındandır ki bu aslında birinci sebepten beslenmektedir. Bir toplumun içindekilerin ne kadarının oyunu aldığınız kurallar açısından önemsizdir. Bir toplumun tamamı sapkınlığa düşerek zorba bir hal alsa dahi kurallar varlığını sürdürecektir ki buna en güzel örnek Kur’an-ı Kerim’de zulme düşen kavimlerin yok edilmesidir. Bazıları bunun bir masal olduğuna da inanabilir ama burada anlatılan şey, bir toplumun topyekün kuralsızlığı benimsemesi halinde bir arada kalamayacağı hakikatidir.

Birilerinin seçmenlerin oyunun çoğuna sahip olması demek bir tanrı gibi toplumun çoğunluğunun kanaatlerine hükmedebileceği anlamına gelmez. Veya… Bir goril nöbetçisinin aldığı oyun çokluğu kuralları esnetebileceği anlamına gelmez. Oy çokluğunun miktarıyla kuralları esnetebilmek arasında bağ kurmakla bir toplumun tamamının sapkınlığa düşmesi birbirinin yapışık ikizidir.

Çünkü her ikisi de kuralların artık “çokluklar” için geçerli olmadığı anlamına gelmektedir. Bu şu demektir: Bir iktidar eğer “Kuralları çoğunluk koyar” demeye başlarsa kurallar ancak mesela iktidar olmayanlar için sınırlayıcı olacak demektir. Bir iktidar, aldığı oy çokluğu ile kendi dünya görüşüne uygun olanlara dokunmayıp da elindeki gorili mesela başı açık kadınların, içki içenlerin, eşcinsellerin, alternatif müzikler dinleyenlerin, şiddet uygulamayan protestoların üstüne salmaya başladığında, goril nöbetçiliği görevini kötüye kullanıyor demektir.

Kuralsızlığın egemen olduğu toplumlar sapmış toplumlardır ve böyle toplumların içinde kendinize göre bir hayat tesis etmeniz mümkün değildir. Çünkü kendinize bir hayat “kurabilmenizi” sağlayan “tuğlalar”, toplumun, üzerinde mutabık kaldığı sınırlayıcılar yani kurallardır. Bunlar hem başkasının hayatına müdahale etmemenizi sağlayan, hem de sizin hayatınızı güvence altına alan soyut tuğlalardır.

Çoğunluğun oyu ile gorilin keyfi şekilde kullanıldığı bir düzen de bunun tıpkısıdır. Çünkü burada size kural diye dayatılan her şey aslında sadece çoğunluğun uydurduğu keyfi emirlerden başka bir şey değildir. Ve bu emirlere uymadığınız takdirde meselâ kolunuz goril tarafından kırılacaktır. Bir goril nöbetçisinin sırf seçimle ve yüksek oyla nöbete geldiği için canının istediği her emri her gün çıkarabildiğini düşünün! O zaman bir seçim yapmanın herhangi bir anlamı kalır mıydı?

Türkiye’de iktidar, çoğunluğa sahip olmasını, milletin hepsine sahip olmak olarak anladığı içindir ki kendisine muhalefet edilmesine öfkelenmektedir. Türkiye’de iktidar bir gorili idare etmek nöbetinin kendisine verilmesini, gorili kullanarak tanrılaşmak olarak anladığı içindir ki demokrasimiz ilkelleşmektedir. Bu şekilde biz gorili değil de goril bizi idare etmeye başlamakta, kendisine uyacağı kural, emirleri veremediğimiz içindir ki o içindeki şiddet ve zor kullanma güdüsünü bize aşılamaktadır. “Apo ile biz görüşmedik, devletin birimleri görüştü” gibi bir cümle bu yüzden bir aczin ifadesidir. Sizin emriniz dışında hareket edemeyecek kurumların sizin yerinize politika yapmasına izin verirseniz iktidar değilsiniz demektir, goril nöbetçisi değilsiniz demektir.

İşte Türkiye’de siyasal dincilik çoğunluk oyunun “insani” kurallarla sınırlanması yerine, kullandığı gorilin kuralsızlığına mesnet sayılması yüzünden bizi geriletmekte, ilkelleştirmektedir. “Senden büyük Allah var!” sözü bize kuralların, maddi iktidarın üzerinde olduğunu hatırlatmasına rağmen bunu en fazla hatırlaması gereken siyasal din pazarlamacıları ( dinci partiler siyaset pazarında dinci fikirlerini arz ettikleri için) kestirmeden ellerindeki gorilin gücünü kullanarak “en büyük “olmak hayaline kapılmaktadırlar. Devletin yalnızca bir hizmetkâr değil de menfaat dağıtıcı bir yüksek makam sayılmakla siyasal dincilik, asıl işi, hamallığımızı yapmak olan bir gorili bize rızk sağlayıcı bir mevkii haline getirmektedir. “Hizmet” diye yapılan şeylerin tamamı gorilin zor kullanıcılıyla toplanmış şeylerin birer lütuf gibi tekrar ve çok daha az şekilde dağıtılmasından ibarettir. Gorilin görevi insanların elindekini toplayıp tekrar dağıtmak değil, yaşayabileceği kadar besini onlardan alıp onlara hizmet etmektir.

Hal böyle olunca… Kendi kendimize sormamız gereken şu soru kalıyor geride: Çoğunluk olanların ellerindeki gorille istedikleri her şeyi sınırsızca yapabilmesi ile isteyenin istediği şeyi yapıp çalıp çırpıp öldürebildiği bir ahlâksızlık “düzeni” arasındaki benzerliği daha ne kadar görmezden geleceğiz?

İşte genel seçimlerde sandık başında vicdanımıza sormamız gereken soru budur.


3 Şubat 2011 Perşembe

Banu AVAR’ın Solunda Çolak Gerçeklik


ABD Başkanı
ABD Anayasası için: " Hımmm. Bu belge iyi ama ciddi anlamda kusurlu"

Komünist manifesto için: "Bu daha iyi!"



Milliyetçilik sosyalist veya Stalinist olmak zorunda mıdır? Banu AVAR’ı her okuduğumda artık bu soruyu sormadan edemiyorum.

Kuzey Afrika’da çıkan büyük toplumsal hareketlerin Soros bağlantısını kuruyor ve bunların aslında gerçek olmadıkları sonucuna varıyor.

Tahlilinin bir yarısı kesinlikle doğru ki o da Ortadoğu üzerinde batılıların ciddi ve kapsamlı plânlar yaptıkları.

Ama öyle bir noktaya geliyor ki “KAOS önce ekonomiye yerleşecek, kör topal giden karma ekonomide devletin yeri yokedilecek, tüm KİT´ler özelleşecek, İMF Uluslararası para Fonu Stand –by larla hedef ülkelerin gırtlağına çökecekti.” gibi cümlelerle paranoya sınırlarına dayandığı hissini uyandırıyor.

Bunu söylemek demek IMF’yi Dünya bankasını aklamak demek değil. Bunların ekonomik gerçeklikle ilgisinin olmadığını, ekonomik manüpilasyonun baş aktörleri olduğunu herkes biliyor. Mesele şu: Neden bu ülkelerde ekonominin “kör-topal” gittiği izah edilmiyor ise o zaman zaten işleri, ekonomik yönlendirme olan örgütlerin işlerine şaşmamak gerekir.

Karma ekonominin kör topal gitmesinin sebebi kendi içinde çelişkili olmasıdır. Bir memlekette hem zenginlik yaratacak üretim için sözde piyasaların varlığına izin verip hem de üretilen katma değeri devletin keyfî harcamalarıyla çarç çur etmek, karma ekonominin özelliğidir. Banu AVAR , kendi menfaatleri için kaynakları takip edip en düşük maliyetle üretim yapan insanların çalışmasına izin verdikten sonra, bunların elde ettikleri katma değer üzerindeki karar hakkını seçilmiş veya atanmış bir takım zor kullanıcı insanların keyfine bırakmayı âdil buluyorsa zaten söylenecek bir şey yok.

Eğer kendi menfaatini düşünerek üretim yapan insanlar “ahlâksızsa” o zaman üretim için başka bir müşevvik bulunmalıdır ki bu zaten bütün sosyalistlerin dünyayı cehenneme çevirmiş olan hayalidir.

Peki bir ülkede karma ekonomi kör topal ilerlemek mecburiyetinde midir? Bir devlet piyasalara neyi nasıl üreteceklerini, kaçtan satacaklarını emrederek hem üretimi plânlayıp hem refahı arttırıp hem de gelir “adaleti” sağlayamaz mı? Bir önceki cümle açıkça saçmalıklar içeriyor. Çünkü bir piyasa, arzularını gerçekleştirmek için gerekli parayı, başkalarının arzularını gerçekleştirerek kazanmaya çalışan hür insanların çalışma ortamıdır. Yani siz üreten bir insana herhangi bir konuda emir vermeye kalkarsanız aslında o üreticinin üretim yaptığı, yani taleplerini karşılamaya çalıştığı bütün müşterilere de bir emir vermeye ve onları da kısıtlamaya çalışıyorsunuz, demektir. Yani emirle piyasa bir arada olamaz! Bu durum karma ekonominin temel ve öldürücü çelişkisidir.

İkinci nokta: Bir piyasa, kaynaklar ve üretim faktörleri hakkındaki tahminlerini ( çünkü hiç kimse kaynakların tam miktarı hakkında tam bilgi sahibi değildir) fiyatlandırmalarla özgürce ortaya koyan inanların çalışma yeridir. Böyle bir bilgiye devlet dahi sahip değildir ve asla olamaz da. Sovyetler Birliğinin iflası herhangi bir komplonun eseri değildir. Onun batışı bu cehalete duyulan saygısızlıktan dolayı geminin karaya vurması hadisesidir. Yanlış fiyatlandırma yapan piyasa oyuncuları batar. Gerçeğe en yakın olanlar en başarılı olur ve piyasada kalır. Devletin dahi kaynaklar hakkında mutlak bilgisizliği karma ekonomilerin plânlama takıntısının önündeki beton gibi dikilen sis perdesidir. Devletler bu sise aldırmadan tanrı’yı oynamaya kalktığında mutlaka sisin arkasındaki bir duvara toslarlar. Nitekim gözden kaçırılmaya çalışılsa dahi son krizde batan ipotek firmalarının devlet iştiraki olmaları şaşırtıcı değildir. Bu sebepten karma ekonomi kördür! Çünkü zaten insanlar ancak belli bir görüş mesafesiyle ve belli tedbirlerle piyasada rol alır!

Üçüncü nokta: Karma ekonomiler topaldır, çünkü… Karma ekonomilerde piyasaya müdahale eden devlet, kesinlikle sürekli bir şekilde zincirleme yanlışlara sebep olur ve bu yanlışları düzeltmek için yeni müdahalelerle yeni yanlışlara yol açar. “Un fazla geldi, su, su fazla geldi, un…” kısır döngüsü karma ekonominin tabiatıdır. Çünkü herhangi bir sektörde fiyatlara müdahale ettiğinizde o sektörde harcanan kaynak ve üretim faktörlerinin hepsinin miktarları kendiliğinden değişir, değişmek zorundadır. Bu, ekonominin likit özelliğini anlamamızdaki en açık delildir. Bir sektöre uyguladığınız basınç, sektörü ilgilendiren her yan sektörde mutlaka anında bir etki gösterecektir. Burada sıvı benzetmesinin yanlış yönü şudur ki sıvılar üzerlerine uygulanan basıncı her yöne eşit iletir. Oysa ekonomide sektöre uygulanan müdahale/basınç, sektörün tükettiği kaynak ve üretim faktörleri üzerinde “görece” etkilere yol açar ama bu, etkinin olmayacağı anlamına gelmez!

Bu durum, kaynaklar hakkında belli bir vadede fikri olan ve bu fikre göre üretiminin plânlamış üreticinin plânlarının aksamasına yol açar. Bu aksama ödeme dengesini da aksatır. Malların vadeli satışları sadece birer promosyon değildir. Satışta vade üretimin belli bir dönemde azalmadan süreceğine dair duyulan güvenin getirdiği gelecek malların iskontosudur. Bununla satıcı alıcıya şu mesajı verir. “Elimde üretimi aksatmadan sürdürebileceğim en az altı ay vardır. Bundan dolayı sana ödemen için altı aya kadar izin verebilirim. Bu izin altı ay boyunca üretim maliyetlerimin değişmesini göz ardı ederek sana yaptığım bir indirimdir…”

Devlet tutup da fiyatlara müdahale ettiğinde fiyatların oluşmasını sağlayan bütün o karmaşık ve zayıf bağlantılı kaynak miktarı bilgisi birikimini bir anda paramparça eder. Artık izlenmesi gereken şey, kaynakların gerçek miktarı değil, günden güne değişen devlet müdahaleleridir. “Günden güne değişen devlet müdahalesi” ise üreticinin belli bir zaman diliminde aksatmadan üretim yapmasını engeller. Bundan dolayıdır karma ekonomiler aynı zamanda topaldırlar!

Bundan dolayı da karma ekonominin doğal sakatlığı ile finans güdücü örgütlerin kötülüklerini ilişkilendirmek saçmadır.

Buraya kadar bakıldığında Banu AVAR’ın karma ekonomiyi savunmasıyla en azından sosyal demokrat olabileceği izlenimini edinsek de şu cümleleri onun hayalindeki yönetim tarzıyla ilgili ürkütücü ipuçları vermektedir.:
Bunun ipuçlarını hem Soros hem Kemal Derviş 2 yıl once vermişti. ´Daha çok sosyal demokrasi!´ demişlerdi!”

Karma ekonominin açıkça zorba güdücülüğünden şikâyetçi olmamak yeterince kötüyken AVAR bir de sosyal demokrasinin bir batı komplosu olduğunu iddia ediyor! O halde, herhalde bize önereceği tek sosyo ekonomik düzen bir totaliter sosyalizm veya Stalinizm veya Maoizm oluyor?

“Ne ki batılıdır, kapitalisttir, ne ki kapitalisttir, kötüdür” ham solculuğunu millî hassasiyetle ilişkilendirince söylediklerinizin saçmalıktan kurtulması maalesef mümkün olmuyor. Çünkü bir ekonomik tahlil yaptığınızda aktörlerin kılık kıyafeti, size göre sözde niyetleri vs değil, ekonominin tabiatına uygun davranıp davranmadıklarına bakmanız icap eder. Bu durumda Mısır, Tunus vs ülkelerde yaşanan ekonomik düzenin tabiatını araştırmadan bunları mutlak ve değiştirilmez doğrularmış gibi kabul ederek bunların kutsiyeti üzerinden konuşmak yanlıştır. Banu AVAR batı ülkelerinin komploları üzerine enfes çözümlemeler yaparken maalesef geri kalmış ülkelerin rejimlerini, o rejimleri başa getiren toplumsal düzenleri ve bu düzenlerin temelindeki kurumları hiç tahlil etmemiştir. Sosyalizme götüren her ayaklanmayı “haklı” görmek gibi gayet bayağı bir tarafgirlik sergilemektedir. Nitekim Irak’ın başına gelmiş sosyalist lider Saddam da bir “devrimin” ürünüydü.

Ayrıca bahsi geçen ülkelerdeki ekonominin sosyalizme mi liberalizme mi daha yakın olduğunun tahlilini de yapmamaktadır.

AVAR’ın bu analizlerini temel sakatlığı, durmadan kötülediği batılılar gibi geri kalmış ülke toplumlarını “iradeden yoksun” insanlardan sayıp onları “emperyalizmin kuklası” olarak görmesidir. Bu noktada AVAR tipik bir Amerikan analisti gibi davranmaktadır.

Ayrıca bir ülkede sosyalizmi başa getiren herhangi bir karışıklığı bu güne kadar tahlil de etmemiştir. Meselâ Doğu Avrupa’yı kana bulayan sosyalist istilanın o ülkelerde hangi Sovyet işbirlikçilerinin tahrikleriyle meydana getirildiğine dair bu güne kadar hiçbir tahlili olmamıştır

Ekonominin tabiatından uzak Marksist tahlillerini, siyaset bilimine dayanak yapmaya çalışması onun yazılarının en zayıf tarafıdır. Artık Sayın AVAR şunu idrak etmelidir ki Stalinizm (görünen o ki kendisi sosyalizmin en örtülü şekli olan sosyal demokrasiden bile alabildiğine nefret etmektedir) milliyetçiliğin, vatanseverliğin gereği ve hele şartı değildir!

1 Şubat 2011 Salı

Şol Blogu Neyleyip de Saklamalı?



Bu blog acaba çok mu tatsız, tuzsuz oldu?

Tatlı , tuzlu olsaydı daha mı yenir yutulur olurdu?

Bir blog neye yarar?

Etliye sütlüye dokunmayan, yalnızca mahremiyeti açıklayan... Bir teşhir aracı mıdır?

Binlerce kişiyle paylaşılan bir günlük tutmak o kadar mı çekici?

“Bakın, bu gün donum ne renk?”
“Bugün sevgilimle kavga ettik…”
“ Çocuklar ne güzeldir, canımlarım şirinlerim benim…”
"Çok güzel musakka yaptım Handancığım..."

Öyle ki aslında hiç bir düşünce içermeyen saçmalıkların o tutulmaz ve zararsız hafifliğiyle sarılı, kuşatılmış ve hatta tutuklu binlerce abukluktan biri mi olmalıydı?

"Yazar devrinin tanığı olmalı!" gibi cümlelere ifrit olduğumu söylemeliyim ben ki bazen böyle olmaya gayret ettiğim halde...

Ama canım, ciğerim... Güzel kardeşim…

Nerede yaşarsın sen? Nedir bütün derdin birader? Bir derdin var mıdır bilmek isterim…

Her şeyden evvel buraya yazdıkların hakikat midir, onu bilmek isterim. Alenî küfredip, savururken, ağzının donunu indirmek midir bütün becerebildiğin?

Blog camiasına bakıyorum… “Bakın ben ne ciciyim, ağzımı ne güzle bozuyorum, ne güzel yemekler tarif ediyorum ne cici bir ailem var, köpeğim Golden abi..” türünden paylaşılan bir genellikle kendisini görünürlükte saklayan yüzlerce insan görüyorum…

İşin kötüsü sanırım bunu bilerek de yapmıyorlar… “Ortama uy, ortalama ol, ortadan git, sürü ol…” psikolojisinin o dayanılmaz cazibesi blog denen sanalağ günlüklerini yoğurup duruyor.

Senin hükmün nedir birader? Hükmün kadar onuş! Kendi beynin nerededir, ondan haber vereceksin, ondan! Nedir memleket yangın yeriyken düşündüğün, ahlâkın, tercihin korkuların? Bana onlardan bahsetsene!

Seni hiç mi düşündürmez, insanların sırf güvenlik endişesiyle örtünmesi, sürüye uymaya çalışması?
Seni hiç mi endişelendirmez, ilgili ilgisiz herkesin takip altında olması?
Seni hiç mi kaygılandırmaz, yaşamanın ancak sıradanlıkla sınırlanması?
Seni hiç mi akıllandırmaz hürriyetine oy sayısıyla gem takılması?
Seni hiç mi üzmez kendi memleketinin elinden alınması?
Sen hiç mi düşünmezsin kim olduğunu?

Belki yüzlerce izleyicinin okuduğu blogunda, sen olsan, okuyacak bir şey bulabilir misin? Yüzlerce izleyici sende ne bulur? Fikirsizliklerinin ortalama tekrarı dışında sen onlara ne sağlarsın?

Hüküm vermekten mi korkarsın? Kızgın , gergin, itici, kavgacı görünmekten mi korkarsın?

Söyle bana blogcu kardeşim…
Sen gerçekten ne yaparsın
?

Ferde Yöneltilmiş Bir Silâh Olarak Sağın Felsefe Yoksunluğu



Rifat SERDAROĞLU’nun bir yazısını hem gülümseyerek hem üzülerek okudum. Önce yazıda gülümsememe ve üzülmeme sebep olan esas cümleleri alıntılayayım. Yazının elektronik bağlantı adresi yazı sonunda verilmiştir.

Halbuki solcu olmak, öyle kolay bir iş değildir. Her şeyden evvel, doğduğunuzdan itibaren beyninize şırınga edilen değerleri yıkacak kadar güçlü olacaksınız. Daha sonra, “Sosyalistim” diye ortaya çıkmadan evvel, sosyalist ahlak kavramını benimseyeceksiniz. Hayatınız boyunca özeleştiriyi kendinize ilke edineceksiniz ve de ondan sonra belli bir ekonomik sistemi benimseyeceksiniz, ona göre yaşayacak, ona göre çalışacaksınız. Bu, her babayiğidin harcı değildir.”

Bu satırlar yıllarca “merkez sağda” siyaset yapmış bir politikacının dahi sola karşı nasıl eziklik hissettiğinin ve maalesef siyaset bilimi ve daha da kötüsü ahlâk felsefesi konusunda nasıl eksik kaldığının bir delili.

Solcu olmanın kolay bir şey olmadığını söylüyor SERDAROĞLU. Çünkü bunun için beynimize şırınga edilen değerleri yıkmamız gerektiğini belirtiyor, açıklamasında. Demek ki önce “beynimize şırınga edilen değerlere” düşman olmamız gerekiyor. Dikkat buyrulursa, bu cümleleri “merkez sağ” etiketini sahiplenen bir politikacı ediyor. Yani? Yani “beynimize şırınga edilen değerleri korumak” adına siyaset yapan biri, bu cümleyi sarf ediyor.

Her şeyden önce “beynimize şırınga edilen değer” tabirindeki atıf yanlışlığını gidermeliyiz.

Her fert bir toplumun içinde doğar. Toplumun, kendi düzeninin üzerinde yürüdüğü, işlediği belli bir temel, belli bir zemin vardır ki bu zemin “değerler”dir. Yani? Yani “Sahip olmak ve korumak istediğimiz varlıklar”dır.
Toplumda herkes bu değerlerin korunması yönünde kendiliğinden gelişen bir mutabakata vardığı içindir ki belli bazı şeyleri “normal” ve bunların dışındakileri de “anormal” sayarız.

Peki ama diyelim ki tarihin bir devrinde böyle bir mutabakat sağlanmıştır… Bu mutabakata neden bir sonraki, bir sonraki ve elli nesil sonraki insanlar da uymaktadır? Bizi ecdadımıza bağlayan şey nedir? “Ecdad” kavramını kafamızda oluşturan şey nedir? Altı üstü hepimizi maymunlarla yakın akraba olan, siyaset yapan primatlar değil miyiz? Hangi maymun, dedesini hatırlamak ister ki?

O halde dedelerimiz bizim için sadece biyolojik kökenlerimiz anlamına gelmiyor? Onlar bundan daha fazlasını ifade ediyor… Peki onlar bizim için neyi ifade ediyor? Onlar bizim için yaşadığımız değerlerin, kullandığımız normların yaratıcıları ve aktarıcıları olarak bir anlam ifade ediyorlar! Biz bundan dolayı belli bir milliyete, sosyal kimliğe, dile ve kültüre sahip olabiliyoruz. Yani? Yani ebeveynimiz “beynimizde belli değerleri şırınga etmese” maymunların büyüttüğü Tarzan’dan bir farkımız kalmazdı!

SERDAROĞLU’nun bu anlayışı, geleneği, “ tarihsel bir yanlışlık” olarak görüp de küçümseyen Marx’ın mirasıdır. Marx’a göre bildiğimiz tarih, sınıf çatışmalarından galip çıkan “proleter olmayan” sınıfların tarihidir ve bütün gelenekler de bu sınıfların egemenliğini sürdürmesi için tasarladıkları saçmalıklardan ibarettir. Öyleyse hepimiz önce, bu egemen sınıfların egemenliklerini sürdürmek için birbirlerine aktardıkları, “ beynimize şırınga ettikleri değerlerden” kurtulmalıyız! SERDAROĞLU vardığı sonucun ideolojik kökenini bilmediğinden olsa gerek; bir muhafazakâr politikacı olarak değerlere saldırmakta beis görmemektedir.

Daha sonra “sosyalist ahlâk kavramını benimseyeceksiniz!” diye kestirip atıyor yazarımız. Bu noktada da kendisini mazur görmemiz için sebepler vardır. Çünkü sol, ideolojisi ile değil, duygusallığı ve hırçınlığı ile bir normatif ahlâka sahip olduğu izlenimini, topluma başarıyla kabul ettirmiştir. Değerli yazar maalesef “sosyalist ahlâktan” neyi anladığını belirtmiyor. Gerçi onun belirtmesine gerek yok… Bunu solcuların kendileri bile bilmiyor. Çünkü böyle bir “ahlâk” yok!

Böyle bir ahlâkın olmadığını görmemizi engelleyen şey, solcuların sahip oldukları ideolojiyi bilmemeleri ve aslında farkında olmadan tam da karşı olmaları gereken normatif ahlâka bağlanmalarıdır.

Normatif ahlâk derken neyi kast ediyoruz?

Değerlerimizi sürdürmemiz için kabul ettiğimiz “kabul edilebilir sınırlar içindeki davranışlar” çerçevesinde, ( veya buna Hayek’in deyimiyle, “kendiliğinden doğmuş adil davranış kuralları” da diyebiliriz…) “zarar vermemek iradesi” göstermek davranışına “normatif ahlâk” diyoruz.

Solun ahlâkı diye bilinen şey nedir? Herkesin aklına ilk gelen şey “dayanışma” davranışıdır. Böylece sosyalistlerin dayanışmadan yana oldukları ve diğerlerinin buna karşı olduğu saçmalığı, görünene taabi olmak isteyen sıradan insan için yeterince tatmin edici bir romantizm halini almıştır.

Dayanışmanın gereği olarak varlıklarımızı “insan kardeşlerimizle” paylaşmak bir sosyalistin olmazsa olmaz, “değeridir”! Sosyalistler bu noktada gayet net biçimde idealisttirler. Dayanışmadan yana olmanın “norm” olduğu fikri ile dayanışmayı idealaştırırlar.

Bunda bir sorun var mıdır? Elbette yoktur. Mesele şudur ki “dayanışma” denen şey sosyalizmin uydurulmasından çok önce, daha insanlar toplumlaştıklarında meydana gelmiş bir davranıştır. Çünkü insanın varlığı, ancak hemcinsleriyle sürdüreceği barışçı işbirliğine bağlıdır. Ve insan denen yaratık da hemcinslerinin varlığının korunmasının, kendisinin varlığının korunmasıyla alâkasını çok çok önceden keşfetmiştir.

O halde? Sosyalizmin ne kötülüğü olabilir?

Sosyalizmin veya solun “kötülüğü”, dayanışmayı “rızaya” dayanan, ferdî bir eylem olmaktan çıkarmasıdır. Bu noktada “dayanışma” kavramının, bizzat sosyalistlerin hayalindeki devlet eliyle yok edildiğini anlamak için “görünene taabi olan insandan” biraz daha fazlası olmaya gayret etmek gerekmektedir.

Neden böyledir? Çünkü ekmeğinizi kendi merhametiniz ve iradenizle komşunuza götürmeniz ile eli kalaşnikoflu birilerinin, sırtınızdan dürtüklemesiyle götürmeniz çok farklı iki davranıştır! Dayanışmayı “devletleştirmek” veya bazı sosyalistlerin bu tabirin sevimsizliğinden kurtulmak için söylediği gibi onu “ kamulaştırmak” veya “kolektifleştirmek” onu buharlaştırır. Çünkü dayanışma, ancak fertlerin iradeleri varsa vardır. Bir insanı, ona hiç sormadan dayanışmaya mecbur etmek dayanışmanın ortadan kalkmasına sebep olur.

Bu durumda yazarımıza sorulmalıdır: “Bir sosyalist olmadığınızı açıkça beyan ettiğiniz halde fitre, zekât, sadaka veya bunlar dışında yaptığınız yardımları hangi ahlâka dayanarak yaptınız?” Şimdiye kadar sayısız hayra girdiğinden hiç şüphemizin olmadığı yazarımız şöyle bir düşünürse; bütün hayırlı işlerini “beynimize şırınga edilen değerler” sayesinde yaptığını derhal fark edecektir.

Eğer “sosyalist” bir ahlâka sahip ise o vakit, kendi sınıfının egemenliğini ve fakirlerin kendisine maddî bağımlılığını sürdürmek için bunları yaptığını söyleyerek öz eleştirisini sunmalıdır.

Öz eleştirinin sosyalizme has bir fazilet olduğu da gene sol karşısında duyulan ezikliğin bir sonucudur. Böyle bir sözü alenen sağcı etiketiyle siyaset yapan biri söylememelidir. Çünkü “kişinin kendini bilmesi”, sosyalizmin uydurulmasından çok önceleri bile bilinen bir değerdir.

Sosyalizmin hiçbir geleneğe bağlanmamak anlamında “sürekli devrim” ve “ilericilik” iddialarının temeli, öz eleştiri değil, “değer düşmanlığıdır”.

Evet… Size aktarılan değerleri reddedip ahlâkınızı temelsiz bıraktıktan sonradır ki bir ekonomik sistemi benimseyeceksiniz ki o sistemin içinde sizin annenizden öğrendiğiniz “beyninize şırınga edilmiş” değerlerden eser bulunmasın… Böyle bir ekonomik sistemde kimse size, kime yardım etmek istediğinizi sormayacaktır çünkü sizin gönüllü yardım yapabildiğiniz sistem “beynimize şırınga edilmiş” proleter dışı sınıfların değerleriyle birlikte çöpe yollanmış olacaktır.

Böyle bir sistemde kimse size, işinizi bilhakkın ve dürüstçe yapmanın, aslında herkese yapabileceğiniz en büyük iyilik olduğunu söylemeyecektir. Böyle bir sistemde siz “kendiniz için” ve “kendinize göre” çalışmak yerine “başkaları için” ve “başkalarına göre” çalışmaya mecbur edilerek “iyileştirilmiş” olacaksınızdır. İşte SERDAROĞLU’nun erişilmesi neredeyse imkânsız, “sosyalist ahlâk zirvesi” böyle bir şeydir.

Yani “değer” kelimesini Sayın SERDAROĞLU gibi özensiz kullanmak daha en başında, ciddi bir yanlıştır.

Bir sağ politikacı olarak SERDAROĞLU’ asıl övünmesi gereken taraftır. Çünkü solcular, ideolojilerinde, “idealizm” denerek küçümsenen bütün normatif ahlâk ilkelerine, yani SERDAROĞLU’nun ezelden politikasını yönlendiren değerlere bağlanarak aslında onun olduğu yere varmağa çalışmaktadırlar. Solcular normatif ahlâkla yaşayıp normatif ahlâkı küçümseyen insanlardır ki hayallerinin gerçekleşmesi halinde meydana geleceklere sanırım en fazla onlar karşı çıkacaklardır.

Öyleyse Sayın SERDAROĞLU’nun yapması gereken şey, ahlâkı solun eline teslim edip onların üstünlüğünü kabul etmek değil; solcuların fiilen kullandığı bütün ahlâkî takım kutusunun aslında, solun karşı olduğu ve kendisinin savunduğu geleneklerden geldiğini onlara anlatmaktır.

Sağdaki felsefe yoksunluğu, solun en büyük silâhıdır. Bu silâh, ferdin hürriyetine yöneltilmiş en büyük tehdittir. Kendisine “sağcı” diyen bütün politikacılar bilmelidir ki “ kanlı canlı fertlerin” gerçek hürriyetleri, hiçbir hayal için feda edilebilecek en ucuz şey değildir. Umuyorum ki Sayın SERDAROĞLU da bunu fark eder ve solcu sayılmakla övünmekten vazgeçer.


http://www.egedesonsoz.com/default.asp?sayfa=kose-yazilari&kyID=2511&ky=sagci-veya-solcu-olmak-