12 Ocak 2011 Çarşamba

Etnik Irkçılığın Ahlâk Dışılığı Ve Sosyalist Kökeni I


Vakt-i zamanında Alatlı değinmişti, “Ben bir Kürt aydını olsaydım” dediği yazısında… Orada etnik ırkçı Kürtçü hareketin finansmanına kısaca değinmiş ve bununla ilgili bir ahlâkî uyarıda da bulunmuştu.

Fakat gel zaman, git zaman, bu konuya fazla değinilmedi.

O halde Kürtçülük hareketinin ideolojisi ve eylem ahlâkı üzerine biraz daha düşünmekte sanırım fayda var.

Şüphesiz sosyalistler her sınıfın, kendi bilinci ile kendi ahlâkını oluşturduğunu dolayısıyla “doğru” ahlâka ulaşmak için ancak “doğru sınıf” olan proleter sınıfının diktatörlüğüne ihtiyaç olduğunu söyleyeceklerdir. Bunu yaparlarken de durmadan bir geri zekâlılık örneği olarak küçümsedikleri idealizmi sonuna kadar kullandıklarını fark edemeyeceklerdir. Çünkü “sınıf bilinci” gibi bir fikrin temelinde “kategorizasyon” yatar. Şeyleri, kategorize ediyorsanız, idelerine göre sınıflıyorsunuz demektir.

Yani mutlaklara bağlanıyorsunuz, demektir. Kaldı ki proleter devrimi için çalışmak, onu idealize etmektir. Onu tek doğru ve kabul edilebilir davranış saymak demektir. Yani “mutlakçılık” demektir. O halde hem proleter devriminin mutlak neticesine ulaşmak isteyip hem de araçlarınızı aklınıza geliverdiği gibi değiştiremezsiniz. “Ona ulaşmak için ne gerekiyorsa yapmak” demek davranışlarınızın kendilerinin ahlâktan ari kılarak eyleme geçmek demektir. Nitekim bu yapılmıştır. ’80 öncesi Türk solu, kendi arkadaşlarını, tahrik amacıyla vurabilmiş, bu konuda yalan yayınlar yapabilmiş, işlediği suçları gizleyebilmiştir. Bu, sol ideolojinin varoluşsal gerekliliğidir.

Çünkü bir ahlâka bağlanmak demek, şartlar ne olursa olsun onu korumaya çalışmak demektir.

Sosyalistlerin ahlâkı, kendilerinden olmayanla kesin şekilde uzlaşmazlığa ve hedefe yani devrim dışındaki hiçbir şeye bağlılık göstermemeye dayanır. Aklı ancak dalgın bir ilkokul öğrencisinin matematik algısı kadar çalışan bir insanı, iktisatçı ve hele filozof sanan sol için ahlâk sıradan bir kelimeden ibarettir. Sosyalist eylemin asıl fikir babası Lenin’dir ve şu satırlar solun ahlâk anlayışını gayet güzel özetler.

“…Daha sonraki yıllarda Başkurdistan devlet başkanı olacak olan Zeki Velidi Togan, Lenin’in hürriyet ve bağımsızlık vaad eden yalanlarını kendisine hatırlatırcasına Lenin’e sorar:
Sen, bize söz verdin, hani Tataristan ve Başkurdistan müstakil olacaktı?
Lenin’in cevabı kısa ve nettir:
Sen, siyaset ile ahlâkı karıştırıyorsun!..”
(1)

Lenin Boşlevik iktidarına kadar herkesi kucaklar görünmüş ama daha sonra bıçağını çekmekte beis görmemiştir ki onun kanlı mirası Stalin tarafından sürdürülmüştür.

Keza İspanya İç Savaşı gibi bir savaşta, “yoldaşlarını”, sahiplerinin yani Stalin’in bir emriyle gözleri kapalı terk ediverenler de sosyalistlerdi.

Buraya kadar sosyalizmin göreceli ve maksatlı (teleolojik) ahlâkından bahsetmemiz boşuna değildir.

Çünkü vakt-i zamanında ideolojilerinin enternasyonalizmi gereği, Türk adına alerji gösteren ve Türk için çalışan herkesi faşist, ırkçı diye yaftalayan Türk solu, bugünkü sosyalist Kürt hareketinin kendisinden beslendiği kamptır. Nitekim Oda TV’de yayınlanan Mahir Çayan ve Mihri Belli konuşmasındaki şu satırlar çok önemlidir:
“TİP’in 4. Büyük Kongresi de bizimle aynı tarihde. 29-31 Ekim 1970! Karar metin taslağını Behice Boran üstlenmiş durumda. Gittikçe eriyorlar. Ellerinde bir tek Kürtçülük kartı kaldı…
Geçen gün Muzaffer Erdost’un Sol Yayınları bürosunda Doğu illerinden gelen delegelerle görüştük. Kürt politikacılar ham politikacılar, çocukluk dönemindeler hep, milliyetçi temelde hareket ediyorlar. Hem TİP’i, hem burjuva partilerini kullanmaya çalışıyorlar. Kürt milliyetçiliği Barzanicilik olarak ortaya çıktı ve bu akımın başlıca görevi Kürt yoksulları arasında Türk düşmanlığını işlemek, Türkiye Marksist soluyla Kürt siyasi hareketi arasına uçurumlar sokmaktır…”
(2)

Bu satırlarda Belli’nin Kürtçü harekete yönelttiği eleştiri onun “milliyetçi” temelli olmasıdır. Yoksa, böyle bir hareketin “ırkçı” olup olmadığına, demokrasi denen hukuka bağlı rejimle çelişip çelişmediğine dair en küçük eleştiri yoktur. Mihri belli satırların devamında:

“Ben geçen yıl Ankara Hukuk’da 20 Mart 1969’da -eğer tutuklanmasaydım- yapacağım konuşmada -sonra Aydılık’da ‘Millet Gerçeği’ olarak yayınlanan yazıda- vurguladığım gibi, bugün her alanda ulusal değerlere sahip çıkan solculardır. Ulusun üzerinde yaşadığı toprakların bütünlüğünü savunan, emperyalist tekellerin tasallutuna karşı ulusal ekonomiyi savunan hep bizleriz.
Ulusal değerlere sahip çıkmak anlamında ulusçuluk enternasyonalizmle asla çelişmez…
Büyük Fransız sosyalisti Jean Jaures, ‘Vatanseverliğin azı seni enternasyonalden uzaklaştırır, çoğu yakınlaştırır’ diye bu iç içeliği vecizleştirmiştir
.”

Demektedir ama eylem plânında Türk adının fiilî savunmasına karşı en ufak bir sempati beslememektedir. “Ulus” dediği olgunun Kürt ırkçılığına karşı savunulmasına, uluslaşmanın soyut temellerinin medenileştirici etkisini, Kürt kabileciliğine karşı korumak hususunda hiçbir gayreti yoktur.

Görülmektedir ki Türk solunun bir kısmı ülkenin bölünmesi pahasına devrim için alenen Kürtçü hareketi desteklerken bir kısmı da devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü için mücadele eden insanlarla beraber olmak varken sırf ideolojik sebeplerden suskun kalarak Kürt enik ırkçılığının önünü açmıştır.

Türk solundan beslenen Kürt hareketinin Marksist maskesi onun ırkçı yönünün hâlâ eleştirilmesini engellemektedir. Bu eleştiriyi en başta, onu semirtip bu hale getiren Türk solcuları yapmalıdır.

Etnik ırkçı Kürt hareketinin temel ideolojisi Marksizmdir.

Peki bir etnik ırkçı hareketin sözde enternasyonalist bir ideolojiyi benimsemesinin sebebi ne olabilir?

Gerek Türk soluna gerekse Kürt ırkçılarına göre bu bir çelişki değildir. Çünkü ideolojilerinin temelindeki basit mantığa göre evren “çelişkiler üzerine kuruludur”.

Evrendeki çelişkileri “doğru mantığa göre yok ettiğinizde” ki bu mantık onlara göre marksizmdir, insanlık mutluluğa kavuşacaktır. Doğru mantık nedir? “ Üretim araçlarının bilincimizi oluşturduğu” bir düzenin mantığıdır. Yani? Üretim araçlarının bizim bilincimizden önce var olduğu, adeta topraktan hazır çıkarıldığı bir düzenin mantığı!

Bir üretim aracının ancak eğitimli, çaba göstermiş ve gösterdiği çabanın karşılığın özgürce pazarlık edebileceğine inanan bir bireyin eseri olduğu yalın gerçeğini tersyüz edip o bireyin aklını ve emeğini “toplumun kölesi” haline getirebilirseniz belki bu mantık geçerli olabilir. Ama Marksistlere göre evren bir çelişkiler beraberliği olduğundan, “bir dahiyi alnına silâh dayayarak çalışmaya itecek moronların diktatörlüğü” düşüncesinde bir gariplik, bir ahlâksızlık yoktur.

Bir bireyin varlığı üzerinde kolektif bir tasallut kurmak ahlâksızlığını benimsediğinizde artık yapacaklarınızı sınırlayacak hiçbir kural kalmamış demektir. İşte Kürt etnik ırkçılığının Marksist kökenindeki çelişkisizlik buradan kaynaklanmaktadır.

(Devam edecek...)

11 Ocak 2011 Salı

Liberallere Sorular


Türk ve Kürt deyince ne anlıyorsunuz?

Sizce Türk veya Kürt olmak kan tahlili, gen sekans analizi vs yapıldığında kendini belli eden ırksal bir belirti midir?

Toplumsal yapılar hakkında ne biliyorsunuz? Meselâ millet, kavim, kabile, aşiret, aile, cemaat, gibi terimler size ne ifade ediyor?

Sizce bireyin haklarının kaynağı nedir? Irkı/etnisitesi mi? Yoksa diğer insanlarla beraber yaşamak gerekliliği mi?

Farklı bir ırka mensup olduğunu ispatlayan herhangi bir ferdin, toplumun kalan kısmından farklı ve “fazladan” haklarının olmasını istemesi sizce “normal” midir?

İfade hürriyeti hakkınızı savunurken ne gibi araçlar kullanırsınız?


İmralı’da ağırlaştırılmış müebbet hapis ezasına çarptırılmış örgüt lideri sizin için meşru bir kanaat önderi midir? Veya herhangi bir ırkın kanaat önderi sayılması sizce meşru mudur?

İmralı’daki mahkûmun temel hakları sizce devam etmekte midir?

Suçu ve suçluyu övmek ifade hürriyeti kapsamına girer mi?

İfade hürriyeti hakkı, ırksal farklılıkların siyasal olarak ayrıştırılması için kullanılabilir mi?

Size göre PKK nasıl bir örgüttür? Meselâ liberalizmin ifade ettiği temel hakları savunan bir sivil örgüt müdür? Meşru bir siyasi parti midir? Bir “ırkın” meşru temsilcisi midir?

“Bombalar savaşın bir parçası!”, “İşgalci TC Kürdistan’dan defol!”, “ Muhatap Öcalandır, İmralıdır.”, “Kürt’ler hayatınızı cehenneme çevirecek!” gibi cümleleri, ifade hürriyetini savunmak için kullanır mıydınız?

Irksal farklılıklarına sık sık vurgu yaparak öne çıkan Kürt siyasetçilerinin ısrarını normal, meşru, geçerli ve daha önemlisi ahlâkî sayıyor musunuz?

Kendilerini ırken değil ama değerler, normlar ve tarihî bağlarla Türk sayan insanlar sizce ırkçı mıdır?

Türkiye’de Kürt’leri ırken aşağılayan herhangi bir siyasetçi, düşünür vs. gördünüz mü? Mesela sıkça ırkçılıkla itham ettiğiniz MHP’nin demeçlerinde ırka herhangi bir atıfta bulunduğuna şahit oldunuz mu?

Sizce insanlar ancak ve yalnız aynı ırktan oldukları insanlarla mı mutlu yaşayabilirler?

Irk bağını aşan ve bunun ötesinde ortak bir kimlik ve bağ teşkil eden bir ilişki biçiminin, size göre liberal siyaset felsefesinde bir yeri var mıdır?

Veya şöyle soralım: Size göre insanlar ancak ırksal durumlarına göre mi siyasal ilişkiler kurabilirler?

Demokrasi, size göre ırksal farklılıkların siyasette ayrı kompartımanlar halinde temsil edilmesi midir?

Her ırksal grubun kendi mahallinde, kendi silâhlı güçleriyle yaşaması sizce demokrasinin gereği midir?

Irksal grupların kendilerini ifade edebilmelerinin tek yolu, içinde yaşadıkları topraklarda ayrı silahlı güçlerle diğerlerinden bağımsız veya özerk yaşamaları mıdır?

Irksal farklılıkları için ayrılma isteyenlerin bu talepleri kendiliğinden ve doğal olarak meşru mudur?

Bir memlekette talep etmek hakkı sadece ırksal gruplara mı aittir?

Egemenlik “son sözü söylemek” olarak tanımlanabilir mi?

Bir memlekette son sözü söyleyenin kim olmasını murat edersiniz?

Bir memlekette son sözü söyleyenler, ırksal farklılığa önem vermeden, ortak bir adı sahiplenen kişilerden oluşuyorsa, onların bu yetkisi size göre meşru mudur, değil midir?

“Vatan” sizce gerçek ve meşru bir değer midir?

Sizce “vatan” diye bir kelime olmasaydı, insanlar daha mutlu mu yaşardı?

Sizce mutluluk nedir?

Mutluluk, ırken aynı olduklarımızla, bağımsız yaşamak mıdır? Yoksa temel haklarımızın korunacağına dair tam bir teminat altında yaşamak mıdır?

Sizce bir ülkeyi kuran çoğunluğun, o ülke hakkındaki değerlendirmesi tamamen anlamsız mıdır?

Sizce bir ülkeyi kuran çoğunluğun, kendisine “millet” demesi hukuk dışı mıdır?

Elbette daha pek çok soru sorulabilir. Aklıma geliveren ilk sorulardı, bunlar. Kendilerinde tahammül, hoşgörü gibi özelliklerin var olduğunu iddia eden, herkesin hakkını savunmakta kararlı oldukları izlenimini uyandıran liberallerin yukarıdaki sorulara, kısa ve net cevaplar vermeleri, istirhamımdır.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Liberal Ve Dinci Köksüzlüğün İmparatorluk Çarpıtmasına Cevap




Son günlerde siyasal dinciliğin “Yeni Osmanlıcılık” projeleri konuşuluyor. Birileri, dış işleri bakanımızın hayalindeki büyük haritayla Osmanlı’yı ihya edeceğini sanıyor. Sık sık millî devlet/ulus devlet fikrinin karşısına imparatorluk tasavvurları konulmağa çalışılıyor.

Durmadan Osmanlı’nın Türk’ten gayrı unsurlar barındırdığı, hepsinin varlığına saygı duyduğu söylenip duruyor. Ama bunlar hep neticelere bakılarak söylenen kasıtlı çarpıtmalardan ibaret.

Osmanlı Türk dışı unsurlar barındırıyor muydu? Şüphesiz evet. Çünkü o bir imparatorluktu. Osmanlı hâkimiyet sahasındaki unsurların hayat tarzlarına saygılı mıydı? Şüphesiz evet… Çünkü o gene bir imparatorluktu.

Bu akıl yürütmenin belli başlı iki eksikliği var.

Birincisi bir devlet, eğer bir “patron” devletin emriyle değil de bir bağımsız toplum tarafından kurulmuşsa o devlet, adı ne olursa olsun millî bir devlettir.

İkincisi imparatorluklar demokratik katılımla kurulmaz ve işletilmez.

Irak, Suriye, Afganistan gibi, sözde hükümdarlarına patron devletler tarafından taç giydirilerek haritaya çizilmiş devletler dışında yer alan az sayıdaki devletin tamamı bir millî unsura dayanır. Bu toplumsal bir gerekliliktir. Çünkü kurallı yaşamak ihtiyacının, kabile yaşantısına baskın geldiği topluluklar, toplumlaşarak bir üst medeniyet seviyesine geçerler. Yani milletleşme, “tarihin bir devrinde, bir hukuk çatısı altında/devlet bir araya gelen kavimlerin bir birleşimi” olmaktan dolayı, kabile yaşantısından çok daha medeni ve var edici bir davranıştır.

Milletleşme bir davranıştır, çünkü milletleşmek, “kurala dayanmak arzusunun irade ile hayata geçirilmesi” işidir. İradeye dayandığı içindir ki bir davranıştır. Yani insanca bir iştir. Oysa kabile hayat, aşiret mensubiyeti kokusu, rengi, şekli tanıdık nesnelerin yenmemesi gerektiğine dair hayvanca güdünün insan ailesinde belirmesinden başka bir şey değildir.

Bir imparatorluğun çok milletli veya çok kavimli olması, imparatorluğun kurulması ve genişlemesinden sonra meydana gelir, ondan önce değil! İmparatorluklar devrinde cenk ve fetih yegâne genişleme yoludur. Cenk ve fetihte de kimsenin rızası aranmaz. Her imparatorluğun cenk ve fetih güdüsü farklı olmakla beraber aslolan güçlü olanın, düzeni kendi güç aygıtlarıyla sağlaması, sükûnu tesis etmesi ve kendi varlığını, değerlerini egemen kılmasıdır.

“Roma barışı” dendiğinde, Roma İmparatorluğunun, kendisini davet eden topluluklara koştuğunu anlamayız. “Roma Barışı”, Roma hukukunun, Roma egemenliğindeki her yerde istisnasız kullanılması, egemen olması anlamına gelirdi. Kendi bölgelerinde kendi kilimini dokuyan Kuzey Afrikalı kabileler belki farkında değillerdir ama onların çatışmasız yaşamasını sağlayan, o dönemde son sözü Roma’nın söylemesidir.

Roma neydi? Roma, büyük ölçüde Etrüsk kökenli, lâtince konuşan, devletleşme sürecine pek çok ırkın, kavmin , kabilenin katılıp içinde mezcedildiği büyük bir milletleşme süreciydi. Bu katılımda lâtincenin belirleyici olması, Roma’yı kuranların hayat tarzının esas kabul edilmesi, katılımın olmazsa olmaz şartlarıydı.

Aynı şekilde Osmanlı, bir Türkmen uç beyinin kurduğu devletten yeşerip olgunlaşmıştı. Osmanlı’nın kurucuları Türktüler, Türkçe konuşuyorlardı, diğer Müslüman milletlerden ayrıydılar ve pek çok büyük devlet kurmanın tecrübesini içlerinde taşıyorlardı. Osman Bey devleti kurduğunda hiç kimse onun “etnik kökeninden” bahsetmiyordu. Çünkü o, millet ağacının dalı olduklarının farkında olan aşiretlerden birine mensuptu. Osman Bey’in torunu, Bayezit, dünyanın bir ucundan kendisiyle kapışmaya gelen Timur ile aynı milletin mensubu olduğunun farkındaydı.

Şüphesiz Osmanlı devlet yönetimine pek çok Türk dışı unsur katmıştı. Veya padişahlarımızın bir kısmının annesi de köken itibariyle Türk dışı idi. Peki ama bütün bir mekanizmayı Türk’lerden oluşturmak varken neden böyle bir yola gidilmişti.? Şimdilerdeki sapkın, nevzuhur, köksüz liberallerin ve vatansız dincilerin sandığı gibi bu bir “demokratikleşme projesi” falan değildi.

Bu, “milletleşmeye duyulan sonsuz güvenin” bir ifadesiydi! Bu, soyutluğun, kuralın, normların ve değerlerin, ırktan, kandan, kabileden daha belirleyici olacağı bilgisine duyulan güvendi.

Bu, “birinin son sözü söylemesi gerektiği” gerçeğini, kurala dayandırmak kararlılığının ifadesiydi. Kurallar Türk örfünden kaynaklanıyordu. Bundan dolayıdır ki “Türk-İslam” denerek Arap örfüyle veya siyasi İslamcılıkla ilişkilendirilmek istenen Müslüman Türk devletlerinde din, siyaseti belirleyen büyük örfün yanında ancak zahiri bir meşrulaştırma kurumu olarak kullanılmıştır. Açık bir vicdanî ihlalin giderilmesinde uyarıcı olmak dışında, İslâmiyet sanıldığı gibi Türk devletlerinde Araplaştırıcı, “örf telkin edici” bir mevkide olmamıştır. Bundan dolayıdır ki İslâmiyet’in kabul edilmesi, Türk’leri Araplaştırmamıştır.

Bünyesine sayısız kavmi katan büyük devletimizin can damarlarında daima kendi örfümüz dolaşmıştır. Bundan dolayı biz Türk’ler bütün hanedanlarımızı ve büyük cumhuriyetimizi bir büyük devlet olarak kabul ederiz. Dimağımızı besleyen değer ve normlar, Mete Han’dan bu güne kadar değişmemiştir.

Biz ahlâkı, İslâmla edinmediğimiz, ondan çok önce de yaşadığımız içindir ki onun son ve büyük bayraktarı olabilmişizdir. Bundan dolayıdır ki bizim için Arap olmak herhangi bir ahlâkî önem arz etmemektedir.

Tarihin belki de son büyük barışı olan “Osmanlı Barışı”, egemen Türk milletinin, kabilelerden korkusunun bir eseri değildi. O, “adaletin şaşmaz egemenliğinin” ete kemiğe bürünmesiydi ki buna ihanet etmenin bedelinin korkunçluğu, kendi bölgelerinde kendi kokularıyla av sahası belirleyen sayısız kabilenin, medeniyetle ilişkisini sağlıyordu.

Egemenlik sadece silâhlı gücü elinde bulundurmak değildir bir İmparatorlukta. Egemenlik, imparatorluğun her yerinde kendi damgasını vurabilecek büyük ve yetkin bir kültür sahibi olabilmektir. Bu da “Kendine benzeyeni yeme!” kuralından gayrisini bilmeyen ve kendi sürüsünden gayrisini düşman sanan kabile ırkçılarının anlayamayacağı bir soyutluktur.

Bundan dolayıdır ki etnik hınçları hâlâ dinmemiş ırkçı Sırp’lar, Bosna’da kendi kandaşlarını katlederken onlara “Türk” diye hakaret etmişlerdir. Çünkü onlar İslâmiyeti, İstanbul’u fethedip Avrupa’da yıldırım gibi eserken yediği üzümün dalına para bırakan Türk’ün örfüyle tanımıştır. Çünkü onlar İslâmiyeti, bünyesine sayısız kavmi, kurala dayanan büyük düzen sağlayıcılığı ile katan medenî ve erişilmez Türk’ün varlığı ile tanımışlar ve milletleşememenin kompleksini bu yüzden hâlâ duymaktadırlar. Balkan Müslümanlığının rengi Arabî değildir, doğrudan Türktür! Gene bundan dolayıdır ki Arap-Vahabî tutuculuğu, sonsuz maddî imkânlarla İdil-Ural, Kafkas ve Balkan Türk varlığını kendi mecraına çekmeye çalışmaktadır.

Hiçbir imparatorluk, kurucu unsurunun, kurucu ulusunun egemenlik yetkisini paylaştırarak ayakta kalmamıştır. Egemenlik yetkisinin paylaştırılması gibi sanılan mahallî yetkilendirmeler, ilgili bölgenin halkına “Senin hükümdarını belirleyeni unutma, patron benim!” demenin bir yoluydu. İngiltere Irak denen sun’i devlet kurulurken sözde Irak kralına tacını sıradan bir subayı ile giydirirken de bu mesajı veriyordu. “ Benim subayım, senden çok daha büyük ve güçlü bir imparatorun temsilcisi olarak sana isterse taç giydirir, isterse seni yok eder!” mesajını veriyordu. Nitekim Kanuni’nin Fransa kralına hitabında da onu kendi dengi görmemesi imparatorlukların “katılımcılık ve demokrasiyle” yönetilmediğini gösterir.

Gücün çok daha açık kullanıldığı devirlerin bir yönetim şekli olarak imparatorlukları günümüzün değer yargılarıyla yargılamak bu yüzden saçmadır. Buna mukabil, günümüzün modern siyasetini oluşturan bütün kurumlar ise mutlaka milletleşmeyle ilgili olarak gelişmiştir. Çünkü imparatorluklar yalnıza “millet dışı unsurları” güçle birleştiren mekanizmalar değildi. İmparatorluklar, milletleşmesini gerçekleştirmiş kavimlerin, kendilerini birleştiren değerlerin, dünyanın geri kalanına egemen kılmak gayretlerinin ifadesiydiler.

Osmanlı en zayıf devrinde bile Türk devleti olduğunun bilincindeydi ve bu yüzdendir ki 1876 Anayasası’nda resmî dil Türkçe olarak belirtiliyordu.

Bir haritaya anlam veren, onun büyüklüğü değil, büyüklüğünün hangi değerlerle doldurulduğudur. Şol sebeptendir ki eğer dünyanın yarısını kaplayacak bir imparatorluk hayal ediyor iseniz bu haritanın içini, altın ibrikle taharetlenen, görmemiş petrol zenginlerinin çarpık adetleriyle mi yoksa kefenini giyip kendinden on kat kalabalık bir orduya şeksiz ve şüphesiz hücum eden “erlerin” örfüyle mi doldurmak istediğinize dikkat etmelisiniz.

9 Ocak 2011 Pazar

Gonca Kuriş’e İhanet Etmek


Bu sabah, yıllar evvel Hizbullah’ın öldürdüğü Gonca KURİŞ’in hayatlıyla ilgili Soner YALÇIN’ın yazısını okudum.

Allah Gonca Hanım’a gani gani rahmet ve katillerine de lanet etsin!

Gonca Hanım’ın hayatının bir özelliği var. Sıradan Türk vatandaşları gibi, bir şey olmak için üniversiteye gitmemiş. Kendini inşa etmek işini akademisyenlerin üstüne yıkmamış. Normalde genç yaşta evlenen kadınlar gibi hayattan elini eteğini çekmemiş. Ne yapmış? “Madem okumam, yazmam var, aklım da var niye başkalarının aklına uyayım ki?” diyerek eline geçen ne varsa okumuş, kendi aklına vurmuş. Sonra da fikirlerini korkmadan açıklamış.

Bu çoğunuza normal görünebilir. Ama bunlar, bu ülkede normal değil. Gonca Hanım, “reel politğie” göre bir Türk vatandaşı olarak iki büyük hata yapmış:

Birincisi bu ülkede insanların fert/birey olarak var olabileceğini sanmış.

İkincisi aslında birinci hataya sebep olan hatadır ki bu da Türkiye’de, kendini sınırlandıran ve insanların ferdiyetine/bireyselliğine karşı saygılı bir hukuk devletinin var olduğunu sanması.

Bakınız meselâ şimdilerde başbakana adeta “olağanüstü hal yetkisi” olarak kanal kapatma yetkisi veriliyor, işittiniz mi hiç? İşitmediniz, değil mi? Yani? Ancak yargı kararlarıyla sınırlandırılabilecek temel haklar sahası, gün geçtikçe yürütmenin müdahalesine daha fazla açılıyor.

Merhume Goncaa KURİŞ fertlerin kendi aralarına özgürce “cemaatleşmesinin” aynı zamanda özgürce cemaatten ayrılabilmesi anlamına geldiğini sanmış. Oysa memleketimizdeki çarpık demokrasi algısının en önemli özelliği, insanların mutlaka birer cemaate zincirlenmiş olarak yaşamaya mecbur edilmesidir. Bir sosyalist, ateizm, kolektivizm ve devletçilik konularını kesinlikle sorgulayamadan mutlaka aynı zamanda bir çıkar birliği olarak sol “ cemaate” üye olurken bir siyasal dinci de devlet ve millet düşmanlığı, Arap hayranlığı ve dini ideolojileştirmek tavrı ve aynı zamanda çok sıkı menfaat ilişkileri ile kendi cemaatine bağlanır. Bir etnik ırkçı Kürt ırkının farklılığını ve bu farklılığın siyasallaştırılmasını gözü kapalı savunurken Türk adından ve devletinden nefret etmek müştereki ve aynı zamanda Marksist yönelimi ile kendi “cemaatini” belli eder.

Türkiye’de cemaatleşme, insanın yegâne var olabilme halidir. Bu, sürü halinde avlanan canlıların yegâne hayatta kalma biçimidir ama insanların değil…

Türkiye’de “cemaatler” birbirlerinin her fırsatta gözünü oymak için bekler gibi görünmekle beraber hepsinin üst ve ortak düşmanı aslında ferttir/bireydir. Daha da özetle söylemek gerekirse hepsinin ortak düşmanı akıldır, düşünmektir.

Merhume Gonca Hanım, etnik aidiyetle lekelenmiş bir dinci cemaate, milletleşmiş, farklılıkları içinde mezcetmiş ve bu yüzdende “özgürlük” algısı çok daha geniş şekilde oluşmuş bir toplumun üyesi olarak girmiş. Kendi aklı, ona dünyada insan varoluşunun barışa ve rızaya dayandığını söylemiş. O yüzden de “Ben yokum!” dediğinde anlaşılacağını sanmış.

Cemaatleşmeyi, aklının muhakemesine vurmuş ki bu, hele dinci cemaatleşmede en kötü şeydir. Hele bir de etnik ırkçılığın nefretinin kendisinden beslendiği bir dinci cemaatleşmede, milletleşmenin medenî olgunluğuna mensup olduğunuzu gösterirseniz, bunun affedilmesi beklenemez. Gonca Hanım, görünen o ki “Türk” adı altındaki bir gönüllü beraberlikte yaşayacağını düşünmüş ve “gönlünün rızasını”, cemaate tapınmanın önüne koymuş.

İkinci hatası, aslında daha büyük görünüyor. O da, “gönül rızasına” aykırı davranan cemaatlerin, hukuk devleti ile sınırlanacağı yanılgısıdır. Çünkü ancak böyle bir teminatın varlığında, aklını kullanan Gonca Hanım gibi bireyler, kendi fikirlerini çekinmeden açıklayabilirler. Bir hukuk devletinde birey, şiddetle ilgisi olmayan fikirlerinden dolayı devlet de dahil olmak üzere hiçbir güç kullanıcı tarafından taciz edilemez.

Oysa bugün memleketimizde demokrasi her türlü “cemaatin”, oy çokluğu vasıtası ile devletin zor kullanma yetkisini ele geçirmek savaşı/mücadelesi haline getirilmiştir. Artık Türkiye,oy sayısının hiçbir ilke ve kuralla sınırlandırılamadığı bir ülke haline getirilmiştir. Bundan dolayıdır ki “muhafazakârların” hukukla sınırlandırılmış iktidarı yerine, dini, devlet eliyle hayatımıza egemen kılındığı bir siyasal dinci/ümmetçi bir rejime doğru son hızla gitmekteyiz. Bu rejimin özelliği, din adına milletin ve milliyetin reddi, etnik ırkçılığın, milleti parçalamak adına kullanılması, adına “Müslüman” denen siyasal dinci bir grubun devletin imkânlarını kendi kolektif yarar anlayışına göre cemaatlere dağıtabildiği, korporatist ve kolektivist bir dağıtıcı devlet yapılandırılmasıdır.

Dolayısıyla böyle bir devlet, cemaatleşmenin özgürce oluşmasına izin vermesinin yanında, dağılmasının da bireylerin rızasına bırakıldığı bir hukuk devleti olmaktan çok uzaktır.

Görünen o ki “Biz ekmeğimizi yiyelim gerisine karışmayalım!” akıldaneliği ile sözde dindarlığa siyasal gücü vermeye devam edersek gün gelip de tuvalete hangi ayakla girip çıktığımız sorgulandığına bile cevap verecek kadar beynimiz kalmayacak. Gonca Hanım, kendi aklıyla yaşayıp ölmüş gerçek bir Müslüman olarak akıl ve ahlâk sahibi bütün Türk vatandaşlarının hem gururu hem gönül yarası olarak içimizde yaşayacaktır.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Kim Barış Ve Kardeşlik İstiyor?


Barış ve kardeşlik mi istiyorsunuz?

O halde barış ve kardeşliğin gereğin yerine getirmelisiniz.

Güzel kardeşlerim, her memleketin bir ve yalnız bir sahibi vardır. Bu, Irak gibi Suriye gibi harita devletleri dışında hep böyledir. Yani devletini kendisi kurmuş her “millet” ülkesinin tek sahibidir. Türkler, kendi devletlerini kurmuşlardır, bu tarih boyunca böyle olmuştur. Hiçbir Türk devletinin başına başka bir ülkenin subayları tarafından taç takılmamıştır!

Dolayısıyla Türk’ler tarihleri boyunca hep ev sahibi olmuş bir millettir. Kendi evimizi yapar, içinde daima kendimiz hükmederiz.

Türk evinde yaşayan Türk’ün soyadını taşır! Türk, ev mahremiyetine dahil ettiği herkesi kendi ailesinden görür.

Kürtlerin Türk sayılması da bundandır. Çünkü dünyada Kürtleri kendi ev halkından sayan sadece Türk’lerdir. Ne Arap’lar ne Fars’lar Kürtleri hele ki kardeş bilir! Kürtler iran’da hiç mesabesindedir, Irak’ta Amerikan korumasındadır, Suriye’de çoğu kimliksizdir hem de düpedüz kimliksizdir!

Bir millet kendi meclisine ancak kendi ailesinden insan seçer. Kürt aşiretleri ufacık egemenlik halleriyle nasıl kendi meclislerine başkasın karıştırmıyorsa Türk Milleti de koskoca ve gelişmiş bir millet olarak kendi egemenliğine kendi ailesinden başkasını karıştırmaz.

“Kardeşlik” kayda ve şarta bağlı bir şeydir. Aynı evi , aynı mahremiyeti paylaşan insanlar “ailelerine” ihanet etmez! Aynı ailede bir sürü kardeş olur ama onları bir arada tutan ne kan bağıdır, ne başka bir şey! Kardeşlik ancak aileye hürmetle vardır ve bakidir. Aileye hürmetsizlik eden aileden atılır!

Her kardeş evini ayırmak isteyebilir ama hiçbir kardeş, odasını sırtlayıp götüremez.

Ey Kürt kardeşlerim! İçinde yiyip içtiğiniz, kaset yapıp slogan attığınız, lanetlediğiniz, “defol” deyip de sahibini kovmaya kalktığınız, evi sizinle paylaşanlara yıllardır hakaret edip kurşun yağdırdığınız bu ev, “Türk Evidir!” Bu evi kuran millete “Türk” denir!

Ve hiç kimse kendisine, kendi evinde hakaret edilmesini hoş görmez!

Türk’ü işgalci mi görüyorsunuz? Kendi evinde kendi sözünü söylemesine mi isyan ediyorsunuz? Kendi sözünü söyledi diye Türk’ü yok etmek mi istiyorsunuz?

O zaman evin sahibine silâh çekmekle hangi kardeşliği tesis etmek istiyorsunuz?

Türk’ün kendi evinde giremeyeceği odalar mı olacağını sanıyorsunuz? Varlık sebebiniz ve koruyucunuz, hamiyetli ve müşfik bir milleti red mi ediyorsunuz?

Peki bir aileyi reddettiğinizde, onun bütün mirasını ve haklarını da reddettiğinizi biliyor musunuz? Bir aileye hakaret edip onu tehdit edip de onun evini paylaşabileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Sizi kullanan terör maşası siyasetçilerinizin, yarın siz mahallelerinizde kötülenirken, artık iş bulamaz hale geldiğinizde, sevilmediğinizde, komşularınız sizinle ilişkilerini kestiğinde nerede olacağını sanıyorsunuz? O zaman örgütünüzün gelip de her mahalleliyi tehdit edip sizi sevdireceğini mi sanıyorsunuz? Siz yarın pazar yerlerinde, artık resmen “ötek”i haline geldiğinizde insanları tehdit ederek ekmek parası kazanabileceğinizi, hamallık edebileceğinizi, ev kiralayabileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Siz hangi güçle, kimi tehdit ettiğinizin farkında mısınız?

Aranızda herhalde PKKlı olmayan vardır. O halde neden kalkıp da ona karşı hakkı savunmamaktadır? Kaçakçılıkla şantajla, tehditle para toplayan adamların sözde bir namus ve ahlak davasını güdebileceğine gerçekten inanıyor musunuz?

Sevgili kardeşlerim unutmamalıdır ki hiçbir ev sahibi ölmeden evini düşmana vermez. Hele Türk’ler hiç vermez. Bir ev de üzerinde çatısı olan bir ahır değil, içinde ev sahibinin adının ve töresinin uygulandığı mahrem ve mukaddes mekândır!

Elbette Türk adı da dünyadan silinebilir bir gün. Ama o güne kadar her Türk, adının, soyadının varlığını hür yaşamak için savaşacaktır! “Savaş kelimesini telâffuz edenler” çok dikkatli olmalıdır. Ne istediğinize dikkat etmelisiniz! Zira… Maazallah bir gün isteğinize kavuşabilirsiniz…

Ne mutlu Türküm diyene!

5 Ocak 2011 Çarşamba

Türk Milliyetçilerinde İdeolojik Boşluk II

-Ne büyük dişlerin var senin!
....

Milliyetçilerin sahiplenilen müşterek değerlerin ancak kolektivizmle korunacağı yanılgısı onları demokrasi anlayışında geride bırakmıştır. Milliyetçiler için kolektivizmin, tek ve kaçınılmaz toplumsal tasavvur olduğu en başta onların ekonomiye bakışlarında görülebilir.

Bugün milliyetçilerin kahir ekseriyeti için ekonomi, her gün değişen gereklere göre komuta edilmesi gereken bir faaliyet sahasıdır. “Milletin menfaati için” devlet “gereken neyse onu yapar”. Bir milliyetçinin kafasındaki bütün ekonomi, bundan ibarettir.

Bu düşüncenin en sık işitebileceğiniz ifadesi “ Bütün ideolojilerin eksik yanları olduğu, her birinden milletin yararına olan kısımlarını alıp kullanmamız gerektiğidir”. İşte Türk milliyetçilerinin ideolojik boşluklarının fakirliklerinin en hazin özeti budur.

Çünkü bu tip bir düşünce öncelikle “doğruyu” tespit etmenin mümkün olmadığını savunan görecelik ahlâkının sonucudur. Bu, hiçbir ideolojiyi doğru bulmamak gibi bir yüksek ahlâka işaret edebildiği gibi aynı zamanda hiçbir ideolojiyi ahlâken yargılayamamak anlamına gelir. Bu düşünce ahlâkı bir yana koyarak faydayı aramak ilkelliğinin ifadesidir.

Meselâ liberalizmin serbest ticaret ilkesine, bazılarının serbest ticarette iflas edeceği endişesiyle karşı çıkan bir milliyetçi, buna mukabil her malın fiyatının “milletin yararına” devletçe belirlenmesinin ahlâkî eleştirisini yapmayı büyük ihtimalle gereksiz bulacaktır.

Bir niyetin sırf niyet olduğu için ahlâkî olarak geçerli/makul sayılıp sayılmayacağını ve hele sebep olabileceği muhtemel zararlı etkileri düşünmemek Türk milliyetçilerinin genel özelliğidir.

Türk Milleti’nin hür ve müreffeh yaşamasını arzulamak bütün Türk milliyetçilerinin sarsılmaz /tartışılmaz müşterekidir. Buna mukabil “devletin gereğini yapması” kolaycılığıyla özetlenecek bir ekonomi anlayışının sebep olacağı hürriyetsizlik ve fakirlik ortamını düşünmeye uğraşmamak da gene Türk milliyetçilerinin neredeyse tartışılmaz müşterekidir.

“Devletin gereğini” yapmasının sosyalizmden, komuta ekonomisinden, fakirlikten ve baskıdan başka bir sonuca varamayacağını Türk milliyetçilerine anlatmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü onlar niyetlerini akıllarının yerine koyarak yollarını bulabileceklerini sanırlar. İdeolojiyi bir günah gibi kabul eder ama içeriği olmayan “Dokuz Işık” gibi yarım yamalak sosyalizm taklidi doktrinler icat ederler.



Bütün bunların sebebi, milliyetçiliğin milletin bağrında yaşayan doğal bir öz olduğunun anlaşılamaması, onun bir tür siyasal araç olabileceğinin sanılmasıdır. Milliyetçiliğe sahip olmadığı bir ideolojik aşkınlık tanınması öncelikle onun siyasî tartışmaların nesnesi haline getirmiştir. Böylece milleti bütünleştiren bir cevher sığ siyasî tartışmaların arasında yıpratılmıştır.

Ve daha sonra…Özünde hiçbir ideolojik önerme taşımayan bir mensubiyet duygusundan, toplumsal düzene, ekonomiye ve siyasete dair cevaplar beklenir olmuştur.

Bugün milliyetçiliğe duyulan ezbere nefretin en büyük sebebi, onun siyasallaştırılması ve böylece siyasal gerilimlere alet edilmesidir. Milliyetçilik hepimizin ailemize duyduğumuz sevgiden filizlenen en tabii ve temel duygularımızdan biriyken onu siyaset sahasında “tartışılır” hale getirmek onun yok edilebileceği ve belki de yok edilmesi gerektiği kanaatini de kendiliğinden doğurmuştur. Böylece sosyalizmin diyalektik mutlaksızlığı ile beyinlerini çekimsiz bir ortamda yüzmeye bırakanlar içinde yaşadıkları büyük kimliklenme sürecine ve bunun amiline karşı nefret geliştirmeye başlamışlardır.

Buraya kadar Türk milliyetçilerinin ideolojik yetmezliklerini inceledik.

Türk milliyetçileri artık “devletin gereğini yapması” çocukluğundan kurtulmalıdır. Bundan dolayı da “gereğinin ne olduğuna” dair sağlam ve tutarlı bir ideolojik tercih yapmalıdır.

Bugüne kadar milliyetçi camiadaki genel ideolojik tercih inanılanın tam aksine sosyalizm olmuştur. Bunun en büyük sebebi de siyasallaşma ile başlayan kitleselleşmede devleti “baba” sayan kitlelere daha kolay hitap edebilmek endişesidir. Türk milliyetçilerinin ekonomiyi “devletin komuta ettiği” bir şey sanma anlayışı, siyasallaşmanın tabanındaki köylülüğün anlayışından başka bir şey değildir ve bu anlayışın çağdaş siyaset bilimindeki yeri sosyalizm cephesidir.

Meselâ hemen hiçbir Türk milliyetçisi “gereğine bireyin karar verdiği” bir düzeni tasavvur edemez. Bunu ahlâksızlığın ve karmaşanın en kötü hali sayar. Buna mukabil, birilerinin neden diğerlerinden daha akıllı ve üstün sayılarak he rşeyi komuta etmesi gerektiğinin de cevabını veremez.

Gene meselâ hemen hiçbir Türk milliyetçisi SSCB’de uygulanmış sistematik kıyımın, “Dokuz Işık’ta” kendisine özenilen “toplumculuğun”/sosyalizmin uygulamasından başka bir şey olduğunu idrak edemez.

Sosyalizmin “paylaşımını” yararlı bulup bunu alıp kullanmak ister ama bu paylaşımı sağlamak için yapılması gereken zorbalığı düşünemez.

Serbest piyasanın zenginleştirici etkisinin farkındadır ama bu zenginleştirici etkinin, “toplumcu” endişelerle engellemeye çalıştığı rekabetin eseri olduğunu idrak edemez. İnsanları üretimde serbest bırakıp ürettiklerini millet menfaatine “devlet eliyle” dağıtabileceğini sanmaktadır. O zaman insanların üretmek için hiçbir müşevviklerinin kalmayacağını düşünememektedir.

Türk milliyetçileri, milliyetçiliğin bir ideoloji olmadığını artık idrak etmelidir. Bu hem onun siyasal yıpranmasını engelleyecek hem de milletin vicdanındaki bütünleştirici etkisini canlandıracaktır.

Yapılması gereken “yeni bir ideoloji” yaratmak nafile gayretinden vazgeçip siyasal söylemin iki temel ideolojiden hangisine dayandırılacağına karar vermektir. Bugüne kadarki siyasal tercih “devletin gereğini” yapacağı bir komuta ekonomisinde, insanların serbestçe üretim yapıp devletçe güdüleceği bir rekabet ortamında yaşadığı gibi çarpık bir sosyalist tasavvura dayandırılmıştır.

“Her şeyin doğru kısmı ” kolaycılığı, zehirlerin renginin, ilaçların şifasıyla bir tutulduğu çocukça bir akıl yürütmeden başka bir şey değildir. Bir yanlışın doğru kısmını aramaya kalkmak yanlışı oluşturan bütünlüğün çarpıklığını inkâr etmektir. Bu yüzdendir ki yanlışın doğru kısmı diye bir şey olamaz.

Doğru , gerçeğe en yakın olan şeydir. Bu yüzdendir ki içerebileceği yanlışlık zaten zamanla eriyecek, elenecektir ki toplumsal düzenin zaman içinde evrilmesi hakikate doğru yavaş bir yürüyüşte yanlışlıkların tedricen elenmesinden başka bir şey değildir.

Bu yüzdendir ki meselâ bir insanın serbest üretim yapmasının toplumun genel refahını arttırdığını idrak ettikten sonra onun rekabetini engelleyerek aynı şekilde üretmesini istemenin çarpıklığını idrak edebiliriz.

Türk milliyetçileri milletlerinin hürriyet ve refahını arzuluyorlarsa hürriyet ve refahla bağdaşmayan hiçbir fikrin hiçbir kısmı ile artık ilgilenmemelidir. Türk milliyetçilerinin milletlerine karşı görevleri onu sosyalizmin görecelik şaşılığı ile bir fikrî sorumsuzluğa itmek olamaz. Türk milliyetçilerinin ideolojik tercihi, “zarar vermemek iradesine” yani “ahlâkî” yargılamaya dayanan bir fayda mülâhazası ile şekillenmelidir. Türk milliyetçileri, içinde “zarar vermemek” yani temel hakları çiğnememek endişesi olmayan hiçbir siyasal yönelimle ilgilenmemelidir. Milletin yararına gasp yapabileceğini söyleyenlerin sahtekârlıklarını idrak etmek Türk milliyetçilerinin öncelikli sorumluluğudur.

Türk milliyetçileri yukarıda saydığımız ilkelere göre hareket etmezlerse sığ bir Anadolu köylüsü tepki hareketi olmaktan ileri gidemeyeceklerdir. Görünen odur ki zaten bu tepkiler artık siyasal dinciliğin güdümüne girmiştir.

Türk milliyetçiliğinin siyasal kanadının mevcut ideolojik boşluğu ve ham yararcılığı sadece kendisini eritmekle kalmamaktadır. Türk milliyetçiliğinin entelektüelleri artık siyasallaşmanın peşinden gitmeyi bırakıp onu kendi fikrî çerçevelerine çekmedikçe yaşanan ideolojik boşluktan memleketimize sayısız zararlı fikrin dolmasına engel olunamaz.

Türk milliyetçileri artık kendi kafalarıyla düşünmenin bir lüks ve fesat olmadığını idrak etmelidirler. Aksi takdirde memlekette kendi adlarına düşünecek kişilerin, ne lider ne doktrin ne teşkilat dinleyeceğini hatta Türk adını bile sileceğini anlamaları için umalım ki çok geç kalmamışızdır.
BİTTİ.

Türk Milliyetçilerinde İdeolojik Boşluk I

* Ne büyük dişlerin var!

Türk milliyetçileri memleket meselelerinin neresindedir?

Milliyetçilik siyaseti, siyaseten ve ideolojik olarak neyi çözmüştür, neyi çözmeye adaydır?

Milliyetçilik bir ideoloji midir?

Bu sorular ülkemizin bölünmesinin alenen tartışıldığı, millî değerlerimizin çiğnendiği bir devirde hayatî önem arz ediyor.

Çünkü bu soruları sormamıza sebep olan problemler, ideolojileri gereği enternasyonalist olan sosyalistlerin, siyasal dincilerin ve sapkın liberallerin ortaya çıkardıkları problemler zaten. Ülkemizin problemlerini bu gruplarla tartışmak, onlardan medet ummak, ailemizin katilinden canımızı kurtarmasını beklemek gibi bir şey… Çünkü bu gruplar zaten Türk adına, Türk egemenliğine kökten karşı olan gruplar…

Her ne kadar İşçi Partisi’nin “ulusalcı” tavrı Türk adına yakın gibi dursa da bu duruş “ Türk milliyetçiliği Fırat’ın sularına boğulmuştur!” diyerek PKK’nın zaferini ilân etmiş bir başkanın gölgesinde kalmaya mahkûmdur. Solun millî meselelerdeki tavrı, Bolşeviklerin Lenin önderliğindeki fırsatçı eylemciliğinin bir kopyası olarak görülmeli ve buna bel bağlanmamalıdır.

Siyasal dincilik zaten tabiatı icabı, millet ve milliyet kavramlarından nefret etmektedir.

Sapkın liberaller dediğimiz grup ise liberalizmi “sosyalist enternasyonalizm” mantığıyla yorumlayıp onun ahlâk felsefesi, toplumsal düzen anlayışı “kayıt ve şarta bağlı düşünmek” tavrını bir kenara bırakan, sığ faydacılar olarak hareket etmektedirler.

Bu durumda bizi kimliklendiren ve dünya üzerinde bize bir duruş sağlayan milletimizin sorunları ile ilgilenmek öncelikle milliyetçilerin işi haline gelmektedir.

Peki milliyetçiler bu sorunları çözebilecek donanıma sahip midirler?

Yazının girişindeki üçüncü soruya bir cevap vererek başlamak belki de en iyisi…

Milliyetçilik bir ideoloji midir? Milliyetçilik bir ideoloji değildir.

Milliyetçilik liberalizm ve sosyalizm gibi iki ana ideoloji çerçevesinde ortaya konabilecek bir tavırdır sadece… Bu açıdan o, direksiyonu olmayan bir araba gibidir. Sizi bir yerlere taşır ve bir itici güç sağlar ama bu gücün yönlenmesi ancak bir ideoloji vasıtasıyla olur.

Bilinenin aksine meselâ nasyonal sosyalizm, milliyetçiliğin bir rengi değildir, sosyalizmin bir rengidir. Nasyonal sosyalizmin vurgusu sosyalizmedir, milliyetçiliğe değil. Ama bize şunu göstermektedir: Milliyetçi duygular sosyalizm ile yönlendirildiğinde, diğer bütün sosyalist ülkelerde olduğu gibi toplumları totaliter bir yönetime ve ırkçılık felâketine götürmektedir. Nitekim birbirlerinin gırtlağına sarılmış ve ne tesadüftür ki ikisi de birbirinden gaddar rejimler kurmuş olan Alman sosyalistlerinin ve Rus komünistlerinin beslendikleri, Hegel diyalektiğinin gücü meşrulaştırıcı akıl yürütmesiyle varılacak yer de asla liberal bir demokrasi değildir.

O halde ideoloji hakkında biraz düşünmekte sayısız faydalar vardır Çünkü ne zaman toplumsal düzen ve siyaset ilişkisi hakkında konuşacak olursak karşımıza muhakkak “Neye göre?” sorusu çıkacaktır. “Neye göre?” sorusunun varlığı bizi derhal hakikatin görece olduğu yanılgısına götürür… Bu yanılgıyla da “doğrunun” asla bulunamayacağı sonucu derhal kendiliğinden belirir. Öyle ya, madem meselâ birileri mülkiyetin hırsızlık olduğuna inanıyordur o halde mülkiyeti ilga ederek kurdukları bir rejim, kendi iç tutarlığını sağladıktan sonra meşru olmalıdır, değil mi?

Acaba gerçekten öyle midir? Bir hırsızın “Mülkiyet hırsızlık olduğu için mülk sahiplerinden çalmak hırsızlık değildir!” demesi acaba meşru bir savunma sayılabilir mi? Peki bir hırsızlığın veya kanunlardaki ifadesiyle “yağmanın” devlet eliyle ve “Mülkiyet hırsızlıktır” safsatasına dayanılarak yapılmasının bu durumdan farkı ne olabilir?

İdeolojiler belli fikrî öncüller etrafında gelişen, tutarlı bir fikrî çerçeve oluşturmak iddiasındaki, insan davranışlarına dair genel kılavuzlardır.

Bu açıdan meselâ dinler de birer ideoloji gibi ele alınabilirler ki siyasal dincilik zaten dini siyasi bir araç olarak kullanırken bunu yapmaktadır.

İdeolojinin tanımında” aksiyom” terimini özellikle kullanmadım. Çünkü “Mülkiyet hırsızlıktır!” gibi fikrî öncüller, geçersizlikleri açıkça gösterilebilmesine rağmen birer iman nesnesi gibi kullanılmaktadır ve bu tip iman nesnelerinin gerçek aksiyomlardan ayrı tutulması sağlıklı bir akıl yürütme ve daha önemlisi fikir ahlâkı açısından elzemdir.

Aksiyomlar gerçeğin parçalarıdır ve bu yüzden geçerlilikleri tartışılmaz. Onlar doğruyu bulmakta kullandığımız mutlak nirengi noktalarıdır. Oysa “Mülkiyet hırsızlıktır!” gibi sloganlar kendi çelişkilerini taşıyan açık saçmalıklardır ve sloganların kısa olanları ile meselâ dahi iktisatçı Mises’in “İnsan davranış gösterir” aksiyomunu bir tutarsak olan aksiyoma olur ve sahtelik hak etmediği bir şeref payesine kavuşturulmuş olur.

Bu durumda milliyetçiler “milliyetçi” olmanın anlamı üzerine kafa yormalıdır.

Milliyetçilik bize iç tutarlılığa sahip ve yanlışlanma imkânı olan yani test edilebilir bir bütüncül düşünce sistemi sunmaz. Çünkü milliyetçiliğin tabiatı, onun bir mensubiyet duygusundan ibaret olmasıdır.

Şüphesiz milliyetçi bir insan milliyetçilik adına tutarlı düşünceler geliştirebilir ama bu düşüncelerin hiçbiri milliyetçiliğin eseri olmayacaktır.

Milliyetçiler, millî değerlere bağlılıklarının, milletlerine duydukları sevginin, özünde bir kılavuz olmadığını, bir yola gidebilmek için yolla tutarlı bir harita edinmek gerektiğini bilmeli ve bunların arasındaki farkı idrak etmelidirler. Ulaşmayı istediğiniz şeye duyduğunuz sevgi, ulaşmak istediğiniz şeyle ilgili bir metodunuz, bir haritanız yoksa sizi hiçbir yere götüremez.

Türk milliyetçileri, milliyetçiliği bir kitlesel hareket haline getirmek istediklerinde bu boşluğu sezgileriyle fark etmiş ve el yordamıyla kendilerine bir ideoloji üretmeye çalışmışlardır. “Dokuz Işık” gibi bir doktrin bu ihtiyacın ürünüdür. Mesele şudur ki “Dokuz Işık” gibi bir doktrin etraflı bir felsefî incelemeyle meydana getirilmemiştir. Nitekim “Dokuz Işık” içindeki açık sosyalist eğilim, ideolojik davranışta sosyalistlerin tutarlılığına ve toplumcu duyarlılığına özenmenin bir sonucudur.

Milliyetçi camia, gerek kitleye ulaşma gayreti ile edindiği İslâmî söylem gerekse “millet” ve “milliyet” gibi değerlerin kolektifliğinden dolayı, kendiliğinden kolektivizme yönelmiştir. Siyasal eylemin önceliğinden dolayı da felsefî tutarlılık ve meşruiyet testi gibi akıl yürütmeleri kullanmadan sosyalistlerle aynı “toplumcu”/ kollektivist düzleme hiç farkına varılmadan kayılmıştır. Sosyalizmin özündeki kaçınılmaz totalitarizm, bir çeşit “ahlâk” gibi anlaşılmış ve aynen kullanılarak “lider, doktrin, teşkilat” gibi sloganlarla hareketin mensuplarının bireysel fikrî gayretleri baskılanmıştır.

Bu anlayış bu gün de Türk Ocağı gibi bir entelektüel sivil toplum örgütü olması gereken bir dernekte bile sürdürülmektedir.
(Devam edecek)

4 Ocak 2011 Salı

Uzlaşmazlık Ahlâkı II




.....


Oysa toplumu sözde “doğru maddî şartlara” göre yeni baştan tasarlamak isteyen sınırsız akılcılar düzeltmeye çalıştıkları maddî şartların, aslında hiçbir ferdin tek başına kavramaya asla gücünün yetmeyeceği o büyük kendiliğindenliğin eseri olduğunu bilemez. Ve o koskoca bilinmezlik alanını tasarlamaya kalktıklarında okyanusu ellerindeki keskiyle küp şekline sokmaya çalıştıklarını fark edemezler. Belki günün birinde biri okyanusu küp şeklinde kesecek bir keski icat edebilir ama sorun şudur: okyanusu küp şeklinde kesmenin bedeli, o keskiyi icat edenin ödeyebileceği bir bedel olacak mıdır? Veya okyanusu küp şeklinde kesmek hayali, sırf hayal edilebildiği için yapılmaya değer bir şey midir?

Birinin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kendi sınırlı aklını, başkalarının ayakkabı ihtiyacına göre kullanması halinin herkes için meydana getirdiği kendiliğindenlik hali ile birini herkese ayakkabı üretmeye mecbur etmek halleri arasındaki fark, birincisinin özgürlük ikincisinin ise kölelik anlamına gelmesidir.

Çünkü ilk halde ayakkabı üretimi üreticinin sınırlı aklıyla yürütülürken bu üretim aslında üreticinin kendi refahının aracı olacakken ikincisinde üretici ayakkabı üretiminin aracı haline getirilmektedir? Peki neden? Çünkü ikincide birileri sınırlılıkları aştığını bir aklın “ne pahasına olursa olsun” işleyişine güvenmişler ve fakat buna mukabil, geçekliğin, tanımlayamadıkları koskoca kütlesine toslamışlardır.

Seçimlerin serbest ama sonuçların kaçınılmaz oluşu “seçimleri” yaptığımız ve bizden bağımsız bir nedensellik ilişkileri bütünlüğüne işaret eder ki o bütünün adı hakikattir.

Şimdi aklın ne pahasına olursa olsun gerçeği aşacağını düşünen bir tarafla nasıl “uzlaşılabilir”?

Akıl yoluyla her şeyi birbirine katacak ve ancak bir zorbalık rejimi kurabilecek insanlarla nasıl bir orta yolda buluşulabilir?

Orta yol söyleminin unuttuğu şey şudur: Orta yolda buluşmak isteyenlerin en azından, yollarını üstüne kurdukları zemin aynı olmalıdır. Yani aynı geçerlilik evrenini yani aynı gerçekliği kabul ediyor olmalıdırlar.

Yerçekimini inkâr edenlerle asfalt bir yol inşa edemezsiniz veya demir yolu döşeyemezsiniz ama bu insanlarla uzlaşmaya çalıştığınızda ulaşabileceğiniz tek şey, ayaklarınızı topraktan kesecek yükseklikte bir ceset yığını olacaktır.

Bu yüzdendir ki uzlaşma “ne pahasına olursa olsun” gerçekleştirilmesi gereken bir barış eylemi değildir.

Uzlaşmada aynı gerçeklik zeminin kalmak asgari şarttır ama yeterli değildir. Çünkü insan davranışları sadece tabiat şartlarıyla sınırlanmamıştır.

Locke yanılmıyorsam davranışlarımızı sınırlayan kuralları: Tanrı’nın kanunları(erdem kanunları), tabiat kanunları ve yasamanın kanunları olarak üçe ayırmıştır. B ayrım bize çevremizi keyfimize göre kesip biçemeyeceğimizi veya her şeyi kavrayamayacağımızı anlatıyordu. Sınırlayıcıların olmadığını hayal etmek sınırlayıcıları ortadan kaldırmaz. Konsantre olarak havada bir müddet kalan yogi bile nefes almak zorundadır. Veya şöyle söyleyelim, havada kalmak için yapılması gerekenleri bütün topluma dayattığınızda bunun karşılığında nelerin yok edilmesine sebep olduğunuz asla bilemeyecek olmanız gerçeğin ta kendisidir.

İşte bundan dolayıdır ki uzlaşmazlık, ahlâk ve fayda temelinde bir müşterekte buluşamayan taraflar için kaçınılmazdır. Bunun yanında gerçekliğe bağlı taraf için varoluşsal bir mecburiyettir. Eğer gerçekliğe bağlı taraf, gerçekliği çarpıtan tarafla bir uzlaşmaya varırsa sonuç gerçekliğin inkârı olacaktır. Çünkü “ne gerçek ne gerçek olmayan” diye bir sentez yoktur! Eğer gerçek “zamanın belli bir bölümünde şöyle ve diğer bölümünde başka bir şeyse” bu zamanın “bir bölüm ve diğer bölüm” diye ayrılması ile ancak mümkün olabilir. Zamanın “bir bölümü” denen bölümünde tek bir gerçeklik var olabilir. Görüldüğü gibi gerçekliğin tekliği üzerindeki tartışma dahi ancak evrenlerin farklılığı kabul edildiğinde anlamlı hale gelmektedir.

O halde bu evrende nasıl bir yargıya varabiliyoruz? Ya “paralel evrende” cinayet suç olarak kabul edilmiyorsa? O zaman orada bulunmamız gerekirdi. Orada bulunduğumuzda ise oranın sınırlayıcıları devreye girer ve bu sefer zaten biz “biz” olmayız. Yani bu dünyanın yargılarıyla başka bir evrende var olamayız. Onun için içinde yaşadığımız evrenin sınırlayıcılığı yani hakikati neyse hükümlerimizi ona göre vermemiz gerekmektedir.

Bzim, öldürmemek, gasp etmemek ve yalan söylememek ile ilgili “mutlaklarımızı” tartışmaya açabileceğini söyleyen birisi gerçekliği tartışmaya açabileceğini söylemektedir. Bizim zarar vermemek irademizin mutlak olmadığını iddia eden biri zarar vermenin bir sınırlayıcı olmadığını iddia eden kişidir.

Ve bu şekilde “mutlaklıktan” kaçabileceğini iddia edebilen biriyle uzlaşmak bütün varlığımızı, sevdiklerimizi keyfine göre hareket edecek bir zorbanın ellerine teslim etmek anlamına gelecektir.

Bundan dolayıdır ki meselâ demokrasiyi mutlak bir uzlaşma rejimi olarak ele alanlar, demokrasiyi kaçınılmaz olarak bir çoğunluk diktası haline getirirler.

İnsanlar arasındaki doğal barış hali, kötülükle uzlaşılmayacağı konusundaki derin ve mutlak uzlaşmaya dayanır. Kötülüğün mantığının(!) varoluşumuza aykırı olduğunu keşfetmemiz sayesindedir ki katilleri aramızda barındırmayız. Hırsızları kınar ve toplumdan uzaklaştırırız, yalancılara itibar etmez ve onlarla iş yapmayız.

Zehirle şekerin uzlaşması, şekerin değil, zehrin işine gelir. Zehirlenmiş bir şeker ancak bir dakikalık lezzet verir ama bu zehrin işlevini görmesine yarar. Zehirli bir şeker, öldürücüdür!

Bir hırsızla uzlaşmaya gitmek demek onun gaspına razı olmak demektir. Etnik ırkçılıkla uzlaşmak demek bir ülkenin ırk temlinde resmen ayrışmasına razı olmak demektir. Mülkiyetin reddiyle uzlaşmak demek elimizdeki avucumuzdaki her şeyin gasp edilip birilerine dağıtılmasına razı olmak demektir.

Uzlaşma bir ahlâkî mecburiyet olmadığı gibi bir üslup meselesi de değildir. Gerçeği reddetmenin ahlâkî sonuçlarından hiçbir nezaket gösterisiyle kaçamazsınız. Bundan dolayıdır ki meselâ etnik ırkçılığın bir demokratik barış projesi olduğu söylemi, katliamın ve ayrımcılığın takım elbiseli halinden başka bir şey değildir. İnsanların kimliklerinden ırklarını okumanın barışla bir ilgisinin olmadığını anlamak için dahi olmaya gerek yoktur..

Veya barışın ancak toplumda maddi eşitlikle meydana geleceğini söyleyenler size nazikçe “Elinizde avucunuzda ne varsa bize teslim etmezseniz silâhlarımızla size yapmadığımızı bırakmayacağız!” demektedirler.

Bütün bu sebeplerden neye “evet” dediğimiz kadar ve belki daha önemlisi neye “hayır” dememiz gerektiğine, ne kadar dikkat etsek azdır. Çünkü razı olduğumuz şeyler, razı olamayacağımız sonuçlara sebep olabilir. Uzlaşmamak kötülüğün egemenliğine karşı elimizdeki yegâne imkân ve aynı zamanda ahlâkî mesuliyetimizdir.



BİTTİ.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Uzlaşmazlık Ahlâkı I



Fikrî tartışmaların özelliği, belki de karşımızdakini ikna etmeye çalışmamız değil de belki bizim neden ikna olmayacağımızı açıklamaya çalışmamızdır.

Bu açıdan iki uzlaşmaz fikrin taraftarlarının birbirini ikna etmesi özünde imkânsızdır. Çünkü fikirler kafamızda nötr, tarafsız ve etkileşimsiz şekilde bulunmazlar. Kafamıza öylece de gelivermezler. Fikirler kafamızda uzun tecrübelerin sonucunda oluşurlar. Elbette fikirlerimizin zaman içinde değişmesi söz konusudur. Ama bu, gerçeklik algımızda bir değişiklik meydana geldiğinde olur.

Peki ama tek bir gerçek yok mudur? O halde gerçek herhangi bir inanç ile değiştirilebilir mi? Mesele gerçeğin kendisinde değil, gerçeklik algımızdadır.

Eğer gerçek her zihne, her kabule ve her inanca göre değişseydi hayatımızı sürdürmemiz imkânsız olurdu. Akıl hastalığına hükmedebilmemiz, gerçekliğin tek olduğuna dair algı birliğimizden kaynaklanır.

Buna rağmen bazı inançlar, ideolojiler gerçeklik algımızı ciddi şekilde zedeler. Çünkü uyandırdıkları izlenimlerin “gerçek izlenimler olup olmadığı” beyin kimyasının merkezlerince ayırt edilemez. İşte gerçekliğin hiçbir zaman bilinemeyeceğine dair safsataların dayandığı kör nokta burasıdır.

Meselâ “artı değer” denen iktisat dışı, yanlış akıl yürütme, malların satışından önce işçilerin ücretlerinin ödenmesi, fabrika iflas etmediği müddetçe de ödenmesi ve fiyatlandırmada müşteri rızası gibi hakikatlere rağmen hâlâ zihinlerimizde bir haksızlık ve zulüm algısı oluşturmaya devam etmektedir. Bu tıpkı bir korku filmi seyrederken duyulan heyecana benzemektedir. Mcihael Myers’ın gerçek olmadığını hele filmden çıkıp bize zarar veremeyeceğini bilmemize rağmen korkuyu algılarız. Vücudumuz bunun gerçek bir korku olmadığını bilemez ve adrenalin salgılamaya devam eder.

Bundan dolayıdır ki tartışmalarda aslolan gerçeğin/ hakikatin bulunmasıdır. Yazıda bu iki kelime sık sık birbiri yerine kullanılacaktır.

Şüphesiz dünyaya karşı sayısız bakış geliştirebiliriz. Dünyaya bakış şeklimiz onun ne kadarını görebildiğimizi etkileyecektir. Bir hakikati bütün veçheleriyle idrak edebilmek belki mümkün değildir ama anlamını ifade edecek kadarını idrak edebilmemiz mümkündür ve insanlığın bütün gayreti hakikatin büyük resmini her gün daha fazla görebilmek ve anlamak üzerinedir.

Bu biraz da yapboza benzer. Hakikatin sayısız parçasının olması, sayısız hakikatin var olduğu anlamına gelmez. Sadece bu parçalar arasındaki tutarlılığı bulmamız gerektiği anlamına gelir. Bugün bilim denen saha, maddî evrenin yap boz parçaları arasındaki tutarlılığı dile getirme çabasından başka bir şey değildir. Neden böyledir? Eğer böyle olmasaydı veteriner hekimlikteki araştırmalardan beşeri hekimlikte yararlanamaz, Einstein’ın paradigmasına dayanarak tutarlı kuramlar geliştiremez, Newton’a dayanmaksızın roketlerin yönlendirme mekanizmalarını kuramazdık.

Peki bütün bunların “uzlaşmazlık” ve hele “ahlakla” ne gibi bir ilgisi olabilir? Uzlaşmazlık hakkındaki kanaatlerimizin de büyük ölçüde yaygın bir ezber izlenim olduğunu şöyle bir düşününce rahatlıkla fark edebiliriz.

“ Uzlaşmazlık” kelimesi büyük ihtimalle “inat”, “direnç”, “savaş” gibi kelimeleri çağrıştırmaktadır çünkü…

Oysa uzlaşmazlık, gerçeklik algıları konusunda anlaşamamak durumudur. Meselâ işverenin, ancak işçinin ücretini ödedikten sonra gerçekten kâr edip etmediği söylenebileceği gerçeğine ile kârın, metanın içindeki, adeta topraktan çıkartılan bir şey olduğunu söyleyen çarpık mantığın uzlaşması bu yüzden mümkün değildir.

Peki ama bunlar uzlaşmazlığı gerektirecek kadar büyük meseleler midir? Yani bir “orta yol” bulmak mümkün değil midir? Tartışmada her iki tarafı da memnun edecek bir neticeye ulaşılamaz mı? Hazır elimizde tez-antitez ve sentez şablonu da varken uzlaşmazlıkta bahsetmek safdilce” idealist” bir yaklaşım olmuyor mudur acaba? Neticede madem herkesin gerçeği kendisinedir?..

Gerçek/hakikat, kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış şeydir.

Duyularımızın sınırlarının olması, hakikatin tekliğine doğru yönelmemizi sağlar. Hakikat biz algıladığımız için yoktur, algımızın bütünlüğünü sağladığı için varlığını kavrayabildiğimiz bir var oluştur. Bugün bizim yaşamadığımız milyonlarca yıl boyunca dünyanın, dinozorların, eğrelti otlarının var olduğunu onların izlerine bakarak anlayabiliyoruz. Demek ki hakikatin varlığı bizim algımızdan bağımsızdır.

Bu neden önemlidir?

Davranışlarımızı yönlendiren, sınırlandıran etkenlerin neler olduğunu anlayabilmemiz açısından önemlidir.
Çünkü meselâ Hayek’in “kurucu rasyonalizm” diye adlandırdığı düşünce okulunda, aklımızın sınırsızlığı ile her şeyin açıklandığı, açıklanabileceği kanaati hâkimdir. Aklımızın sonsuz değiştirme potansiyeli olduğu kabulü üzerine oturan gerçeklik algısı, davranışlarımız üzerindeki sınırlamaları inkâr etmemize yol açmış ve istisnasız şekilde diktatörlüklerin doğmasına sebep olmuştur.

Gerçeğin bizden bağımsız şekilde var olduğu bilgi ise bize aklımızın kavrama ve değiştirme gücünün sınırlı olduğunu hatırlatır.

Peki ama bunlar niye bu kadar önemli olmalıdır ki?

Sorun şudur: Gücü sınırsız bir akıl varsayımıyla, gerçeği parça parça anlayabilen sınırlı bir akıl anlayışı birbirimize ve dünyaya karşı farklı şekilde davranmamıza yol açacak iki farklı anlayıştır.

Şüphesiz bu iki anlayıştan birini seçmekte serbestizdir ama bu iki anlayışın varacakları ahlâkî ve faydacı sonuçların sorumluluğundan kurtulmamız mümkün değildir
.

Bu iki anlayıştan birini seçmekte özgür olmamız her iki anlayışın da “doğru” veya “arzu edilir” veya “âdil” sonuçlara ulaşabileceği anlamına gelmez. Hırsızlık veya cinayet birer seçimdirler. Ama bunları yapmayı seçebilmemiz, verdiğimiz zararı ve kötü bir insan olarak anılmamız sonuçlarından kurtulabileceğimiz anlamına gelmez.

Eğer aklımız sınırsız bir güce sahipse ve mesela bütün bir toplumsal düzeni yeni baştan kurabileceğimizi düşünüyorsak, elimizde zor kullanma yetkisini tuttuğumuz zamanda diğer insanlara buna göre davranabiliriz.

Meselâ üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırmakla her şeyi düzeltebileceğimizi düşünmek bizim tercihimizdir. Bu düşünceyi “bir şekilde” hayata geçirdiğimiz takdirde bütün üreticilerin ellerindeki araçları herkesin malı haline getirir ve daha sonra da önceden tahmin edemediğimiz bir yeniden dağıtım sorunuyla karşı karşıya kalırız. Oysa maddi şartların aklımızı yönlendirdiğini söyleyen bir düşünüre göre hareket etmiş ve doğru düşünmenin maddî alt yapısını hazırlamak istemişizdir?

Üretim araçlarının herkesin malı olduğunu söylediğimizde, kimin hangi üretim aracıyla ne kadar üretmesi gerektiği sorusunu bizim cevaplamamız gerekecektir. Oysa bu sorunun cevabını eskiden üretim araçlarının sahipleri bulmaya çalışmaktaydı. Daha sonra ise üretilecek malların kimlere nasıl dağıtılacağı sorunu ortaya çıkacaktır. Üretilen malların gerçekten kimin ihtiyacı olduğunun cevabını eskiden müşteriler gerek alım güçleri gerekse ihtiyaç algılarına göre kendileri belirlerken meselâ bir ayakkabı fabrikasını kolektifleştiren biri olarak bunu belirlememiz bizden istenecektir.

Aklın sınırlı kavrayışına inanan biri ancak ve yalnız kendi yakın çevresi ile ilgili olabildiğince çok şey bilerek fakat toplumun geri kalanı hakkında hemen hemen hiç bir şey bilmeyerek hareket eder. Buna mukabil ürettikleri, haklarında hiçbir şey bilmediği pek çok kişinin faydasına sunulmuş olur. İşte aklımızın yetersiz kaldığı “kendiliğindenlik” durumu budur.
(Devam edecek)

Milliyetçilik Hastalık Mıdır?


Einstein’a izafe edilen bir söz var: “Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır..”

Yani? Bir dönem geçirilip sonrasında kendisine bağışıklanacağımız bir “anomali”…

Bu sözü söyleyen kişinin bir Alman Yahudisi olması, bir tesadüf olabilir mi? Elbette olamaz… Çünkü böyle bir sözü ancak milliyetçilik adına işlenen cinayetlerden mustarip biri söyleyebilirdi. Einstein için tek “milliyetçilik” Alman ırkçılığından ibaretti.

Ama gerçekten milliyetçilik ırkçı ve saldırgan mıdır?

Her şeyden önce şimdilerde olduğu gibi bütün mensubiyetlere otomatik olarak “milliyetçilik” denip denemeyeceğine bakmalıyız. Çünkü dikkat edilirse durmadan “Kürt milliyetçiliğinden”, “etnik milliyetçilikten” vs. bahsedilmektedir.

Milliyetçilik şüphesiz bir mensubiyet şuuru türüdür ama mensubiyet şuurunun bütün türleri, milliyetçilik olarak adlandırılamaz.

Bunun sebebi mensubiyet şuurunun filizlendiği toplumsal yapının gelişmişlik seviyesi ve karmaşıklık/heterojenlik derecesidir.

Milliyetçilik “milletlere” has bir mensubiyet şuurudur. Milletleşememiş toplumsal yapılarda “milliyetçilikten” bahsedilemez.

Peki ama neden? Çünkü milliyetin oluşumu ile millet altı toplumsal yapılardaki mensubiyet nüvesinin oluşum şekli farklıdır.

Millet altı toplumsal yapılarda, yapının harcı son derece somuttur, maddîdir. Bu maddî harç da doğrudan doğruya kan bağıdır. Millet altı topluluklarda aslolan, bilinen bir aileye, aşirete, kabileye mensup olmaktır. Millet altı toplumsal yapılarda birebir tanımaktan, görmekten, maddi benzerliği doğrudan doğruya gözlemekten daha önemli bir şey yoktur. Dolayısıyla millet altı topluluklarda mensubiyet şuuru, sürüye dahil olmak güdüsüne yakındır. Bu, kendine benzeyeni yememek, benzemeyeni yemek güdüsüyle kurulmuş hayvanî sınırlanma halinin bir benzeridir.

Aşiret veya kabile mensubiyetinin en önemli özelliği, “sürü sahasının belirlenmesidir.” Hangi ideolojiyle, hangi siyasal gerekçeyle olursa olsun, kendisinin ancak ve yalnız kan bağına dayalı bir farklılık taşıdığını düşünen hiçbir millet altı yapı bundan ötesini düşünemez. “Kendimize benzeyenlerle, yemediklerimizle bir arada yaşamak isteriz!” talebidir bu.

Kimse farkında olmasa da bu talep ırkçılığın ta kendisidir. Çünkü insanlığı ancak ve yalnız kan bağı ilişkilerine göre algılamak ancak ve yalnız ırkçılığın ölçüsüdür. Bu açıdan insanları da süt verimiyle, deri rengiyle, et miktarıyla hayvanları ırklara ayırır gibi ayırmaktan hiç de farklı değildir.

“Kürtler ayrı bir halktır” söylemini tekrarlayanların kendilerine bir tarih uydurmalarının, bir kültür uydurmaya çalışmalarının, sayıları bile olmayan yerel bir dilden bir edebiyat uydurmaya çalışmalarının sebebi, siyasetlerini üstüne kurdukları kan bağı ilkelliğini aşabilmek gayretidir. Çünkü siyasetlerinin temeli olan ırkçılığın farkındadırlar.

Gelelim milliyetçiliğin asıl sahibi olan milletleşmiş toplumsal yapılara…

Milletleşmiş bir toplumsal yapıda ırkî benzerlik, ailevî tanıdıklık ve yakınlık tarihin çok gerisinde kalmıştır. Çünkü milletleşmiş toplumsal yapılar, aşiret, kabile yapılarından çok daha kalabalık, karmaşık ve soyut kurallara dayalı yapılardır.

Neden daha kalabalıklardır? Çünkü milletlerin nüfusu, doğumla değil “katılımla/iştirakle” artar. Aşiret ve kabile yapılarında benzerliği arttırmanın yolu, benzerlerin sürekli benzerlerini doğurmasıdır.

Oysa milletleşmiş toplumlar milletleşme aşamasında, pek çok aşiret, kabile, kavmin bir araya gelmesiyle oluştukları için daha ilk teşekkül ettikleri anda büyük bir nüfusa sahip olmuşlardır. Bu nüfusların bir hukuk çatısı altında emniyetle karışmasıyla hem kültürel hem de kalıtsal olarak aşiret, kabile ve kavim gibi daha az gelişmiş toplulukların sahip olamayacağı bir çeşitliliğe sahip olurlar. Tarihin belli bir döneminde bir hukuk çatısı altında bir araya gelmek iradesini göstermiş bütün kavimler bir ortak dili kullanmanın rahatını, kendilerinden bir şeyler katarak oluşturulan daha büyük bir kültürün parçası olmanın gururunu ve en önemlisi, kurala dayalı beraberlikle “benzemeyeni yemek” ilkelliğini aşmanın huzurunu keşfederler.

İşte milliyetçilik milletleşmenin tarihi derinliğine sahip olmanın, kurallı beraberliğin insancıllığını idrak etmenin, ırktan ve kalıtımdan çok daha ötede insan olmayı sağlayan değerlere sahip olmakla aşkın ve kavrayıcı bir kimlik taşımanın adıdır.

Millet altı topluluklarda beraberlik, somut ölçülere dayandığından bu tip topluluklar, milletleşmenin öğelerini taklit ederek milletleşebileceklerini sanırlar. Meselâ kendilerine, hiç sahip olmadıkları devletler, “dil” aşamasına gelememiş iletişim vasıtalarına dil nitelikleri atfetmek, bağımsız bir tarih uydurmak, kesin bir ırksal köken bulmak gibi çabalara girişirler.

Bir millet mensubunun kendisine ırkî bir köken bulmak gayreti yoktur. Çünkü o, mensup olduğu milletin büyük kültürel iştirakle nasıl zenginleştiğinin bilincindedir. Bir aşiret ve kabile mensubu ise kendisine, Asur, Med vs köken bulmak gayretindedir, çünkü varoluşunu dayandırdığı ırkî/ kalıtsal benzerliği ancak böyle temellendirebilir. Milliyetçilik, ırksal kökenlerin, kurallı beraberlikle önemini kaybettiğini bilmenin adıyken etnikçilik veya kabilecilik, ırken sabit bir kökene bağlanmak arzusunun ifadesidir.

Bir millet mensubunun zihninde devletleşmek “ kuralların hakimiyeti” anlamına gelir. Bir kabilecinin zihninde ise devletleşmek, kabilenin “egemenlik” sınırının çizilmesi anlamına gelir. Bu iki bakış açısından milletçilikte, devletin oluşumu veya gerekliliği, milletin üzerinde mutabık kaldığı kuralların, değer ve normların devam ettirilmesi için gerekliyken kabilecilikte bu “sürünün av sahasını ayırması” ile benzerdir.

Bir millet mensubu için “dil”, tarihin derinliklerinden beri milleti yani bir “kurallı beraberliği” meydana getiren büyük halitanın hafızası ve şuuru anlamına gelir. Bir kabileci içinse “dil” insan topluluklarını birbirinden ayıran ve sürü sahasını tespite yarayan herhangi bir iletişim vasıtasıdır. Kabilecilik açısından, sayıları ifade etmekten aciz bir iletişim vasıtasıyla, dünyanın üçte birine yayılmış bir büyük hafızayı, sırf iletişim vasıtası oldukları için “dil” diye adlandırarak aynı kefeye koymak mümkündür. Milliyetçilik iştirakle oluşturularak çeşitlendirilmiş ve ortak bir hafıza yaratan, daha önemlisi kuralları kendisine dayanarak oluşturduğumuzu bir iletişim vasıtasının ırkı aşan ve hayvanî benzeşme güdülerini terbiye eden gücüyle övünmekken kabilecilik insanları kalıtımlarına ve iletişim vasıtalarına göre farklı sürü sahalarına hapsetmek arzusunun ilkelliğidir.

Bir millet mensubu için “tarih”, milletleşmenin maziidir. Bir kabileci içinse “tarih” ırksal farklılığının takvimsel kökenidir. Bu yüzden Türk tarihinden bahsettiğimizde ırkî bağlılıklarını, kabile şovenizmlerini geride bırakıp “Türk” adı altında kurallarını oluşturmak ve baki kılmak isteyen atalarımızın yapıp ettiklerini kast ederiz. Oysa bir kabileci için “tarih” ırkî saflığın kökeni için kurcalanıp duran bir kitaptır.

Görüldüğü gibi mensubiyet şuurları birbirinden çok farklı şekillerde tecelli etmektedir. Dolayısıyla milletlerin mensubiyet şuuru olan milliyetçilikle kabilecilerin kan bağına, ırka dayalı ilkel dayanışmasını bir tutmak insanlık değerlerine aykırıdır.

İnsan her zaman, hayatının anlamını sağlamlaştıracak bir “köken” arayışında olacaktır. Mesele bu arayışın niteliğindedir. Kurallara bağlı ve soyut değerlerle sürdürülen bir beraberliğin kökenine mensup olmak bizi insanlaştırır.

Yüzlerce yıldır aynı ailenin, aşiretin, kabilenin bir mensubu olduğunu bilmek ise ancak yabancı korkumuzu alevlendirip bizi ilkelleştirir, hayvanlara yakınlaştırır.

Çünkü kurallarla beraber olmak, katılımlarla/iştirakle zenginleşmeyi beslerken aileye bağlılık, kan bağı, karışmamayı gerektirir. “Kürt halkını asimile etmek..” tabirinin özünde, kendisine Kürt denen ve sanki fiziksel olarak ayrılabilecek bir “ırkın”, büyük Türk kültürel kimliğine katılmasını ve daha önemlisi ırkî saflığının bozulmasını engellemek arzusu vardır.

Kurallı bir beraberliğin tarihi derinliğiyle övünmek bir çocukluk hastalığı değildir ama ancak doğumla büyütülebilen bir ailesel bağlılığı, kuralların önüne koymak, insan soyunu yok edecek bir hastalıktır. Mesele, bu iki mensubiyet bilincinden hangisinin, varoluşumuza uygun olduğunu anlamak meselesidir.