14 Mart 2026 Cumartesi

İlber Hoca'nın Ardından


Onu tanıyormuş gibi yazmayacağım elbette.

Fi tarihinde Türk Ocağı Genel Merkezi’nde bir konferan
sına katılmıştım o kadar.

Elbette Türk medeniyet göğünden kayan her yıldız kalbimde bir hüzün krateri bırakıyor.

Ne yalan söyleyeyim az evvel eşim onun son videolarından birini ve sonra da Rusların onun hakkında söylediklerini gösteren bir videoyu açtığında aslında geride ne kadar derin bir boşluk kaldığını daha iyi anladım.

Buna benzer bir boşluğu, en son babam rahmete gittiğinde hissetmiştim.

Sanırım, hayatın biraz farkına varmak isteyen herkes bu boşluğu hisseti içinde. Çünkü hocanın gidişine üzülen genç bir hanımefendi, onun sözlerinin, hayatına nasıl dokunduğundan bahsediyordu, bir başka videoda.

Peki neden babamı kaybetmişim gibi hissetim?*

Çünkü babam da hayatı yaşayan bir insandı. Başına gelen en kötü şeylerde bile gülümseyen, hayatın her anında bir şeyler öğrenmek isteyen, hayatın her anında bana bir şeyler öğreten bir insandı.

İlber Hoca çoğu akademisyenin aksine profesyonel bir okur yazar değildi. O hayatın tamamının bir okuryazarlık işi olduğunu bize her hareketiyle gösteren gerçek bir “insandı”.

İlber Hoca’yı ne zaman dinlesem, yol yarmalarında görülen kayaçların tabiatından, bağıl hız olgusuna kadar her konuda rastladığı her durumu ve olayı bana açıklayan babamın o yoğun yaşam sevincini, hayata ilgisini ve yaşam sevincini bir kez daha karlımda görür gibi olurdum.

Evet… Türk medeniyet göğünden öyle büyük bir yıldız kaydı ki yeri kolay kolay doldurulamayacak.  Artık hayatlarımızı bilgisiyle, tebessümüyle ve samimi ilgisiyle eskisi gibi aydınlatmayacak. Hayır… Ne kadar cahilim ben ne kadar bencil. Bıraktığı miras hepimize yıllarca ve yıllarca yetecek. Hem onun gibi bir insanı tanımanın zevkini ve sevincini de bize miras bıraktı. Onun gibisi gelir mi? Hiç sanmam. Çünkü bütün hayatımız boyunca uğraşıp onun unvanına sahip olsak bile onun görgüsüne ve ufkuna erişmemiz çok zor gibi görünüyor.

Türkiye gibi gönüllü bir cehalet ülkesinin riyakâr, çıkarcı ve öfkeli yığınlarına, o yığınlardan nefret etmeden seslenmesi acaba kendisine milliyetçi diyenlere ibret olmuş mudur, bilemiyorum.

Ben bu denli vatan ve millet sevgisini bir babam da görmüştüm bir hocada.

Hayatı sevdi, vatanını sevdi, Türkleri çok sevdi.

Yaşayan medeniyetti, yaşamak isteyen Türklerin ruhuna medeniyeti ekti. Sözlerim bozuldu, gözlerim yaşlı.

İyi vardın hocam, artık hep var olacaksın.

*Görselin kaynağı: https://londonspeakerbureau.com.tr/konusmacilar/prof-dr-ilber-ortayli/

 

 

 

 

 

 

 

 

Bugün Kendin İçin Ne okudun?

  


Türkiye’de hemen hemen herkes okuyup yazabiliyor ama Türkiye’nin ciddi bir okuryazarlık sorunu var.

Okur yazarlık, toplumun her kesiminde karşımıza çıkıyor.

Okur yazarlık, yazılı metinleri ve görsel simgeleri ayırt edebilmekten ibaret sanılıyor.

Buna rağmen toplumda yaygın nezaket, duygudaşlık ve yardımlaşma eksikliği yaygınlaştığı zannedilen bilginin aslında son derece yüzeysel kaldığını gösteriyor.

Herkes, öğrenim gördüğü konuda yeterli derinlikte meslekî bir yeterliliğe sahip görünüyor.

Buna karşılık meslek edinmiş okur yazarların toplumsal ilişkilerine ve genel kültür seviyelerine baktığımızda şaşırıp kalıyoruz.

Çünkü öğrenimin en üst basamağından bile mezun olan okur yazarlarımızda, mesleklerinin ve derecelerinin dışındaki konulara dair meşru ve adeta gerekli sayılan yaygın bir ilgisizlikle ve bilgisizlikle karşılaşıyoruz.

Elbette elimizde bir istatistik yok ama akademisyenler dahil toplumun yüksek öğrenim görmüş kesimlerinde en son hangi kitabı okuduğunu ya da bu günlerde okuduğu kitabın adını verebilecek hemen hiç kimse bulamıyoruz. Lisans mezunları iş-güç meşgalesinden bahsederken akademisyenler arasında “yayın yapmak” ve “makale okumak” en sık arkasına saklanılan mazeretler. Elbette bu mazeretlere “profesyonel okuma” mazereti de eklendiğinde, okum yelpazesinin daraldıkça daraldığını da görebiliyoruz.

Tamam da bunlardan ne anlamamız gerekiyor?

Önce ülkemizde kitap okumanın ancak yasak savmak veya görev duygusuyla yapılan bir iş olduğunu anlıyoruz. Türkiye’nin en entelektüel kesimi olan akademisyenler dahi ancak kendi profesyonel alanlarında “gerekli olduğu kadarıyla” okumayı yeterli görüyor.

Türkiye’nin okuryazarları için zevk ya   ya da genel kültür elde etmek için kitap okumak diye bir şey yok. Çünkü okumak ülkemizde “okumak” ancak maddi bir getiriş varsa anlamlı. “Bugün için”, “hemen şimdi” elde edilecek şeyleri elde edebilmek dışında hiçbir hedefi olmayan insan yığınlarında medeniyeti yaratan bilgiyi ve görgüyü biriktirmek çok çok zor…

 

 

 

 

12 Mart 2026 Perşembe

Mutlu Bir An Düşüncesi

 

Marcus Aurelius, “Kendime Düşünceler” adlı eserinde “İzlenimlerini durdur!” der. İzlenimleri durdurmak ne demektir? Hume’a göre “izlenim” algımıza çarpan şeylerin bizde uyandırdığı hızlı ve şiddetli duygulardır.

Gene kitap gibi yazmaya başladığımın farkındayım, ama yazmak düşünmekten biraz farklı.

İzlenimlerle ilgili en çarpıcı tecrübeyi aslında rüyalarımızla yaşıyoruz. “Kötü” bir rüya gördüğümüzde, rüya ruhumuzda adeta paslı bir kaygı duygusu bırakıyor. Böylece bütün gün rüyanın etkisinde kalabiliyoruz.

Sanırım bu duygunun sebebi, rüyanın gerçek olmadığını bilmemize rağmen gerçek olma ihtimalini içimizden atamamamız. Veyahut rüyanın gizlediğimiz gerçeklerle ilgili olduğunu düşünmemiz. Rüya günlük hayatta kaçınmaya çalıştığımız kaygılarımızın su yüzüne çıkması.

İçimizde gizlenen daralmalar, çaresizlikler, kaybolmalar, mahrumiyet vs. hep rüyalarda ortaya çıkıyor. Bizi mutsuz eden rüyamız da yolumuzu kaybetmek mi? Sanırım bizi mutsuz eden şey, rüyada yolumuzu kaybetmek olduğu kadar yolumuzu kaybetmenin temsil ettiği duygularla eninde sonunda bir yerde yüzleşmek oluyor. Bu duygularla yüzleşince aslında iyi biri olmadığımızı, aslında çok güçlü olmadığımızı, aslında çok zeki olmadığımızı vs. “hissediyoruz”.

Belki de biz aslında “hissetmek için yaşıyoruz”. Devamlı mutluluğu aramamızın sebebi de belki bu. Mutlu hissetmek istiyoruz ama bunun nasıl olacağını düşünmekten mutlu olmaya zamanımız kalmıyor.

Halbuki bir an, sadece bir an “izlenimlerimizi durdurup” o an nerede ve kiminle olduğumuzu düşünsek, belki de mutluluk o an zaten içimizde belirecek. Meselâ çocuklarınızın yaramazlığı sizi bezdirdiğinde, kendi kendinize mutlu olmak için onların susmasını mı yoksa yaramazlık ederken yaşadıkları sevinci görmeyi tercih ettiğinizi sormalısınız. Bu soruyu sormak için de çocukların sesini “gürültü” diye algılamak yerine “mutluluk çağıltısı” olarak işitebileceğinizi bir an durup düşünmelisiniz.

Evet, biz “hissetmek” için yaşıyoruz. Kendimizi hislerimizin akışına bırakmak ve zevk ırmağının sürekli akışında kalmak istiyoruz.

Özellikle kesin inançların, kapalı toplumsal yapıların, hele şimdilerde gerçek ilişkilerin yerine geçen sosyal medyanın yankı odalarının sanal tatminlerine saplandığımızda, “düşünmek” fevkalâde zahmetli bir iş haline geliyor. Halbuki o anda ne yaşadığımızı anlayabilmek için gerçekten neye sahip olduğumuzu görebilmemiz gerekiyor.

O yüzden de “anı yaşamak” derken kastettiğimiz “andan zevkler” kapabilmek için o an nelere sahip olduğumuzu “düşünmemiz” gerekiyor. Çünkü zevkle özdeşleştirdiğimiz mutluluğu tadabilmek için bize o zevki veren gerçek şeyin ne olduğunu idrak etmemiz gerekiyor.  Durmadan “değerini bilmediğimiz” şeylerden bahsetmemizin sebebi de bu. Bahsettiğimiz şeyler “değerini bilmediğimiz anlar” oluyor. Evi dağıtan bir çocuğun, kendini güvende ve mutlu hissettiği için hayal dünyasını bizim yaşadığımız evde kurabildiğini bir an düşünsek… Veya evi dağıtan çocuğun, bunu yapabilecek kadar sağlıklı olduğunu anlasak… İşte o zaman evin içinde gürültü, kargaşa, düzensizlik görmek yerine evin çocuk için bir mutluluk bahçesi olduğunu anlayabiliriz.  Bir an durup kendimize evde, sağlıklı bir çocuğun olup olmaması arasındaki farkı görüp göremediğimizi sorsak herhalde bir daha asla bir daha asla geri gelmeyecek o mutlu anı bozmak istemeyiz.

Bu neden önemli? Mutluluğu idrak edemez de onu dışarıdan elde edilecek bir şey olarak görürsek, sürekli “bizi mutsuz eden insanlara ve olaylara” çarpıp dururuz. İşte Aurelius’tan benim anladığım şu: İzlenimlerimi en azından bir anlığına durdurduğumda, dışarıdan algıma çarpıp da içimde korku, endişe, huzursuzluk yaratan şeylerin etkisini de durdurmuş oluyorum. O zaman önce hislerin esiri olmaktan kurtuluyorum, sonra da mutlu olmak için ne çok sebebim olduğunu anlamağa başlıyorum. İşte böylece her an, “mutlu bir an” oluyor.